25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 276-300)

Memed gönülsüz gönülsüz yeniden başladı.
Bu sırada dut ağaçlarının ardından bir ses geldi.
"Sabaha kadar kurşun yakın bakalım. Abdiyi dışarı çıkarabilir misiniz?"
Memed sordu:
"Sen kimsin?"
Ses:
"Ben Hüseyin Ağayım. Kürt Reşitten sonra Çukurovaya hiçbir eşkıya inmedi. Kürt Reşidi bile Çukurova yedi. Sabah olunca bu ovanın yüzünde sizi armut gibi düşürürler. Bırakın gidin."
Recep Çavuşun karıncalanmış, bozuk sesi bütün hıncıyla evin arkasından geldi:
"Cabbar! Cabbar! Söyletme şu yezidi. Kapa ağzını."
Cabbar dut ağaçlarının altını kurşun çemberine aldı.
İşte tam bu sırada olan oldu. Evin üstünden, yanından yönünden bir kırmızı yalımdır birden patladı. Belki bir saniye içinde bütün ev ateş içinde kaldı.
Recep Çavuş:
"Hüseyin Ağa, Hüseyin Ağa, koca deyyus," diye seslendi. "Kürt Reşidi avlarlar ama, beni avlayamazlar. Ben Recep Çavuşum. Çukurovanın kurduyum. Ya Abdiyi öldürürüm bu gece, ya da bu köyü yakarım."
Dutun altındaki adam bir çığlık kopardı, sonra kadınlar, çocuklar bir köy toptan çığırışmaya başladı.
Recep Çavuş:
"Memed," dedi, "kes ateşi de, o gavur bunalsm da kapıdan çıksın."
Memed ateşi kesti.
Poyraz, kavak boyu kalkan yalımları sağa sola savuruyordu. Evin yanındaki bir ev de az sonra ateş aldı. Daha sonra ateş üstteki eve geçti. On beş yirmi dakika içinde on kadar ev ateş almış yanıyordu.
Cabbarla Memed tam siper yatmışlar bekliyorlardı. Recep Çavuş evin yöresinde fırıl fırıl dönüyor, bağırıyordu:
"Çık abdi çık! Çatır çatır yanacaksın. Çık da Memedin eline ayağına düş. Belki canını bağışlar."
276
'* İçerden ses şada gelmiyordu. Arada Recep Çavuşun kulağının dibinden cııv diye bir kurşun geçiyordu. Yalımlar, kıvılcımlar saçarak ta gökyüzüne çıkıyordu. Eğilip bükülüp kıvrılıyor, parça parça karanlık gökte uçuyor. Gökyüzü ışığa kesmişti. Gündüz gibi. Ortalık aydınlanıvermişti. Anavarzanın mor kayalıklarından, Ceyhan ırmağı kenarındaki büklüğe kadar, beyaz bir ışık delmişti karanlığı.
Beyaz don gömlekle yataklarından dışarı uğramış insan kalabalığı oradan oraya koşuyor, yanan evlerdeki eşyaları taşıyorlardı. Bir ana baba günü köyün içi.
"Abdi çık dışarı. Kebap olursun sonra, çık dışarı," diye ha bire bağırıyor Çavuş. Memede dönüyor:
"Evin kapıdan başka çıkılacak hiçbir yeri yok Memedim," diyor. "Sen hiç küsüm çekme. Şimdi dışan çıkar o. Kapıda ge-bertiver." Memed: "Olur," diyor.
Yaşlı bir kadın dutların altından koşarak geldi. Yanan evin içine girdi. Recep Çavuş hiçbir şey söyleyemedi kadına. Kadın evin içinden kucağında bir döşekle çıktı. Döşeği koşa koşa dutların altına götürdü. Sonra bir ceviz sandık çıkardı. Tencereler, kilimler, sahanlar, yorganlar çıkarıyordu boyuna. En sonunda dürülü bir büyük yorgan çıkardı koltuğunun altında. Bundan sonra da yalımlar kapıyı sardı.
Memedle Cabbar oldukları yerde, Recep Çavuş da evin yöresinde bekle babam bekle ettiler. Ne Abdi çıktı, ne bir şey oldu. Evin üstü yandı, çöktü. Açık kapıdan Abdi gene çıkmadı. Beklediler. Duvarlar yandı, içeri doğru yattı, kimse yok.
Poyraz iyice hızlanmıştı. Yalımları huğdan huğa savuruyordu. Şimdi hemen hemen köyün bütün evleri tutuşmuştu. Ortalık gündüz gibi. Sanki Çukurovanın, o kırmızı köz misali güneşi çökmüş ovaya. İşte her bir yer böyle aydınlık. Dut, söğüt ağaçlarının uzun gölgeleri düşüyor ıslak toprağa. Toprakta insan gölgeleri kaynaşıyor.
Esen poyraz değil, tüm yalım. Bir yerlerden, uzak bir yerlerden ha bire yalım fışkırtıyorlar sanki.
277
Memed:
"Kaçırdık eyvah," dedi. Cabbar: "Kaçırdık." Recep Çavuş:
"Çıkacak hiçbir delik yoktu," dedi. "Boyuna da evin dört bir yanını dolanıyordum. Bir yeri yarıp da kaçmasın diye. Çıkmadı. İçerde yanmıştır. Bizim elimize geçmektense yanmayı daha iyi bulmuştur." Cabbar: "Belki," dedi. Memed:
"Belki ama, ölüsünü gözümle görmek isterdim," diye içini çekti. Sonra: "Yazık," dedi. "O melunun yüzünden kocaman bir köy yanıyor." Cabbar:
"Yanıyor," dedi. Recep Çavuş:
"Yansın," dedi. "Bütün Çukurova taşıyla, toprağıyla yansın." Memed:
"Fakir fıkara nolacak ya?" diye acınarak sordu. Recep Çavuş:
"Zaten bir şeyleri yoktu. Evleri de olmayıversin ne çıkar. Onların durumunu hiçbir şey değiştiremez. Her zaman oldukları gibidirler." Memed:
"Eee Çavuşum," dedi, "böyle durup bekleyecek miyiz?" Çavuş:
"Bekleyecek miyiz?" Cabbar:
"Bekleyecek miyiz?" Memed:
"Kasabaya çoktan haber gitmiştir. Kıyamet kopar yarın." Recep Çavuş gürültüyle güldü:
"Bir köyü yaktılar diye Ankaraya tel çekerler. Kıyamet kopar. Şimdi Anavarzanın kayalıklarını tutmalıyız. Düzde bir yakalanırsak işimiz iş."
278
Yanan eve durup baktılar. Üçü üç yerden içlerini çektiler. Yanmakta olan köye arkalarını döndüler, yürüdüler.
Köyü çıkınca durdular, yönlerini köye döndüler. Bütün jcöy bir top ateşti, savrulan bir yalım dalgasıydı.
Memed:
"Vay," dedi, "bir tek ev bile kalmadı. Hep bu poyrazın yüzünden. Poyraz olmasaydı, bunlar olmazdı. Ölümümü isterdim de bunun böyle olmasını istemezdim."
Cabbar:
"Bir tek ev bile kalmadı," dedi. "Bütün köy ateşe kesti."
Memed:
"Biz köyden çıkarken çoluk çocuk, kadın erkek durmuşlar, öylecene taş kesilmişler gibi bize bakıyorlardı. Duydunuz mu? Hiç birisinin ağzından çıt çıktığını, duydunuz mu? Bize ne beddua ettiler, ne üstümüze taş attılar, ne sövdüler. Taş kesilerek öylecene baktılar kaldılar. Bunu görmeyeydim. Kendi ölümümü göreydim de bunu görmeyeydim."
Çavuş üsteledi:
"Oldu bir kere," dedi. "Oy oy boynum. Ben öleceğim artık. Oy oy boynum. Kesiyorlar, koparıyorlar boynumu. O oy boynum. Kesiyorlar, koparıyorlar boynumu. Oy oy boynum."
Yere oturdu. Yüzünü iki eli arasına aldı, öyle kaldı bir süre.
Memedle Cabbar ayakta, başında beklediler, sonra Çavuş birden yere serilerek kıvranmaya başladı. Cabbar onu kucağına almak istedi. Kocaman Çavuşu zaptedemedi. Çavuş yay gibi geriliyordu.
Köyün bu yanından bir çığrıltı koptu. Kalabalık bir çığrıltı.
Kuyrukyıldızı doğmuştu. Tam güneşin doğduğu yerin üstünde. Koca yıldız yalp yalp ediyor, döndürüyorlarmış gibi kı-vılcımlanıyordu.
Çığrıltı onlara yaklaşıyordu.
Bir ses boyuna:
"Bu yana gittiler. Daha şimdi gittiler," diye durmadan konuşuyordu.
"Ne yana?" diye soran bir ses de duydular onun arkasından.
Memed Cabbara eğildi:
279
"Asım Çavuşun sesine benziyor," dedi.
Cabbar heyecanla:
"Odur o," dedi. "Kaçalım. Çavuş, Çavuş sarıldık. Kalk."
Kıvranmakta olan Çavuşu omuzuna aldı. Yürüdüler.
Koşuyorlardı. Ne tarafa gittiklerini bilmiyorlardı. Köyün ateşi de yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuştu. Karanlığa doğru kaçıyorlardı.
Asım Çavuş:
"Bükün yolunu, Anavarzanın yolunu tutun," diye bağırdı.
Cabbar:
"Yandık," dedi.
Memed:
"Şu dinsizin öldüğünü bilsem, ölüm umurumda bile değil. Ah bir öldüğüne, orada çatır çatır yandığına yüreğim inansa..."
Cabbar:
"Çavuşun çırpınması durdu," dedi.
Memed:
"İndir hele. Belki bir şey olmuştur."
Cabbarın arkasından Çavuş inleyerek:
"Hiçbir şey olmadı," diye konuştu. "Geçti. İndir beni."
Cabbar, şaşkınlıklar içinde kalarak Çavuşu sırtından indirdi.
Çavuş:
"Nereye böyle?" diye sordu.
Cabbar:
"Asım Çavuş arkamızda," dedi.
Çavuş Cabbara:
"Beni ayağa kaldır," diye mırıldandı.
Cabbar onu iki koltuğundan tutarak kaldırdı. Çavuş ayakta sallanarak birkaç kere sağa sola döndü, yanına yöresine bakındı.
"Bana bakın," dedi. "Şimdi biz bükün yakınındayız. Ana-varzaya sığınsak yüzde yüz kurtulurduk. Ona imkan yok. Yolda yakalarlar bizi."
Kulak kabarttı:
"Yakınımızdalar. İşitiyor musunuz sesleri?" ı ^ "
Memed:
280
"Heyye," dedi.
Cabbar:
"Heyye," dedi.
Çavuş:
"Bükte zor kurtuluruz. Yarın bu yakınlarda ne kadar köy varsa bizi aramaya çıkarlar büke. Ama başka çare yok."
Memed:
"Çare yok."
Çavuş:
"Bükün arkası Ceyhan ırmağı. Kendimizi ona atarız. Akıntıya bırakırız kendimizi. Kurtulursak kurtuluruz."
Memed:
"Ne yapalım?" dedi.
Çavuş:
"O iki dinliyi çatır çatır yaktık ya..."
Memed:
"Yaktık," dedi.
Cabbar:
"Benim şüphem var," dedi. "Belki kaçmıştır."
Bunun üstüne Çavuş deliye döndü, bağırmaya başladı:
"Ulan," dedi, "ulan iki dinlinin biri de sensin. Kurtulursa sevinirsin. Nasıl kurtulmuş, de bakalım? Kapıda Memed, ben de evin her yanındaydım. Nasıl kurtulur? Evde tek bir tek pencere yok. De nasıl kurtulur?"
Memed:
"Çatır çatır yandı o," dedi. "Bundan sonra ölsem de gam değil."
Çavuş:
"Ha şöyle," dedi.
Cabbar sustu.
Hışır hışır bir sürü ayak sesi gecenin içinde. Başkaca ses şada yok. Çalılara, otlara, toprağa sürülen ayak sesleri. Geceye, kocaman bir deniz dalgası gibi yükleniyor.
Cabbar:
"Yakınımızdalar. Hiç konuşmuyorlar."
Memed:
"Öyle."
281
Çavuş:
"Büke," dedi. "Tutun elimden."
Elinden tutup büke doğru koşmaya başladılar. Arkalarındaki ayak sesleri hızlandı, keskinleşti, çoğaldı. Üstlerine doğru bir hışırtıdır akıyor. Gece hışırtıyla birlikte üstlerine yürüyor. Dağ, taş, çalı, ağaç üstlerine yürüyor. Öyle geliyor onlara.
Bu ova... Bir belalı ova. Ne kadar da çok düzlük!.. Vay anam vay! Gün doğunca, kalaylı bir siniye vurmuş gibi yalp yalp ediyor. Tepeler küçücük küçücük. Yığma. Anavarzanın kayalıkları... Bir ulaşılsa, can kurtaran. Ötesi Ceyhan ırmağı. Bir karanlık, bir hızla akan sudur. Bazı bazı da ölüleşir. Yanları kara topraktır. Dökülür. Kıyısına basmaya gelmez. Kıyıları sazlıktır. Uzun bacaklı toyların yatağı... Püreni burcu burcu kokar. Yalnız bir dut ağacı vardır ovanın ortasında. Yaprakları toz içinde.
Kaçıp saklanacak, bu bükler de olmasa, ovanın ortasında dimdik, çırılçıplak kah vermek işten bile değil...
Büklüğün içinden bir bataklık kokusu yayılıyor dört bir yana... İçine girmeye korkulur büklerin. Çok yerlerine, bu bükler, bük oldu olalı insan ayağı değmemiştir. Girilmez.
Hışırtı çoğalıyor. Ovanın yüzünü bir rüzgar gibi yalıyor. Bir yalım gibi koşuyor.
Recep Çavuş soluk soluğa:
"Şu yana çocuklar," diye inledi. "Az kaldı."
Önlerinden birden bir yaylım patladı.
Recep Çavuş:
"Yatalım," dedi, kendisini yere attı. "Tutmuşlar bükü. Ses çıkarmayın. Karşılık vermeyin. Sürüne sürüne bükün içine. Tüfeklerin ağzındaki kurşunlan alm çocuklar. Hişt hişt, kurşunları alın. Bir kurşun patlarsa öldük demektir. Her bir peliğimiz bir yerde kalır, şu gelen köylü bizi didik didik eder."
Karşı taraf onları bir kurşuna tutmuştu ki, deme gitsin. Gece çakmak çakmak aydınlanıyordu. Sonra birden ateş durdu.
Bir ses:
"Yoklar," dedi usuldan. "Olsalar karşılık verirlerdi."
Başka bir ses: ,
"Köylüler geliyorlar," dedi. "Onlar bilirler."
282
I
Köylüler yaklaşıyorlardı.
"Belki Anavarzaya."
"Mutlak Anavarzaya... Bir eşkıyanın Çukurovada büklüğe sığınması için deli olması gerek."
Kadınlı, erkekli, çocuklu köylü kalabalığı gelip candarma-lara kavuştu. Bir hayhuy... Her kafadan bir ses çıkıyor. Geceyi büyük bir gürültü dolduruyor. Hınçlı, kinli insan kalabalığı yerinde duramıyor. Kaynaşıyor. Bükün sınırında, tarlaların içinde dönüp duruyor. Kalabalık oradan oraya çalkanıyor.
Az sonra Anavarzanın dibinden kurşun sesleri geliyor.
"Anavarzaya! Anavarzaya!" Haykırışmalar. Ovayı dolduran bir hışırtı, kalabalık Anavarzaya akıyor.
Recep Çavuş: 

"Kıpırdamayın," diyor. "İşimize yaradı kalabalık. Kalabalık şaşırttı, deli etti candarmaları. Aman kıpırdamayın."
Recep Çavuşun soluğu ateş gibi. Memedin kulağını, boynunu yakıyor.
Yanlarında çok çok on beş metre ötelerinde telaşlı telaşlı candarmalar dolaşıyor. Çalı dibine sinmiş üç yürek birden, kütür kütür atıyor. Candarmalar durup dinleseler, belki de atan yüreklerin gürültüsünü duyacaklar. Anavarzanın dibindeki ka-yırtı azıcık olsun dinmiyor, durmuyor. Bu da işlerine yarıyor.
Dolaştılar dolaştılar, konuştular, gitmeye karar verdiler. Oradan ayrıldılar.
Recep Çavuş derinden bir:
"Ooooh!" çekti. "Oooh! Çok şükür. Bizi didik didik ederlerdi düşseydik o köylülerin eline. Şimdi içerlere, derinlere..."
Ayağa kalktılar. Recep Çavuş bir iki adım attı. Durdu.
Memed:
"Ne var Çavuş?" diye sordu.
"Oy oy," dedi, "oy oy."
Memed:
"Ne yapalım söyle Çavuşum?"
Çavuş:
"İçeri," dedi. "Oy oy... içeri. Kuytuluklara..."
Bir koluna Memed girmişti. Ötekine de Cabbar girdi. Çavuşun ayakları sürükleniyordu. Ölmüş insan ayaklan gibi can-
283
sız. Şafağa kadar öyle yürüdüler. Şafakta, doğu tarafı, bütün büklüğün üstünü bir turuncu ışık sardı. Bükün koyu yeşili turuncu ışığın içinde eriyor, mavi mavi tütüyordu. Bütün büklükten, ovadan ağır ağır bir duman kalkıyordu göğe yukarı.
Bacaklarını böğürtlen dikenleri yemişti. Memed çakırdi-kenliği düşündü. Nedense kafasında birden sarı pirinç pırıltısı bir şimşek hızıyla parladı geçti.
Çavuşu sık bir çalının üstüne yatırdılar. Her bir tarafı şişmişti. Kafası, boynu. Boynu omuzlarından fark edilemiyordu... Çavuş birkaç kere ağzını açıp konuşacak oldu, sesi çıkmadı. Eliyle Anavarzayı gösterdi. Bir de toprağı. Toprağa ısrarla bakıyordu.
Sonra Çavuşun gözlerinden damla damla yaş sızmaya başladı. Sonra da gözlerini kapadı. Birden upuzun gerildi.
Azıcık da doğruldu, düşüverdi.
Memed:
"Vay Çavuş vay!" dedi.
Cabbar:
"Vay!"
Memed:
"Öleceği hiç aklımdan geçmiyordu."
Cabbar:
"Söylüyordu," dedi. "Zaten her zaman söylerdi."
Memed:
"Muradına erdi mi ola?" diye sordu.
Cabbar:
"Onun neci olduğu, ne yüzden eşkıya çıktığı, nereli olduğu bilinmezdi. Bilmem muradına erdi mi?"
Memed:
"Abdinin öldürülmesini bir istiyordu ki, benden çok. Ona neydi oysa. Düşman benim düşmanım. Sen Abdi yanmadı, kaçtı dediğinde seni parçalayacaktı az daha."
Cabbar:
"Çıkar hançerini de bir mezar kazalım garip Çavuşa."
Memed hançerini çıkardı, toprağa soktu, eşmeye başladı:
"Garip Çavuşa," dedi.
Bir saat içinde, bükün yaş toprağını kazdılar. Göğüs derin-
284
liginde, geniş bir mezar yaptılar. Kalınca ağaçlardan saldırma da kestiler. Sonra dikensiz çalı biçtiler. Çavuşu mezara giyitle-riyle uzattılar. Saldırmaları dayadılar, çalıyı üstüne attılar, toprakladılar.
Memed:
"Cabbar," dedi, "garip Çavuşun başucuna bir ağaç ister. Bir de ağaç dikelim."
Cabbar:
"Dikelim," dedi.
Bilek kalınlığında, araya araya, bir dut ağacı buldular büklükte. Getirip çavuşun başucuna diktiler.
Memed:
"Belki bu ilk mezardır büklükte."
Cabbar:
"İlk mezar," diye karşılık verdi. "Kim getirip de ölüsünü bükün karanlığına gömecek!"
Az sonra gün doğdu. Çavuşun mezarının taze toprağı buğulanarak ışıladı.
Gün ışır ışımaz, köyden bu yana, Anavarzaya, büklüğe doğru bir çığrıltı gelmeye başlamıştı.
Cabbar:
"Çavuş ne dedi?" diye sordu.
Memed:
"Anavarzanın kayalıklarını gösterdi," dedi.
Cabbar:
"Ceyhan suyuna doğru gitmeliyiz. Bu bükü yarıp da Anavarzayı bulamayız."
Memed:
"Çavuşun dediğini yerine getirmeliyiz. O buraları çok iyi biliyordu. Bu köyü yaktığından da ne kadar memnundu, değil mi Cabbar? Bütün Çukurovayı yaksa, kül etse daha çok memnun olacaktı. Bir hoş bir adamdı şu Çavuş. Belki de şu Çukurova ona çok kötülük etmişti. Kim bilir?"
Cabbar:
"Onu bildim bileli Çukurovaya söverdi. Yanında hiç kimse Çukurova lafı edemezdi. Bazı dalar, hani şu kardaş türküsü var ya onu söylerdi:
285
Çukurova yana yana ördolur Her sineği bir alıcı kurdolur Sen ölürsen yüreğime derdolur Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
Söyleyip bitirdikten sonra da ağzını açıp kimseye bir laf etmezdi uzun bir süre. Birkaç gün böyle yalnız dertli gezer, sonra açılırdı. Kim bilir ne derdi vardı fıkaranın. Kimse ne olduğunu bilemedi. İşte sonu. Anavarzanın büklüğünde kaldı. Son zamanlarda ne Çukurovaya kızıyor, ne de o türküyü söylüyordu. Öteki eşkıyalardan duydum, onlar Çukurovaya indiklerinde, Çavuş inmez, onlar Çukurovadan dönünceye kadar, tek başına onları beki ermiş. İşte akıbeti bu. Gene Çukurova toprağına gömüldü."
Memed:
"Bunu istiyordu belki," dedi.
Cabbar:
"Yürüyelim Memed," dedi. "Biraz sonra büklük insanla, köpekle dolar."
Memed, Çavuşun mezarına döndü:
"Güle güle kal Çavuşum, güle güle," dedi, yürüdü. Göz çukurlarında büyücek birer damla yaş birikmişti.
Cabbar:
"Güle güle," dedi.
Sık, kaplan yaramaz çalıların içinden güçlükle ilerleyebiliyorlardı. Çavuşun tüfeğini, gümüş işlemeli takımlarını Cabbar almıştı. Bütün bu yükler, yarılmaz duvar gibi çalılar, bitiriyordu onu. Memede gelince Memed her zamankinden daha dinç, daha çevik... Yaramadığı çalıları hançeriyle buduyor. Cabbar eğilerek arkadan geliyor. Memed büyük bir cebelleşme içinde.
Öğle sıcağı kızdırıyor. Ortalarda, çalıların çıtırtısından başka çıt yok. Geriye dönüp bakılacak olursa, Memedin çalıları keserek uzun bir tünel açtığı görülür.
Anavarzaya iki saatlik yolları kaldı. Yalnız gökyüzünü görüyorlar. Bir de Anavarza kayalığının tepesini.
Bükün yarısına geldiklerinde, gün Anavarzanın tepesinden aşıyordu:
286
Memed:
"Burada duralım, gece olsun da öyle çıkarız." Cabbar:
"Ben yorgunluktan öldüm," dedi, uzandı. Sonra Memed de uzandı.
Kayalıklar yakınlarındaydı. Kayalıklardan inen yüzlerce, binlerce ayak sesi geliyordu. Memed ayağa kalkıp, baktı:
"Göremedim," dedi. "Köylüler bizi arıyorlar. Geçti. Arasınlar aradıkları kadar. Kurtulduk demektir." Cabbar uzandığı yerden doğruldu:
"Şimdi onlar bizi ne dağda, ne de bükte bulamayınca, Azaplı, Sumbas, kasaba kolunu tutacaklar, bizi pusuya düşürmek isteyeceklerdir." Memed:
"Öyleyse birkaç gün bekleriz/' dedi. Cabbar:
"Kozan üstünden çıkanz biz de dağa," dedi. Memed:
"Sen o yolu bilir misin?"diye sordu.
"O yolu bilmem amma, o dağları bilirim. Anavarzaya çıkınca her taraf görünür." Memed:
"Haydi ortalık iyice kararmadan çıkalım." Cabbar:
"Ayak sesleri kesildi." Memed:
"Bükün kıyısında pusu kurmasınlar?" Cabbar:
"Yok canım," dedi. "Nereden akıllarına gelecek." Memed: "Yürü öyleyse."
Karanlık kavuşuyordu ki, Anavarzanın başına çıktılar. Bazı yerlerde ipil ipil yanan ışıklarıyla gece içinde uzanıyordu. Ceyhan suyu kara bir şerit gibi kıvrım kıvrımdı. Aktozlu köyü büyük bir duman çökmüşcesine karanlık karanlık tütüyordu. Memed gündoğu tarafını gösterip:
287
"Burası nere?" diye sordu.
Cabbar:
"Bozkuyu köyleri olacak," dedi.
Memed:
"Oradan gitsek mi," diye sordu. "Çok yakın."
Cabbar:
"Belki orayı da tutarlar. Ondan korkuyorum."
Memed:
"Oradan gidelim," dedi. "Gelecekleri varsa görecekleri de var."
Sonra Cabbar a döndü. Cabbar in yüzü karanlıkta hayal me-yal seçiliyordu. "Ne diyorsun Cabbar kardaş," dedi, "öldümola o melun?"
Cabbar:
"Sanmam," diye yanıtladı. "Eğer içerde olsaydı, kaçmasay-dı, tutuşunca kendini dışarı atardı. Hiç olmazsa bağırırdı."
Memed:
"Belki birdenbire dumandan tıkanıp ölmüştür."
Cabbar:
"Son zamanlara kadar kurşun sıkıyordu içerden. Tıkanıp ölse onu yapamazdı."
Memed:
"Belki de birdenbire üstüne yanan bir duvar kepmiştir. Tavan çökmüştür."
Cabbar:
"Aaah keski öyle olsaydı," dedi. "Aaah keski... Bunca çektiklerimiz boşa gitmezdi."
Tepeden aşağı doğru inmeye başladılar. Adamakıllı da acıkmıştılar.
288
Eski Çukurovayı eskiler anlatırlardı. İnce Memedin eşkıyalığı zamanında doksanını geçkin bir Koca İsmail vardı. O söylerdi. Yemyeşil, çimen yeşili gözleri vardı Koca İsmailin. Çenesi bütün Türkmen çeneleri gibi ince, sakalı seyrekti. Geniş omuzları daha öyle, gençliğindeki gibi sağlam duruyordu. Gözleri, şahin gözleri gibi keskindi. Daha avcılığı bile bırakmamıştı. Beli iki büklüm, tüfeği omuzunda her zaman ava giderdi. Yanık Türkmen türküleri söyler, aşiret kavgalarını anlatırdı. Ve her hikaye sonunda da kavgada aldığı yarayı övünerek gösterirdi.
Bazı köye sığmaz olur, ev, köy ona dar gelirdi. Türkmen-den kalan ne varsa saklamak, eski Türkmeni ömrünün her sa-atında yaşamak isterdi.
Bazı günlerde de tam coşardı. Sarhoşa dönerdi. Kendi eliyle bakıp büyüttüğü tor, al tayına biner, çamlı, kekik, yarpuz kokulu dağlara doludizgin sürerdi. Eski Türkmenden gelen bir rüzgar gibiydi. Göçü, sürgünü, Osmanlıyla büyük kavgayı söylerdi. Aynalı tüfek, derdi. Nakışlı dibek öter çadırlarda. Derim evleri al yeşil donanır. Al yeşil bir renk cümbüşüdür iner Çuku-rovanın düzüne...
"Bundan elli altmış yıl öncesine kadar," diye başlardı Koca ismail. Başlar susmazdı. Bir aşk gibi, bir türkü gibi konuşurdu. "Çukurova salt bataklıktı, büklüktü. Yalnız tepe eteklerinde el kadarcık tarlalar... Çukurovada in yok, cin yok o zamanlar. Göç başlardı gürül gürül, Türkmen göçü... Çukurova bayramlığını giyerken. Yani soyunmuş ağaçlar, soyunmuş toprak, soyunmuş
289
dünya donanırken... Al yeşil, göç kalkardı, gürül gürül. Alırdık göçü, aşardık dağları, konardık Binboğanın yaylasına. Kış basarken de inerdik Çukurovanm düzüne. Büklerini, kamışlıklarını kaplan yaramaz. Bataklık. Düzlüklerinde yılın on iki ayında otlar dizde. Top top olmuş cerenler gezerdi. Sürmeli gözlü, ürkek cerenler... Cereni yavuz atlarla avlardık. Atın yiğitliği ce-ren avında belli olur. Kamışları kavak boyu uzar giderdi Çuku-rovanın. Göl kıyılarında, berdilerin tozakları gün ışığı gibi ışık saçarak dökülürdü sulara. Bütün Çukurova tepeden tırnağa nergis açardı. Gece gündüz yelleri nergis kokardı Çukurovanın. Bir belalı işti Çukurova. Akçadeniz dalga vururdu. Akköpüklü. "Aşiretler konardı oba oba. Dumanlar tüterdi oylum oylum. Osmaniye Toprakkale düzünü, yani Ceyhan ırmağının dağlara doğru düşen yukarı yörelerini, deniz gecesini Tecirli aşireti yurt tutardı. Onun alt yanını, Ceyhanbekirli, Mustafa-beyli, Ceyhan kazasını Cerit aşireti, Anavarzayla Hemite kalesi arasını Bozdoğan aşireti, Anavarza Kozan arasını Lek Kürtleri, Sumbas suyu Toroslar arasını Sumbaslı aşireti, şimdiki Ekşiler köyüyle Kadirli arasını da Tatarlı aşireti yurt tutardı. Bazı bazı yerlerini değiştirdikleri de olurdu. Bozdoğan Ceritin yerine, Cerit Bozdoğanın yerine geçerdi. En zorlu aşiret Avşar aşiretiydi. O, Çukurovada canının istediği yere konabilirdi. Önüne geçen olamazdı.
"Benim şöyle böyle aklıma geliyor. Osmanlıyla bir kavga oldu. Kozanoğlu derler bir Bey vardı. Şimdiki Kozanda otururdu. Başta o, bütün aşiretler Osmanlıyla dövüştü. Osmanlı yeğin geldi. Kozanoğlunu aldı götürdü. Avşarı da sürdü Bozoka. Darmadağın etti. Dadaloğlu türküsünü söyler aşiret bozgununun. Bir de Kozanoğlu üstüne yakılmış bir ağıt vardır."
Koca İsmail, burada susardı. Göz çukurlarına yaş dolardı. Dudakları titreyerek kaim gür sesiyle Kozanoğlu ağıdını söylerdi.
Çıktım Kozanın dağına Karı dizleyi dizleyi Yarelerim göz göz oldu Cerrah gözleyi gözleyi
290
Olur mu böyle olur mu Evlat babayı vurur mu Padişahın askerleri Bu dünya böyle kalır mı
Kara Çadır eğmeyinen Ucu yere değmeyinen Ne kaçarsın koç Kozanoğlum Beş yüz atlı gelmeyinen.
"İşte bundan sonra aşiretleri zorlan Çukurovaya yerleştirdi Osmanlı. Tarla verdi, tapu çıkardı. Yaylaya çıkmayalım diye de dağ yollarına asker dikti. Kimse yaylaya çıkamadı. Aşiret Çukurovada dökülü dökülüverdi. Kimi sıtmadan kimi sıcaktan... Kıran girdi aşirete... Aşiretin Çukurovada yerleşip kalmaya hiç niyeti yoktu. Osmanlının verdiği bağ çubuklarının, ağaçların köklerini yakıp öyle dikiyorlardı. İşte bu yüzdendir ki, şimdi hiçbir köyde ağaç yoktur. Sonra baktı ki Osmanlı, aşiret tüm kırılacak. Yazın yaylaya çıkma izni verdi. Sonra sonra aşiret de Çukurovaya yerleşmeye, yurt yerlerini köy yapmaya, daha sonraları da ekin ekmeye başladı. Ondan sonradır ki aşiret bozuldu. Töreler kalktı. Devir döndü. İnsan miskinleşti. Osmanlının dediği oldu."
Koca İsmail, aşiret lafı açıldı mı günlerce anlatır, yorulmazdı. Özgür bir dünyanın özlemini çekerdi. Her sözünün başı, "Dadaloğlunu görmüş adamım ben," derdi. Bununla çok övü-nürdü.
Bin dokuz yüz on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi... Birinci Dünya Savaşı, Osmanlının yenilgisi. Bu sıralar Çukurova asker kaçakları, eşkıyalarla dolu. Toroslarda eşkıyadan geçilmiyor.
Fransız işgal kuvvetleri Çukurovaya gelmiştir. Eşkıya, asker kaçağı, yollusu yolsuzu, hırlısı hırsızı, kötü süt emmisi, iyisi kötüsü, genci kocası, cümle Çukurova halkı birleşip düşmanı Çukurovadan atma savaşma katılıyorlar. Düşman kovuluyor. Bütün yurttan da düşman kovuluyor. Yeni bir yönetim geliyor, yeni bir çağ açılıyor.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, iskandan yıllarca
291
sonra, şartlar yavaş yavaş halkı toprağa bağlanmaya mecbur kılar. Toprak yavaş yavaş değer kazanır. İskana bir türlü dövüş kavga yanaşmak istemeyen Türkmenler, yaylaları bırakıp toprağa sarılırlar.
Taze Çukurova toprağı bire kırk, bire elli verir. Bu görülmemiş bir şeydir. Bin dokuz yüzden sonraki yıllarda Çukuro-vaya şöyle bir bakacak olursak, bataklıkların az da olsa çekildiklerini, büklerin yakılıp tarla yapıldığını, bomboş Çukurova toprağının yarı yarıya değilse de, ona yakın ekilmiş olduğunu görürüz.
Yeni yönetim küçük derebeylerine, derebeyi artıklarına, onların sınırsız egemenliğine son vermeye çalışır. Zaten son yıllarda derebeylik kendiliğinden çökmektedir. Onların çokları toprağa, mümkün olduğu kadar bol toprağa sahip olmak için savaşırlar. Bunu başarırlar da. Fıkara halkın elinden tarlalarını almak için başvurmadıkları çare kalmaz. Kimisi kanun yoluyla, kimisi rüşvetle, kimisi de zora başvurarak. Halkla yeni zenginler arasında bir boğuşmadır başlar. Zenginlerin topraklan gittikçe büyür. İşte bu sıralarda, toprağı için canını dişine takıp vuruşan, hakkını arayan halka karşı dağlardaki eşkıyalar da bir zor silahı olarak kullanılır. Bunlar dağlarda beslenir, yönetime karşı da korunurlar. Bu gerekli umara başvurmadık hemen hemen hiçbir ağa kalmaz. Dağlarda kendisine arka eşkıya bulamayan ağalar da, yeni eşkıyalar çıkarırlar dağa. Bu yüzden Toroslar eşkıyayla dolup taşar. Ovadaki ağaların çıkarları bu sefer de dağlarda biribirleriyle çarpışmaya başlar. Dağlardaki çeteler biribirlerine düşüp ha bire bi-ribirlerini, fıkara halkı öldürürler. Ağaların topraklan büyür.
Ali Safa Bey fıkara düşmüş bir ağanın oğludur. Ağa, yoksul düşmesine karşın oğlunu önce Adana Sultanisinde okutmuş, sonra da İstanbul Hukuk Mektebi Âlisine göndermiştir. Her ne sebeptense Ali Safa Bey, Hukuk Mektebi Âlisini yarıda bırakmış, gelip kasabada avukatlığa başlamıştır. Bir sürü işlere girip çıktıktan sonra, aklı başına gelmiş, sonra da dört elle toprağa sarılmıştır.
Önce allem eder, kallem eder, yoksulluk yüzünden, babasının elinden çıkmış toprakları köylülerden geri alır. Toprak elde etmek hilesini bulmuştur artık. Doymaz.
292
Köylüler de ilk iskandaki, yahut ondan sonraların köylüleri değildir artık. Toprağın altın olduğunu anlamışlar, topraklarına dört elle sarılmışlardır. Köylülerle Ali Safa Bey arasında yıllarca süren bir savaştır başlar. Ali Safa Beyin it oğlu it zekası kendisini bu savaşta gösterir. Türlü dolaplar çevirir, toprağı köylünün elinden almak için türlü çareler bulur. Önceleri, işe yarar usulü, iki köyü, üç köyü biribirine düşman etmek, onlar biribirine düşmüşken, bir yanı tutup, onun yardımıyla, öbür yanın tarlasına el koymaktır. Bu, en kolaydır, çok da işe yarar. Ama uzun sürmez. Biribirlerine düşmüş köylüler durumu anlayıp asıl düşmanlarının kim olduğunu bulurlar. Bulurlar ama iş işten geçmiş, topraklarının en az yarısı ellerinden çıkmıştır. Ali Safa Beyin çiftliği de iki üç köy arazisi kadar çoğalmıştır.
Yıllar yılı türlü usuller, türlü çareler bulur Ali Safa Bey. Her usul, her çare bir iki yıl içinde keşfedilir. Ama, her şeye karşın Ali Safa bey karlı çıkar. Her yıl, sonunda çiftliği biraz daha, biraz daha büyür.
Durum o kerteye gelir ki, sonunda Ali Safa Beyin bütün iplikleri pazara çıkar. Artık hiçbir köylü Ali Safa Beyin tuzağına düşmez. Bütün mümkünü, çareleri kesilmiştir. Ama Ali Safa Bey gene de bir umarını bulur.
Bu sıralar dağlarda eşkıyalar vardır. Asker kaçakları, soyguncular, kanlılar, başkaldıranlar... Ali Safa Bey bunlardan çıkar sağlamaya bakar bu sefer de. Dağdaki bir iki çetebaşıyla anlaşır. Bir iki adamını da dağa çıkarır. Eşkıyaları köylülerin başına musallat eder. Artık Ali Safa Beyin astığı astık, kestiği kestiktir. Yüreği varsa kımıldasın bir tek köylü bundan sonra!.. Bir gecede evi yıkılır, karısı kaçırılır, işkencelerle öldürülür. Bunları yaptıranın Ali Safa Bey olduğunu herkes bilir. Ali Safa Beyin bu yüzden kılına bile hile gelmez. Candarmalar eşkıyaların peşine takılıp vurulurlar.
Ali Safa Beyin bu usulünü, olağandır ki, öteki ağalar da uygularlar. Bundan sonradır ki, Çukurova toprakları kana bula-nır. Önüne gelen, önüne geleni vurmaya başlar. Vuran vuranı... Dağlardaki eşkıyalar da ikiye, üçe, beşe, ona ayrılıp biribirlerine düşerler. Bir gecede birkaç çete birden ortadan kalkıp, birkaç Çete birden türer.
293
Yalnız Gizik Duran, Kürt Reşit, Cötdelek gibi kendi başlarına buyruk eşkıyalar, ağaların kışkırtmalarına aldırmamışlar, eşkıyalara ve ağalara karşı fakir halkı ellerinden geldiği kadar korumaya çalışmışlardır. Toroslarda ünlenmiş nice kanlının adı sanı unutulduğu halde bunların türküleri, daha dilden dile dolaşır.
İnce Memedin dağa çıkışı bu zamana, ağaların çıkarları uğruna dağlarda eşkıyaların biribirlerini yedikleri, Çukurovada, toprağı zorla elinden alınmış köylülerin inim inim inledikleri zamana rastlar.
Ali Safa Beyin yirmi bin dönümlük toprağı ilk yıl otuz bin dönüme çıkar. Sonraki yıllarda ise durmadan artar. Otuz beş bin, kırk bin, kırk beş bin, elli bin... Elli bir bin... Topraksız kalan köylüler de, toptan, Ali Safa Beyin yarıcısı olurlar. Irgadı olurlar, kendi toprakları üstünde.
Ali Safa Bey uzun boylu, boyuna parlak çizmeler giyen, kaim kara kaşlı, is rengine çalan bir tuhaf esmer yüzlü bir adamdır. Elindeki gümüşlü kırbacıyla her zaman parlak çizmelerini döver.
Bugün günlerden salı. Kalaycı çetesinin cephanesi kalmadı diye haber gelmiş. Cephanenin Suriyeden gelmesine daha bir hafta var. Ali Safa Bey şaşkın, telaşlı. Büyük konağının içinde sinirli sinirli durmadan dolanıyor. Düşünüyor. Ama durmadan, zincirleme düşünüyor. Birkaç yıl daha sabretmeli. Vay vay köyünün de topraklarını elde edinceye kadar. Sabretmeli. Sonra Ankaraya tel üstüne tel, kasaba halkı hükümete isyan etti, dağları eşkıyalar aldı, hükümet yok mu? diye feryatlar... Hele bir iki yıl daha sabretmeli. Bre Kalaycı çetesi!..
Karısı sedirde oturmuş, kocasının geliş gidişlerine, gümüşlü kırbacını parlak çizmelerine vuruşuna hayran bakıyordu. Kızdığı zaman, içinde tutamadığı gizli sırlarını, planlarını karısına söyler, boşalırdı. Her zamanki gibi, gene yineledi:
"Hanım," dedi, "ne yapacağım biliyor musun?"
Hanım:
"Söyle."
Her zaman böyle başlardı.
"Ne yapacağım, biliyor musun? Usandım vallahi... Usan-
294
dım. Canımdan bezdim. Bunların elinden. Her Allahm günü cephane. Her Allanın günü karakol... Usandım. Köylüler birleşmişler, dün, Kaymakama çıkmışlar, usandık eşkıyalardan, malımız, canımız, ırzımız yerde bizim, demişler. Tel çekecek olmuşlar Ankaraya... Ben gittim önlerine geçtim. Kasabamızı lekelemeyin dedim, büyüklere karşı. Daha iki yıl sabretmeli, yoksa ben memnun muyum onlardan? Vayvay köyünü de geçireyim bir ele. Ne yapacağım, biliyor musun avrat?"
Kadın başını "evet" makamında salladı.
"Toplayacağım köylüleri başıma, tel üstüne tel Ankaraya. İsyan çıktı diyeceğim. Dağlan eşkıya aldı. Küçük bir eşkıya hükümeti kuruldu. O zaman hükümet bir alay, yahut bir dağ fırkası gönderecek buraya, seninkiler tamam. Yakalayacaklar hepsini. Koca Kürt isyanını bastırdı bu hükümet, iki çarık çürük eşkıyaya hele hele... Telgrafçıya tembih ettim, eşkıyalar hakkında, kasabayı lekeleyecek hiçbir telgrafı çekmeyecek Ankaraya... Hiçbirisini... Amma iki yıl sonra Vayvay toprakları geçince elime... Ben bilirim o eşkıyalara yapacağımı..."
Sustu, daldı. Bir zaman dalgın, başı yukarda, evin içinde dolaştı durdu.
Kapı açılınca, Ali Safa Bey dalgınlığından ayıktı. Kapıyı açan hizmetçi, hemen geri kapatıp koşa koşa yukarı çıktı:
"Başı gözü sarılı bir adam," dedi. "Seni görmek istiyor. Sakalları uzun."
Ali Safa:
"Gelsin," dedi.
Başı gözü sarılı bir adam ofluyarak, kendisini getirdi sedirin üstüne attı:
"Selamünaleyküm Ali Safa Beyefendi biraderim," dedi.
Ali Safa:
"Aleykümselam."
Adam:
"Ali Safa Bey," dedi, "senin baban, benim en iyi arkadaşımdı. Senin ocağına düştüm," dedi. "Abdi senin ocağına düştü. Kurtar beni bu beladan. Bir koca köyü yaktı, gözümün önünde. Ocağına düştü babanın arkadaşı Abdi senin. Ocağına düştüm. Ali Safa Bey dedim de geldim. Kurtar beni bu beladan. Ayakla-
I
295
rmı öpeyim, kurtar beni. Kurtar bu beladan. Babanla hukukumuz ileriydi, kardeş gibiydik, kardeşten de ileriydik. Tabanlarını öpeyim, kurtar beni."
Ali Safa gülümsedi:
"Bu telaşın ne?" dedi. "Hele azıcık yornuğunu al. Konuşuruz sonra."
Abdi Ağa:
"Daha telaşın ne, diye soruyorsun. Ben telaş etmeyim de kimler telaş etsin, Ali Safa Bey? Herif başımın üstünde Azrailin kılına gibi dolanıyor. Benim yüzümden bir kocaman köyü yaktı. Koskocaman Aktozlu köyünü. Ben telaş... Tabanlarını öpeyim Ali Safa Bey kurtar beni. Kurtar bunun elinden. Kurtar Ali Safa Bey. Abdi Emmin sana kurban olsun. Uyku dünek yok bana. Herif Azrailin kılma gibi başımın ucunda. Yok bana. Uyku dünek yok."
Ali Safa Bey:
"Abdi Ağa," diye yarı alay, yarı ciddi sordu. "Duydum ki bu senin İnce Memed, el kadar bir çocukmuş."
Abdi Ağa:
"Yalan yalan," diye ayağa kalktı. "Yalan, kavak kadar uzamış şimdi. Evi yakarken gözümlen gördüm. İkimiz kadar, kocaman. Yalan yalan! Çocukluğundaydı. Şimdi ikimiz kadar var. El kadar adam bu işleri yapabilir mi hiç? Dev kadar, kocaman o melun."
Ali Safa Bey:
"Sen merak etme Ağa," diye onu yüreklendirdi. "Bir çaresini buluruz. Kahveni iç hele!"
Abdi Ağa hizmetçinin getirdiği kahveyi eli titreyerek aldı. Ortalığa tatlı bir kahve kokusu yayıldı. Höpürdeterek içmeye başladı.
Ali Safa Beyin karısı gelip, Abdi Ağanın yanındaki sedire oturdu:
"Geçmiş olsun Ağa," dedi. "Duyduk da sana yüreğimiz yandı. Neler de gelmiş başına! Vay Abdi Ağa! Ali Safa Bey o gavurun hakkından gelir inşallah. Sen hiç küsüm çekme."
Köy yandı yanalı, Abdi Ağa bir hoş olmuştu. Boyuna konuşuyor, olayı, yangını anlatıyordu. Ama önüne kim gelirse.
296
Dinlesin, dinlemesin ha bire anlatıyordu. Dinleyenler Abdi Ağaya acıyorlar, İnce Memedi lanetliyorlardı. Kaymakamı, karakol komutanı, candarması, katibi, memuru, kasabalısı, köylüsü, herkes Abdi Ağayla hemdert... Abdi Ağa başından geçeni öyle ağlayarak anlatıyordu ki, acımamak elde değildi.
Kadını karşısında, kendini dinlemeye hazır görünce, içinden ılık ılık, sevince benzer, neşeye benzer bir rahatlık geçti. Abdi Ağanın yüzü, geceyi anlatmadan önce öyle bir hale, öyle bir perişan, öyle bir acıklı hale geliyordu ki, konuşmasına bile gerek kalmadan, olanı biteni insan onun yüzünden okuyuveri-yordu.
Kadın:
"Hepiciğimizin yüreği yandı. Kaymakamın hanımı dün bize geldiydi. Dedi ki, Kaymakam küplere binmiş... Ateş saçıyor-muş. Onu, demiş, mutlak yakalamak gerek. Bir koca köy yakılır mı? Kaymakam Beyin hanımı seni görmeyi de arzuluyordu. Yangından kaçıp kurtulan adam nasıl adam acaba diyordu. Hepiciğimizin yüreği yandı. Ali Safa Beyin şu Vayvay köyü işi bitsin, onlara gösterecek. Bir tek eşkıya koymayacak dağlarda. Hepiciğimizin yüreği yandı Abdi Ağam sana."
Ali Safa Bey, evin o duvarından o duvarına, gümüşlü kırbacını parlak çizmelerine vura vura gidip geliyordu.
Abdi Ağanın yüzü gerildi, dudakları titredi:
"Aaah," diye başladı. "Aaah! Benim hatun kızım, şu benim başıma gelenler. Şu benim başıma gelenler kul olanın başına gelmemiştir. Aaah! Benim hatun kızım. Güzel kızım. Veli benim yiğenimdi. Fidan gibi, dal boyluydu Velim. Hatçe onun nişanlı-sıydı. Hatçeyi kaçırmış bu kafir. Varsın kaçırsın. Bize ne. İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Benim Velime kız mı yok? Elini sallasa ellisi. Ben beş köyün ağasıyım. Babam, dedem de ağası. Yiğenimin nişanlısını kaçırdı ama, gelsin gene köyde otursun, dedim. Kalmasın el aralıklarında. Benim köylümün hepsi benim oğlum demektir. Besle kargayı da gözünü oysun derlerdi. İnanmazdım. Merhametten maraz gelir, derlerdi, inanmazdım. Nene gerek senin. Akılsızlık bende. Kalsın kaçtığı yerde. Sürüm sürüm sürünsün el içinde. Aldım yılanı, can düşmanımı getirdim köye. Yiğenimin nişanlısını kaçıranı affettim
297
de köye getirdim. Sonra yiğenimi öldürdüler. Beni de yaraladılar. Az daha ölüyordum. Şu benim yaptığım iyiliğe bakın. Onun kötülüğüne..."
Kadın:
"Vay Abdi Ağa, vay," dedi. "Bu insanlara iyilik yapılmaz. Bizim Safa Bey hiç mi hiç kimseye iyilik yapmaz."
Abdi Ağa:
"Yapmamalı, iyilik yapmamalı imişiz ama geçti. Beni vurduktan sonra o nankör, o ekmek bilmez, o yediği sofraya bıçak sokan, kaçtı eşkıyalara karıştı. Varsın gitsin dedim Allah belasını versin. Eşkıya mı olur, kaçak mı, ne olursa olsun. Bir gün bir haber geldi ki beni öldürmeye ahdetmiş. Köye doğru çetesiyle geliyor. Yaa hatun kızım, çetesiyle geliyormuş. Benim için diyormuş ki, onun kanını şerbet gibi içeceğim diyormuş. Bak benim ettiğim insaniyetliğe, bak onun yaptığı melunluğu! Ne ister bilmem ki benim gibi ihtiyardan? Zaten ayağımın biri çukurda. Namazımda, ibadetimdeyim. Ben ne karışırım dünya işlerine. Baktım ki köye gelecek, o melun, beni öldürecek. O melundan her şey umulur. Kaçtım köyden. Evimi, yurdumu yuvamı bıraktım, kaçtım oradan. Aktozlu köyünden Hüseyin Ağa, bizim akraba olur, geldim onun evine sığındım. Keski sığınma-saymışım. Yüzümden koca bir köy yandı kül oldu."
Kadın:
"Keski," dedi, "keski bizim eve geleymişsin. Bu işler olmazdı."
"Ne bilirim kızım. Böyle yapacağı o melunun aklımdan bile geçmezdi. Aklımın köşeciğinden. Keşkiii... Kızıma deyim, koca köy yandı kül oldu. Fakir fıkara çırılçıplak açıklarda kaldı. O sersefil çocuklara adamın yüreği parça parça olur. Yiyecek ekmekleri yok. Giyecekleri yok. Aç kalacaklar bu kış. Öküzleri, hayvanları da yandı çoğunun. Benim yüreğim, hiç kimseye değil de sabi çocuklara yanıyor. Yanıyor işte. O çocukları, o fıkara köylüleri gördüm de kendi durumumu unuttum. Topal Aliyi köye gönderdim. Bu fıkaralara yiyecek buğday getirsin, diye. Bir yanıyor ki yüreğim, bu fıkaralara. Benim yüreğim hep fıkaralara yanar. Yanar işte! O gavur bizim köyü de yakar diye korkuyorum. Alıştı bir sefer. Yakar mı yakar. Yakar da kül bile
298
eder. Kül bile... Kızıma deyim, yerimi haber almış benim o canavar, almış çetesini, baktım gece yarısı bir ses geldi. Beni istedi. O olduğunu hemen anladım. Zaten bir gece evvel rüyasını görmüştüm. Bana ayan olmuştu. Yüreğime tıp etti. Hüseyin Ağa, beni vermedi dışarı. Verir mi? Bunun üstüne, o melun kapıyı ele aldı, ver etti kurşunu. Hüseyin Ağaya, "Çoluk çocuğunu al dışarı çıkar," dedi. Hüseyin Ağa alıp çocuklarını dışarı çıktı, gece yarısı. Ne yapsın fıkara! Benim teslim olmamı söyledi. Olmadım, içerden kendimi korudum. Bu sefer eve ateş verdi. Koca ev gür gür yanıyor. Kapıyı üç kişi ele almış, kurşunluyorlar. Kapıdan çıkamam. Başka çıkacak delik de yok. Dumanın, ateşin içinde dört dönüyorum. Bir kere niyetlendim, kendimi dışarı atayım, yok dedim sonra, onun elinden gitmedense cayır cayır yanayım. Üstüme yalımlar düşüyor. Kırmızı yalımlar. Duman sardı. Dört yanımı... Kapıyı da göremiyorum gayri. Karanlık bir duman içinde kaldım. Boğuluyordum. Dört yanımı bir cayırtı aldı. Kendimi oradan oraya atıyorum, oradan oraya. Kurtuluş umudum kesildi. Başıma yalım, ateş parçaları yağıyor da yağıyor. Ölüm, dedim, ölüm. Çocuklarım dedim, köylülerim dedim. Ben olmasam beş köyün besindeki köylüler de acından ölürler. Fıkara köylülerim dedim. Sonracığıma, kızıma deyim, bir tarafım tutuştu. Başım yandı. Can havliyle kendimi attım yere... Ben böyle can telaşında dört dönerken ateşin içinde, kulağıma, "Abdi Ağa, Abdi Ağa!" diye bir ses geldi. Hüseyin Ağanın büyük karısının sesi bu. Yangında beni arıyor. "Buradayım bacı," dedim. "Gel," dedi, "şu çinkolu yere. Sarayım seni şu yorgana." Beni yorgana iyice sardı. Yorgan kocaman bir yorgan. Ben de ne kadarım zaten? Aldı koltuğunun altına çıkardı dışarı. O gavur da beni şimdi çatır çatır yandı biliyor. Hüseyin Ağanın büyük karısı olmasaydı çatır çatır yanardım. Cayır cayır... Görselerdi vururlardı zaten beni. Akıl etmediler."
Kadının gözleri yaş ile dolmuştu:
"İyi ki akıl etmemişler Ağa," dedi, "yoksa seni öldürürler-miş o gavurlar."
Abdi Ağanın da göz çukurlarına yaş dolmuştu. Ha boşandı, ha boşanacak."
"Sonra da," dedi, "Hüseyin Ağanın evi yanıncaya kadar
299
1
beklediler. Ev yandı kül oldu. Bu sefer de köyde ne kadar ev varsa teker teker dolaşıp ateş verdiler. Hüseyin Ağanın evi neyse ne. Onu benim için yaktınız. Bir de Hüseyin Ağa zengin. Evinin yerine birkaç gün içinde bir ev dikiverir. Ya melunlar, ya dinsiz imansızlar öteki evlerden, fakir fıkaranın evlerinden ne istersiniz? Bu kış önü, çırılçıplak, evsiz barksız korsunuz fıkara-ları? Yaktınız Hüseyin Ağanın evini, savuşun gidin bre Allahsızlar. Fıkara kpylü size ne yaptı? Hiç kimseye değil de şu fakir fıkaraya yanıyor yüreğim."
Kadın:
"Bu kış," dedi, "fıkaralar tiril tiril titreyecekler. Evsiz barksız. Yiyeceksiz de... Şu Vay vay köyü işi bitsin, Ali Safa Bey bir tek eşkıya koymayacak dağlarda. Tel üstüne tel çekecek Anka-raya... İsmet Paşaya... Tel üstüne tel... Kara asker gelecek. Böyle candarma değil... Hepsini birem birem toplayıp asacaklar. Köy yakarlar mı? Bizim halimizi hiç sorma Abdi Ağa. Yıllar yılı onları biz besleriz. Ali Safa Beyin kazandığının hepsi eşkıyaların. Cephanelerine gider. Şu Vayvay işi de bitsin!"
Ali Safa Bey dalgm dalgın daha gidip geliyordu. Karısının, "Şu Vayvay işi de bitsin," dediğini duydu. Birden ayıktı. Geldi kadının kolundan tuttu:
"Ne diyordun Ağaya?" dedi. "Ne diyordun?"
Abdi Ağa:
"Zarar yok Ali Safa Bey, biz yabancı değiliz," dedi. "Zarar yok. Senin baban benim kardeşimden de ileriydi."
Kadın:
"Ya," diye suçlu suçlu söylendi, "yabancı saysaydım Abdi Ağayı, söyler miydim öyle şeyleri hiç?"
Ali Safa Bey, pot kırdın, büyük bir hata işledin dercesine kadının gözlerinin içine baktı:
"Sen yürü odaya git," diye çıkıştı. "Bizim Ağayla gizli konuşacaklarımız var."
Kadın suçlu suçlu, pişman, kalktı başka bir odaya gitti.
Ali Safa Bey gülümseyerek, Abdi Ağanın yanma oturdu. Elini dizine koydu:
"Çok düşündüm Ağa," dedi. "Çok düşündüm. Bu İnce Memed, öyle yenir yutulur gibi değil. Korkmakta hakkın var.
 Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 276-300) 

89
0
0
Yorum Yaz