19 07 2011

Kendi Eliyle Kendi Defterini Dürmek!

Kendi Eliyle Kendi Defterini Dürmek!

Şu “defterini dürmek” sözünü hiç sevmem. Hele siyasi ve düşünsel alanda bu söz çok kötü anlamlar yüklüdür. Birinin “işini bitirmek”, “buruşturup bir kenara atmak” anlamına gelir. Özellikle düşünsel alan açısından bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü “işi bitmiş” gibi görünen bir düşünce gün gelir yıldız gibi parlar. Bu bakımdan özellikle düşünsel alanda hiç kimsenin “defterini dürmemek” gerektiğine inanırım. Evet ama ya birisi kendi kendisinin defterini dürüyorsa ne olacak? “Dürme” “yapma” demekten başka bir şey gelmez elimizden.

Murat Belge, bugünkü Radikal’de (4 Temmuz 2011), içinde “ceketinin önünü iliklediği” kocaman bir fotoğrafı da bulunan, Ezgi Başaran’la yaptığı söyleşisinde, üzülerek belirteyim ki, ettiği bazı laflarla kendi kendisinin “defterini dürmüş”. Hopa’daki çatışma sırasında kalp krizi geçirip ölen emekli öğretmen Metin Lokumcu’yu doğrudan değil ama onun “çevresini”, “çevresinin çevresini” “Ergenekon”la bağlantılı göstermeye çalışmış. Bununla da kalmayıp devlet yetkililerine yumurta atan öğrencileri de 1940’ların sonunda Tan Matbaasını basan sağcı gençlerin geleneğinin devamı olarak göstermiş. Belge’ye göre, “ülkedeki polis despotizmi hep var”mış ama, “Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yok”muş. İşte Murat Belge’nin, hayatı bir sokak çatışmasında son bulan devrimci bir öğretmen için gösterdiği “duyarlık” budur.

Üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. Murat Belge, teorilerine ve yönelimlerine hiç katılmasam da değer verdiğim bir edebiyat insanıydı. Yazık oldu.

Biyografik notlara, insanların izlediği hayat çizgisine, bir otobiyografi yazarı ve çevirmeni olarak daima çok önem veririm. Bir insanı geçmişiyle, hayatı boyunca uğradığı sapaklarla ele almaya dikkat ederim. Bu beni, “zaten belliydi nereye varacağı” kolaycılığından da, “nasıl oldu birdenbire” şaşkınlığından da korur.

Murat Belge, 1960’larda, o zamanın sol rüzgârından etkilenerek sola yönelen genç bir akademisyen ve aldığı kültürün de yardımıyla parlak bir edebiyat eleştirmeni ve çevirmeniydi. Gerçi o günkü, Mahir Çayan, Seyhan Erdoğdu, Doğu Perinçek, Şahin Alpay, Halil Berktay gibi genç Marksist teorisyenler arasında adı geçmezdi ama özellikle edebiyat çevrelerinde tanınır, bilinirdi.

1971 12 Mart darbesinden sonraki tevkifatlar furyasında o da diğer solcular gibi tutuklandı, Sansaryan Hanı’ndaki polis tezgâhlarından geçti ve İstanbul’da, THKP-C davasından yargılandı. O sırada İstanbul’da bulunmadığımdan çok yakından bilmiyorum elbette ama o dönemde THKP-C içinde ortaya çıkan bölünmede (Mahir Çayan’la Yusuf Küpeli-Münir Ramazan Aktolga bölünmesinde) Yusuf Küpeli kesiminde yer aldı. Bu bölünmede Mahir Çayan’ın karşısında yer alan kesimin esas teorisyeni Yusuf Küpeli değil, Münir Ramazan Aktolga’ydı. Bu sitedeki iki yazıda (“Analar ve Oğullar“ ve “Belgeler ve Murat Belgeler” adlı yazılar) ayrıntılarıyla anlattığım gibi, Münir Ramazan Aktolga’nın o zamanki teorisi ve tezleri, Menşevizmden epeyce yararlanmış, saf bir “üretici güçler” teorisiydi. Özeti şuydu: Kapitalizm ilericiydi, üretici güçleri geliştirirdi. Emperyalizm, kapitalizmin gelişmesini engellemeye çalışırdı. Anti-emperyalist mücadele adına Süleyman Demirel gibi kapitalizmin temsilcilerine saldırmak aslında emperyalizmin safında yer almaktı. O zamanki sol da Süleyman Demirel’e saldırarak emperyalizme hizmet etmişti. Aslında yapılması gereken, Süleyman Demirel’i desteklemekti. Hatta sıkıyönetim güçleri içindeki Faik Türün gibi paşalar da Demirel yanlısı olduklarından, diğer paşalara (örneğin Gürler-Batur kesimine) göre ilerici bir rol oynamaktaydı ve desteklenmeleri gerekirdi. İşte bu kadar vahim teorilerdi bunlar ve aslında devletin ölümle yargılaması karşısında paniğe kapılmanın ürünüydü. İşte Murat Belge, o zaman bu kadar vahim ve teslimiyetçi teoriler savunan bir kesimi desteklemiş ve daha kötüsü sonraki yıllarda bu tutumunu eleştirmek yönünde herhangi bir girişimi olmamıştı.

Murat Belge, 1970’li yıllarda, cereyanın soldan esmeye devam etmesinin ürünü olarak 1960’lı yıllardan bile daha fazla politik bir yönelim içine girerek, bugün “Birikim çevresi” diye bilinen çevreyi örgütledi, Birikim adlı derginin çıkışına önayak olarak. Artık sadece edebiyat teorisiyle ilgilenmiyor, aynı zamanda Marksist teorisyenlik alanında da önemli adımlar atıyordu. Birikim dergisinin ve çevresinin 1970’li yıllarda cereyanı göğüsleyen olumlu bir rol oynadığını düşünüyorum. Neden olumluydu? Çünkü birincisi, solun neredeyse tamamı Stalinist bir yönelim içindeyken, Stalin’i eleştiren önemli teorik metinleri Türkiye soluna taşımıştır (örneğin Kostariyadis’i); ikincisi, Türkiye solunun tamamı korkunç bir iktidar ilüzyonuna kapılmış ve teoriye bir yandan küçümser, bir yandan da dogma haline getirirken Birikim çevresi soğukkanlı bir tutumla bu iktidar tutkusunun dışında kalabilmiş ve dogmatik olmayan bir teorik çalışmada ısrar etmiştir. Sanırım Murat Belge’nin bunda belirleyici bir rolü olmuştur.

12 Eylül sonrasında solun yıkıma uğramasıyla birlikte solda yeni bir akım ortaya çıktı: Sivil toplumculuk. Bugünkü liberalizmin atası olan bu akımın ilk parlak metinlerini Murat Belge yazdı. Daha sonra da Yeni Gündem dergisinde bu fikriyatın esaslarını ortaya koydu zaten. Neydi sivil toplumculuk? Stalinist sol ağır bir yenilgiye uğramış ve geride bir enkaz kalmıştı. Böylece solda büyük bir boşluk oluşmuştu. Bu boşluğu kim dolduracaktı? İki devrimci aday vardı: Anarşizm ve Troçkizm. Fakat bu akımların güç toplayıp kendilerini ortaya koymaları için henüz epey erkendi. Sivil toplumculuk ise, hayal kırıklığına uğramış solcu insanlara, hemen hazırdan, döneme uygun bir hayat tarzıyla birlikte özgürlük, serbestlik, hatta refah vadediyordu. Nasıl mı? Zamanın sol entelektüellerinin yeni gelişen medyaya nasıl doluştuklarını o dönemleri yaşayanlar hatırlar. Oralarda yüksek maaşlar alan entelektüelleri mutlu edecek bir teoriydi sivil toplumculuk. Sunulan özgürlük, ezilenlerin değil, burjuvazinin yedeğindeki “özgürlük”tü. Artık 1960’ların ve 1970’lerin tersine, emekçilerin kurtuluşu davası hor görülüyor, burjuvazinin parlak sahne ışıklarına koşuluyordu. Projektör sorumlusu Murat Belge’ydi.

Bu teori zaman içinde bugünkü liberal akımı doğurdu ve liberalizm bilindiği gibi önce ANAP’ın, daha sonra DYP’nin, en sonunda da AKP’nin destekçisi oldu. Bu memleket burjuvazinin rıza aygıtı olan parlamento tarafından yönetilecekti. Bu, aslında pratikte ortasağın ülkeyi yönetmesi demekti. İşte liberalizm bu ortasağ iktidarların payandası rolünü oynadı ve halen bu rolü oynamaktadır.

Murat Belge ve onunla aynı tutumu savunanlar, soldan ortasağa entelektüel destek sağlama ve güç devşirme gibi bir toplumsal işlevi özellikle son on yılda iyice benimsediler. Dolayısıyla da ortasağın entelektüel kanadı olarak görülebilirler. Tabii ki bu ortasağ entelektüel kanat ortasağın politikacılarıyla da belli bir gerilim içindedir. Ortasağ politikacıların yaptıkları gaflar ve ilkellikler ortasağ entelektüel kanadı zaman zaman zor duruma düşürmektedir; ancak son tahlilde bir aradadırlar, aralarında organik bağlar oluşmuştur; böylece İtalyan Komünist Partisi’nin bir zamanlar Hıristiyan Demokratlarla ittifak kurabilmek için ortaya attığı “tarihsel blok” kurulmuştur.

İnsan ortasağa bu kadar yerleşince elbette olaylara da artık o pencereden bakacak, durumu o perspektiften dağerlendirecektir. Hopa’da sokağa çıkan devrimcilere, devlet yetkililerine yumurta atan gençlere artık ortasağın emrindeki polis güçleri gibi bakmak (bu sitedeki Merdi Kıpti’nin yazısına bakınız) kaçınılmaz olmaktadır. Artık Metin Lokumcu gibi devrimciler, bir zamanlar kendisi de solda yer almış ve sokaklara dökülmüş Murat Belge’lerin gözünde “Hopa’daki gariban”dır. Bu tür “garibanların” heyecanlanacağı bir durum yoktur ona göre. “Hopa’da heyecanlanan gariban”ın “kanat çırpışı” Büyükada’daki zenginlerimizin huzurunu kaçıran bir kaosa yol açmaktadır.

Evet ama zaten biz de bunu istiyoruz.

Bir zamanlar aynı Sansaryan Hanlarından geçtiğimiz Murat Belge arkadaşımız artık istemese de…

Gün Zileli
4 Temmuz 2011

www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com  

8
0
0
Yorum Yaz