18 07 2011

Sezgin Tanrıkulu CHP'den veto yedi

Sezgin Tanrıkulu CHP'den veto yedi Tanrıkulu'nun 13 şehit sonrası yaptığı kamuoyuna çağrı açıklaması genel merkez tarafından geri çekildi..
18.07.2011 - 09:11

CHP Genel Başkan Yardımcısı Tanrıkulu'nun, 13 askerin şehit olduğu terör olayı sonrasında, önceki gün yaptığı "Kamuoyuna çağrı" başlıklı açıklaması, Genel Merkez tarafından "veto" yedi. Tanrıkulu, "Kim neden yaptı bilmiyorum, yapanlar herhalde bilgi verecektir" dedi.

GENEL MERKEZ TANRIKULU'NUN AÇIKLAMASINI GERİ ÇEKTİ

Diyarbakır'dan Perşembe günü gelen 13 şehit haberi, terörü, Türkiye gündeminin ilk sırasına yine oturturken, CHP'de ilginç bir olay yaşandı. Vatan Gazetesi'nin haberine göre, Diyarbakır eski Baro Başkanı olan, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, terör konusunda görüşlerinin yer aldığı bir açıklama kaleme aldı. Tanrıkulu'nun, Silvan' da PKK' lılarla girdikleri silahlı çatışmada şehit düşen 13 askerin arkasından yayımladığı ve "Tanrıkulu'ndan kamuoyuna çağrı" başlıklı açıklaması, CHP muhabirlerine mail yoluyla gönderildi. Bu mailden yaklaşık 10 dakika sonra CHP Genel Merkezi Basın Bürosundan aynı gazetecilere bir mail daha geldi. Genel Merkez'den gönderilen mailde, "Kısa süre önce bu mailden Sezgin Tanrıkulu adına yollanan mail iptal edilmiştir. Lütfen dikkate almayın" uyarısı yer aldı.

NEDENİNİ BİLMİYORUM

Konuya ilişkin soruları yanıtlayan Sezgin Tanrıkulu, yazısının neden geri çekildiğine ilişkin bilgisi olmadığını, nedenini öğrenmek için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşeceğini belirtti. Tanrıkulu, "Olayın üzerine gitmedim. Kim, neden yaptı bilmiyorum. Yapanlar herhalde bana bilgi verecektir" dedi. CHP Genel Başkan Basın Danışmanı Baki Özilhan ise, VATAN'ın sorusu üzerine, "Sansür yok. Açıklama geri çekilmedi. Açıklama yenilenecekti, bir iletişim problemi yaşandı sanıyorum. Geri çekilse açıklama hiç yayınlanmazdı" açıklamasını yaptı. Olaydan İstanbul'da olan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun ise bilgisi bulunmadığı öğrenildi. Kılıçdaroğlu'nun haberinin olmadığı, Tanrıkulu'nun ise nedenini bilemediği "veto" nedeninin, açıklamadaki "50 bine varan can kaybı" ve "savaş ortamı içine düşüverdik" ifadeleri nedeniyle olmuş olabileceği CHP kulislerinde dillendiriliyor.

AKP GELSİN HAZIRLIKLARINI ANLATSIN

CHP'in İnsan Hakları'ndan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Sezgin Tanrıkulu, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay'ın terör konusunda muhalefete yaptığı, "Hazırlıklarınızı yapın" çağrısına yanıt verdi. Tanrıkulu, "Sanki iktidar CHP... AKP hazırlıklarını yapıp gelsin, anlatsın, biz sözümüzü öyle söyleyelim" dedi. Tanrıkulu, BDP'nin de mutlaka Meclis'te olması gerektiğini kaydederek, "Hükümet inattan vazgeçip bir adım atmalıdır" dedi. n Kıvanç EL

İşte geri çekilen o açıklama

SAVAŞIN DİLİYLE KONUŞMAYA BAŞLADIK

Tanrıkulu 'nun CHP tarafından geri çekilen "çağrısı" şöyle: "Hepimizin başı sağ olsun. Bugünler tüm toplum için yas günleri. Çatışmayla iç içe yaşadığımız neredeyse 30. yıla giriyoruz. Ancak, çatışmalarda ölenlerin çoğu, 30 yaşını görmedi bile. Sadece çatışmayı görerek büyüyen, çatışmaktan başka bir alternatifi hayaline dahi getiremeyen, ancak neden çatışıldığını da bilemeyen, çatışmaya sürükleyen sebeplerden habersiz nesiller yetiştiriyoruz. Gelecek kuşaklara mirasımız bu olmamalı. Yakıp yıkmak ve öldürmekle, çeyrek yüzyılı aşkın zaman geçirdik ve bunun çözüm olmadığını gördük. Olsaydı, bugün 50 bine vardığı belgelenen can kaybı yaşanmazdı. Bir 30 yıl daha böyle geçebilir. Bu 50 bin kişi bugün aramızda olsaydı, bugün Türkiye çok farklı bir yer olabilirdi. Onları yitirmeseydik, çok daha farklı bir noktada olabilirdik. Gençlerimizi, geleceğimizi yitirdik, yitirmekteyiz. O nedenle, şimdi barışın dilini konuşmak mecburiyetindeyiz. Bu, boynumuzun borcudur. Son olaylarla beraber, birden Türkiye'nin dört bir yanında, savaş ortamı içine düşüverdik. Savaşın diliyle konuşmaya başladık. Savaşın, uçurumunun kenarında yaşamamalıyız. Bu oyun, her kimin oyunuysa, bozmalıyız. Barışın dilini konuşarak, bunu yapabiliriz. Savaşın sonunu sadece ölüler görür derler. Biz, yaşama şansına sahip olanlar olarak, her nefeste, nasıl bir barışı inşa edebileceğimizi düşünmeli, zamanımızı buna harcamalıyız. Bu konuda kamuoyunda çokça konuşuluyor. Konuşanlar da, çeşitli yorumlar yapıp, sonra kendi hayatlarına dönüyor. Şimdi de birçok siyasetçi bu konuda sert açıklamalar yapıp sonra yaşamlarına aynen devam edecek. Oysa bu yıkımın kurbanlarını geri getirmeye imkan yok, yakınlarının yaşamı da sonsuza kadar değişiyor. Kimse, insan hayatını siyasetin malzemesi yapmamalı. Yaparsa da, bugün kazanacağı göreceli zafer, yarın onurunu zedeleyen bir leke olacaktır. Türkiye'nin bu temel sorununu çözmeden, diğer hiçbir konuda ilerleyemeyiz. İnsan üzerinden yeni bir dille, yeni bir yaklaşımla, yeni bir siyasi dil oluşturmak zorundayız ki, çatışarak değil, zıtlaşarak değil, kutuplaşarak değil; ortaklaşarak, toplumsal bir mutabakat sağlayarak, çatışmaya karşılık askeri değil, politik bir yol açabilelim. Çözüm için yapılacaklar üzerine Türkiye çapında birçok fikir üretilmiştir, çaresiz değiliz. Yeni Anayasa süreci de bize çözümün temelini atmak, hem de sağlam atmak için altın bir fırsat sunuyor. Barışa, ancak yaşamı, insanı, hayatı yücelterek ulaşabiliriz, onu hak edebiliriz."

 
Sezgi Durgun’la vatanın serencamı üzerine...
Sezgi Durgun, “Devlet söyleminde vatan, borç, öç, savunma gibi anlamlarla doludur” diyor...
 


 

Asım Öz / Dünya Bülteni

Toprak, mekân, coğrafya nasıl  “vatan” olur ve kutsallaşır? Sezgi Durgun Memalik-i Şahane'den Vatan'a kitabında  modern ulus-devlet inşa sürecinin önemli bir bileşeni olan vatan inşası deneyimini Türkiye örneğinde inceliyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne giden süreçte, vatan kavramının nasıl oluştuğunu, vatanın harita üzerinde ve muhayyilelerde nasıl şekillendiğini ele alıyor.

Modern ulusçu vatan kavramının, imparatorluğun vatan kavrayışından (Memalik-i Şahane) aldığı mirasın etkilerini sorgulayan Sezgi Durgun, buradaki devamlılığı ‘devlet-merkezlilik’te görüyor. Misak-ı Milli kararı etrafında ve Milli Mücadele döneminde, vatanın ‘neresi’ olduğu/olacağı ile ilgili müphemlikleri hatırımıza getiriyor. Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki farklı milliyetçilik anlayışlarının geliştirdiği vatan tahayyüllerini gösteriyor. Tabii esas olarak, resmî milliyetçiliğin etno-kültürel anlayışının ve asimilasyon politikasının, vatanla ilgili tasarım ve hayalleri nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyarken, bu tasarım ve hayallerin tezahürleri arasında, erken Cumhuriyet döneminin coğrafya ders kitaplarına odaklanıyor.

 

 

Coğrafya ve siyaset ilişkisine dair kuramsal tartışmaların milliyetçilikle ilişkisinden başlayalım. Nasıl bir ilişki kurulur kuramsal olanla?

Coğrafya ve siyaseti bağlayan iki ana hat var, askeri hakimiyet (güvenlik, harita, jeopolitika,sınır) ve kültürel bütünlük (dil , bellek ve kültür). Örneğin American Geographical Society başkanı Justice P. Daly Fransa-Prusya savaşını “silahlar kadar haritaların da çarpıştığı bir savaş” olarak niteler; dolayısıyla “egemenlik sahası” siyasi iktidarın gücünü gösterdiği yerdir. Güç belirli sınırlar içinde ifade ve meşruiyet buluyor. İmparatorluk çağından milliyetçilikler çağına geçerken, egemenlik sınır ve toprak ile tarif edilmeye başlanıyor. Daha önce meşruiyet kadim gelenek ve ruhaniyetin yeryüzündeki temsilcisi olan hükümdar tarafından taşınıyordu;  modern dünyada meşruiyet kavramı dünyevi ölçütlere (siyasi sınır, fiziki ve beşeri coğrafya) devredilmiştir. Meşruiyet kavramı üzerine en temel ayrımları yapmış olan Max Weber’in sözünü hatırlayalım “Devlet belirli sınırlar içinde meşru şiddet tekelini elinde tutan aygıttır”. Burada Weber’in “sınır”a yaptığı vurguyu kaçırmamak gerek.

Milliyetçilik bu bağlamda Ernest Gellner'in de altını çizdiği gibi “kültürel sınırlarla siyasal sınırların örtüşme” halini idealleştiren bir ideolojidir.  Bence tek bir milliyetçilikten değil de farklı coğrafyalarda farklı ulus devlet inşa süreçlerinden söz etmek daha doğru. Coğrafi ve kültürel farklılıklar nasıl algılanırsa (kuşatıcı ya da dışlayıcı) ona göre bir milli kimlik siyaseti güdülür. Milliyetçilikler  dil ve etnik kültür üzerinden fiziki  ve beşeri  coğrafyada  sınırlar ve egemenlik sahaları oluşturmuş “içerisi” ve “dışarısı”nı yaratmıştır.  17.yydan itibaren   Herder’in coğrafya-kültür dil ilişkisi ile açtığı yoldan ilerleyen beşeri coğrafya ekolü 1800'lerin ortalarında kuramsal zemine oturmuştur. Herder'den aldıkları ilhamla Humboldt, Ritter, Ratzel, Michelet ve Vial de la Blache gibi coğrafyacılar ulus kültürünü ve devlet geleneğinin coğrafi zemin ve özelliklerle nasıl etkileştiğini tarif etmeye çalışıyor.

Anadolu’nun Vatanlaşma Süreci

Dil, ulus ve coğrafya arasında bağ kuran önemli figürlerden biri olarak Jules Michelet’in  Fransa özelinde insanların yaşadıkları mekanla kaderleri arasında kurmuş olduğu  ve “Tarih ilk önce coğrafyadır” sözünde belirginlik kazanan düşüncesi ile Türkiye’deki muhafazakâr, Batıcı-Hümanist ve Türkçü  Anadolucu yaklaşımlar  arasındaki benzerlikler hakkında neler söylersiniz?

Coğrafya ve millet etkileşimi çok uzun bir tartışma konusudur. Bu tartışma özellikle determinizm ve olasılıkçılık arasındadır. İlki başrolü “doğa”ya verirken diğeri olanak ve koşulların ustası olarak, bir dönüştürücü ve dönüşen aktör olarak  “beşeriyet”e verir. Michelet Le peuple (Halk) adlı yazısında kütle kavramını siyaset ile tarih'te ilk olarak kullanmıştır.   “Tarih ilk önce coğrafyadır”  derken kast edilen sadece fiziki koşullar değildir toprağın ve insan varlığına bir bellek çerçevesi çizdiğini anlatır. Yani toprağın kadim geçmişine, tortusuna bakmaktır önemli olan.  Halklar bilincine varmasalar da bulundukları yerin kültürel alt katmanlarıyla var olurlar. Kültür de elbette jeoloji, iklim, bitki örtüsü ile etkileşim / dönüşüm içindedir. Bu etkileşim romantik bir perspektiften bakıldığında metafizik bir boyut kazanabilir ve  bir kader bağı olarak da okunabilir.

Türkiye'de  Mavi Anadolucular (Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat) Anadolu'nun medeniyetlerine sahip çıkarken İslam’ı yoksayarak İyonya kültürüne sembollerine ağırlık vermişlerdir. İyonyayı Anadolu'ya mal ederken Ege'nin öte yakasındaki Helen Kültürünü küçümseyerek Anadolu'yu ve Türklüğü yüceltmişlerdir. Mavi Anadolucu söylem Murat Belge'nin de analizlerinde vurguladığı gibi hümanist olarak adlandırılsa da  yer yer zenofobik özellikler de barındırır. Bir diğer Anadolucu görüş, İslamcı Anadoluculuğa göre  ise Anadolu  coğrafyası İslam sayesinde kutsal bir vatan olmuştur. Anadolu'daki diğer kültür katmanlarını hiyerarşik şekilde bir kenara ayırır ve  İslam'ın Anadolu'yu vatanlaştırdığını ifade iddia eder. Özellikle Bergson'un ruhçuluğunu Anadolu mistisizmi ile bütünleştiren Nurettin Topçu'nun söyleminde bunu görürüz. Türkçü Anadoluculara göre ise Anadolu'yu Türkler vatan haline getirmişlerdir, Malazgirt Zaferi'ni milat olarak alırlar. Remzi Oğuz Arık örneğin Anadolu'da daha önce yaşamış uygarlıkları gelip geçici, silik dönemler olarak görür. Türklüğün bu coğrafyaya sahip çıktığını, mekanı  vatanlaştırdığını iddia eder. Bütün bu yaklaşımlar Fransız modelini andıran bir toprak milliyetçiliği gibi görünse de temelde özcü ve indirgemeci özellikler taşır. Anadolu'nun vatanlaşma sürecini tek bir unsurla açıklama çabası her zaman yetersiz kalmıştır

Mekân temelli yerlilik söyleminin bizzat kendisinin kökenlerinin “yerli” olmadığı düşünülebilir mi?

Öncelikle mekân kavramının kendisine bakmak lazım, “mekan” kavramının nasıl ve hangi yaklaşımla kurulduğu çok önemli, mekan dünyevi ilişkilerle kurulur. Bu süreç bizi yerelliğe de evrenselliğe de götürebilir. Nereden baktığımıza bağlı.  Coğrafya verili bir koşullar kümesi gibi dursa da,  “mekan” verili bir olgu değildir;mekan yapay yani inşa edilen açılan bir şeydir. Bu sebeple mekanın zamanla bir bağı var...coğrafi bellek inşası otantiklik, otoktonluk, yerlilik gibi kategoriler oluşturuyor. Yerellik iddiası çoğunlukla şu soru ile geliyor : Burada önce kim  vardı?  Zamansal hiyerarşiye göre coğrafi egemenlik ölçülürse halklar kendi tarihlerini mümkün olduğunca geriye götürüp mekân üzerinde hak iddia etmek ister; tarihlerini bu ölçüye göre yazmaya çalışır, zaman zaman kurgusallığın sınırlarını da zorlarlar.

Oysa coğrafyaya farklı bir açıdan yaklaşıp kucaklamak da mümkün, Sayın Cemal Kafadar'ın kitabının başlığındaki gibi:”Kim var imiş biz burada yoğ iken”... Bu soru ile alt katmanları ve halklar arasındaki alışverişleri geçişleri süreklilikleri kurcalayarak bakmak da mümkün;bence çok daha sağlıklı bir toplum psikolojine işaret.

Süreklilik ve Farklılıklar

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne giden süreçte, vatan kavramının oluşumunda belirginleşen devlet-merkezlilik ve vatanın güvenlikleştirilmesini belirgin  kılan gelişmeleri nasıl okumak gerekir?

Vatan kavramının inşasına ilişkin İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e  giden yolda bazı süreklilik ve farklılıklardan söz edilebilir. Örneğin 18. yy’dan 19. yüzyıllara doğru Osmanlı’da giderek hakim olan Avrupa merkezli bir bakış vardır.  Kartografik literatür (Mercator-Atlas Minor  ve Joan Blaeu’nun Atlas Major) takip edilmektedir. Özellikle Tanzimat dönemi ile başlayan coğrafya çalışmalarına ve okul kitaplarına bakıldığında merkezileşme ve standartlaşma gayretleri göze çarpmaktadır. Sınırlar ve toprağa dair bir iktidar bilincinin ve resmi devlet görüşünün oluştuğunu söyleyebiliriz. Emperyal toprakların bütünlüğü, idari taksimatın ve toprakların kategorize edilmesi, coğrafya kitapları ve haritalar üzerindeki sıkı kontrol ve merkezde ve çevre illerde her yerde aynı metinlerin okutulması anlamında bir homojenleştirme eğilimi buna delil oluşturmaktadır. Söz konusu homojenleştirmeyi sağlamak için 1881’de  Encümen-i Teftiş ve Muayene  ve1892 Tedkik-i Müellefat Komisyonu kuruluyor.   Ayrıca 1898-1899 eğitim yıllığında belirtildiği üzere Osmanlı topraklarında okul kitapları resmi lisans (ruhsat-ı resmiye) alma şartı ile yayınlanmaya başlamıştır.

II.Abdülhamid döneminde toprakların giderek daralmasına bir tepki ve önlem olarak  belirli bir “imparatorluk vatanseverliği” geliştirilmiştir. Vatan kavramından ziyade burada dağılan İmparatorluğa sahip çıkma ve tebaada aidiyet bilinci geliştirme arzusu vardır. Osmanlı'nın son dönemlerini analiz eden çalışmalar coğrafya kitapları üzerinde yoğun bir denetim geliştirildiğini ortaya koyuyor. (Bkz. Özkan Akpınar’ın “Geographical Imagination in School Geography during the Late Otoman Period, 1876-1908” adlı yayımlanmamış  Y.lisans tezi 2009)

İlginç bir şekilde Osmanlı’nın son dönemindeki kontrol ve denetim mekanizması Cumhuriyet'in ilk döneminden fazladır. 1941'e dek okul kitaplarındaki  haritalar türlü türlü, terminoloji karmakarışık, söylem değişken, belirli bir standart yok.

Devlet-merkezcilik Osmanlı-Türk geleneğinde önemli bir hattıdır. Devletin (Devlet baba figürü) tebaaya ya da vatandaşa bu toprağa nasıl sahip çıkacağını tarif etmesi, vatan sevgisini kendi kontrolüne alma arzusunu yansıtır. Ama bunu yaparken bir takım ulus devlet inşası örneklerinde görüldüğü gibi halkta titreşim yaratan imge ve sembolleri kullanmak ve kolektif belleği maniple ederek vatan sevgisini yönetme değil de tepeden inme normlar ve uygulamalar üzerinden bunu yapmak söz konusu olmuştur. Osmanlı'dan Türkiye cumhuriyetine tevarüs eden iskân siyaseti bir tür köksüzleştirme sürecine denk gelmiştir. Yani “mekân önemli değildir, bayrak nerede dalgalanırsa, nereye konulursa halk orada yaşar” diye düşünülmüştür. Tarihsel olarak iskan politikasını inceleyen Sayın Sema Erder'in  de analiz ettiği gibi isyan eden grup ve aşiretleri oradan oraya sürme, farklı etnik grupları birbirine karıştırarak yönetme ya da ayıklama, asimile etme gibi uygulamalar bu siyasetin farklı yüzleridir. Topraklar küçülüp sınırlar oluştuktan sonra da bu sefer mekan önem kazanmış ama bu kez de iç ve dış mekânda devam eden siyaset yapma biçiminde “güvenlikleştirme” daha çok belirginleşmiştir; toprağı bir satıh, yani savunmacı anlamda bir mıntıka olarak ele almak de bunun bir uzantısıdır.

Hayali Cemaatlerden Etnik Zemine

Mekânın ulus için anlamını sorgulama sürecinde Anderson’un  “hayali cemaatler” metaforunun yeterli kavramsal araçları sunamadığını ifade ediyorsunuz. Bundan dolayı etnosembolist yaklaşımı temsil eden Anthony Smith’in ethnoscape (etnik zemin) kavramına başvuruyorsunuz. İki kuramın artıları ve eksileri nelerdir?

 

Uzun bir tartışmayı kısaca özetlemeye çalışalım: “Hayali cemaatler” argümanı çok çekici bir argüman ve milliyetçiliklerin kurgusallığını anlamak için ikna edici bir paradigma kuruyor. Fakat burada, özellikle vatan kavramı söz konusu olduğunda mekânın hayal edildiğini söylemek yetmiyor, nasıl hayal edildiğini ve bu hayale nasıl tepkiler verildiğini de görmeye çalışmak lazım. Bu nedenle A. Smith’in tarihsel yaklaşımına ihtiyaç var, yani ulusun altın çağı nasıl hayal edildi ? Hangi semboller üzerinden halkta rezonans yarattı? Burada tartışmanın ana hattı şu: Smith etnosembolist argümanı öne sürerken inşacı yaklaşımın aksine ulusun belirli bir  kadim kökeninin(ethnie ) var olduğunu düşünüyor ve ulus kavramının bu zemin üzerine bina edildiğine inanıyor ve hatta bu zemine tarihsel gerçeklik atfediyor. Smith, bu tarihsel gerçeklik varsayımı yüzünden inşacı yaklaşım tarafından eleştirilir. Ama Smith’in dikkatimizi çektiği önemli bir nokta var,  ulus tarihsel bir zemin üzerine bina edilirken siyasetçiler geçmişten gelen ortak belleği, kökensel anlatının sembollerini kullanır ve halkta belirli bir rezonans yakalarlar ve bir etnik zemin oluşur. İşte bu yüzden milliyetçilik kitleselleşir ve sadece bir elit manipülasyonu ve seçkinlerin icadı  olmaktan çıkar. Bu nokta önemlidir;  evet elitler üstten bir aidiyet ve kök anlatısı dayatır ama esas soru şu: peki neden insanlar bu kimliği kitlesel olarak kuşanırlar, uğruna ölünecek bir değer olarak taşırlar? Sadece iktidar ilişkisi bunu açıklamaya yeter mi? Smith buralarda bize yeni pencereler açıyor. Üzerinde düşünmek gerekli. Ama yine de  Smith’e şu sorulabilir : Ethnie’ye tarihsel bir gerçeklik atfetsek de, ortak bir bellek varsaysak da o bellek fosilleşmiş midir?  Asırlar boyu hiç değişmez mi? Semboller dönüşmez mi? Buradan da yeni tartışmalar doğuyor.

Peki, bu iki yaklaşımdan hareketle  Türkiye örneği için önerdiğiniz “inşa edilen etnik zemin” kavramının mahiyeti nedir?

Etnik zemin (ethnoscape) Smith’in argümanında kitleleri harekete geçirmek için kullanılan ortak bir sembol havuzuna kaynaklık eder, Smith’e gore bu sembollerin tarihsel bir gerçekliği vardır ve kitle ruhu bu yüzden ulusal kimlikle beraber ortak bir titreşim yakalayabilir. Şimdi Türkiye’deki ulus inşa döneminde buna benzer bir sembol havuzu olsa da bu havuzdaki semboller “tarihsel gerçeklik”ten yontulmuyor. Osmanlı geçmişinin üzerinden atlayarak, tarihdışı bir noktaya kaçılıyor. Önce bu havuzun ve sembollerin “varmış gibi inşa edilmesi” gerekiyor. (Tarih Tezi, Antropolojik Teoriler, Güneş Dil Teorisi) Bu yüzden Türkiye örneğini anlamak için  Smith’in argümanını kullanırken baş aşağı çevirerek ve “inşa edilen etnik zemin” şeklinde kullanmayı uygun gördüm.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde vatan mevzusunun gündeme geliş sürecinde  hangi tartışmalar yaşanıyor?

Daha önce de belirttiğim gibi vatan kavramı birdenbire ortaya çıkmamıştır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın yaklaşımları bu tartışmalara fikri zemin kazandırmıştır. Türkçü akım, Osmanlıcılık, Batıcılık farklı vatan imgeleri üretmişlerdir. Osmanlı birliği, İslam birliği, Türklerin birliği gibi bazı yaklaşım, ülkü ve ideolojiler  dağılan coğrafyada kendine köklenecek yerler aramıştır. Coğrafi tezler Turan, Turkiya, İttihadı-ı Osmaniye, Anadolu Cumhuriyeti gibi yaklaşımlarla çeşitlenmiştir. Esas sorunsal şudur: Neyin etrafında birleşilecek? Coğrafi sınırlar mı? Etnik köken mi? Hars mı?  Dini aidiyet mi? Dolayısıyla tartışma “ulusal özü birbirine bağlayacak olan nedir?” tartışmasında düğümlenmiştir.

Vatanı Şekillendirme

Von Der Goltz adlı Alman askeri yetkilisinin Harbiye’ye atanmasından sonra onun das Volk in Waffen ( “Asker Millet” yada “Millet-i Müsellaha” )adlı eserinin dönemin aydın ve askerlik çevrelerinde popülerlik kazanması ortak vatana duyulan aşkı nasıl etkiliyor?

 

 

İttihatçılar ve Osmanlı aydınları Goltz Paşa'dan etkilenmişlerdir. Ziya Gökalp’in Goltz’un tarif ettiği “daha küçük ama daha güçlü medeni bir devlet yaratma” düşüncesinden etkilendiği bilinmektedir.Türk ulusunu asker millet olarak idealleştirmesinde mevcut kadronun (Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa, Dr. Nazım, Dr. Bahaeddin Şakir) da payı büyüktür. Uzun bir süre İttihatçı hareketin fikrinde ordunun görevi “iç düşmanlar “ve “dış düşmanlara”  karşı  “vatanı savaşa hazırlamaktır”.Ordu ile halkın bütünleşmesi, askerlere vatanı ve toplumu şekillendirme misyonunun yüklenmesi söz konusudur. Goltz’un temsil ettiği Alman modeli, “ulusun hizmetinde bir ordu değil ordunun hizmetinde bir ulus” kurgusu üzerine bina edilmiştir. Bu nedenle toprağa duyulan aşk ve kutsallık savunmacı bir mekansallaşma üretmiştir.  Askeri vatan algısı coğrafyayı da belirli bir askeri mıntıka çerçevesinde algılamayı getirmektedir Ülkenin haritalandırılması, stratejik noktaların belirlenmesi, iç-dış tehditlerin belirlenmesi, asker ruhlu nesillerin yetişmesi bu tür bir vatan algısına hizmet eden pratikler olarak görülmektedir. Kimi yorumlara göre (Ünder :1999,Dündar :2008) Alman askerlerin danışmanlığını yaptığı Aşiret Mektepleri, Hamidiye Alayları gibi düzenlemeler, modern anlamda devlet-vatandaş ilişkisini tesis etmeyi değil, esas olarak Arap, Kürt ve Arnavut aşiretleri gibi Sünni-Müslüman unsurların merkeze eklemlenmesini hedefliyordu.

Bu dönemin  ülke anlayışına bakarak Osmanlı devletinde toprak ile kurulan ilişki ile Cumhuriyet arasında hangi noktalarda süreklilikler söz konusu?

Şunu belirteyim ki ben Osmanlı tarihçisi ve uzmanı değilim.  Osmanlı hakkında söyleyeceklerim mekan algısı açısından görebildiklerimdir. Osmanlı tarihçilerini ve uzmanlarını toprak algısı ve mekan konusunda düşünmeye davet ediyorum sadece. Osmanlı'nın mekansal örgütlenmesinde cemaatlerden oluşan peteksi bir yapı görünüyor, kozmopolit bir doku var;   ister merkez-çevre paradigmasını kullanın ister yatay ve dikey örgütlenme paradigmalarını kullanın geleneksel imparatorluk anlayışına göre ülke bir Patrimonum dur:Memalik-i Şahane, yani Padişah'a ait memleketler .   İç mekan Dar-ül İslam, dış mekan  Dar-ül Harp olarak adlandırılıyor. Osmanlı'nın son döneminde aydınlar  ilk önceleri Fransa'nın  Patrié kavramından esinleniyorlar ama “vatan” kavramının içini kendi refleksleriyle doldurmaya çalışıyor. Unutmayalım ki ulus inşasını başlatanlar da İmparatorluğun çocuklarıdır. Osmanlıcılık, Türkçülük, Turancılık  tartışmalarından geliyorlar. Kitabımda da aynen belirttiğim gibi 1908 devrimi sırasında “Türklük” bilincinin gelişmesi, imparatorluğun elde kalan mevcut topraklarındaki Genç Osmanlı vatanseverlerinin hayatta kalma inancını beslemiştir. Bu hayatta kalma halinin ürettiği savunmacı mekansallaşma anlayışı Cumhuriyet'e de damgasını vurmuştur.  Bu anlamda  vatanın militer anlamda korunacak bir mekân olarak anlamlandırması konusunda bir süreklilik var. Vatan kurgusunda Devlet varlığını güçlü bir şekilde hissettiriyor, savunmaya dayalı ve militer bir ton var. Milli Mücadele ve yerel kongreler dönemi vatanın askeri bir cephe olarak algılanmasında uç noktaya varıyor.

 

Kemalist Vatan Algısı

Misak-ı Milli kararı etrafında ve Milli Mücadele döneminde, vatanın ‘neresi’ olduğu/olacağı ile ilgili müphemlikler nasıl gideriliyor?

Sınırlara dair üç ana metin var elimizde Mondros Mütarekesi, Misak-ı Milli ve Lozan Antlaşması. Teritoryal gerginlikler bu üç metinde de mevcut. Şunu da veri olarak alabiliriz son Osmanlı Mebusan Meclisine hangi vilayetlerden mebus davet edilmişti? Yani resmi söylemde elde kalan topraklardan nereleri bütüne dahildi? Ama tabi hangi koşullar altında olayların vuku bulduğunu birebir bilemiyoruz, dolayısıyla bunlar kesin verilerden çok ipuçlarıdır. İpuçlarına baktığımızda  Mütareke hattı her ne kadar tartışmalı bir sınır çizse de ateşkesin uygulandığı anda Osmanlı ordusunun kontrolü altında olan topraklar elde kalan vatan parçası olarak görülmüş,  burada yaşayanlar ise “her bakımdan ortak niteliklere sahip milli bir topluluk” olarak algılanmıştır. Bu dönem zorunlulukların müphemliklerin kendini dayattığı ve pragmatik siyasetin zirveye ulaştığı bir dönem.

Kemal, “haritayı belirleyecek olan ulusun çıkarlarıdır” diyerek son kertede Misak-ı Milli’yi milli çıkarlara göre şekil alabilecek bir kartografik gerçeklik olarak tanımlamıştır Misak-ı Milli ile muğlâk bir şekilde tasavvur edilen sınırlar, Lozan görüşmelerinde farklı bir boyut kazanmıştır.  özellikle Lozan ile ilgili dikkati çekici konu Musul meselesidir. Musul, Misak-ı Milli sınırları dâhilinde iken İngiliz hükümeti ile yapılan uzun müzakereler sonucunda sınırların dışında kalmıştır. Burada ilginç olan nokta İsmet İnönü başkanlığındaki heyetin Musul’un Türk vatanının parçası olduğu ve Irak’ın bir parçası olamayacağı argümanını nasıl temellendirdiğidir. Bu argümana göre ırk (Turanî ırk birliği) coğrafya (Anadolu ve Akdeniz’in ticari yollar bakımından sürekliliği) ve siyasi geçmiş (bölgeye 11. yy’dan beri Oğuz-Türk Beylerinin hâkim olması) Musul’u Türkiye’nin parçası yapmaktadır. Bu temellendirmede özellikle “Turanî ırk birliği”nin kullanılması dikkat çekicidir, çünkü Milli Mücadele sürecinin kazanımları üzerine bina edilen Kemalist vatan algısında Turan fikri geriye itilmiştir.  Ama uluslararası platformda “ırk birliği ve vatan toprağı” arasındaki bağ Turani dil-ırk teorileri üzerinden kurulabilmektedir; bu durum dönemin  pragmatik siyaset anlayışına örnek teşkil etmektedir.

Misak-ı Milli metninde Türklük sözünün hiç geçmemesi ve Türklüğe dair  herhangi bir vurgunun olmaması dikkat çekici…

Evet.. .Daha önce de altını çizdiğimiz gibi Misakı-ı Milli, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilmiştir, bunu unutmamak lazım. Kültürlerin ve ayrıca cemaatlerin  birbirinin içine geçtiği  eski ve büyük coğrafyalardan küçülerek gelen imparatorluk topraklarından söz ediyoruz, Türklük bunun kümenin içinde bir unsur... Dolayısıyla mevcut coğrafya maksimum ölçütte muhafaza etmek için olabildiğince geniş tanımlamalar yapılmış.Yerel hareketleri bütünleştiren Sivas Kongresi beyannamesinde vatan, “Mondros mütarekesi sınırı içinde İslam çoğunluğu taşıyan Memalik-i Osmaniye veya Camia-ı Osmaniye” olarak tanımlanmıştır. Misak-ı Milli’de de benzer şekilde “Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuasının” bölünmez bütünlüğü vurgulanmaktadır. Bu çerçevede “vatan bilinci derken kast edilen nedir?” diye soracak olursak Milli mücadele dönemini belgeleyen metinlerde vatan’ın  “Türklük” paydasından çok “Anasır-ı İslamiye” paydası altında tanımlandığını görürüz.

Türk Tarih Tezi’nin ürettiği köken anlatısı nasıl bir vatan tasavvur ediyor?  Anavatan söyleminden geriye  kalan nedir?

Orta Asya köken anlatısı mitik zeminde tanımlanmış ve Türk Tairh tezi ile bilimselleştirilmeye çalışılmıştır.  Uzun süre siyasi otoritenin baskısıyla TTT'ye yöneltilen eleştiriler geri çekilmiş veya yumuşatılmıştır. Esas sorun yöntem sorununa indirgenmiştir. Mesele “Türklerin Orta Asya’dan gelip gelmediğinin sorgulanması değil bunun kanıtlanmasının sağlam bir kurgu içinde” yapılmasına dönmüştür. Kanımca TTT' nin vatan-anavatan imgesi inşasındaki en önemli işlevi şunlardır: i)Mevcut  haliyle Anadolu’ya siyasi ve kültürel olarak sahip olduğunu göstermek, ii) Orta Asya bağlantısı ile Büyük Türkçülük refleksini mitik ve masalsı bir coğrafi anlatı içinde tutmak, iii) Batı’nın barbar Türk imgesine karşı medeni Türk argümanı sunarken iç siyasette medeniyet vurgusunu vatandaşlık bilincine zerketmek.

Anavatan söyleminden geriye kalan Türklerin kökeninin Eti medeniyetine geri götürülmesi ve Türklük- Hititler bağı üzerinden Anadolu'nun diğer yerli halklarından çok önce  (Rum Ermeni,Süryani Yezidi gibi) Türklerin bu coğrafyada varlığına işaret etmek, böylelikle Anadolu ile bir sahiplik-aidiyet ilişkisinin kurulmasıdır. Sonra zaten “Eti Türkleri” argümanı karşımıza Hatay tartışmasında yeniden çıkar. Arap Alevilerinin Eti Türklerinin çocukları olduğu iddia edilerek Hatay’a sahip çıkılmıştır.

 

Walter Benjamin ve Kemalizm

Otuzlu yılların sonunda  Türkiye’de bulunan  Erich Aurbach’ın Walter Benjamin’e yazdığı mektup Türkiye’deki siyasi durumu nasıl değerlendiriyor?

Auerbach Benjamin'e yazdığı mektupta  şunları söylüyor: Bir yandan Avrupa devletleri ile mücadele ederek, diğer yandan Osmanlı geleneğine karşı çıkış; sonuçta ortaya çıkan aşırı milliyetçilik:  İslam kültürüne sırt çevirme, fantastik bir Türk köktenciliği [Urtürkentum], Avrupa’ya duyulan nefretle karışık hayranlık ve onu kendi silahı ile vurmak için teknik anlamda Avrupa tarzı modernleşme… Bunun yanında Avrupa’da yetişmiş göçmenleri öğretmen olarak tercih ediyorlar, çünkü bu kişilerin Avrupa propagandası yapmayacağına güveniyorlar.

Auerbach'ın tespitine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’ya rağmen ve cevaben, Batılı dünyanın bir parçası, hatta kurucusu olduğunu ispatlama gayreti içindedir. Bugün de halen bu gayret yer yer kendini göstermektedir. Greenfeld’in Batı ile ilişkide tanımladığı “savunmacı modernleşme” Türkiye tarihinin yazımında hep  gözlenmektedir.

Aurbach’ın bu mektubu Benjamin’e yazdığı tek mektup mu? Bu mektuba Benjamin cevap yazmış mı?

Bu konuda Türkiye'de ve Almanya'da Auerbach uzmanı ve arşivcisi Dr. Martin Vialon ile ortak bir çalışmamız oldu.  Sayın Vialon'un verdiği bilgilere göre Benjamin'e beş tane mektup yazıyor. Benjamin mektuptaki Türkiye analizlerine ilişkin bir yorum yapmıyor.Benjamin'den gelen bir mektup bir de postkart var. Benjamin bu metinlerde Paris'teki sürgün hayatına dair deneyimlerini paylaşıyor.

Coğrafi bir bellek oluşturmak, tarihsel bellek oluşturmaktan niçin daha zor daha meşakkatli?

Tarih bellek ise coğrafya bu belleğin çerçevesidir. Belleğin mekana ihtiyacı vardır, mekansallaştırma eğilimindedir. Çerçeveden kopuk bir bellek ancak fantastik bir gerçeklik düzeyinde varolabilir. Jan Assman'ın da dediği gibi “hatırlama figürleri belli bir mekanda cisimleştirilmek isterler, ortak belleğin bireylere somut bir dayanak noktası vermesi, hatırlamanın periyodik ritmi sayesinde zamansal süreklilik kazanırlar. Örneğin bayramlar, kutsal günler,burjuva ya da köylü gelenekleri ister dini,ister askeri bir takvime bağlı olsun  ortak yaşanan zamanı taşır. Dolayısıyla ulus inşa örneklerinde homojenleştirici köken anlatısı kurgulanırken zorlanır, fantastik ve tarihdışı yerlere kaçma ihtiyacı hissederler. Geçmişi taşıyan mevcut mekansal izleri (eser, heykel, yapı, anlatı, bina) eski katmanları eğip bükmeye çalışır, kimilerinin üzerinden atlamaya çalışırlar.Eskiden gelen coğrafi kalıntıları yakıp yıksanız da dümdüz etseniz de bir yerde bir iz, bir çatlak kalır. Ne yaparsanız yapın  resmi coğrafi çerçevenin dışına itilen gruplar mekanları sembolik olarak yeniden çağırır üretir ve yaşar.

Vatan İmgesinin Kuruluşu

1. Coğrafya Kongresi (1941)nin ana tartışma konusunun coğrafyaya ulusallık damgası basmak gerekliliğini savunanlarla coğrafyayı kendi gelenek ve bağlamından koparmamak tavrı arasında geçtiğini belirtiyorsunuz. Bu tartışmalara bugünden bakıldığında neler söylenebilir?

Coğrafya hem üst politika hem alttan gelen geri bildirimlerle belirli bir gerçeklik kazanan bir boyuttur; işin zor kısmı şu  hukuki ve siyasi olarak ne dayatılırsa dayatılsın yani kağıt üstünde  ne yazarsa yazsın beşeri ve fiziki coğrafyanın kendi gündelik gerçekliği olduğu gibi yaşanıyor.Yer adları, kültürel gelenekler mikro ölçekte yine kendi döngüsünde ilerlemiş gitmiş. Yerellikten ve kendi geleneğinden beslenmeden coğrafya üzerinde zaten hakimiyet kurulamayacağı er geç anlaşıldı. Bana kalırsa hakimiyet merkezli söylem de  çok anlamlı değil, sosyal adalet ve değerlerin  paylaşımı söylemi üzerinden bakmak daha anlamlı. Bugün olumlu gelişmeler de var, yani coğrafyanın kendi geleneğine  ve itibarına kavuşması için yer adları tartışmasının  yeniden gündeme gelmesi örneğin olumlu bir nokta,ama bu yaklaşımın yöntemi ne olacak ve süreç nasıl planlanıyor esas mesele bu.

Devlet söyleminin oluşturduğu vatan imgesinin okul kitaplarındaki yansımalarında dikkat çeken hususlar nelerdir?

Okul kitaplarında vatan imgesi konusunda dikkat çeken 1940’lara dek etnik kimlik -Anadolu ve Orta Asya ile ilişkilendiriliyor. Asyatik Türk kimliği ve dünya medeniyetine kaynaklık eden bir mekana sahip çıkma ve coğrafyayı  Türkleştirerek benimseme söz konusu. Kendini Batı’nın gözünden görerek Batı’dan daha Batılı olduğunu ispatlama çabası var. Bunların dışında nüfus artışı, coğrafi konum,komşulara karşı savunmacı tavır göze batıyor. 1940’lardan sonra bu Asyatik kimlik vurgusu eriyor ve jeopolitik konum, ekonomik coğrafya sahip olunan yeraltı zenginlikleri, komşularla alışveriş  ve ülkelerin refah düzeyi kıyaslamaları gündeme geliyor.

 

 

Ders kitaplarında Türklük dışında herhangi bir kimlik zikrediliyor mu?

Türk kültürü ve Asyatik kimliği kuşatan bir vurgu var ama 1950’lere doğru Osmanlı zikredilmeye ve geçmişe dair tarihi referanslar ortaya çıkmaya başlıyor.

 

Türkiye’nin jeopolitik konumun öneminin vurgulanmaya başlanması hangi yıllarda ,gündeme geliyor?

1940’lardan itibaren tartışmaya açılan bir jeopolitik ilmi var.  1950’ler ve Nato’ya üyeliğin de bunda bir etkisi var kuşkusuz. Bu ilim Batılılar tarafından yeni icad edilmiş bir silah gibi ele alınıyor ve öğrenilmesi gereken bir ilim olarak uzun uzun tartışılıyor. Mesela 1940’lardaki tartışmaları M. Koyulhisarlioğlu’nun editorlüğünü yaptığı Jeopolitik: İlmi Antoloji Denemesi kitabından  izleyebilirsiniz. Dönemin önemli sosyologlarından Z. Fahri Fındıkoğlu’nun 1941’de henüz savaş başlarken saptadığı şu sorunsal önemlidir: “Tarafsız kalan Türkiye birçok sürprizler hazırlayan böyle bir harp sonu için kendisine mahsus bir jeopolitik davası hazırlamalı mı? İlim adamlarını bu iş için seferber etmeli midir?”

Bir yandan jeopolitikayı yeni siyasal oyunların kılıfı olarak gören Fındıkoğlu bir yandan da Türkiye’nin kendi önlemlerini alması taraftarıdır. Fındıkoğlu’na göre savaşın bu en buhranlı senelerinde      (1939–1941) savaşan orduların arkasında ilim yapan Alman, Rus, İngiliz, Fransız jeopolitikacıları savaşın sonunda daha aktif olacaklar, “coğrafyacılık perdesi” altında yeni haritaların düzenlenmesinde siyasetçilere “türlü aldatmacalarla” rehberlik edeceklerdir.

 

 

Vatan tartışmasını her daim güncel ve hararetli oluşunun oluşturduğu külliyatın lügatinde öne çıkan temalar dediğimizde neler söylersiniz?

Vatan kavramı ontolojik olarak çok yönlü işliyor; içi devlet ve iktidar tarafından doldurulan ideolojik bir kavram olarak da karşımıza çıkıyor, toprakla kurulan arkaik ve insani bağ yani yurt, memleket olarak da Türkiye’deki devlet söyleminde vatan,  borç, öç, savunma gibi anlamlarla dolu bir ağa takılmış kalmış. Oysa  memleket kavramının sıcaklığına da bakmak gerek. Sanıyorum vatan kavramı insanların yaşadıkları coğrafya ile kurdukları kültürel ve antropolojik ilişki gözden kaçırmamıza neden oluyor. Bir coğrafi konumda evlerin ne yöne bakacağından tutun da toprağa hangi ürünün ne zaman ekileceği- toplanacağı, hangi hikayenin hangi şarkının hangi coğrafyada nasıl söylendiğine kadar bütün bu bağlar coğrafya ve insanın etkileşiminden doğmakta. Farklı kadim kozmogonilerde evren ile coğrafya -mekan- insan ilişkisi hep bir etkileşim ve ahenk içinde tasvir edilmiş. Yer ile birlikte varoluşu açıklıyorlar. Yurt sevgisi memleket sevgisi de bu arkaik bağlardan  çıkıyor esaslı olarak. İlle de ulusçuluğu beklemiyor insanlık bunun için. Ulusçuluğun getirdiği en önemli kavram sınır  ve meşruiyet kavramı. Dolayısıyla vatan  hem aşağıdan hem yukarıdan işleyen yapısal ve duygusal bir bağa dokunuyor. Bu nedenle öne çıkan ana temaları şöyle sıralayabiliriz: vatan ideolojisi,memleket sevgisi, mekan algısı, coğrafi bellek, ulusal sınır kavramı,etnik zemin inşası, kartografik endişe, iktidar ve meşruiyet.

 

Kartografik endişe nedir? Bu endişe bugün ne ifade ediyor?

Kartografik endişe terimi ilk defa Sankaran Krishna tarafından Hint ulusçuluğu bağlamında kullanılmıştır.  Yunanistan örneğine 1870-1922 yıllarına  bakan araştırmacı R. S. Peckam da Yunanistan’ın coğrafi kimlik tanımı için kullanmıştır. Haritadaki vatan imgesinin dağılması, parçalanmasına dair duyulan korku ve kaygıyı ifade eder. Mekanın çözülmesine dair korku statükoya duyulan güvensizlikten kaynaklanıyor. Bugün kolektif bilinçte böyle bir endişenin olduğunu düşünenler var ama bu daha çok bölgesel kimliklerin coğrafi olarak konstantrasyona ulaşıp ayrışması tartışması ile ilgili.  Bölgeselcilik ve Kimlik ilişkisi  Avrupa Birliği’nin de kendi gündeminde geniş yer tutan, uzun soluklu araştırmalar üzerinden tartışılacak ayrı bir konu.

640
0
0
Yorum Yaz