25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 351-375)

Topal gülümsedi:
"İyi ki Kalaycıdan kurtuldunuz. Ben her şeyi öğrendim: Abdinin Ali Safa Beye gidip ayağına düştüğünü, Ali Safa Beyin seni öldürtmek için Kalaycıyı kasabaya çağırışını, her şeyi öğrendim. Sana geldim ki, sen ortalarda yoksun. Vay, dedim, kendi kendime, vaaay dedim, Kalaycı yedi Memedimi. Düştüm yollara. Akkalede duydum ki, Kalaycıyla karşılaşmışsın, sen Kalaycıyı yaralamışsın. Daha iki kişilerini de vurmuşsun. Şapkamı havaya atıp döndüm geldim köye. Bekle babam bekle! Bir ay sonra Çiçeklideresinden aldım haberini. Göde Duran söyledi onu da..."
Koca Osman:
"Şahinim," dedi, "ben Vay vay köylülerinin elçisiyim. Kalaycı, Ali Safanın iti. Bizde adam koymadı vurmadık. Ali Safa tarlalarımızı alır. Biz hakkımızı ararsak Kalaycıya vurdurur. Duyduk ki..."
Memed, Topal Aliye:
"Demek, bunlar hep Abdi Ağanın başının altından çıkıyor? Öyle ha? Bilmiştim böyle olduğunu zaten.
Koca Osman sabırsız:
"Duyduk ki şahinim, sen o gavuru yaralamışsın. Keski vu-raydm, öldüreydin kafiri. Ah keski..."
Memed, son derece durgun, telaşsız:
"Dün bir haber geldi. Aldığı yaradan iflah olmamış, birkaç gün önce cehennemi boylamış."
Koca Osman yerinden kalkıp, Memedin üstüne atıldı, ellerini öpmeye başladı:
"Doğru mu bu? Doğru mu, şahinim! Tarlalarımız bizim olacak gayri. Tarlalar bizim... Doğru mu, şahinim?"
Memed:
"Doğru," dedi. "Ben de nasıl oldu da Kalaycıyı öldürmedi o kurşun diyordum. Nişan alıp da sıkmıştım."
Koca Osman:
"Allah ne muradın varsa versin. Amin..." dedi. *¦
Sonra gitti, heybesini açtı. İçinden büyücek bir çıkın çıkardı. Memede verdi:
"Bunu köylü gönderdi, şahinim. Çok şükür yarabbi! Bana
352
müsaade. Ben yola düşeyim. Müjde vereyim köylüye... Düğün bayram yapsınlar."
O hızla çıktı, ağaçta bağlı atını çözdü. Üstüne bindi. Kapıya geldi.
"Sağlıcakla kal, şahinim. Şu haberi bir an önce yetiştireyim de... Seni arar Osman Emmin sonra. Eyvallah, şahinim!"
Atı üzengiledi.
Memed, azıcık şaşırdı Koca Osmana.
"Acayip," dedi.
Cabbar:
"Acayip."
Topal:
"Bre çocuklar, merak ettim. Nerden buldunuz bu Çiçekli-deresini Allahaşkma?"
Memed gülümsedi:
"Buluruz."
Cabbar:
"Buluruz."
Topal:
"Bizim köy nere? Burası nere?"
Cabbar:
"Burası bura," dedi.
Topal:
"Söyleyin, nasıl düştünüz buraya?"
Memed duvarı gösterdi. Gösterdiği yerde bir saz asılıydı.
Topal:
"Eeee?" dedi, "bundan ne çıkar?"
Cabbar:
"Türlü türlü ses çıkar."
Topal:
"Adama öykünme Cabbar!" diye çıkıştı.
Memed:
"Ali Ağa," dedi. "Bu sazın sahibi Sefil Alidir. Aşık Sefil Ali. Mazgaçta karşılaştık. Bir kayanın üstüne oturmuş saz çalıyordu. Tüfeğini de bir yanına yatırmış. Bize karıştı. Çoktan beri eş-kıyaymış."
Topal:
353
"Elde de neler var!" Cabbar:
"Sefil Ali iyi aşık amma! Herifte bir ses var. Deme gitsin."
Topal:
"Anladık. Sefil Ali eşkıya... İyi de aşık... Burası neden?"
Memed:
"Burası da Sefil Alinin köyü. Sefil Alinin dayıları da bu köyün en yiğit adamları. Anladın mı?"
Topal:
"Anladım," dedi.
Cabbar:
"Neredeyse gelir Sefil Ali. Şimdi tepenin sivrisindedir. Türkü yakıyor. Kim bilir ne üstüne? Dağdan gelir gelmez, soluk soluğa sazı çeker kucağına yumulur üstüne. İşte böyle bizimkisi. Düğün şenlik."
Memede döndü:
"Bre Memed," dedi, "şu aksakalın getirdiği çıkını aç da, ne kadar para göndermiş bize Vayvaylar görelim."
Memed:
"Görelim."
Ağır ağır çıkını açtı. Paralar deste desteydi.
Cabbar:
"Hepsi para mı?"
Memed:
"Hepsi..."
Cabbar:
"Zengin olduk," dedi.
Memed:
"Öyle."
Cabbar:
"Yaşa bre ihtiyar!"
Topal:
"Bununla kalsa iyi," dedi. "Bak göreceksin. O ihtiyar sizin yakanızı bırakmaz. İki aya bir, köylüden toplar toplar getirir size. Yaman bir adam o." Memed:
354
"Bağrı yanmış adamın. Kim bilir ne kadar zulmetti onlara Ali Safa, Kalaycı."
Topal:
"Siz paradan yana korkmayın. Arkanızda dağ gibi bir Vay-vay köyü var."
Cabbar:
"Dağ gibi," dedi.
Topal:
"Sen Koca Osmanm hoşuna gittin. Kalaycı o kadar zulüm bile yapmasaydı, gene getirirdi parayı... Bunlar böyledir. Sana şahinim dedi bir kere. Git evine çocuğunu al, kes, öldür gözünün önünde, sana hiçbir şey söylemez. Bunlar böyledir."
Cabbar:
"Bu gidişle kıyamete dek eşkıyalık yap. Burnun kanamaz."
Topal:
"Öyle deme Cabbar," dedi. "Ali Safa Bey boş durur mu? Kalaycı onun canıydı. Siz canını elinden aldınız. Bunu size koymaz."
Memed:
"Koymamaya çalışır."
Cabbar:
"Elinden gelirse..."
Memed:
"Siktir et bre Cabbar kardaş," dedi. "Sefil Alinin dediği gibi... Hangi günü gördük akşam olmamış."
Bu sırada tüfeğini çaprazlama boynuna takmış, sallanarak Sefil Ali içeri girdi. Doğru saza gitti. Duvardan aldı. Olduğu yere oturup saza düzen vermeye başladı. Birden bir türkü tutturdu. Kalın gür bir sesi vardı. Ses, Sefil Aliden çıkmıyor gibiydi. Türkü bin yıl öteden geliyor... Uzaktan dağlardan, Çukurovadan, denizden geliyor. Denizin tuzu, çamın sakızı, yarpuzun kokusu bulaşmış. Öyle bir türkü. "Gel benim derdime," diyor, "bir derman eyle. Alemler derdine derman olansın."
Bir an duruyor, bu sefer saz büyüyor. Saz tekrar ediyor: "Derman olansın." Sonra gene başlıyor Sefil Ali:
355
Her nere baktıysam yarimi gördüm.
Elleri duruyor. Sazın üstüne yumulmuştur. Uyumuş kalmış gibi. Birden başını kaldırıyor. Eli sazın üstünde uçuyor.
Dağlar taşlar uçan kuşlar.
Bir fırtına gibi çalıyor, söylüyor.
Adımı dersen de Sefil Aliyim Bir gün akıllıysam yüz gün deliyim Üstü köpüklenmiş bahar seliyim Başı pare karlı dağdan gelirim
diyor, susuyor.
Sefil Ali olduğu yerde küçülmüş, tükenmiştir. Olduğu yerde, öylecene bir taş gibi kalakalmıştır. Donmuştur. Sazını usuldan, bir yana koydu.
Memed de donmuş kalmıştı. Bir ara gözüne ö çelik pırıltı gene geldi kondu. Sonra da kafasında bir top sarı ışık gene söndü, kıvılcımlandı. Bol ışıklı Çukurova düzü dalgalandı. Topal Aliye usuldan sokuldu: "Ali ağam!.." dedi. Ali:
"Ne?" diye sordu.
Memed ona "dışarı çık" diye bir işaret yaptı. Topal ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Arkasından Memed de kalktı. Onlar dışarı çıktıktan sonra, Cabbar Sefil Aliye yaklaştı, dürttü. Sefil Ali kendine geldi:
"Bak, Ali," dedi Cabbar. "Bana bak..."
Ali:
"Noldu?"
Cabbar:
"Topalı dışarı götürdü Memed. Anladın mı?" "^ *"
Ali güldü:
"Anladım."
Cabbar.
356
"Bu adam delirmiş. Aklı başından gitmiş bunun. Şimdi Topala ne söylüyordur biliyor musun? Ondan kasabaya gitmelerini istiyordur."
"Başka ne olacak? Her önüne gelene söylüyor. Bütün Çi-çeklideresi köyüne yayılmış. Köylünün ağzında: Memed Hat-çemi dünya gözüyle bir daha görüyüm diyormuş. Allah o zaman canımı alsın, gidip mapusanede göreceğim, kasaba ateş olsa gene içine gireceğim, diyormuş. Köylünün dilinde hep bu!"
Cabbar:
"Bu adam kanına susamış. Ben önüne geçmeye çalışıyorum, bana da kötü kötü, sanki düşmanıymışım gibi bakıyor."
Sefil Ali:
"Bırak sarhoşu yıkılana kadar gitsin."
Cabbar:
"Bırak sarhoşu ama, Memed yiğit adam, iyi adam. Bu dağlar Memed gibisini görmemiştir. Bir daha göremez de. Nur parçası adam. Evliya..."
Poyraz savuruyordu dışarda. Deli Poyraz... Neredeyse kar yağacak. Dağların üstünden bir turna katarı geçti az önce. Kış geldi demektir. Havada kış kokusu...
Çamın dalları poyrazda dökülüyordu. Memed, Topalı çamın yanında tutup dibine doğru çekti.
"Otur şuraya."
Topal, Memedin yüzüne bakınca hayretler içinde kaldı. Dudakları titriyordu. Merakla bekledi.
Memed geldi yanına çöktü.
"Ali Ağam," diye başladı, "sen akıllı bir adamsın. Bütün bu başıma gelenler senin yüzünden. -Sen de biliyorsun bunları. Ama anladım ki bunda senin suçun yok. Sen iyi adamsın."
Topal Ali:
"Aman Memedim..." dedi.
Memed:
"Amanı mamanı yok Ali Ağa."
Topal Ali:
"De bakalım öyleyse..."
Memed, bir an durdu düşündü. Yüzü gerildi. Büyük bir acı içinde kıvranır gibiydi:
357
"Ben," dedi. "Hatçeyi görmeye gideceğim yarın."
Topal şaşkına döndü:
"Nasıl, nasıl?" diye söylendi.
Memed, tok, sert bir sesle:
"Ben yarın Hatçeyi görmeye gideceğim." '
Topal:
"Eeee?"
Memed:
"Eeeesi mesi yok. Gideceğim."
Topal elini çenesine verip duraksadı. Epeyi düşündükten sonradır ki:
"Zor," dedi içini çekerek. "Çok zor. Düpedüz ölüm demektir."
"Ölümü alnıma aldım," dedi Memed, yüzü kırışarak, yüzü büyük bir acıyla gerilerek. "Ölümü alnıma aldım! Şurada tam yüreğimin ortasında bir yangın var. Oyuyorlar gibi yüreğimi. Gitmeliyim. Dayanamam gayri. Yarın şafaktan kalkıp yollara düşeceğim. Ben kasabaya..."
Topal sözünü kesti:
"Ya seni yakalarlarsa? Bütün umudum, bir köyün umudu sende."
Memed, köy lafını duyunca kapkara kesildi.
"Bir köyün bütün umudu mu? Bir köyün... Hangi köyün?"
Toprağa hışımla kocaman bir tükrük attı.
Topal Ali çok dingin:
"Celallenme kardaşım. İçi beni, dışı eli yakar. Sen köylüye gücenme. Korkularından ağayı tutar görünüyorlar. Yoksa yürekleri seninle bile... Bütün köyün, beş köyün umudu sende..."
Memed:
"Ben gideceğim," dedi, kestirdi attı. Topalın yanından kalktı. Dağa yukarı sarhoş gibi sallanarak yürüdü. Poyraz kokuyordu, kuru çam kokuyordu dağlar.
Topal, serseme dönmüş yerinden kalktı ve içeriye geldi.
Cabbar merakla, heyecanla Topala sordu: " *~
"Ne dedi sana Memed? Söyle Ali kardaş!"
Ali:
"Yarın şafaktan önce kasabaya gidiyor."
358
Cabbar:
"Bu adam delirmiş," diye bağırdı. "Bağlamak onu. Tutacaklar öldürecekler onu. Bağlamak. Şimdi nereye gitti o?"
Topal Ali:
"Dağa doğru yürüdü gitti. Sallanıyordu..."
Cabbar arkasından dağa doğru koştu. Poyraz, ormanın ağaçlarının dallarını kırıyordu. Kar yağacak gibi bir koku vardı havada. Bulutlar kararmış, kaynaşıyordu çökte. Birden ortalık karardı. İri taneli, sıcak damlalar düşmeye başladı.
Memedi ulu dallan yolunmuş bir çamın altında, çürümüş bir kütüğe oturmuş buldu. Yanına sokuldu. Dalgındı. Onun yanma geldiğinin farkında bile olmadı.
Usuldan yanına oturdu:
"Kardaş," dedi, "etme! Herkese de söyledin. Çiçeklideresi köyünde duymayan kalmamış. Kasabada da duyulmuştur. Yakalarlar seni. Etme bunu!"
Memed başını kaldırdı, dik dik yüzüne baktı:
"Doğrusun. Haklısın Cabbar. Ama gel bana sor. İçerime sor. Yüreğimi iki el tutmuş sık babam sık ediyor. Edemem. Hatçeyi görmeden edemem. Görmezsem ölürüm. Öyle öleceğime, böyle ölüyüm... Sen bana son bir kardaşlık yapar mısın?"
Cabbar:
"Senin için yapmayacağım iş yok Memed! Biribirimize kardaş dedik. Can dedik."
"Öyleyse bana eski püskü bir elbise... Senden istediğim bu."
Cabbar sustu, başı önüne düştü.
359
22
Koca Osman bir kuşluk vakti kasabaya doludizgin girdi. Atının kantarması köpük içindeydi. Çarşının ortasında attan indi. Atının dizginini koluna doladı. Çarşının bir başından öteki başına kadar çekti. Önüne kim gelirse gülümseyerek, "Merhaba!" diyordu yüksek sesle." Merhaba!"
Kasaba Kalaycının ölümünü duymuştu. Koca Osmanın böyle kubara kubara dolaşmasının sebebini anlıyorlardı.
Sonra çarşıyı bir uçtan öteki uca birkaç sefer gitti geldi. Gözleri birini arıyordu. Bulamadı. Çarşıyı bırakıp aşağı çaya doğru döndü. Tevfiğin kahvesi önüne geldi. Atının önünde kızarmış yüzüyle, titreyen elleriyle öylecene, bir heykel gibi dimdik durdu. Sonra kahvenin camlarına alnını dayayıp içeri uzun uzun baktı. Köşede gözüne Abdi Ağa ilişti. Buna sevindi. Atı meydandaki akasya ağacına bağladı içeri girdi. Vardı Abdi Ağanın başında durdu. Abdi Ağa başını kaldırınca Osmanı, kızarmış yüzüyle, titreyen elleriyle gördü. Göz göze gelince Koca Osman gülümsedi. Abdi Ağanın rengi attı. Koca Osman yüksek sesle bir, "Merhaba," dedi.
Abdi Ağa merhaba demeye kalmadan, arkasını döndü yürüdü. Abdi Ağa ağzı açık arkasından bakakaldı.
Koca Osman, atını akasyadan çözdü, üstüne atladı. Vayvay köyüne doğru doludizgin sürdü. Vayvay köyü kasabaya iki saat çekerdi.
Koca Osman kahveden çıkınca, Abdi Ağayı bir telaştır .aldı. Korkuyordu. Korkusundan hiçbir yerde duramıyordu. Beyaz
360
saplı nagant tabancası, sağ yanında kuşağının içine sokuluydu. Sağ eli her zaman üstünde dururdu. Tavla oynar, para sayar, yemek yerken her zaman üstünde. Görünmez bir düşmanla her an karşılaşmak üzereydi. Öyle sayıyordu.
O hızla kalktı, doğru arzuhalci Siyasetçi Ahmede gitti. Siyasetçi Ahmet bir tuhaf adamdı. Bir hoş, sanki ağzına bir çuval cevizi doldurmuşlar da çalkalıyorlar gibi konuşuyordu. Siyasetçi, Deli Fahrinin can düşmanıydı. Ali Safa Beyin de has adamıydı. O da kasabada Kalaycının yüzü suyu hürmetine icrai sanat ediyordu. Kalaycı namına türlü türlü dolaplar çeviriyordu. Habere, o da çok yanmıştı.
Abdi Ağa o hızla dükkana girdi:
"Yaz," dedi, "Ahmet Efendi. Eğer hükümet hükümetse, hükümetliğini göstersin. Tam böyle yaz. Dağları belleri eşkıya almış. Her çalının dibi bir hükümet. İşte böyle yaz. On beş yaşında çocuklar bile dağda. Böyle yaz! Yaz! Köyleri yakıyorlar. Kasabayı bile basıyorlar. Malımızdan canımızdan emin değiliz. Böyle yaz! Karılar bile silahlandı. İsyan var. Kasaba hükümetliğini ilan etti. Kanun kağıtlarda kaldı. Böyle yaz. İşte böyle yaz! Gelsin de kara asker, köklerini kazısın bunların."
Siyasetçi Ahmet Efendinin karanlık yüzü bir daha karan-lıklaştı. Başındaki siyah tüylü fötrünü çıkarıp masanın üstüne koydu. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını kurulamaya başladı.
"Bu dediklerini mi yazacağım?" diye sordu.
Abdi Ağa:
"Tamı tamına, harfi harfine yaz dediklerimi. Bu candarma-lar baş edemezler bunlarla. Baş edemezler. Anladın mı? Baş edemezler. Bu candarmaların bir alayı İnce Memedle başa çıkamaz. Ya gerisi!.. Yaz. Yaz da kara asker göndersin hükümet. Yaz ki isyan var. Bir eşkıya, yirmisinde bir çocuk. Benim kapımın yanaşması... İnce Memed adında... İşte böyle, söylediğim gibi yaz... İnce Memed tarlalarımı köylüye dağıtır. Beni köyden kovar, tarlalarımı köylüye, benim yanaşmalarıma dağıtır. Beş köyümü... Ben korkumdan kasabada bile gezemem. Candarma dairesinin önünde ev tuttum. Pencerelerine kum torbalan koydum. Kurşundan dolayı. Bacasını ördürdüm. Bombadan dola-
361
yi. Beni candarma dairesinin önündeki evimin içinde vurmaya gelmiş geçen gün. Haberlenmeseydik, nöbetçi olmasaydı, evi dinamitle uçuruyormuş. Kasabayı, diyormuş İnce Memed, tüm dinamitleyeceğim. Tüm. İşte, böyle tam yaz!
Siyasetçi:
"Ben," dedi ağlar gibi, "ben nasıl yazarım bunları? Elini keserler adamın. Haydi yazdık diyelim, şerefi var kasabanın. Gül adını pis etmeyelim kasabanın. Sonra da Kalaycı gittiyse, canı sağ olsun Ali Safa Beyin. Bir çete daha kurar. Ali Safa Bey, hükümete böyle yazdığına razı gelmez."
Abdi Ağa köpürdü:
"Sen dediğimi yaz," dedi.
Siyasetçi:
"Yazamam."
"Sana yaz diyorum kardaş, yaz!"
"Yazamam."
Hışımla ayağa kalktı:
"Ben de Fahri Efendiye yazdırırım," dedi.
Siyasetçi:
"Nereye istersen yazdır ya, hakkında hayırlı olmaz.."
Abdi Ağa doğru Deli Fahriye gitti. Deli Fahri onun ayak sesini çok uzaktan duydu, masadan başını ağır ağır kaldırdı.
362
Çiçeklideresinin beri yanı Şahinin kayası... Şahinin kayası sarp, yüce, dümdüz, göğe ağmış yosunlu bir kayadır. Şahinin kayası efsanelere karışmıştır. Destanlarda söylenir. Kayanın yüzünden aşağılara doğru bir pınar kaynar. Şahinkaya pınarı... Dört bir yanını yeşil, küçük ağaçlar, kokulu yarpuzlar sarmıştır. Üç kavak boyu yukardan, sarptan kokular gelir. Köpüklü su iner, kayanın duvar dibi yüzünden.
Şahin meraklısı bir genç varmış eskiden. Kayanın yüzündeki delikler, şahin yuvası. Şahinlerin civciv çıkarma zamanı bir şahin yavrusu almak ister. Şahin yuvası duvar gibi düz kayalığın orta yerinde. Ne alttan çıkılır, ne üstten inilir. Delikanlı uzun, kalın bir ip bulur, tepedeki en kalın ağaca bağlar. Şahin yuvasına doğru sarkar. Yavruyu alır koynuna koyar. Bu sırada ana şahin işten haberdar olur. Hışımla gelir, kanadıyla ipe çarpar, ipi kılıç gibi keser. Delikanlı, koynunda şahin yavrusu, aşağı düşer, parça parça olur.
Kaya bu yüzden Şahinin kayası olmuştur.
Geceden yola çıkan Memed, Şahinin kayasının dibinde durup dinlenirken, arkasından bir çıtırtı duyup baktı ki, ne baksın, Cabbar, kendisine bakıp durur. Göğsünün kılları arasından oluk misali ter sızıyor.
Uzun zaman Cabbar olduğu yerde durdu. Memed de önüne, toprağa baktı kaldı.
Sonra Cabbar geldi Memedin yanına oturdu. Elini usul usul uzatıp elini tuttu. Birkaç kere sıktı. Memed aldırmadı. Önüne bakmayı sürdürdü.
363
Cabbar, sesi karıncalanarak, titreyerek: "Kardaş!" dedi.
Öyle candan, öyle dostça söyledi ki Memed başını ondan yana döndürmek zorunda kaldı.
Cabbar, ellerini elleri arasına aldı: "Kardaş etme!"
"Sen de anlamazsan dedimi Cabbar kardaş," dedi, "ben ölsem daha iyi." Cabbar:
"Memedim," diye inledi. "Ben senin derdini anlıyorum. Ama sırası değil bu işin. Dert ikimizin." Memed:
"Öyleyse Cabbar kardaş, durma yoluma. Ben Hatçeye gideyim. Yakalanırsam kadere. Yakalanmazsam..." Kızdı. Yüzü başkalaştı: "Kimse beni yakalayamaz," dedi. Cabbar:
"Bu senin yaptığın düpedüz ellerini kelepçeye uzatmaktır. Ya seni biri görür de tanırsa? Ya Abdi Ağa? Kasabanın içinde ne yaparsın?" Memed:
"Kadere," dedi. Gözlerindeki pırıltı büyüdü. "Yakalanmam."
Cabbar:
"Var git git kardaş. Yolun açık olsun öyleyse." Memed: "Sağ ol." Cabbar:
"Seni burada üç gün beklerim. Kürt Temirin evinde. Üç gün içinde dönmezsen bilelim ki yakalandın." Memed:
"Bilin ki yakalandım." Kalktı yürüdü.
Cabbar arkasından, kendi kendine, gözden kayboluncaya kadar "Seni de yitirdik İnce Memed, seni de," dedi. "Bu dağlar bir İnce Memed daha göremez. Vay!"
İnce Memed Çiçeklideresi köyünden yırtık bir çarık, bir de
364
on beş yaşında bir çocuk elbisesi buldurmuştu. Elbise el doku-masıydı. Pamuktan, tırtıklı. Ceketi nar kabuğuna boyanmıştı. Şalvar beyazdı, kirliydi. Yırtıktı da. Elbise çok dar geliyordu. Olduğundan bir misli küçülmüştü. Eline de kalın bir çoban değneği almıştı. Başına siperliği yırtılmış, yağlı bir kasket geçirmişti. Tabancasını, tabancasının fişeklerini, içerden bacağına bağlamış, ipleri beline sarmıştı.
Yolda uçarcasına yürüyordu. Yanını yönünü gözleri görmüyordu. Başı dönüyordu. Sanki bir boşlukta yuvarlanıyordu. Dünya silinmişti.
Gece yarısına doğru kasabanın kıyısına vardı. Kenar mahallelerde köpekler ürüşüyorlardı. Ne yapmalıydı? Bu vakitte kasabaya gitse, kasabada han bulamazdı. Belki yakalarlardı da. Aşağıdan bir değirmenin şıkırtısı geliyordu. Döndü, değirmene doğru yürüdü. Değirmenin gürültüsü adamın kulaklarını sağır edecek kadar çoktu. Çok ötelerden sıcak un kokusunu aldı.
Yarın Cumaydı. Hapisanenin ziyaret günüydü. Büyük bir bela vardı: Hatçenin anası... Abdi Ağa kasabaya yerleşti yerle-şeli, her Cuma Hatçeyi ziyarete geliyor, güya Memedden haberler getiriyordu. Memed hakkında akla hayale gelmez hikayeler uyduruyordu ona. Bu sefer Memedin kötülüğüne değil, iyiliğine. Tarla dağıtma, çakırdikenliği yakma işini de bire beş katarak anlatmıştı. "Memed," diyordu, "bir büyümüş, bir uzamış kalınlaşmış. Aynen minare gibi olmuş." Hatçe sevinçten uçuyordu. Hapisane hapisane değildi artık. Cennete dönmüştü. Saatte bir Irazın boynuna sarılıp öpüyordu. Irazda da aynı sevinç!
Çiçeklideresine yerleşti yerleşeli de Memedden iki güne bir haber, para geliyordu.
Tozlu un çuvalları sıra sıraydı. Dört ağır taş, bir yanlarına unları fışkırtarak dönüyorlardı. Serpilen suyun, serpilircesine sesi geliyordu. Değirmenci kırçıl sakallı, gözü bozlu birisiydi. Tepeden tırnağa una batmıştı. On beş kadar köylü değirmenin orta yerine bir ateş yakmışlar, yöresine halka olmuşlardı. Memed vardı, bir "selamünaleyküm" çaktı, ötekiler yer açtılar. Halkaya girdi. Sonra gene konuşmalarına daldılar. Bir zaman sonra Memedin farkında bile olmadılar. Tarladan, üründen,
365
yokluktan, ölümden konuştular. Deve boynunda bir tüccarın soyulduğundan söz açtılar. Birkaç tanesi bunu İnce Memedin yaptığını söyledi. İnce Memed lafı geçince, arkasından toprak dağıtma meselesi akla geliyordu. Burada da öyle oldu. Yaşlıca bir köylü, "Toprağı dağıtmış dağıtmaya ya, çakırdikenliği ne diye yaktırmış köylüye, bu deli köppoğlusu?" diye merakla sordu. Ötekiler çakırdikenliğin yakılması üstüne akla hayale gelmedik laflar ettiler. Memed hırsından kudurdu. İçinden küfretti. Esas meseleyi, sebebi hiçbirisi de söylemedi. Akıllarına gelmedi. Siniri geçince içinden güldü. Çukurova köylüsü çakırdikenliği ne bilsin? Ne mene bir beladır, ne bilsin!
Sonra adamlar oldukları yere kıvrılıverdiler. Memed de kıvrıldı. Uyandığı zaman gün kuşluktu. Bir köylü başucuna durmuş, "Bre çocuk," diyordu, "gün kuşluk oldu. Yekin gayri. Atların, eşeklerin ayakları altında kaldın. Kalk gayri."
Şaşkın şaşkın uyanan Memed hızla kalktı, kasabaya doğru koşarcasına yola düştü. O hızla kasabaya girdi. Çarşının ortasından geçti. Çarşı eski gördüğü gibiydi. Sarı güğümlü şerbetçi ortada dolanıyordu. Kör Hacı nal dövüyordu aşkla şevkle. Nala Kozanoğlu türküsü söyletiyordu Memed yanından geçerken. Kebap dumanlan dükkanlardan dışarı fırlıyordu. Kara şalvarlı köylü kadınlar dükkandan dükkana girip çıkıyorlardı.
Memed korkarak, büzülerek, belediye bahçesinin yanında, yukarı doğru giden bir köylüyü durdurdu:
"Hapisaneye nereden gidilir?" diye sordu.
Köylü:
"Şu sokağı doğru çık, şu karşıdaki taş kapıdan içeri gir," dedi, yürüdü.
Memed kapıdan girdi. Bir bölük candarma dizilmiş, hazı-rol durumunda çavuşu bekliyordu. Bir hoş oldu bu kadar can-darmayı bir arada görünce. Dönüp dağlara doğru kaçmak geçti içinden. Hiçbir zaman, hiçbir yerde bu kadar sıkılmamış, yüreği daralmamıştı. Candarmalarm ilerisinde, sağında basık, pen-ceresiz bir dam gözüküyordu. Damın duvarları yosun bağlamıştı. Önünde, iki üç köylü kadın bekleşip duruyorlardı.
Memed, belini iyice kamburlaştırdı. Büzüldü. Küçücük kaldı. Damın hapisane olduğunu, üstünde dolaşan nöbetçiden an-
366
ladı. Çok hapisane hikayesi dinlemişti. Bu da tıpıtıpına benziyordu. Ağır ağır dama doğru yürüdü.
O sinirli, Allahm belası gardiyan karşısına dikildi, sertçe sordu:
"Ne istiyorsun çocuk?"
Memed ağlamsı ağlamsı:
"Benim bacım burada mapus da..."
Gardiyan:
"Kim? Hatçe mi?" diye sertçe sordu.
Memed boynunu bükerek:
"Heye..."
Gardiyan içeri bağırdı:
"Hatçe! Hatçe, kardeşin gelmiş."
Kardeş lafını duyunca Hatçe şaşırdı. Şaşkın şaşkın dışarı çıktı. Memede doğdu geldi. Memedin yüzü bembeyaz olmuştu. Duvarın da dibine çökmüştü.
Gardiyan:
"İşte burada!"
Hatçe Memedi görür görmez, olduğu yerde kalakaldı. Dondu kaldı. Ağzından çıt çıkmadı. Sendeleyerek geldi, duvara sırtını dayayıp oturdu. Bitmişti. Uzun zaman böyle yan yana kaldılar. Dilsizmişler gibi. Öylecene biribirlerinin gözlerine baktılar. Iraz da geldi. Hatçenin bitkinliğine şaştı. Konuşmadıklarına da bir anlam veremedi. Memede yaklaştı:
"Hoş geldin oğul."
Memed belli belirsiz ağzında bir şeyler geveledi. Iraz bundan hiçbir şey anlamıyordu.
Öğleye doğru gardiyan geldi:
"Yeter artık. Haydin yerlerinize," diye bağırdı.
Memed yine öyle ağır ağır büzülerek ayağa kalktı, cebinden para çıkınını çıkardı. Hatçenin kucağına attı. Arkasını döndü yürüdü. Büyük taş kapıyı çıkıncaya kadar Hatçe de durdu orada, arkasından baktı.
Iraz:
"Bu ne kız?" dedi. "Bu da kim?"
Hatçe:
"Gel içeri Iraz teyze," diye inledi. "Gel de içeri..."
367
İçeri girdiler, Hatçe kendini yatağın üstüne halsiz attı. Iraz meraklandı: "Noldu sana?" Hatçe:
"İnce Memed," dedi. Iraz:
"Ne?" diye hayretle bağırdı. Hatçe:
"İşte o çocuk İnce Memeddi." Iraz:
"Vay gözlerim kör olsun," diye dövündü. "Vay gözlerim... İyice bakmadım da aslanımın yüzüne. Vaay gözlerim önüme
aksın."
Sustular. Sonra iki kadın gözleri yaşararak, birden biribirle-rine sarılıp, sallanmaya başladılar.
"Bizim İnce Memedimiz."
Sonra yatağın üstüne yan yana oturdular. Biribirlerine gülümseyip duruyorlardı.
Hatçe:
"Yüreğir ovası..." dedi.
Iraz:
"Evimiz."
"Kınalı toprak çalacağım duvarlarına. Otuz dönüm de... Iraz teyzemin elini ılıktan soğuğa vurdurmayacağım."
Iraz karşı koydu:
"Ev, hepimizin evi. Hepimiz dört elle çalışacağız."
Şimdi yeni bir umut kapısı açılmıştı. Günlerden beri hapisa-nede af konuşuluyordu. Bilmem hangi mebus gelmiş de Ankara-dan, af çıkacağını söylemiş. Bu aylarda çıkacakmış. Hapisanede türküler çıkarılmıştı af üstüne. Gece gündüz hapisane af türküleri ile inliyordu. İçerde bir yaşlı Mustafa Ağa vardı. Herkese akıl verirdi. Akıllı, bilgili adamdı. Hatçe her Allahm günü ona:
"Mustafa Emmi, hapisaneler boşalınca, Memed de affa uğrar mı?" diye soruyordu.
"Değil Memed, dağdaki kurt kuş bile affa uğrar."
Hatçe buna seviniyor, sevinci bütün gün, bütün gece sürüp gidiyordu.
368
Yüreğir ovasının toprağı sıcak, verimlidir.
Hatçe içerdeki Yüreğiri bilenlerden köy köy, bucak bucak öğrenmişti. "Biz," diyordu, "Karataşa yerleşiriz. Değil mi Iraz teyze?" Iraz: "Yaa oraya," diyordu. "Karataşa..."
Dışarı çıktı, erkekler hapisanesinin kapısına vardı bağırdı:
"Mustafa Emmi!"
Mustafa Ağa okşar gibi:
"Ne diyorsun deli kız?" diye kapıya doğru yürüdü. Hatçe-nin ne diyeceğini bildiği halde, gene de sorardı.
"Memed de?" dedi.
"Dağların kurdu kuşu bile... Af çıkarsa, öyle çıkar. Çıkacak da... Hükümetin şerefine çıkacak."
Hatçe:
"Ellerini öperim Mustafa Emmi."
Mustafa Ağa, her zaman:
"Deli kız," der gülümser, koğuşuna çekilirdi. Öyle yaptı.
Iraz:
"Çıkacak," dedi. "Bizi de Çarşamba günü Kozana götürecekler. Burası bize ceza kesemezmiş. Öyle karar vermiş mahkeme. Keski af çıksa da Kozana hiç gitmesek. Bir canım sıkılıyor ki."
Hatçe buna çok üzüldü:
"Keski..." dedi. "Memed de gelemez Kozana. Keski konuş-saydım Memedlen. Nutkum tutuldu da konuşamadım."
Iraz:
"Ben bilseydim Memed olduğunu onun..."
Hatçe:
"Af yakında."
Iraz:
"Mustafa Ağa akıllı adam. O bilir. Ankarada adamı var."
Hatçe:
"Bugün Cuma. Çarşambaya ne eder?" Parmaklarını saymaya başladı. "Cumartesi, Pazar... Çarşambaya kadar beş gün var. Gideceğimizi Memede söyleseydim. Keski... Keski söyleseydim."
Iraz:
"Ben onun İnce Memedimiz olduğunu bilseydim, hemen söylerdim."
369
Hatçe:
"Af çıkacak mı teyze?"
Iraz:
"Mustafa Ağa akıllı adam. Ankarada da adamı var. Çıkacak. O bilmezse kimse bilmez."
Hatçe:
"Evimizin önündeki salkım söğüdün dallan toprağa değer."
Iraz:
"Değer."
Hatçe:
"Buzağılarımız olur, mor mor."
Hapisaneden ayrıldığında Memed uçar gibiydi. Başı dönüyordu. Yere düşecekmiş gibi gözleri kararıyordu. Pazaryerine geldi. Kendisini ortadaki beyaz taşın üstüne zor attı. Az sonra kendine geldi. Pazaryerinde portakallar öbek öbekti. Lahanalar ortaya yığılmıştı. Küçücük tepeler gibi. Taştan kalktı, pazaryeri-nin ortasına doğru yürüdü. Bir sürü adam gördü Tevfiğin kahvesinin orada. Adamların üstlerinde aba, omuzlarında bel vardı. Kısa boylu, boğazı ipek ipli bir adam onlara boyuna küfrediyordu. Buna şaştı. İçinden "burda da Abdi Ağa var" geçti. Orada bekledi. Kısa boylu sövdü sövdü. Adamlardan hiç ses çıkmadı. Başlarını yere dikmişler, kıpırdamıyorlardı. Sonra, küfreden adam birden yumuşadı, "Kardeşler" demeye başladı. "Sizler benim canımdan azizsiniz." Buna haddinden ziyade şaşırdı. Bir anlam çıkaramadı. Omuzu belli adamlar, başlan yerde, ağır ağır kımıldadılar, çaya aşağı yürüdüler. Birkaç kişi, "Çeltik tarlalarına gidiyorlar," dedi. Memed buna daha çok şaşırdı. Oradan çarşının ortasına vurdu. İlk geldiğinde kebap yediği dükkanın kapısından dumanlar fışkırıyordu dışarı. İçeri girdi. Kebap kokusu içini bayılttı. "Yelle!" Memed:
"Çabuk kardaş!" dedi garsona. "Yelle!" dedi öteki, kebapçıya. - *¦
Arkasına dönünce gözlerine inanamadı. Korktu. Gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü, tam arkasında oturan Topal Aliydi. Hayal değil. Topal Ali ona hain hain gülümsedi. Memed hiçbir şey
370
söylemedi. Bir anda kafasından yüzlerce kötü ihtimal geçti. Topal Ali durmuş, konuşmuyor, boyuna gülümsüyordu. Sonra yerinden kalktı, geldi Memedin yanındaki boş sandalyaya oturdu. Kulağına eğildi:
"Merak etme kardaş, hiçbir şey yok. Konuşuruz."
Kebaplar geldi. Yediler, dükkandan çıktılar. Sarı güğümlü şerbetçi bir uçtan bir uca çarşıyı dolanıyordu.
Memed:
"Şerbetçi, bir şerbet," dedi.
Şerbetçi doldururken, o güğüme elini dokundurdu.
Şerbetçi buna güldü:
"Altından yapılmıştır oğul, altından," dedi.
Topal Ali:
"Senin kasabaya indiğini Cabbar söyledi. Bindim ata, sürdüm. Başına bir iş gelmesin diye... Seni hapisane kapısında çok bekledim. Hatçe nasıl, eyi mi? JJlan deli, adam atsız hiç kasabaya iner mi? Başına bir iş gelecek olsa, kaçmak zorunda kalsan seni yakalayıverirler. Onun için, at elimde peşinde dolaşıyorum. Bir tanıyan olur. Bir şey olur. Binersin ata, sürersin dağlara..."
Memedin gözleri yaş ile doldu:
"Sağ ol Ali Ağa," dedi. "Sağ ol!"
Ali:
"Sen İnce Memedsin. Sen sağ ol kardaş!"
Memed:
"Sana bir şey söyleyeyim mi Ali Ağa?"
Ali:
"Söyle."
"Hatçeyle karşı karşıya oturduk. İkimizin de nutku tutuldu. Bir laf bile edemedik. Onu orada görmeyi hiç içim götürmüyor. Ben bir daha gidemem. Gitsem de nutkum tutulur gene... Sen varıver yanına... Ne diyor Hatçe, sor."
Ali:
"Olur," dedi. "Sen beni pazaryerindeki kahvede bekle. At pazaryerinin öte ucundaki dutun altında bağlı. Bir şey olursa... Atlarsın üstüne." Memed:
371
"Atlarım."
Bir tuhaf, bir anlaşılmaz, bir ürperti vardı içinde. Sırtında soğuk soğuk bir şeyler dolaşıyordu. Rahat değildi. Bir yerlere sığmıyor gibi bir hali vardı. Kaçmak, bir şeyler kırmak, parçalamak istiyordu. Kedere, korkuya benzer bir duygu içinde. Bir
çırpınma.
Atın yanma kadar hızla yürüyerek geldi. Görenler, sersem sersem yürüyen köylü çocuğuna acayip acayip bakıyorlardı. Atın burnuna samanlar yapışmıştı. Yerden yeşil ot kopardı, atın burnunu sildi. At demirkır bir attı. Lekeleri maviye çalan büyücek lekelerdi. Sağrıya doğru kınalanıyordu. Atın başını okşadı, kahveye geldi. Bir çay söyledi. Çayı getirdiler. Hatçe geldi gözünün önüne. Hatçe çok değişmiş, yüzü sapsarı olmuştu. Gözlerinin altı çürümüştü. Yüzü şişmanla-mıştı ama, halsizliği, bitkinliği belliydi. Yüreği parça parça oldu. Gözlerinden masanın üstüne damlalar düşmeye başladı. Eğreti oturuyordu zaten. Çekinerek. Çayını içti, bitirdi. Merakla Aliyi beklemeye başladı. Gözleri Alinin geleceği yola dikildi.
Sokağın ucundan Ali göründü. Yüzü asılmıştı. Memed onu karşıladı. Atın olduğu yana döndüler. "Ne söyledi?" "Sorma." "Kötü mü?" "İyi de değil." Memed yüreği taşarak:
"Söyle söyle! Biliyordum zaten. İçimde bir dert vardı. Durdurmuyordu beni. Söyle!"
"Hatçeyi Kozan mahpusanesine götürüyorlar bu Çarşamba. Hatçe hakkını helal etsin, dedi. Ağır cezalıymış Hatçe. Bura mahkemesi kararı öyle vermiş. Irazı da götürüyorlar beraber."
Bunu duyunca, ilkin yıldırımla vurulmuşa döndü. Az zaman sonra kendisine geldi. Aliyi unutmuştu. Kendi kendine gülümsedi. Bütün Çukurova, ağacıyla, otuyla, taşıyla, toprağıyla kasabasıyla sarı pırıltılara kesti. O, gülmesini sürdürüyordu. Sonra birden ata atladı. Bir an içinde değişip, bambaşka bir İnce Memed olmuştu.
372
"Düş önüme Ali Ağa. Oldu."
Ali atın önüne düştü. Kasabayı hızla çıktılar. Binboğayı geçtiler. Dikirlinin üst başında şimdi Karaçalı Osmanın portakal bahçesi bulunan yere geldiler.
Ali atın başını tutup durdu. Memedin gözlerinin içine bakarak:
"Ne var? Ne oldu? Bana da söyle!"
Memed attan indi. Gülümseyerek Alinin elini tuttu:
"Yolu bekleyeceğim. Hatçeyi candarmaların elinden alacağım."
Ali:
"Sen deli misin?" diye kızdı. "Çukurovanın ortasında, gündüz gözüne candarmaların elinden kız almak!.. Sen deli misin?"
373
Kapıdan içeri bir top sevinç halinde girdi. Cabbar Memedi tanıdı tanıyalı hiç böyle görmemişti. Sefil Ali de görmemişti. Memedi böyle sevinçten kanatlanmış görmek bir hoşlarına gitti. Memed oynak türküler söylüyordu damın içinde dolaşarak:
Armut dalda beşimiş Tan yerleri ışımış Anası yorgan vermemiş de Ak memeler üşümüş.
Böyle bir türküyü Memedin ağzından duyacaklarını az önce birisi söyleseydi, imkanı yok inanmazlardı.
"Sefil Ali," diye gürledi. Her zaman çok durgun, ölçülü konuşurdu. "Al sazı da oynak havalardan çal!"
Sefil Ali hiçbir şey söylemeden vardı, duvardan sazı indirdi, çok oynak bir hava çalmaya başladı. Hem çalıyor, hem söylüyordu. "Vardım baktım demir kapı sürgülü- Siyah saçlar sır-mayılan örgülü..."
Memed de karışıyordu Sefil Aliye.
Bir ara kapıda durakalmış Topal Aliyi gördü, koluna girdi. Sefil Aliye de, "Bir halay havası çal," dedi. Sefil başladı çalmaya, ötekiler başladılar ortada dönmeye. Sonra Memed soluk soluğa, halayı bıraktı, arkasını duvara verip oturdu. Duramaz bir hali vardı. Parmakları oynayıp duruyordu. , - -
"Cabbar!" dedi.
374
Cabbar:
"Buyur Ağa,"
"Gün bugündür, kardaş."
"Nen var? Bir şey mi oldu?"
"Gün bugündür. Yiğitlik gösterecek gün..."
"Şaşırtma adamı, allasen."
Memed ayağa kalktı. Üstündeki çocuk giyitlerini çıkardı, damın bir köşesine attı, kendininkileri giydi.
Ayağındaki ayakkabının yüzü kalın Maraş derisindendi. Kırışık, koyu kırmızıydı. Tabanı da otomobil lastiğindendi. Şalvarı şayaktı. Kahverengi. Soydukları bir tüccardan almışlardı. Memedle Cabbar Kalaycı dövüşünden dönerlerken birkaç hafta Maraş yolunu beklemişler, adam soymuşlardı. Paralan, giyitleri, cephaneleri ondandı. Soygunculuklarından çok memnundular. Maraş yolunu tutmaya gene gideceklerdi. Kemerleri, tüfeğin kayışları gümüş işlemeliydi. Çok güzel işlenmişti. Başından fesi atmış, yerine mavi bir ipek yağlık sarmıştı. Şayak şalvarı benek benek karaydı. Tabancasını kabıyla birlikte, o yörük beyi göndermişti. Son derece güzel, kılaptan işlemeydi.
Fişeklikleri göğsüne, çaprazlama, çift sıra üstüne bağlardı. Onlar da kılaptan işlemeydi. Yörük beyinin hediyesiydi.
Cabbar merakla sordu:
"Ne var Memed? Söylesene!"
Memed:
"Gün bugündür."
Topal Ali kapının ağzında, belini duvara dayamış gülümseyerek duruyordu.
Cabbar:
"Topal, sen söyle!" dedi.
Topal:
"Çarşamba günü kasabadan Kozana götürüyorlar Hatçeyi. Candarmaların elinden alacak oluyor yolda. Ona seviniyor işte."
Cabbarın ağzından çıt çıkmadı. Yüzü asıldı. Sefil Ali de konuşmadı. Zaten karışmazdı bu işlere.
Memed işi çaktı. Oralı olmadı. Cabbarın yüzü aşılırsa asılsın. O kimseden yardım beklemiyordu. Ya herro, ya merro demişti.
375
İlk tanıştıkları günlerde, Sefil Ali bir Köroğlu hikayesi söylemişti. Köroğlunun zuhuru. Günlerdir, Memedin kafasında o Köroğlu dönüyordu.
Şöyle rivayet ederlerkim: Vaktiyle Bolu şehrinde... der başlardı. Sokakta bir küçücük köpek görmüş Köroğlu. Köpek küçücük, el kadar. Dört beş kocaman kocaman köpek, araya almışlar küçük köpeği. Saldırırlar. Küçük köpek kaçmaz, kendini savunur. Savunduğu gibi, onları yener de... Her birini bir yana dağıtır, yoluna gider. İşte Köroğlu bunu görür. Bu dövüşü seyreder.
Demek, der Köroğlu, bir küçük köpek!.. Yürekli olunca... Ondan sonradır ki Köroğlu, Köroğlu olur. Korkmaz. Babasının başına da o iş gelince çıkar dağa.
Köroğlu, duydu duyalı, Memedi çok çekiyordu. Köroğlunu dinledikten sonra, bir daha yemin etmişti Ağayı öldüreceğine.
"Ne yüzünü ekşitiyorsun Cabbar kardaş?"
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Korkma, sana işim düşmeyecek."
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Ne hiçi?"
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Yaaa!"
Cabbar:
"Yanarım sana."
Memed:
"Bre Cabbar," diye öfkelendi. "Bana hep yanarsın sen zaten.'
Cabbar:
"Babayiğitsin. Yanarım."
Memed:
"Neden ola?"
Cabbar:

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 351-375) 
 

401
0
0
Yorum Yaz