07 12 2012

Yılmaz Güney hakkında gerçekler ve yanılsamalar

 

Yılmaz Güney hakkında gerçekler ve yanılsamalar

27EYLÜL2010

Ağustos ayında, Zeki Demirkubuz ile Firuzağa’da Yılmaz Güney’i konuşuyoruz. Söz dönüp dolaşıp Nihat Behram’ın kitabına geliyor. Benim tezim Behram ile Güney arasında gerçek anlamda bir efendi/köle diyalektiğinin işlediği üzerinde. Demirkubuz da buna katılıyor, kölenin eseri ve tanıklıklarının Güney’i anlamak için işlevli olduğunu savunuyor. Portrenin çıplak olduğunu belirtiyor. Şurası önemli, buradaki köle/efendi diyalektiği bir zenginlik, bir soyluluk ya da bir eğitimden kaynaklanmıyor. Buradaki ilişkinin zembereğinde, sanatsal yaratıcılık, bütün zor koşullara rağmen, bir insanın direnişi en uygun mevzilere ve eserlere dönüştürme inadı, en önemlisi de bir iç dünya zenginliği açısından ortaya çıkıyor. Yoksa aslında diploma açısından bakarsanız ya da ailenin kökeni açısından bakarsanız, efendi gibi duranı Behram’dır. Ve tipik bir durum olarak Behram, yurtdışına çıktıklarında, büyük işler başarmış adam edasına büründüğünde herhalde yediği tokadın etkisiyle, efendisinin “kirli çamaşırlarını ortaya dökmeyi” büyük bir marifet saydı. Ama tarihin diyalektiği burada da işlemektedir: Ortaya dökülenler, yalnızca Behram gibi bakıldığında kirliydi. Anlatılmayanlar, ya da ortadaki gerçek çatışmayı derinliğine kavrayanlar için bir insanın nasıl korkunç koşullarda böylesi eserleri üretebilmesi arasındaki mesafeyi gösterdiğinden Yılmaz Güney’in gerçek bir ‘masal kahramanı olacak denli’ işler yaptığını, nihai olarak ise inadının, isyanının, öfkesinin, meşruiyetinin, erdeminin göstermektedir. Elimizde iki seçenek var, korkunç koşullarda üreten, yaratan ve sevilen bir sanatçı, ya da büyük sanatçıydı ama ipe sapa gelmez bir insandı. Aklı başında herkes için ilki geçerlidir, ikincisini yalnızca köle ruhlulara bırakalım, onlar da kaçınılmaz bir biçimde sanal zaferlere ihtiyaç duyacaklardır.

1970’lı yıllara Güney, ‘Umut’ ile başladı. Herkes şoktaydı. İlk önce yıllardır devrimci sinemayı savunan Sinematekçiler çok etkilendi, ilk kez kendi teorilerinin yapılabildiğini Türkiye’de gördüler. ‘Umut’a kendi yaklaşımlarını doğrulayan eser olarak baktılar. Başta Halit Refiğ olmak üzere, Metin Erksan ve Kemal Tahir ise cepheden karşı çıktılar. Refiğ filmin estetik temellerinin İtalyan Yeni-Gerçekçiliğine dayandığını, onların Hıristiyan bizim ise Müslüman olduğumuzdan girdi, Tahir ise niye faytoncuyu anlatıyor da, minibüs şoförünü anlatmıyor diye devam etti. Refiğ işi abartıp ‘ağalık vermekle olur’ sözüne dayanarak, filmde hiçbir zenginin Cabbar’a yardım etmemesinden filmin gerçekçiliğini eleştiren şeyler söyledi.

Üniversitelerde gösterilince, bavulla kaçırılıp Cannes Film Festivali’ne katılınca, olayın rengi değişti. Danıştay filme izin verdi. Bu sıralarda İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. ‘Umut’tan önce Yılmaz Güney ile Ankara’dan gelen Mustafa Alabora ve Halil Ergün THKP-C adına maddi manevi yardım istediler. Güney elinden geleni yaptı. Gittikçe ilişkileri sıkılaştı. İsrail konsolosu Elrom’un kaçırılmasından sonra, en zor zamanlarında tarihe geçecek militanlara evini açtı.
Yılmaz Güney o sıralarda ‘Yarın Son Gündür’ adlı filmi çekiyordu. Senaryosu yoktu, bütün çekimleri randevularına göre ayarlıyor ve çekimler devam ederken ara verilip görüşmelerini yapıyordu. 22 Mayıs Cumartesi (1971) filmin final sahnesini çekmek için Fatih ormanlarına giderler. Maslak yolunda askeri birlikler arama yapmak amacıyla bütün araçları durdurur. Güney, Yusuf Küpeli’nin hediyesi olan Smith-Wesson tabancayı Ahmet Soner’e verir, o da kemerinin altına yerleştirir. Nedense film ekibini aramazlar, sonra bu tabanca ‘Umutsuzlar’ filminde kullanılır. O gün saat 23.00 itibariyle sokağa çıkma yasağı başlayacaktır. Askerler bütün kenti arayacaklardır. Yılmaz Güney asistanı Ahmet Soner’e İngiliz konsolosluğunun hemen yanındaki evine gidip beklemesini söyler, üç kişinin geleceğini söyler. Ama kimse gelmez. Yolda plan değişmiştir. Yılmaz Güney Fatih’te bir evden arabasına aldığı Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Oktay Etiman ve Ulaş Bardakçı’yı Levent’teki evine götürmüş, yolda Ulaş arabadan inmiş, diğerleri Güney’in evine gitmişler. Buradan sonrası filme çekilse inandırıcı olmaz cinsinden. Kentte sokağa çıkma yasağı var, radyolar evdeki üç devrimciyi sürekli anons ediyor, zaten onlar için yasak konmuş. Güney salonda oturmalarını söyler, ama onlar riskli bularak çatıya çıkarlar, ellerinde silah. Bütün kapılar gibi Güney’inki de çalınır. Polisler, jandarmalar… Güney kapıyı kendisi açar. Arananları sayarlar, evdeler mi diye sorarlar. Güney ‘evet, çatıdalar’ diyerek çatıyı gösterir. Askerler şaşırırlar, teşekkür ederler, rahatsız ettik diyerek evi aramadan çıkarlar. Öyle ki bugün yaşayan Oktay Etiman’ın anlattıklarına göre, bu konuşmaları ellerinde silah çatıda beklerken duyabilmektedirler. Yılmaz Güney daha sonra hayatımın rolünü burada oynadığını söyler.
Birkaç gün sonra sıkıyönetime Yılmaz Güney’i çağırırlar, kuşlar söylemiştir, rol yaptığını anlamışlardır. Faik Türün Güney’e nasihat verir, “Sen büyük bir oyuncusun, devrimciler serseri, bunlara bulaşma, git işini yap” diye, ardından da şifahen üç ay Ürgüp’e sürgüne gönderir. Güney gider ve orada ‘Ağıt’ ve ‘Acı’ filmlerini çeker. Darbeye direniş ve dolaylı yoldan göndermeler bu üç filmde de vardır.

Sonra tutuklanır, yargılanır ve ceza alır.
Gerisi Yılmaz Güney’in üçüncü okuludur: İlk önce 1961–63 arası hapislik, ikincisi 1968–70 askerlik, üçüncüsü 1972–74 ikinci hapislik okullarında başarıyla öğrencilik yapmış, ama bir türlü diploma alamamıştır, çünkü daha ilk hapisliğinden önce ‘ömür boyu amme haklarından mahrum kalma’ cezası da diploma yerine hediye kabilinden kendisine verilmiştir.

İşte bir koğuş arkadaşının anıları…
Güven Şengil: “Nasıl Yılmaz Güney olunur, sadece yetenek mi, yetenekle birlikte neler gerekir, bütün bunları koğuşta izleme olanağım oldu. Yılmaz şaşılacak biçimde çalışkan bir insandı. Sabah erken kalkar. Sonra kahvaltı olarak askeri çorba dağıtılırdı. Saat 7’de haberler dinlenirdi. Dar, uzun koridora bakan kırkar kişilik beş koğuşta kalan herkes, koridorda dolaşır, bir taraftan da haberler dinlenirdi. Ardından Güney çalışmaya başlardı. OMO kutusundan bozma bir rahlesi vardı. Onu masa gibi kullanır, yatağın üzerinde bağdaş kurup, otururdu. Kitaplarını üzerine koyar, hiç kımıldamamacasına okur, okur, okur, yazardı. Örneğin on gün hiç başını kaldırmamacasına okurdu. Dizini kırıp, oturup çalışmak bu demek olsa gerek. Bu öğle saatlerine kadar devam ederdi. Öğleyin karavana gelir, yemek yenir, koridorda yine 13 haberleri dinlenirdi. Yürüyüşler bitip öğleden sonra olduğunda Yılmaz Güney yine dizini kırar, rahlesinin başına geçer, tekrar okumaya ve yazmaya başlardı. Uzun uzun senaryolar yazıyordu, bilimsel şeyler yazmaya çalışıyordu. Diyaloga çok önem verirdi, ama çoğu insan o diyalogu yanlış anlamıştır. Yılmaz Güney’in insanlarla birlikteliği bir şeyler üretme ve çözme adınadır ve ondan sonra dostluğu devam etmektedir. Yılmaz, kendini yenileyen, değişen ve çalışan bir arkadaşımızdı. Akşam yemeği yendikten sonra, yine akşam 19 haberleri dinlenir, koğuşlar kapatılır ve Güney yine rahlesinin başına geçip okumaya ve yazmaya başlardı. Bu aşağı yukarı üç yıl boyunca sürdü. Yılmaz Güney bir gününü boşa geçirmeden bunları yaptı.
1974 affıyla serbest kaldığında, işte bu okumaların sonuçlarını seyircisiyle paylaşmak istedi. Ortaya ‘Arkadaş’ çıktı. Arkadaş filminde Yılmaz Güney bir anlamda kendi geçmişinin eleştirisini yapar, yeni yolunu gösterir, başucu kitaplarını gösterir, devrimci bir kadından yoluna dair eleştiriler alır. Artık Güney kendi safını devrimcilerin yanında gördüğünü açıkça milyonlarca seyirciye göstermiştir. Filmin ‘Arkadaş’ şarkısı tam bir hit olur: radyolardan insanlar her gün dinlemektedir. Faşizme Karşı Birleşik Cephe kitabı evlere girdiğinde, ‘Arkadaş’ın diyeti siyasi iktidarca kesilir. Yumurtalık olayı siyasi baskılarla hizaya getirilemeyen Güney’e verilen bir bonustur. Başta arkadaşlarının yanlışları, savunmanın tamamen yanlış bir eksene dayandırılması derken, en ağır cezayı alır. İşte bir teorik katkı durumu daha ortaya çıkar: ‘Üçüncü Dünya’da yükselen siyasal sinemada yönetmenlerin ya da yazarların hapse girmesi olağandır, sadece formları değişiktir. Ama hapislik çok ciddi bir kesintiye neden olmaktadır. Oysa Yılmaz Güney’in durumunda iş tam tersine döner. Yılmaz Güney, ilk hapislik döneminde bir roman yazmıştı: ‘Boynu Bükük Öldüler’. İkincisinde ise kitap sayısı beşi bulmuştu. ‘Salpa’, ‘Hücrem’, ‘Sanık’, ‘Oğluma Hikâyeler’, ‘Selimiye Mektupları’… Daha sonra bunlara ‘Soba’, ‘Pencere Camı’ ve ‘İki Ekmek İstiyoruz’ eklenecektir. Ama Yılmaz’ın katkısı bu değildi, özünde Yılmaz bir sinemacıydı. Askere gittiğinde film yapmaya devam etmişti. 1972-74’te kitap yazmakla yetindi, yarım bıraktığı filmleri arkadaşları bitirdi. Ama üçüncü hapislik döneminde, hem bir kültür sanat dergisi çıkardı, hem de art arda filmler yaptı. ‘Üçüncü Dünya’da hapisten film üretiminin merkezinde duran tek bir karakter yoktur, hapisten bir filmin merkezinde durarak film yapmak Yılmaz Güney’in dünya sinema tarihine katkısıdır ve bir benzeri halen de yoktur. Nasıl olabildi?

Açıklaması Yılmaz Güney’in toplumsal bir figür olmasında, zaman içinde tam bir halk kahramanına dönüşmesinde yatar. Hem halk nezdinde, hem aydınlar, hem de yeraltı dünyasında namı bilinir, adı sayılır, hakkı teslim edilirdi. Gittiği her hapishanede, gardiyanlarından mahkûmlarına, hatta hapishanenin bulunduğu yerleşim yerinin düzeninde değişiklikler oluyordu. Yılmaz abi gittiği yerde kendi nizamını kuruyordu. Bu yer kesinlikle kargaşaya boğulmuyordu, hatta eskisinden daha düzenli oluyordu. Dışarıda ise halk kahramanı olmasının faydası ise inanılmazdı. İstediği ekibi iki yanlış denemeden sonra kurabildi. Ekip çok sınırlı bir bütçeyle, şehirler kat ederek filmi yapmaya giriştiğinde, her gittikleri mekânda Yılmaz abinin filmi denilince halktan büyük yardımlar alarak bitirebildiler. ‘Sürü’ neredeyse anlatılan göçerlerin yaşamına uygun bir şekilde, iktisadi açıdan sefalet koşullarında üretilebildi. Oyuncularından set ekibine kadar kıtlık koşullarında yaşayarak filmi çekebildiler. Ama sonuç olarak, Tuncel Kurtiz ‘Sürü’deki baba rolünde, günümüze kadarki ‘en iyi erkek oyuncu’ performansını verdi. Tuncel Kurtiz’in filme dâhil olması ise ayrı bir hikâyeydi. Yurtdışındaydı, kendi çektiği bir film için Türkiye’ye gelmişti. İlk işi Güney’i ziyaret etmekti. Oysa ekip çoktan kurulmuştu, Yılmaz Güney ısrarla bu rolü en iyi Kurtiz oynar diyordu, arkadaşları ise adam yurtdışında ulaşamıyoruz, diyorlardı. Yılmaz Güney, Hürriyet gazetesine ilan verin, o gelir demişti. O gün, Kurtiz hapishaneye ziyarete gitmişti. Kostümlerini hediye gibi aldı, ertesi hafta ekiple Siirt’e yola çıktılar. 
Film yurtdışında patladı, batılılar gördüklerinden tam olarak şaşırmışlardı, yüzyıllardır artlarında bıraktıkları göçerliği anlatan film, oturdukları yerde onları sarsıyordu. Tuncel Kurtiz ise, “Ben Sürü için 3 ay sefalet içinde yaşadım, ama o benim bütün sinema kariyerimi bana verdi” diyecektir. Sürü ile Yılmaz Güney hapisten yapımını yönettiği ve senaryosunu yazdığı üçüncü filminde kendi gerçek kimliğini bulacaktır.
Deneye yanıla, Yılmaz Güney sinema yaptı. Aslında sinemaya girdiği 1958 yılından Paris’te öldüğü 1984 yılına her koşulda, her başarıda ve her başarısızlıkta, insanlarla girdiği her diyalogda, yaşadığı her sevinç ve her acıda Yılmaz Güney sinemayı düşünüyordu. Yılmaz Güney’in en önemli özelliği içinden çıktığı Yeşilçam’ın anti tezini üretmesidir. Çünkü Yeşilçam’dan gerçekçilikten, yoğun duygulardan, inandırıcılıktan, hayattan filmler ne kadar uzaklaşmışsa, Güney’in ustalık döneminde, bunlar dünya ölçeğinde dikkat çekecek kadar sinemaya kazandırıldı. Güney’in filmleri acıdan buz kesecek denli ‘hayatın soğuk yüzünü yansıttı’, ama bu soğuk yüz, insanların içini burkarken, aynı zamanda içini ısıtıyordu. Karakterlerini bütün açmazlarıyla anlatırken, onların çıkışsızlığında, gerçek insanı ve sevilecek çelişkili karakterleri yarattı. Tarihin motoru olan çelişki, Yılmaz Güney’de insan olma mücadelesine dönüştü, umutsuzluktan umuda giden yolun inşasına yöneldi.

1982 yılında ‘Yol’un Cannes’daki başarısından sonra, kendisiyle yapılan röportajda şu söyledikleri gerçek anlamda, ne kadar bilinçli olduğunu ve ne kadar öngörülü olduğunu gösterir: “58’de sinemaya asistan, senarist, oyuncu olarak girmiş bir adam. 81’e kadar hesap etsen yaklaşık 23 yıl ediyor bu. 23 yılın 12 yılı hapishanede. 1 yıl kadar sürgünde, 2 yıl da askerliği sayarsan yaklaşık 15 yıl yapıyor. 15 yıl sinemadan uzak oluyorum.
Türkiye sineması içindeki yerimi ben tanımlayamam. Objektif olarak bunun şöyle değerlendirilmesi gerekir: Benim yaptığım eserler ortada, Türkiye’de yapılan filmler de ortada. Bunlara baktığınızda Türkiye’deki sinema adamlarının beni Yeni Türkiye Sineması’nın öncüsü olarak nitelediklerini görürsünüz.”

YILMAZ GÜNEY HAKKINDA GERÇEKLER VE GENEL YANILSAMALAR

Yaşamından sonra da tarih ve direnişin sembolü 


Yılmaz Güney, yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada Üçüncü Dünya’nın sinemasıyla sözcüsü olmuş birisidir. O kadar kritik sorulara hayatıyla ve eserleriyle yanıtlar vermiştir ki, Güney bundan sonra da bu insanların tarihinin, direnişinin bir sembolü olacaktır


Hakkı Devrim (3 Şubat 2000 Radikal): “Lalezar’da Rauf Tamer’in bir yakınının düğünü. İlhan Turalı da orada. Masasına bir şişe içki getirmişler. Yılmaz Güney’den… Egemen Bostancı ‘Geri çevirme’ diyor. Biraz sonra boş tabak içinde bir tabanca mermisi, bu da İlhan’a hediye(!)
—Sana sevgisini ifade etmek istiyor. Bu kadarını becerebilir.
Bir gün Turalı’ya geliyor.
—Senden bir isteğim var. Bir film çevireceğim. Bu film Cannes Festivali’nde birinci olacak.
—Nereden biliyorsun?
—Biliyoruz abi, sen orasını bana bırak. Yalnız param yok. Diyorum ki, sen Erol Simavi’yle bir konuşsan…
İlhan Turalı, aklı kesmediği için Erol Bey’le konuşmamış. Ne var ki, parayı nereden bulduysa, Güney’in çevirdiği Yol adlı film o yıl Cannes’da Altın Palmiye ödülünü kazandı.
Ben, bu ve benzeri bilgileri, Yılmaz Güney’in insan yanı ve davranış alışkanlıkları bakımından aydınlatıcı buluyorum. Hiç, ama hiç hazzetmediğim bitirimliğin en aşağılık dozudur. Bu yapıdan nasıl bir sinema çıkar? Bilmiyorum, görmedim.
Bugünlerdeki Yılmaz Güney tartışmasını, yoksa çekilecek belgeselin reklamı mı diye soracak kadar ‘fazla heyecanlı’ buluyorum.
Ha, bunun ardında başka bir dava görülüyorsa, o zaman benim diyeceğim olamaz.”
Hakkı bey psikiyatriste gitse, bunları anlatsa, ilk önce şizofren mi diye kuşkulanılır. Onun yaşında bir insan, nasıl Yılmaz Güney filmi görmemiş, bilinmez, görmüşse anlamamışsa o daha da korkunç, o zaman zekâ geriliğinden sorgulamak gerekir. Çekilecek belgeselin reklamını yapmak için Yılmaz Güney’e küfür seansları düzenlemek pek akıllıca değil örneğin. Başka bir dava ise okuyucuyu aydınlatması gerekir, niye diyeceği yok onu da anlamıyoruz, daha bir şey demeden sözü biten insana söze niye girdin demezler mi?
Gerçeklerden başlayalım, olayı anlatalım.
Yıl 1997, Nuri Bilge Ceylan’ın evindeyim. İkimiziz, konuşuyoruz. Kapıyı birisi çalıyor ve ben konuşanı görmüyorum, ama Nuri Bilge Ceylan’ın konuşmalarını duyuyorum, adamın dediklerini ise Nuri Bilge söylüyor. Daha Nuri Bilge Cannes’a yalnızca kısa filmiyle gitmiş, tek uzun metrajlı filmi ise Kasaba. Adam, ilk fırsatta Cannes Festivali’ne katılmasını söylüyor. Dünya çapında bir sinemacı olacağını söylüyor, bu arada Cannes’da ‘en iyi yönetmen ödülü’ alacağını da söylüyor. Nuri Bilge’nin bana söylediği aynen şu: Yaptıklarımın iyi olduğunu biliyordum, daha yeni ısınıyorum. Zaten çalışıyordum, ama bu moralle artık çok daha fazla inançlı ve yoğun çalışacağım. Sonuç olarak pek çok kimsenin anlamadığı bir sahneye geçelim. ‘İklimler’ filminde kendisi oynar, biliyorsunuz. Ege’de deniz kıyısında bir otele girerler. Ebru Ceylan balkona gider, Nuri ilk önce oda içinde dolanır, sonra komodinin çekmecesini çıkarır, boynunun altına koyar. Seyircilerin çoğu bu sahneye anlam veremez: Nedeni çok basittir, Nuri Bilge yıllarca yatarak kitap okuduğu için boynu ağrır, yatarken altına bir şeyler koyar. O oda da en uygun olarak çekmeceyi bulmuştur. Sonuçta da bizim konuşmamızdan tam 11 yıl sonra Cannes’da ‘en iyi yönetmen’ ödülünü alır. Kimse önceden herhangi bir şeyi aranje etmemiştir. Sadece paradoks şurada ki ‘o adam bunu nereden biliyor?’: yanıtı basit, kuşlar söylemiş. 
Yılmaz Güney’e de kuşlar söylemiş. Gerçek şu ki Yılmaz Güney Cannes’da ödül alacağını biliyordu, ama sevgili dostlar bunda zerre kadar şüphelenilecek bir şey yoktur. Burada terslik Yılmaz Güney’in bilmesinde değil, çünkü ona zaten söylenmiş. Kimse Hakkı Devrim’e Cannes’da ödül alacaksın demez, çünkü alamaz, alabilecek insana söylerler.
Ama Yılmaz Güney’e bunu söyleyenler başka şeyler de biliyorlardı: Acıdır, ama gerçektir, Yılmaz Güney’in 1970’li yılların ikinci yarısında, mide kanseri olduğunu da biliyorlardı. Ne tedavi ettirdiler, ne de kendisine söylediler. Bizzat bu nedenle Yılmaz Güney’in yurtdışına çıkmasına izin verdiler. Yılmaz Güney Türkiye’den bütün yetkililerin uyuduğu bir sırada yurtdışına çıkmadı. Yılmaz Güney’in hapisten ‘çıkışını ya da kaçışını’, Nihat Behram’ın anlattığı şekliyle heyecanlı heyecanlı okuyabilir, hayal gücünüzü işe karıştırıp KGB ajanlarını araya sokabilirsiniz. Hepsi hikâyedir. Yılmaz Güney’in Türkiye’de kalması da, hasta olarak hapiste ölmesi de çok daha sakıncalıydı. Bunlar hiç Eisenstein’ın ‘Korkunç İvan’ını seyretmemişler, bir aziz, bir kurban, hayatının sonuna kadar direnen ve hapiste ölen bir militan sanatçı çok daha etkilidir. Yurtdışına çıkmasına izin verdiler. Ama biraz sessiz bir şekilde. Biraz mecbur bırakılarak. Aynı Nâzım Hikmet’in durumunda olduğu gibi.
‘Yol’ filminin yapım öyküsünü yapanlardan dinlerseniz, aklı başında herkes, yaşanılanları içi ürpererek dinler, Türkiye’de darbe olmuş, bu insanlar Türkiye’de film çekiyorlar. Hem de ‘Yol’u. O sırada diğer insanlar neler yaşıyormuş acaba? Yılmaz Güney’in Cannes’da Altın Palmiye kazanacağını bilenler, Yılmaz Güney’in ‘Yol’u gerçekleştirmesine de izin veriyorlar. Çünkü ‘Yol’ yalnızca palmiye kazanmadı, bütün dünyada gösterildi, on yıllar boyunca Türkiye’den dünya genelinde bilinen tek film oldu. Dünyada hemen bütün iletişim fakültelerinde, ciddi arşivlerde Türkiye’den tek film vardı, bu da ‘Yol’du.
Nâzım Hikmet’in dünya dillerine çevrilen şiirlerinin etkisi de pek yabana atılır değil.
Yılmaz Güney’e zerre kadar torpil yapılmadı, ne Türkiye’de ne de Cannes’da. Gidip insanlarla konuşursanız, filmi seyredince midelerine yumruk yemiş gibi içi burkularak perdenin karşısında kaldıklarını görürsünüz. Kelimenin gerçek anlamıyla ‘par excellence’ sinemadır, aynı zamanda katıksız bir sanat eseridir. Ama ‘Yol’a koyduğu ara yazıya ne diyorsun, rahatsız olmuşlardır, ama o kadarını da kabul etmek zorundaydılar, bu kadar.
Yumurtalık Olayı bir başka muammadır: Ne adi cinayeti kaldı, ne de silah düşkünlüğü. Her şeyi anlatmak zor ama gerçek şudur, Arkadaş filminin bonusudur Yumurtalık hâkimi.

Yılmaz Güney, yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada Üçüncü Dünya’nın sinemasıyla sözcüsü olmuş birisidir. O kadar kritik sorulara hayatıyla ve eserleriyle yanıtlar vermiştir ki, Güney bundan sonra da bu insanların tarihinin, direnişinin bir sembolü olacaktır. Bana öyle geliyor ki bu direniş ve sembol hikâyesinin özeti, bugün Türkiye’de sanatçıların üzerinden baskıyla anlatılmaktadır. Güney varlığıyla, direnişiyle, sanatsal yetisiyle Türkiye’de siyasi iktidar için aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali tam bir açmazdır. Bu anlamda, Güney üçüncü dünyalı sanatçının bıçak sırtı üzerinde yürümek zorunda kalmaması, asla uzlaşmaması, ezilenlerin sözcüsü olması anlamında dünya tarihsel bir modeli oluşturmuştur.
Üçüncü Dünyalı sanatçı halkına erişmekte zorluk çeker, filmleri sınırlı bir çevrede izlenir, sözlerinin etkisi sınırlıdır. Yılmaz Güney ise Türkiye’de en azından yaşadığı dönemde, başbakandan bile daha çok tanınan, daha çok bayram kartı olarak gönderilen, daha çok fotoğrafları insanların evini, gecekondusunu, barakasını süsleyen birisidir. Filmleri ise değil normal koşulları, yasaklı döneminde bile izlenme rekorları kırıyordu.
Üçüncü dünyalı sinemacı baskılar karşısında üretimini sürekli yapamaz, genellikle kesintilidir ve sınırlı bir üretim yapar. Yılmaz Güney ise darbe koşullarında da hapiste de, askerlikte de, yurtdışında da film yapmıştır, kaldı ki Türkiye’de genç bir kuşağı yeni bir yörüngeye yerleştirmek için çaba göstermiş ve çok etkili olmuştur.
Üçüncü dünyalı sanatçı, eserlerini üretirken koşullar nedeniyle belirli şeyleri ya tam anlamıyla anlatamaz, ya da derinlemesine ilerlerken halkın estetik düzeyi ile kendi arasındaki mesafe açılır. Türkiye’de komik bir paradoks yaşandı; neredeyse halk Yılmaz Güney’i daha iyi anlarken, aydınımsılar gördüklerini yorumlayamadılar, ya da kabullenemeyecekleri bir gerçeklik sundu. Türkiye’de sofrasına döneminde konuk olmadığı tek bir aile kalmış mıdır? Yılmaz Güney’le şu ya da bu şekilde etkileyici bir zihinsel ilişkiye girmemiş birisi var mıdır? Öyle ki Yılmaz Güney varlığı ve eserleri ile herkesi kendi safını seçmeye zorlamıştır.
Doğrudan baskılara, yok etme politikalarına karşın, eserleri büyük oranda korunabilen bir başka Üçüncü dünyalı sanatçı var mıdır? Yılmaz Güney için yapılanların haddi hesabı yokken, bugün hala filmleri serbestçe dolaşır.
Üçüncü Dünyalı sanatçı genellikle iyi eğitim görmüştür, çoğu da aydın karakterlidir ve iyi halli bir ailenin oğludur. Yılmaz Güney gibi bir aileden gelip bütün bunları başaran, dahası kendi yaşadığı dönemin yapısal eksiklerini aşan bir insan için denilecek tek söz “şapka çıkarmaktır”, Yılmaz Güney düpedüz insanlık tarihine katkıda bulunmuş bir insandır.
Gerçek şudur ki, Yılmaz Güney için hiçbir şey kolay olmamıştır: boşuna öğretmenlerimden biri zordur demiyor. Öyle ki Yol filminden sonra Fransa’da bile dağıtımcı Güney filmi dolandırmıştır. Türkiye’de bunu yapmayan bölge işletmecisi, bunu yapmayan yapımcı var mıdır? Hiçbir filminde bir eli yağda bir eli bal da çalışmamıştır. Daha da önemlisi, bütün bunları yaptığı yıllarda Türkiye’de Mussolini dönemi İtalya’sından alınma bir sansür yasası vardır. Pek çok “süper lüks eğitimli sanatçı” için bu sansür olmasaydı, dünyanın eni iyi filmlerini yapacaklardı, ama olmamıştır, Yılmaz ise sansürün kalkmasını beklemek yerine, hem sansürle mücadele etti, hem de belirli sınırlar içinde olağan bütün sınırları parçalayacak anlatım biçimlerini buldu.
Doğrudan aktif siyasal yaşama katıldı, yıllarca hapis yattı, bir kez boynunu büktüğü görülmüş müdür? Bir yandan yazılı eser verirken, öte yandan filmleri dağıttı, yazdı, yönetti, oynadı, kurgusunu yaptı, hatta seslendirdi. Sinema işini bütün boyutlarıyla ondan daha çok aktif bir şekilde yapan bir başka sanatçı ismini buyurun siz söyleyin?
Mahkemede söylediği sözdür:
Kapitalist sistemde sermaye sahiplerinin bir sınıf teşkil ettiğini ve nasıl bu sınıfın tahakkümü önlenmiyorsa, ben de aksi düşünce ile emekçi sınıfın sömürülmesine karşıyım. Ben komünist propaganda yapmıyorum diyemem. Başarabilirsem gerçek bir komünist olabilirim.”
Sinemasına dair söylediği sözdür:
“Günahımla, sevabımla geçmişimde ne varsa hepsine sahip çıkıyorum. Bugün sinemacı olarak kazandığım pratikte; en kötü diye nitelenen, en kalitesiz diye nitelenen yapımların bile bende payı vardır. Çünkü insanlar genellikle şöyle bir duyguya sahiptirler. Hayatlarının bir döneminde beyaz bir deftere, hiç bozulmamış bir deftere ev ödevlerini dikkatlice çekmek ister gibi yeni bir deftere başlamak isterler. Okul ödevinde böyle olabilir. Herhangi bir iş tasarımında böyle olabilir. Fakat hayat hiçbir zaman beyaz bir defter değil. Bu anlamda benim hayatım da karalanmış, çizilmiş, eksi konulmuş hatta kimi yerlerine yanlış diye yazılmış bir defter. Bundan sonra da benim defterim hiçbir zaman bembeyaz bir defter olmayacaktır. Bundan sonraki hayatım içerisinde de yine zikzaklar olacaktır. Olmamasına gayret edeceğim fakat elde olan bir mesele değil.”
Yılmaz Güney, gibi sürekli insan içinde, ama sürekli yalnız, sürekli baskı gören eziyet çeken, ama sürekli direnen, en zor koşullarda inanılmaz filmler çeken, kendi direnişinin ve hızlı koşusunun gözlerini zaman zaman bozduğu bir insanın hata yapmaması imkânsızdı. Ama gerçek şudur ki bütün yirminci yüzyıl içinde, bu kadar sözünün eri, bu kadar yaratıcı, bu kadar vefakâr, bu kadar inatçı ve ezilenlerin sözcülüğüne bu kadar yakışır birisini biliyorsanız, hiç durmayın açıklayın, bulamıyorsanız, o zaman insanın saygı duyması ve anlatılan hikâyeden etkilenerek biraz içlenmesi gerekir. 
Yılmaz Güney’in hayatı bir destandır. O insanlık tarihinin en etkileyici Eşkıyalık destanını yazdı. Eşkıyalık hikâyelerinde halk kendisini ezen iktidara başkaldıran kişiyi korur kollar, onu kendinden biri olarak görür, Türkülerinde ve anılarında onu yüceltir. Yılmaz Güney gerçekten bu hikâyelerle büyümüş birisi olarak onları gerçekleştirmek için belirli açılardan mazbut bir hayat süren gerçek bir devrimciye dönüşmüş büyük bir sanatçıdır. Defterini hiç sansür etmeden bütün çizikleri, yırtıkları, yanlışlarıyla insan içine çıkacak kadar içten insanın önünde biraz eğilmek iyidir. Çünkü genellikle defterlerini vicdanın ya da insanlığın önüne çıkaran insanların oto-sansürü kibir kokuyor. Yılmaz abininki ise içtenlik. Selam olsun.

HAZIRLAYAN: ZAHİT ATAM

104
0
0
Yorum Yaz