08 04 2011

Örgütsel bozulmanın anatomisi

Örgütsel bozulmanın anatomisi

01/04/2011

Örgütsel bozulmanın anatomisi

 

allowtransparency="" frameborder="0" scrolling="no" src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?locale=tr_TR&href=http%3A%2F/www.radikal.com.tr/Radikal.aspx%3faType%3DRadikalEklerDetayV3%26ArticleID=1044728%26Date=08.04.2011%26CategoryID=40&layout=standard&show_faces=true&width=450&action=like&colorscheme=light&height=80" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; width: 450px; height: 80px; overflow: hidden; border-top: medium none; border-right: medium none">>

Bazı eserler, insanlığın önündeki büyük bir sorunu çözerler ve o alandaki temel taşı oluştururlar. Kendilerinden sonra gelenler hep onları referans alır. Darwin, ‘Türlerin Kökeni’ eseriyle türlerin anatomisini yapmış ve türlerin evrimini temel noktalarıyla açıklamıştır. Marx, Kapital adlı eseriyle kapitalizmin anatomisini yapmış ve kapitalizmin temellerini ortaya koymuştur. Bu büyük eserlerin ardından yapılan analiz ve katkılar sadece bunlara ilişkin kısmi düzeltmeler veya sonraki gelişmelere bağlı olarak yapılan ekler anlamını taşır. Aytekin Yılmaz’ın romanı ‘Dağbozumu’ da, kesinlikle tek bir örgütün anatomisi değil, özel ideolojili tüm örgütlerin anatomisi niteliğindedir. 

Devrime âşık olmak
Genç bir radikalken, özel ideolojili devrimci örgütlerde belli deneyler yaşayıp orta yaşlara gelen çoğu devrimcinin dillendirdiği bir mevzudur bu: Örgütler aşkla devrimi neden birbirinden kopartırlar? Roman dilini çok güzel kullanan Aytekin Yılmaz elbette bu soruya doğrudan bir yanıt vermiyor ama romanını bu soru ekseninde kuruyor. Örgütün şehir çalışmaları içinde birbirine âşık olan iki genç, bu aşkın romantik ortamını dağda sürdürülen özgürlük ve devrim mücadelesiyle taçlandırmak ister ve birlikte dağa koşarlar. Gerçi daha şehirdeyken örgütün aşka pek hoş bakmadığının farkındadırlar ve aşklarını şehirde de gizli yaşamaktadırlar ama bu kadarı, bulundukları kültürel çevrenin aşka hor bakışından kaynaklanmış olabilir diye düşünülebilir. Ne var ki, dağdaki kampa gider gitmez ilk karşılaştıkları şey aşk yasağı olur. Bunun örgüt dilindeki adı ‘yoz ilişki’dir. Tüm roman, bu aşk yasağının iki genci tamamen ayrı alanlara savurması ve bu savrulmanın ardından (romanda Evin’in durumunu çok az izleyebilmekteyiz) Yusuf Can’ın Evin’e ulaşma çabası üzerine kuruludur. Elbette, sadece bu değil. Yusuf Can, bireysel aşkından kopartmadığı devrime de âşıktır ve devrimi örgütle özdeşleştirmiştir. Örgütün başarısı, devrimin başarısıdır. Örgüt için yapılan her şey devrime hizmet eder. İşte bu özdeşleştirme, Yusuf Can’ın yaşadığı acılı dilemmayı ve trajediyi belirler: Ya bireysel aşk ya da devrim (ve/veya) parti aşkı.
Yusuf Can, tamamen sezgisel olarak, birini diğerine feda etmez. Ne bireysel aşkı uğruna partinin saflarından kaçmayı düşünür, ne de parti aşkı uğruna bireysel aşkını feda etmeyi. Aşk ve devrimin birbirinden kopartılamayacağının sezgisel olarak farkındadır ama bunu açıkça savunacak gücü de yoktur, olanakları da. Çünkü militanlarının bedeni ve zihni gibi ruhlarını da tamamen kendine ait kılabilmek için bireysel aşkı saflarından mümkün olduğu kadar kovalamak zorunda olan örgüt gelip karşısına bir heyula gibi dikilmiştir. 

Örgüt ve önder
Özel ideolojili bütün örgütlerde olduğu gibi örgüt karizmatik bir liderin etrafında birleşmek ve kendi varlığını sürdürebilmek için önderi (hatta bazen) onun bile iradesini zorlayacak ölçüde yüceltip tanrılaştırmak zorundadır. Önder, diyelim ki, buna direnmeye çalışsa bile direnemez, çoğunlukla da böyle bir niyeti olmaz zaten; örgütle kendi bireysel varlığının özdeşleştirilmesini teşvik eder hatta. Ne var ki, önderin hemen altında bulunan önderlik kadrosu, bu tanrılaştırmadan kendi hesabına yararlanmasını, nemalanmasını bilecektir elbette. Önder, büyük, esas tanrıysa, önderlikte yer alan yerel önderler de kendi bölgelerinde ‘tanrının o bölgedeki temsilcileri’dirler. İşte ‘Dağbozumu’nda geçen “Hogır kişiliği”dir bu. Elbette “Hogır kişiliği” nitelemesi, Hogır tasfiye olduktan sonra örgütün ya da örgüt liderinin ona taktığı kötüleme sıfatıdır. Tasfiye olmadan önce Hogır, “tek başına karakol basan” “Hogır yoldaş”tır. Önder, nasıl genelde tanrılaştırılıyorsa, yerel önder de onun adına ama aynı zamanda kendine atfedilen kahramanlık özellikleriyle tanrılaştırılır.
Yusuf Can’ı kurtaran, aslında doğaçlama bir kuşkuculuğa sahip olması olmuştur ve belki biraz da büyük öndere duyduğu hayranlığın sonucunda yerel önderlerin nitelikleriyle kafasında hayal ettiği büyük önderin gerçek ya da gerçekdışı niteliklerini karşılaştırma alışkanlığı. Daha önce geldiği bir uğrak kampındaki yerel önderi beğenir Yusuf Can; onun niteliklerini, tavırlarını samimi bulur ve aynı zamanda da onu büyük önderle özdeşleştirir. Ama daha baştan Hogır’da bu özellikleri göremez. Öte yandan Hogır’ın birbirine âşık iki genci yargılayıp onları en ağır cezaya (ölüm cezası) çarptırması da Yusuf Can’ın Hogır’a karşı kuşkularını artırır. Yusuf Can, henüz örgütle ya da büyük önderle çatışacak bir bilinç düzeyinde değildir ama yerel önderle çatışmayı göze alarak büyük bir adım atmıştır.
Bu çatışmayla birlikte Yusuf Can’ın acılı ceza seferi başlar. Bu aynı zamanda uzun bir bilinçlenme seferidir. Çünkü yerel önderle çatışmak, otomatikman örgütle ve büyük önderle çatışmaktır. Örgütle çatıştığının kısmen bilincindedir ama büyük önderle çatıştığının kesinlikle bilincinde değildir. Örgütle çatışması da genel olarak örgüt fikriyle çatışmak anlamına gelmez. Yerelde karşılaştığı dar bakış açısına sahip yönetici ya da sorumlulardır henüz hedefi. Gerçi kısa sürede, onlarla çatışmasının o alandaki tüm örgüt üyeleriyle de çatışmak anlamına geldiğini görür ama onun umudu yukarlarda, büyük önderdedir. Oraya bir ulaşabilse, gerçekleri bir anlatabilse her şey hallolacaktır ama büyük öndere ulaşmasının önünde büyük engeller, sıradağlar vardır. Büyük öndere ulaşmakla büyük bireysel aşkına ulaşmak özdeşleşmiştir beyninde. Uzun yıllar bu illüzyonla yaşar. 

Ruhların çevresine örülen bariyer
Elbette bu yıllar içinde Yusuf Can, örgütün üye yapısına ilişkin de epey deneyim yaşar ve bilinçlenir. Aslında örgütün genel üye yapısı konusunda çok iyimser olmadığı başından itibaren bellidir. Üyelerden pek umutlu değildir. Onların, yukardan söylenen her şeye köle gibi itaat ettiklerini görür ve onları ikna etmek için pek bir çabası olmaz. Zaten bu konuda da çok fazla olanak yoktur. Örgüt, üyelerin ruhları arasına demirden barikatlar kurmuştur. O barikatları aşıp gerçek ruha değmek belki de her şeyden zordur.
Aytekin Yılmaz, daha önce ‘İçimizdeki Hapishane: Labirentin Sonu’ kitabıyla açtığı bir mecrayı bu kez güzel bir romanla deşelemiş, iyi de yapmış. Örgütlerinden geçmişe ilişkin dürüst bir muhasebe bekleyenlere tavsiyem bu romanı okumalarıdır. Bu arkadaşlar, böyle bir muhasebe ya da özeleştiriyi örgütlerinden boşuna beklemesinler. Örgütler ve şefleri bunu asla yapmayacaklardır. Yaşamaktan vaz geçmeyen hiçbir canlı varlık kendi intiharı anlamına gelecek saptamalara bile bile imza atmaz. Bunu ancak ve ancak hiçbir örgüte veya kişiye eyvallahı kalmamış, bir anlamda ‘ipini kopartmış’ ama bir anlamda da mücadelenin yükünü çekmiş isimsiz kahramanlara sorumlulukla bağlanmış bireyler yapabilir. İşte bunun en güzel örneğini Aytekin Yılmaz vermiştir... Büyük bir cesaret ve özveriyle.

DAĞBOZUMU
Aytekin Yılmaz
Doğan Kitap
2011, 291 sayfa, 18 TL.

1.4.2011

 

Örgütsel bozulmanın anatomisi

 

Aytekin Yılmaz, daha önce 'İçimizdeki Hapishane'yle açtığı bir mecrayı bu kez 'Dağbozumu'yla deşelemiş, iyi de yapmış. Örgütlerinden geçmişe ilişkin dürüst bir muhasebe bekleyenlere tavsiyem bu romanı okumalarıdır

19.2.2011

 

Mısır devrimi: Sokak kendini örgütlediği zaman

 

30 yıllık bir diktatörün gidişine yol açan Mısır devrimi bölgedeki ve dünyadaki herkesi şaşırttı, 'devrim'e ilişkin kalıpları yerle bir etti.

19.2.2011

 

Mısır devrimi: Sokak kendini örgütlediği zaman

 

30 yıllık bir diktatörün gidişine yol açan Mısır devrimi bölgedeki ve dünyadaki herkesi şaşırttı, 'devrim'e ilişkin kalıpları yerle bir etti.

21.5.2010

 

Kim demişti, roman çağının bittiğini, kim?

 

İnsan varlığının özsel karmaşıklığını tüm görkemiyle önümüze süren büyük bir romanla karşı karşıyayız. Yaşar Kemal ve Cengiz Aytmatov ayarında evrensel bir romanla hem de. Bu iki büyük yazarda da gördüğümüz gibi, bir eserin yerelliği ne kadar canlıysa evrensel değeri de o kadar büyük oluyor

14.5.2004

 

"Savaşçıları beklerken..."

 

Ahmet İnsel'in, Radikal İki, Yeni Yüzyıl, Birikim, Aktüel ve Toplum Bilim gibi dergilerde on yıllık süreç içinde yayımlanmış uzun ya da kısa... 

 


 

11
0
0
Yorum Yaz