25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 301-325)

Hükümetten, köylüden korkmadan, bir koca köyü yakan adamdan korkulur. Bir haftadır, bütün dağlar candarmaya, adama kesti. Yok. Bulunmuyor. Aktozlu köyünden tam elli kişi peşinde. On beş tane köyden seçilmiş iyi silah kullanan adam var peşinde. Bulamıyorlar. Bu adamdan korkulur. Bu adamı ortadan kaldırmak zor."
Abdi Ağa renkten renge giriyor, bir kızarıyor, bir bozarı-yordu. Ali Safa Beyin eline sarıldı:
"Ne yaparsan yap da, bunun elinden beni kurtar. Yarın gelir Çukurovada ne kadar köy varsa yakar. Ne yaparsan yap."
Ali Safa Bey:
"Zor olacak Abdi Ağa, zor olacak, ama ne yapalım!"
Abdi Ağa:
"Ne yaparsan yap!"
Ali Safa Bey:
"Bu adamın çaresine bakmaya çalışırım. Ama senden bir isteğim olacak..."
Abdi Ağa:
"İsteğin başım üstüne. Canımı iste Ali Safa Bey. Canımı iste kardeşliğimin oğlu. Senin için vereyim," diye heyecanla ayağa kalktı.
Ali Safa Bey elinden tutup geri oturttu.
"Sağ ol Ağa," dedi. "Bilirdim beni sevdiğini. Sakın aklına bu iş için senden karşılık istiyorum gelmesin. Sakın ha! Gelecekse hiç söylemem. Ben İnce Memedin icabına bakacağım. Sakın aklına bunun karşılığı olarak gelmesin."
Abdi Ağa gene aynı taşkınlık, aynı heyecanla:
"Gelmez, gelmez," dedi. "Vallahi gelmez. Benim sevgili kardeşliğimin oğlu, Ali Safa Bey."
Ali Safa Bey bir zaman susup düşündükten sonra, başını kaldırdı, Abdi Ağanın gözlerinin içine baktı:
"Biliyorsun ki Ağam benim de başımda türlü türlü işler var. Çok şükür son yıllarda gailem azaldı. Azaldı azaldı ama, şu Vayvay köyü arazisi davası bana uyku uyutmuyor."
Abdi Ağa aynı heyecanla:
"Ben bilirim," dedi. "Vayvay köyünün cümle arazisi senin babanındı. Baban eker biçerdi. O öldüğünde, sen mekteptey-
301
din. Vayvay köylüleri geldiler yerleştiler. Senin elindeki tapu, daha evvel ben sana söylemedim mi, Vayvay köyünün arazisini tüm içine alır. Bunu ben de, bizim beş köyün halkı da, Ak-tozlu köyü de, herkes bilir. Sen onun için hiç küşümlenme. Abdi Emmin o işin üstesinden gelir. Tarla işlerini sen bana bırak. Altı ayda Vayvay tarlaları senin olacak."
Ali Safa Bey:
"Ağa," dedi, "sakın ha, aklına karşılık olarak istediğim gelmesin."
Abdi Ağa:
"Yok, yok," diye başını salladı. "Yok, yok."
Ali Safa:
"Tümünü sürgün ettim köyden, korkularından köye basamıyorlar. Hepsi Yüreğir toprağına kaçtı. Gene de vazgeçmiyorlar."
Abdi Ağa:
"Sen onu Abdi Ağa Emmine bırak. Böyle işler, benim işim. Bak nasıl gelirim üstesinden!"
Ali Safa Bey:
"Bir hafta sonra cephane geliyor Suriyeden."
Abdi Ağa:
"Gelince?"
Ali Safa Bey:
"Kalaya çetesine havale edeceğim onu."
Abdi Ağa:
"Abdi senin gözlerine kurban oğul," dedi, kalktı.
Ali Safa Bey misafir kalmasını istedi. Fakat Abdi Ağa bu sıralar onda misafir kalmayı matluba muvafık görmedi. Hatta:
"Bugünlerde el içinde biribirimizle konuşmayalım bile," dedi. "Ne olur, ne olmaz."
302
16
O gece sabaha kadar, durmadan, koşarcasına yürüdüler. Tanyeri ışırken soluk soluğa Akçaçamın kayalıklarını tuttular. Yol boyunca hiç konuşmamışlardı. Bir tek sözcük bile. Akçaçamın kayalıklarına çıktıklarında, bir taşın üstüne oturup, doğan güne karşı bir duman içinde kalmış Çukurovanm düzüne baktılar. Duman usul usul açılarak, köyler, yollar, tepeler, parlayan kıvrım kıvrım ırmak, çaylar göründü.
Kuşluğa doğru, ovada azıcık bir sis, bir buğu kalmadı. Ova pırıl pırıl, her ağacı, her taşıyla önlerine serildi. Tarlalar, ekilmiş ekilmemiş, renk renk, kara, kırmızı, boz topraklar yanlannday-mış gibi açıldı.
Cabbar:
"Baksana Memed," diye sessizliği ilk olarak bozdu. "Dün akşam işte oradaydık."
Memed, başını ona doğru döndürmeden:
"Oradaydık."
Cabbar, Memedin bu durgunluğuna ne diyeceğini şaşırdı. Sustu. Ama, nedense hep konuşmak istiyordu. İçinden bir şeyler dürtüyordu onu.
"Anavarzanm dibine bak! Ahacık şurası, şu kapkara görünen yer, bük. Şurası, üstünde bir şeyler uçuşuyor gibi duran yer de, Akçasazın bataklığı... Aktozlu köyünün daha dumanı tütüyor. Oylum oylum tütüyor. Ta göğe yükseliyor. Gördün mü?"
Memed, boynunu büktü:
"Görüyorum," diye bezgin bezgin karşılık verdi.
303
Cabbar çabuk çabuk heyecanla sordu:
"Ne düşünüyorsun Memed?" dedi. "Çok efkarlısın."
Memed:
"Yandı mola o gavur? O azılı? Onu düşünüyorum. Bir de Aktozlu köyünün fıkarasına kadirlik oldu. Ne yapayım, diye düşünüyorum."
Cabbar:
"Düşünme," dedi. "Olan oldu bir kere."
Memed:
"Olan oldu:"
Cabbar:
"Sarı Ümmete kadar gidelim. Bu gece orada kalalım. Yann dağlara çekiliriz."
Memed, gözleri parlayarak:
"Bir de ne düşündüm biliyor musun Cabbar?"
Cabbar:
"Yok."
Memed:
"Varacağım Dikenlidüzüne. Beş köyün yaşlılarını toplayacağım başıma. Diyeceğim ki, Abdi Ağa yok artık. Elinizdeki öküzler sizindir. Ortakçılık, mortakçılık yok. Tarlalar da sizindir. Ekin ekebildiğiniz kadar. Ben dağda oldukça, bu böyle sürüp gidecek. Vurulursam başınızın çaresine bakarsınız. Sonra köylüyü başıma toplayıp, çakırdikenliği yaktıracağım. Çakırdikenliği yakmadan kimse çift koşmayacak."
Cabbar, gözleri yaşararak:
"İşte bu iyi," dedi. "Ağasız köy! Herkesin kazandığı, herkesin olacak."
Memed:
"Herkesin kazandığı..." diye gülümsedi.
Cabbar:
"Elimizde silah, topraklan bekleriz."
Memed:
"Bir şey daha yapmalıyız." "• *"
Cabbar:
"Ne yapmalıyız?" diye merakla, heyecanla sordu. "Ne yapmalıyız?"
304
Memed:
"Bilmiyorum kardaş ya," dedi. "Mutlaka bir şey yapmalı-yız."
Cabbar:
"Ne yapmalıyız?"
Memed:
"Şu Aktozlu köyünün fakir fıkarasına kadirlik oldu. Mutlak bir şeyler yapmalıyız. Bizim yüzümüzden evleri yandı."
Cabbar:
"Kadirlik oldu ama, ne yapmalıyız?"
Memed:
"Ne yapmalıyız?"
Cabbar, gerinerek ayağa kalktı. Uzun bacakları, geniş omuzlan çelik tel gibi gerildi. Memed de gerinerek kalktı. Yüzü iyice yanmıştı. Derisi kemiklerine yapışmış denecek kadar zayıflamıştı. Yüzünde hiçbir yorgurıluk izi gözükmüyordu. Yürüyüşünde, konuşmasında, her hareketinde bir sağlamlık, bir temkin, bir atiklik belli oluyordu. Eşkıya olduğundan beri çok değişmişti.
Ayağa kalkınca, kafasında, o sarı parıltı güneşten şavkıdı, çoğaldı, büyüdü.
"Cabbar," dedi, dudaklarını tatlı tatlı yaladı. "Herkesin kazancı kendinin olacak. Bekçisi de biz. Herkesin toprağı olacak."
Cabbar:
"Bekçisi de biz. Herkesin toprağı olacak!"
Kayanın doğu yanma inip, Memed önde, Cabbar arkada keçi yoluna düzüldüler.
Cabbar:
"Belki de candarmalar ardımızdadır."
Memed:
"Ardımızdadırlar. Onun için ormanlığa gireceğiz."
Cabbar:
"İyi olur."
Memed:
"Şu tarla meselesi aklıma geldi geleli, hiç ölmek istemiyorum."
Cabbar:
305
"Ölmek mi?" diye sordu. Sesinde bir ürperti vardı.
Memed:
"Ölmek," dedi. Recep Çavuş gözünün önüne geldi. "Şu Recep Çavuş," diye sözünü sürdürdü. "Onun ne türlü bir adam olduğunu bir türlü anlamadım gitti. Ölürken bile bize iyilik yapmak istedi. Köyün yandığına da seviniyordu. Bu adama bir türlü aklım ermedi. Hem herkesi seviyordu. Hem de herkese düşmandı. Köy yandı, sevindi. Köye iyilik yapsak gene sevinirdi gibime geliyor."
Cabbarın burnu havadaydı. Havayı kokluyordu. Çam ağaçlarını kokluyordu. Ağzında bir çam çöpü vardı. Geveleyip duruyordu.
"Bana da öyle geliyor," dedi.
Memed:
"Yüreğim yerinden kopacak gibi. Bir hoşum. Başım dönüyor. Sevineyim mi, ağlayayım mı bilemiyorum. Arada kaldım. Şu toprak meselesi... Köylü buna ne der, kim bilir!"
Cabbar:
"Kim bilir!" dedi.
Usuldan esen yel, pınar kokulan, yarpuz kokuları getiriyordu.
Ümmetin evinin üst başına, ormandan, kayalıklardan yürüyerek geldiklerinde gün aşıyordu.
Memed:
"Gün batsın da öyle gidelim Sarı Ümmete."
Cabbar:
"Öyle gidelim."
Oturdular. Derin derin soluk aldılar. Tere batmışlardı.
Gün battı, ortalık karardı. Duman içinde kalmış Çukurova-nın üstüne kara bir perde indi. Gökyüzü yıldızlarla örtülüydü. Yıldızlar döşenmiş gibi üst üsteydiler. Doğudaki bir yıldız kümesi kıvılcımlanır gibiydi. Arada bir, bir yıldız akıyordu. Yıldızlar akıp, karşı dağın ardına gidiyorlardı çoğunluk...
Kalktılar, Sarı Ümmetin evine geldiler.
Memed, usul bir sesle:
"Ümmet kardaş, hişt! Ümmet kardaş."
İçerden uzun süre ses gelmedi. Sonra kapı açılıp Ümmet
306
dışarı çıktı. Karanlıktakilerin Memedle Cabbar olduğunu anlayınca şaşırdı, korktu. Bir şey söyleyemedi. Ağzında uzun zaman bir şeyler geveleyip durdu.
Memed:
"Merhaba Ümmet kardaş, ne var ne yok?" diye hatır sordu.
Ümmet:
"Susss!" dedi.
Memed işi anladı.
Ümmet kulağına eğildi.
"Düşün arkama," dedi. "Düşün arkama da sizi dağa götü-reyim. Burası dolu."
Cabbar:
"Acımızdan öldük Ümmet," dedi.
Ümmet:
"Az durun öyleyse," dedi. İçeriye girdi. Bir on dakika kaldıktan sonra geri çıktı:
"Haydi yürüyün, gidelim."
Ümmetin arkasından yürüdüler. Dağın doruğuna doğru kayalıklardan sekerek, ormanın ağaçlarını yordamlayarak, bir, bir buçuk saat yürüdüler.
Ümmet bir ağaçlıkta soluk soluğa durdu:
"Bre ocağınız bata," diye başladı. "Bu olacak iş mi hiç? Koca bir Çukurova köyünü yakmışsınız! Böyle iş olur mu hiç? Buna Gizik Duran bile cesaret edemezdi. Nasıl yaptınız?"
Cabbar:
"Ne var ne yok, sen onu söyle hele Ümmet?"
Ümmet bir açıklıkta soluk soluğa durdu.
"Hiç! Ne olsun," dedi. "Dokuz on köyün silahlısı, belki bin kişi var. Bir bölük de candarma, iki günden beri dağı taşı sarmışlar, sıçanın deliğine bile bakıyorlar sizi bulmak için. Bir ele geçerseniz bugünlerde bir parçanız bile bulunmaz. Sizi un gibi ufalarlar. Bir koskoca Çukurova köyü!.. Görülmüş iş mi bu? Haydi diyelim köyü yaktınız yakmaya..."
Ümmet burada sustu.
Memed:
"Yaktık yakmaya?.." diye sesi boğularak sordu.
Ümmet gene sustu.
307
Memed, gene sordu:
"Yaktık yakmaya?.."
Ümmet:
"Hiiiç, dedi. "Yaktınız yakmaya..."
Memed:
"Yaktık yakmaya?.."
Ümmet işin özünü kesin öğrenemediği için, lafı değiştirmeyi daha uygun buldu:
"Yaktınız yakmaya..." dedi, durdu. Bir yalan uyduramıyor-du. Birden kafasında şimşek gibi çaktı: "Bari o dinsizi öldüre-bildiniz mi?"
Cabbar:
"Hüseyin Ağanın eviyle birlikte, o cayır cayır yandı."
Ümmet:
"Şurada mağara gibi bir kovuk var. Buraya kimse gelmez. Takipçiler çekilinceye kadar kalacaksınız. Buradan kıpırdamayın. Topal Aliyi sorarsanız, o Değirmenolukta. Yarın size yemek getiririm. Buradan çıkayım demeyin."
Çukurun başına geldi:
"İşte burası," dedi. "Girin içeri. Eğer takipçiler sizi bulurlarsa, aşağı yana, yani Çukurovadan yana kaçayım demeyin. Öldüğünüz gündür. Doruğa doğru çekilin. Doruğu aşınca, etekte Keşiş Çayına yetişirsiniz. Allahaısmarladık."
Ümmet gittikten sonra onlar da, kovuğun ağzına oturup, yemeklerini çabuk çabuk yediler.
Cabbar:
"Ben kovuğa girip uyuyacağım," dedi. "Eğer dayanamayacak kadar uykun gelirse, beni uyandır."
Memed karşılık vermedi.
Memedin kafasında sarı ışıltı akıyor babam akıyordu. Sarı pırıltı, yalp yalp eden ışıltılı kıvrım kıvrım bir ırmak gibi Memedin kafasında mutlu bir çağıltıyla dolanıyordu.
Herkesin toprağı herkesindir. Abdi Ağa ölse de ölmese de herkesindir. Çakırdikenliği bir ateş almıştır. Ateşler, çakırdiken-likte son hızla koşuyorlardı. Ateşler, yüksek yerden akan suyun hızıyla, çakırdikenliğin düzüne akıyor... Kasırga, bir top ateşi önüne katmış, gecenin karanlığında, düzlüğü dolanıyor. Diken-
¦ 308
lidüzünde on, on beş gün, bir ay, bu ateş kümesi ha bire dolanır. Sonra bir gün, bakıyorsun ki, ateş sönmüş, bütün Diken-lidüzü kömür karasına kesmiştir.
Dikenlidüzünden türküler geliyor. Her bucaktan bir oynak türkü geliyor. Çiftçiler çiftleri koşmuşlar, bacaklarını ne çakırdikeni dalıyor, ne bir şey... Rahat...
Mutlak Değirmenoluk köyünde düğün olacaktır. Büyük bir bayram. Durmuş Ali, o töm töm haliyle, bir bacağını ta başının üstüne kadar kaldırıp tek ayağıyla bir acayip oyun oynayacaktır, alem gülecektir. Recep Çavuş duysaydı bu işi sevinirdi. Ne çare ki, şimdi Anavarzanın bükünde yatıyor.
Derken Memedin içine korkuya benzer bir şeyler girdi. Binden fazla köylü! Bu inanılmaz bir iştir. Binden fazla silahlı köylünün ne işi var bu dağlarda? Bu görülmüş iş değil. Bir köy yanmış. Yanmışsa onların neyine gerek? Bir bölük de candar-ma! Aldırma. Olursa olsun. Yüreğindeki korku silindi, geçti gitti. Şimdi öyle hissediyor ki, bin beş yüz olsun, iki bin olsun. Olsun oğlu olsun. Korku yok. Üzerinde de üç yüzden fazla kurşun var. Hiçbirisini boşa salmayacağından, yaşamakta olduğundan emin olduğu kadar emin.
Sabaha kadar az çok bunları düşündü. Hatçe de hiç aklından çıkmıyordu. Onu da düşündü. Mapusaneyi düşündü. Yüreği burkuldu. Bu kadar felaketin bir arada, bir insanın başına nasıl gelebileceğine şaştı. Çok az küfrederdi. Hışımla küfretti.
Cabbar uyandığında gün kuşluktu. Gözleri güneşte kamaşarak:
"Beni neden uyandırmadın Memed?" diye sordu.
"Uykum gelmedi."
Cabbar:
"Bir lokma ekmek yiyelim. Sen de uyu."
Memed:
"Olur."
Cabbar çıkını getirdi açtı. Peynirle taze soğan vardı. Peynirle taze soğanı yufkaya sarıp, dürüm yaptılar. Ağır ağır yemeye başladılar. Yemeklerini yedikten sonra, karşıki kayanın altından bir su akıyordu, ona varıp, ağzı aşağı, yere serilircesi-ne yatıp içtiler.
309
Memed:
"Şuraya, güneşe yatayım," dedi.
Cabbar:
"Yat."
Memed, başını kor komaz gitti. Bir çocuk gibi. Yüzü bir çocuk masumiyetiyle rahattı. Gün gelip tepeye dikilince uyandı. Terlemişti. Gerindi. Kayanın dibinden kaynayan suda yüzünü yıkadı. Açıldı.
Cabbar:
"Bu Ümmet, bize bir iş etmesin?"
Memed:
"Bir iş etmesin?"
Cabbar:
"Kim bilir?"
Memed:
"Edemez, edemez ama, biz buradan gidelim. Değirmeno-luğu tutalım."
Cabbar:
"Pusuya düşersek?.."
Memed:
"Eşkıya pusuya düşmez. Eşkıya pusuya düşürür."
Cabbar:
"Ümmeti bekleyelim."
Memed:
"Bekleyelim. Haber vermeden olmaz."
Bir saat sonraydı ki aşağıda, çalılıkların arasından bir çıtırtı duydular. Kendilerini kayaların ardına attılar. Ses gittikçe büyüyordu. Çıtırtı yaklaştı. Çamın arkasından Ümmet çıktı. Onları tam siper görünce gülümsedi. Memed de gülümsedi.
Ümmet:
"Umudu kestiler," dedi. "Dönüyorlar! Ben de onlara, dün Anavarzanm düzünde vukuat çıkaran eşkıya, bugün Akarcanın dağını tutamaz dedim." *•
Cabbar:
"İyi söylemişsin Ümmet kardaş," dedi. ,
Ümmet İnce Memedin elinden tuttu:
310
"Seni," dedi, "canım kadar sevdim kardaş. İyi yaptın. Senin yoluna çoluğum çocuğum, karım, hepsi kurban."
Cabbar:
"Yaktık. Cayır cayır yaktık," diye övündü.
Ümmet buna karşılık, hiçbir şey söylemedi.
Memed:
"Ümmet kardaş, herkesin ektiği toprak, herkesin olursa nasıl olur?" diye sordu.
Ümmet:
"Çok iyi olur," dedi.
Memed:
"Herkesin çift sürdüğü öküz, kendisinin olursa nasıl olur?"
Ümmet:
"Ondan iyi şey dünyada bulunmaz."
Memed:
"Çakırdikenliği iyice yaktıktan sonra çift koşulursa nasıl olur Ümmet kardaş?"
Ümmet:
"Çok iyi..."
Ümmetin getirdiği ekmek çıkınını Cabbar elinden aldı, beline bağladı.
"Sağlıcakla kal Ümmet," dediler.
Ümmet:
"Başınız daralırsa bana gelin. Sizi kardaşım gibi korurum. Seni çok sevdim Memed," dedi.
Memed:
"Sağ ol."
Önde yürüyen Memed durdu. Cabbar da onun yanına gelince durdu. Memed, sol eliyle Cabbarın silahı tutan elini sıktı. Göz göze geldi. Durup, öylecene bakıştılar.
Memed:
"Kardaş," dedi, "bir seviniyorum, bir seviniyorum ki şu işe..."
Cabbar:
"Ben de..."
311
Karadut köyü Ceyhan ırmağının kıyısına düşer. Ceyhan ırmağı Karadut köyünün önünde ovaya yayılır, genişler, bir göl gibi büyür, durgun görünür. Buralarda, Ceyhan ırmağı on yılda, on beş yılda yatak değiştirir, sağa sola yalpa vurur. Gittiği yerlerde bolca mil bırakır. O yüzdendir ki buralar, Çukurova-nın öteki yerlerinden daha verimlidir. Toprağına paha biçilmez.
Ali Safa Beyin son ele geçirdiği çiftlik, Karadutla sınır sınıradır. Çiftliğin topraklarının yarıdan çoğu Ermenilerden kalmadır. Gerisi de Karadut köylülerinden zorla, hileyle alınmadır. Karadut köylüleriyle Ali Safa Bey arasındaki anlaşmazlık yıllardır sürer gider. Biribirlerinin izlerine kurşun sıkarlar. Ali Safa Beyin verimli Karadut topraklarına musallat oluşu, hileyle epey toprağı da ele geçirişi uzun bir hikaye, daha doğrusu bir maceradır. Bu iş, Ali Safa Beyin hilekarlığının, ihtirasının ölçüsüz, engel tanımaz olduğunu gösterir. Bir avuç toprak için Ali Safa Beyin nelere kadir olduğunu da anlamış oluruz.
Sarı Bekir Karadut köyündendi. Köyün tek okuryazar adamıydı da. Kasaba mektebinde okuduğu sıralar, zekasıyla ün salmıştı. Yürekliydi, ataktı, doğruydu. Ağzından yalan namına yalan çıkmamıştı. Uzun boylu, sırım gibiydi. Güleç yüzlü, çocuk gibi saf, temizdi. Bekir, Ali Safa Beyin karşısına dikilen bir engeldi. O olmamış olsaydı Ali Safa Bey Karadut köyünün tarlasının tümünü çiftliğine katabilirdi. Önüne dağ gibi dikildi. Kendi tarlasını, köylüsünün tarlasını savundu. Öteki köylülere hiç benzemiyordu. Köylüler onu çok seviyorlar, dediğinden
312
çıkmıyorlardı. Uzun yıllar, Ali Safa Bey ona hiçbir kötülükte bulunamadı. Köylülerle arasındaki davalar sürüp gidiyordu. Köylü bir türlü alt olmuyordu. Vakta ki... Evet vakta ki...
Çetebaşı Kalaycı Osman, onun amcası oğlu olurdu. İşe yaramazın, serserinin biriydi. Üstelik de Ali Safa Beyin itiydi. Köyde ne olur, ne biterse Ali Safa Beye ulaştırıyordu. Köylü onu hiç sevmiyordu. Zaten çok çok da köyde kalmıyordu Kalaycı. Kalaycılığı da terk eylemiş, Ali Safa Beyin çiftliğine yanaşmıştı. Köylünün hayvanlarını çalıyor, ekinlerine ateş veriyor, her türlü namussuzluğu yapıyordu. Köylünün burasına gelmişti ama, ne yapsınlar, bir yanda Bekir Efendinin hatırı, bir yanda Ali Safa Beyin korkusu... Bir yanda da "ite bulaşma" sakıncası vardı.
Bekir Efendinin düğünü oluyordu. Davullar, zurnalar veryansın ediyordu. Köy dönüyordu. Bütün köy halay çekiyor, türkü söylüyordu. Köydeki her ev, bir düğün eviydi. Bekir Efendisi evleniyordu köyün.
Düğünün son gecesiydi. Düğün evinin önünde üç el silah atıldı. Ortalık karıştı. Bekir Efendi vurulmuştu. Kalaycı vurmuştu. Gelini, eli kınalı kaldı. Kalaycı da karanlığa karışıp soluğu dağlarda aldı.
Kalaycının Sarı Bekir Efendiyi vurmasının türlü sebepleri üstünde duruldu. Ne olursa olsun, durup dururken, Kalaycının Bekir Efendiyi tam düğün gecesi vurması şaşılacak bir işti. Bunu hiç kimse beklemiyordu. Köylüler hep bir ağızdan: "Kör olası, Bekir Efendi gibi adama kıyılır mı?" diyorlardı. "Kör olası..."
Türlü sebepler sayıp döküyorlardı. Kimisi, "Ali Safa Bey teşvik etti, para verdi, vurdurdu Bekir Efendiyi," diyordu. Kimisi, "Kızı seviyordu. Bekir Efendiyle evlenmesini götüremedi de ondan," diyordu. Kimisi, "Serserinin biridir, aklı öyle esmiştir, çekmiştir silahını vuruvermiştir, sırf Kalaycı, Bekir Efendiyi vurdu desinler diye," diyordu. Kimisi de, bunlar Kalaycı Os-manı yakından tanıyanlar, "Çocukluklarından beri Kalaycı Osman, Bekir Efendiyi çekemiyordu. Kalaycının Ali Safa Beye yardım etmesi bile Bekir Efendinin köylüyü tutması yüzündendi... Bekiri bir türlü çekememişti. Evlenmesi, köylünün de Beki-
313
ri bu kadar sevmesi, bu işi ona yaptırdı," diyorlardı. Her neyse, gerçekten Kalaycının Bekir Efendiyi vurması için hiçbir sebep yoktu. Yukardaki düşüncelerin hepsi birden Kalaycı için doğru olabilirdi. Kalaycının tıynetinde sayılanların hepsi de vardı.
Bundan sonradır ki Kalaycı, Ali Safa Beyin elinde bir korku, yıldırma silahı kesildi. Dağda ne kadar ipten kazıktan kurtulmuş varsa başına topladı. Bir bela, bir afet gibi, Çukurovada-ki Ali Safa Beye karşı gelen fıkaraların başına çullandı. Ali Safa Beyin hasımlarının iflahını kuruttu.
Her şeye karşın, Ali Safa, Bekir Efendi vurulduktan sonra bile Karadut köyünden bir karış toprak alamadı. Kalaycı köye gelemiyordu. Eşkıya değil, her yanı ateş olsa, Karadut köylüsü adam yerine koymuyordu Kalaycıyı. Çekinmiyordu ondan.
Günlerden beri Çukurova çalkalanıyordu. İnce Memed adı, dilden dile dolaşıyordu. Köy yakan, ocaklar söndüren İnce Memed! İnce Memed, Aktozlu köyü yandıktan sonra dillere destan olmuştu. Aktozlu köyünü görmeye gelenin hesabı yoktu. Aktozlunun kadınları, çocukları biribirlerine, onları görmeye gelen yöre köylülerine İnce Memedi anlatıyorlardı: "Dev gibi bir adamdı. Bir kocaman çam kütüğünü ateşleyip eline almış evden eve yakarak dolaşıyordu. Köyün içinde yel gibi dolanıyordu. Yaktığı evlerden birisi sönecek olsa, yetişip ateşi basıyordu. Bir görseydiniz İnce Memedi! Gecenin karanlığında gözlerinden ışıklar saçıyordu. Boyu, bir kavak gibi uzuyor, bir kısalıyordu. Kurşun da geçmiyordu ona. Önüne gelen kurşun sıkıyor, kar ettiremiyordu."
Başka başka köylerde, başka başka biçimlerde, başka başka yorumlarla İnce Memed üstüne hikayeler anlatılıyor babam anlatılıyordu.
Ali Safa Bey, Muallimin Bağında, her zamanki buluştukları mağarada buluşup, Kalaycıya, İnce Memedi ortadan kaldırma önerisini yapınca, Kalaycı buna çok sevindi. Ama sevincini belli etmedi:
"Bu iş zor iş Ali Safa Bey," dedi. "Zor iş. Böyle-bir adamla başa çıkılmaz."
Ali Safa Bey:
"Çukurovada İnce Memed adı dillere destan. Vuracaksan
314
böylesini vur da namın dünyayı alsın. Fırsat bu fırsat! İnce Memedi de ortadan kaldırırsan gayri Çukurova bizim demektir."
Kalaycı:
"Zor," dedi.
Ali Safa:
"Korkma," diye omuzuna vurdu. "Epey de ötekinden çıkacak."
Kalaycı:
"Zor ama, bir bakalım. Belki bir yolunu buluruz."
Ali Safa Bey:
"Bulmalısın mutlak. O ne kadar cesur olsa da daha yenidir. Dağların huyunu bilmez. Bir tuzağa düşürürsün, tamam."
Kalaycı:
"Bakalım," dedi.
Ali Safa Beyden ayrılıp arkadaşlarına gelince:
"İş çıktı," dedi. "Epey de yolu var. Kolay da..."
Arkadaşları Kalaycının gözlerine baktılar.
Kalaycı:
"İnce Memed derler biri türedi ya, hani Aktozlu köyünü yakan. Onu ortadan kaldıracağız. Yolu açık. Ne kadar istersen o kadar."
İnce Memedi vurmak Kalaycı çetesi için ekmek yemek, su içmek kadar kolaydı.
Dağa çıktı çıkalı Kalaycının ortadan kaldırdığı çete üçü buluyordu. Sarı Bekir Efendi de içinde, vurduğu adamların sayısının kırkı geçtiği söyleniyordu.
Kalaycı Osman kısa boylu, yeşil, yılan yeşili gibi, yahut da çakıra çalan, bir tuhaf soğuk, ölüm gibi donuk gözlü birisiydi. Seyrek sakalları kirpi oku gibi dik dik, sarı yüzüne çakılmıştı. Geniş omuzlarına bakarak, boynu inceydi. Bir de bütün boynu ateşte kızartılmış gibi kıpkırmızıydı. Cepleri sırma işlemeli mavi şalvar giyiyordu. Sağlı sollu bütün bedeni fişeklerle donatılmıştı. Bacaklarında bile fişeklik bağlıydı. Fişeklikler de işlemeliydi. Ta uzaktan par par ediyordu. Sağlı sollu bir sürü sapı sedef tabancalar, kamalar, hançerler... Göğsünde de bir dürbünü vardı. Aynalı dürbün. Başındaki mor fesinin altında sarı kakülleri iki kaşın arasına dökülüyordu.
315
Atılgan değildi, cesur da değildi. Hilekardı. Çarpıştığı, takip ettiği hiçbir insanla yüz yüze çarpışmamış, her zaman arkadan vurmuştu. Onun yaptığı hilekarlık, kurduğu tuzak akla hayale gelmezdi. Ali Safa Beyin aleti gibi görünüyordu. Gerçekten aletiydi. Bir bakıma da Ali Safa Bey ona aletlik ediyordu. Şimdiye kadar candarmayla ancak bir iki kere karşılaşmıştı. Candarma, onun takibine çıktı mıydı, Ali Safa Beyin kurduğu haberci ağı derhal Kalaycıya yetişiyordu. Kalaycı kışlan da Ali Safa Beyin evinde, kendisi için yaptırdığı özel odada mükellef bir hayat sürüyordu. Yalnız odada sıkıldığı zamanlar, dağa çıkıyor, çetesinin başına geçiyordu. Çete de çok rahattı. Kar bastırdığı zaman sarp bir dağ köyüne yerleşiyorlar, gelsin kuzu, gitsin kuzu keyif sürüyorlardı. Bunca serbestlik, bunca rahat hep Ali Safa Beyin yüzündendi. Bu yüzdendir ki Ali Safa Bey, öl desin ölürlerdi.
Kalaycı sordu:
"İçinizde İnce Memedi tanıyan var mı?"
Horali belini bir ağaca dayayıp gözlerini yummuştu. Doğruldu:
"Ben iyi tanırım, Ağa," dedi. "Deli Durdu çetesinde beraberdik."
Kalaycı:
"Yanıma gel öyleyse Horali!" diye çağırdı.
Horali kalktı geldi. Kalaycı onu iki omuzundan tutup salladı:
"De bakalım, nasıl adamdır, bu İnce Memed?"
Horali yutkundu, dudaklarını siler gibi yaptı:
"Şöyle bakarsan hiçbir şeye benzetemezsin. Kısacık, incecik, koca kafalı, büyük gözlü, yirmi yaşında gösteren, hep düşünceli duran bir çocuktur. Onun kurşun attığını görmeyen, bir çatışmada yanında bulunmayan kim olduğunu anlayamaz. Bir nişan atar ki, meteliği vurur. Çeteye geldiği gün -Deli Durdüyu bilirsin, ne kadar iyi kurşun attığını da bilirsin- İnce Memed, ondan iyi attıydı. Şimdi artık iğnenin deliğinden geçiriyordur. Çok atiktir. Yörük çadırı kavgasında istese Deli Durduyu, hepimizi vururdu. Vurmadı. O böyle adam olmasaydı, Deli Durdu onun hakaretinin altında kalır mıydı? Deli Durdu korkuyordu ondan..."
Kalaycı:
316
"Amma da övdün Horali, övdün ha övdün. Seni övücü başı mı tuttu İnce Memed?"
Horali:
"Yok," dedi. "Anlat, dedin İnce Memedi, ben de bildiğimi gördüğümü anlattım. İşte böyle bir adam İnce Memed."
Kalaycı toprağa oturdu. Başını iki eli arasına aldı, düşünmeye başladı.
Bir saat mı, iki saat mı ne geçti, Horaliyi yeniden çağırdı.
"Beni iyi dinle Horali," dedi. "İnce Memed sana güvenir mi?"
Horali:
"Güvenmez."
Kalaycı:
"Niye?"
"Deli Durduya karşı koyduğunda, ben Deli Durdudan taraf çıktım."
"Bundan ne çıkar?"
"Güvenmez. Zaten o hiç kimseye, babasına bile güvenmez. Yanındaki Cabbara bile güvenmez."
Kalaycı:
"De sende," dedi, "dünkü eşkıyayı başımıza Gizik Duran ettin."
Horali:
"Bilirim onu."
Kalaycı:
"Bilmez ol," diye çıkıştı.
Sinirlendiği zaman burnunu karıştırır, burnundaki kılları çekerdi. Gene öyle yapıyordu.
"Sen demek istiyorsun ki, İnce Memed ne tuzağa düşer, ne vurulur?"
Horali:
"Öyle demek istemedim. Tuzağa düşmez adam olmaz. Ne de olsa İnce Memed, daha acemidir. Tuzağın biçimine bakar."
Kalaycı:
"Sana güvenirim Horali," dedi. "Sen her işin üstesinden gelirsin. Senin gibi de tecrübeli eşkıya kalmadı dağlarda. Bunu sana havale edeceğim."
317
Horali:
"Et ama Ağa, onlar iki kişi."
Kalaycı:
"Öteki kim?" diye sordu.
"Uzun Cabbar."
Kalaycı:
"Allah için Uzun Cabbar, temiz çocuk. Babayiğit çocuk."
Horali:
"Ne gelir elden? O da onunla gidecek."
Kalaycı:
"Gitsin," dedi.
Sonra birden:
"Bana bak Horali kardaş," dedi, "onun bulunduğu yeri buluruz. Sen gidersin onu bizim çeteye davet edersin. Bu olmazsa başka bir çaresine bakarız."
Horali:
"Belki davete gelir de bu işi kolayca hallederiz. Belki gelir. Tuzağı muzağı akıl etmez o."
Kalaycı:
"Tamam mı?"
Horali:
"Tamam."
Kalaycı:
"Yerini çabuk bulabilir miyiz ola? Belli bir yeri var mı?"
Horali:
"Daha yeni fıkaracık," diye gülümsedi. "Nereden yeri olsun! Ama bulması kolay. Ben onu bulurum."
318
18
Günlerdir kaça saklana, aç yol yürümüşlerdi. Ormanlıklı, kayalıklı dağlar aşmışlardı. Yorgunluktan ölüyorlardı. İkisi de sırtlarındaki cephane yükünün altında iki büklümdü. Elleri de titriyordu. Üşümüş gibi.
Karanlık, kapkara çökmüştü. Yıldızlar seyrekti. İpileşiyor-du. Yıldızlar sabaha karşı üşürler. Sabah yaklaşıyordu.
Gürültü birdenbire patlayınca Cabbar irkildi:
"Ne o?" diye şaşkınlıkla sordu.
Memed:
"Suyun gözü," dedi. "Hani ilk geldiğimizde..."
Cabbar:
"Bildim," diye karşılık verdi. "Öyleyse azıcık oturalım başında."
Memed:
"Olmaz."
Bütün yorulmasma, bitmesine bakmayarak birazıcık olsun bir yerde durmuyor, ha bire yol alıyordu.
Soluk soluğa:
"Ne var yani Cabbar kardaş," dedi, "işte geldik." Bir nefes alıyor, duruyor, sonra başlıyordu. "Ne var yani. Köye gidince dinleniriz. Köye şafak atmadan girmek gerek. Yaaa Cabbar kardaş. Bu kadar yol yürüdük de... Şimdicik varırız köye. Öyle değil mi Cabbar kardaş?"
Cabbar:
"Aldırma," dedi.
319
Bunun üstüne Memed de bir daha konuşmadı. Köye yaklaştıkça daha hızlı yürüyordu. Cabbar da arkasından yetişmek için var gücünü harcıyordu.
Şafağın yerinde iğne iğne ışıklar belirirken, köye girdiler. Birkaç köpek gürültüyle onları karşıladı. Memed, oralı bile olmadı. Bütün hızıyla dimdik yürüyordu. Durmuş Alinin evine geldi:
"Durmuş Ali Emmi! Durmuş Ali Emmi."
Durmuş Ali hemen karşılık verdi:
"Sen misin İnce Memedim?"
"Benim."
"Geliyorum İnce Memedim. Hoş geldin yavrum. O gavuru niceyledin? Duyduk ki Aktozlu köyünü yakmışsın. O gavur da içinde çatır çatır yanmış."
Kapı açılınca Memed heyecanla sordu:
"Kim getirdi bu haberi size? Köylü hep duydu mu?"
Durmuş Ali:
"Hepiciğimiz duyduk yavru. Eline sağlık. Hepiciğimiz sevindik. Ölüme sevinilmez ya, hak etti. Avradı bile sevindi. Ettiğini buldu, dedi. Bir damla yaş bile dökmedi. Gelin içeri yavrularım."
Birden, kendine geldi. Merakla sordu:
"Öteki arkadaşınızı, hani ihtiyarı nettiniz?"
Memed, içini çekerek:
"Sorma!.."
Durmuş Ali:
"Allah rahmet eylesin. Ben size şimdi ocağı yakarım. Açsınız herhalde."
Memed, sorusunu unutmamıştı:
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "kim getirdi size bu haberi?"
Durmuş Ali:
"Duydun mu yavru?" diye sordu. "Duydun mu olan işleri, Topal Ali o gavurun adamı olmuş. İşte o söyledi. Köy yanarken, o da buraya geliyormuş. Durmuş köyün dışında yangını seyretmiş. Köy yanmca içine girmiş. Bir içerden Abdinin kemiklerini çıkarmışlar. Kemiklerinin bile çoğu yanmış.''
Memed:
320
"Demek Topal Ali onun adamı olmuş?"
Durmuş Ali, ocaktaki közlerin üstündeki külü açarken:
"Öyle yavrum," diye kahırla söylendi. "İnsanoğlu bu. Çiğ süt emmiş."
Memed güldü.
Durmuş Ali:
"İnanmadın mı?" diye gözlerinin içine baktı.
Memed:
"Emmi," dedi, "sen de ne çabuk unutuyorsun."
Durmuş Ali:
"İhtiyarlık çökünce başa..." dedi.
Memed:
"Aldırma. Mesele değil," diye omuzlarını okşadı onun. Ocağın başına da oturdu. Cabbar da oturdu arkasından.
Durmuş Ali, üfüre üfüre ocaktaki ateşi parlattı.
"Eee?" dedi gülerek. "Daha ne var ne yok?"
Memed:
"Hiç," dedi.
Az sonra sabahın ışıkları pencereden sızmaya, yavaş yavaş ortalık ağarmaya başladı.
Durmuşun yaşlı karısı Memedin yöresinde dört dönüyor:
"Çatır çatır mı?" diye soruyordu. "De bakalım Memedim, çatır çatır mı? Ne iyi ettin şunu! Çatır çatır öyle mi?"
Ocaktaki çorbayı indiriyor, yağı kızdırıp cızırtıyla üstüne döküyor. Evin içini bir yağ kokusudur alıyor.
"Çatır çatır ha? Kemikleri de yanmış diyorlar. Yansın. Aktozlu köyü kül olmuş, diyorlar. Kül olsun."
Sofrayı getirdi ortaya attı, çorbayı da büyük bir sahana doldurdu, sofranın ortasına koydu. Ama ağzı hiç durmuyor, ha bire söyleniyordu:
"Çatır çatır ha? Çatır çatır?"
Bir zaman, Memedin elinde kaşık kalakaldı. Ne çorbaya daldırabiliyor, ne de yere koyuyordu. Öylecene, tutup duruyordu. Cabbar bunu az sonra fark etti. Cabbarla göz göze geldiler. Ortalıkta derin bir sessizlik oldu.
Durmuş Ali de durdu, bunların hallerine merakla bakmaya başladı. Neden sonradır ki, Memed hızla kaşığını çorbaya dal-
321
dırıp, çabuk çabuk içmeye başladı. Gözlerine iğne ucu pırıltısı geldi oturdu. Keskin. Mest olmuştu. Başı dönüyordu. Sarı pırıltılar içinde şavkıyor, dönüyor. Çakırdikenlikte dağ gibi ateş yuvarlanıyor ha yuvarlanıyor. Yuvarlanıyordu...
Başını kaldırdı, dimdik durdu. Esmer yüzü, gözleri ışığa batmıştı:
"Sana bir şey söyleyeceğim Durmuş Ali Emmi," dedi.
Durmuş Ali, onun bu tavrına bir anlam veremedi, bomboş gözlerle bakarak sordu:
"Ne söyleyeceksin oğul?" dedi. "Sor!"
Memed, sesi titreyerek:
"O gavur öldü gayri," dedi sustu.
Sofrayı ortadan kaldırdılar. Ateşi ölçerdiler, yaktılar. Durmuş Ali iki kere dışarı çıktı, geri geldi. Evin çocukları ötede durmuşlar, kocaman kocaman açılmış gözlerle Memede bakıyorlardı.
Durmuş Ali, daha öldü gayrinin sonunu bekliyordu. Memed, "öldü gayri," derken öyle bir hal takınmıştı ki, çok önemli bir şeyler söyleyeceği apaçık gürünüyordu.
Durmuş Ali dayanamadı:
"Öldü gayri?" diye sordu.
Memed ağır ağır:
"Bir fikrim var," diye başladı. "Bilmem sen ne dersin bu işe?" Gene sustu. Sonra çabuk çabuk konuştu:
"Bu köyün, öteki dört köyün, tarlasını, tarlasının hepsini. Kim ne kadar... Ne kadar ekiyorsa. Hepsini... Ektiği kadar... Gerisini siz bilirsiniz. İşte böyle. Silahım elimde beklerim. Çakırdi-kenliğe de ateş..."
Durmuş Ali:
"Bre Memed," diye sözünü kesti. "Gözünü sevdiğim oğlum, yavaş konuş azıcık. Bir şey anlamadım."
Memed, heyecanını dizginledi:
"Demem odur ki Emmi, bu topraklar o gavurun babasının
malı değil."
Durmuş Ali düşündü. Alnını kaşıdı.
Memed:
"Bu topraklar herkesindir... Toprağı o gavur yaratmadı. Beş
322
köy köle gibi ona çalışır. Çukurovada Ağa da yok, bir şey de yok. Hasan Onbaşıyı bir dinleseydin!.."
Durmuş Ali:
"Bu topraklar da herkesindi eskiden. Bu gavurun babası çıkmadan. Allem etti kallem etti, topraklan elimizden aldı. Ondan evvel herkes canının istediği yeri canının istediği gibi ekerdi."
Memed:
"İşte," diye parladı. "İşte gene öyle olacak. Tam öyle olacak."
Durmuş Ali, gene başını önüne eğdi, düşüncelere daldı.
"Gene öyle olacak. Tam öyle. Ne düşündün Emmi?
Durmuş Ali:
"Keski öyle olsa," diye mırıldandı. Gözlerine yaş dolmuştu.
Memed:
"Olacak. Senden bir isteğim var. Beş köyün aklı yetenine haber gönderecek, buraya çağıracaksın. Konuşup, tarlaları dağıtacağım. Kölelikten kulluktan kurtulacaklar. Herkesin ektiği herkesin. Ellerindeki öküzler de kendilerinin olacak..."
Durmuş Ali:
"KeşkiiiL" diye bağırdı. "Keski."
Memed:
"Sen haber gönder, gelsinler..."
Durmuş Alinin karısı, belini damın orta direğine dayamış, olanı biteni seyrederek ip eğiriyordu. Elinden kirmen düştü. Elleri yanlarına sarktı. Kendisini toparlayıp Memedin üstüne atıldı.
İs tutmuş duvara bir örümcek ağını germişti. Geziniyordu.
"Kurban olduğum yavrum bu doğru mu? Bunu yapacak mısın?" diye ellerini öpmeye başladı. "Yarısını, üçte ikisini kimseye vermeyeceğiz ha?"
Memed:
"Kulluk bitti," diye berkiştirdi. "Ölünceye kadar bu toprakları bekleyeceğim. Elimde silah. Ondan sonrasına da..."
Kadın:
"Öküzler?"
323
Memed: "Onlar da..."
Kadın, Memedin ellerini bırakıp, duvarın karanlıkça yerine çekildi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağladıkça ağlıyordu. Durmuş Ali dışarı çıktı. Yüreği ikircikliydi. Geri girdi. Memede baktı. Yüzü, ona kaya gibi sert geldi: "Kimleri çağırmalıyım oğul?" diye sordu. Memed, başını kaldırmadan: "Kimin aklı yeter olduğunu sanıyorsan..." Durmuş Ali: "Olur..."
Pancar Hösüğün evine gitti. Meseleyi ona açtı. Pancar, Durmuş Aliye hiçbir şey söylemedi. O da ikirciklendi. Sonra köyde ne kadar adam varsa teker teker dolaşıp, meseleyi anlattılar. Kimi sevindi birdenbire, sonra düşündü. Bütün köy ikircikliydi. Köylülerin bu olmaz işe inanası gelmiyordu.
Evlerin önünde çocuklu, kadınlı erkekli insanlar birikiyordu. İnsanlar, birikiyorlar, konuşmuyorlardı. Yalnız, korka korka biribirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Telaşlı insan kalabalığı, büyük bir sessizlik içinde, o evden o eve umutla taşınıyordu.
Kalabalık bir zaman, sessiz sessiz köyün içinde çalkandı durdu. Sonra Durmuş Alilerin kapısına geldi dayandı. Kıpırdamadan beklediler. Süt çocukları bile seslerini kesmişlerdi.
Memed, dışardan bir sürü ayak sesi duydu. Durmuş Alinin karısına sordu:
"Dışarda ne oluyor ana?" Kadın gözyaşlarını silerek:
"Köylü hep toplanmış, kapıya gözlerini dikmişler. Bilmem."
Sonra dışarı çıktı. Bütün gözler onun üstüne dikildi. Bakışların altında ezildi. Kıvrandı. Sinirlendi:
"Ne istiyorsunuz?" diye bağırdı. "Ne toplandınız böyle?"
Kalabalıktan ses çıkmadı.
"Ne susuyorsunuz?"
En ufak bir kıpırtı bile olmadı. >
"İnce Memedi görmek istiyorsanız, içerde."
324
Gene hiç kimse istifini bozmadı.
"Kör olasıcalar, ne duruyorsunuz böyle? Ha ne duruyorsunuz? Her evden bir ölü çıkmış gibi yaslı. Kör olasıcalar. Şunlara bakın! Şunlar da erkek!" Kadınlara döndü: "Siz de bunları erkek diye koynunuza alıp yatıyorsunuz ha! Vay vay sizin avrat-hğınıza. Bu sümsükleri ha! Ne duruyorsunuz böyle taş kesilmiş? Oynayın, gülün, düğün yapın."
Kalabalık taş gibi donmuştu.
"Allah belanızı versin. Duymadınız mı? İnce Memed Abdi Ağayı çatır çatır..."
Kalabalık usuldan bir dalgalandı.
"Çatır çatır... Ak tozlu köyünü de baştan ayağa çatır çatır... Duymadınız mı? Dün de geldi bize. Şimdi içerde. Duymadınız mı? Gayri çalışıp çalışıp Abdi Ağaya vermek yok. Tarlalar da bizim. Cayır cayır... Öküzler de bizim... Cayır cayır. Aktozlu köyü de çatır çatır."
Kalabalık dalgalandı. Önce mırıltı halinde bir ses, kalabalığı baştan aşağı dolaştı. Mırıltı yükseldi, her ağızdan bir ses çıkmaya başladı. Köyü inanılmaz
 Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 301-325) 

638
0
0
Yorum Yaz