08 04 2011

Hukuka bir 'Haller' olunca

Hukuka bir 'Haller' olunca

01/04/2011

Hukuka bir 'Haller' olunca

Matthew McConaughey, kendisine atfedilen Yeni Paul Newman unvanını hak ettiğini bu filmle gösteriyor.

 

GÜNEŞİN KARANLIĞINDA
Orijinal Adı: The Lincoln Lawyer
Yönetmen: Brad Furman
Senaryo: John Romano
Oyuncular: Matthew McConaughey, Marisa Tomei, Ryan Phillipe

Not: İşbu yazı filmdeki bazı gelişmelerden haberdar etmektedir, gerçi film de bu gelişmeleri saklamakta ısrarcı olmayıp meselesine ilk yarım saat civarında ortaya koymaktadır ama yine de “Konuyu fazlaca bahsederek ortamın tadını kaçırmışsın” diyecekleri, girişte uyarayım dedim, bilginize…

Çok sevdiğim bir tanımlamadır ve daha önce de kullanmıştım. Kaynağı ise bir İngiliz futbol dergisine (sonradan kapanan ‘Total Football’du galiba) dayanıyor. ‘Evet, pis bir iş ama biri yapmalı’ başlığını atmışlar ve kaleciliğe dair bir dosya hazırlamışlardı. Amerikan sinemasının genel çerçevesi içinde perdeye gölgesini düşüren ‘Avukatlar’ı görünce, bu başlığı hatırlarım çoğu kez. Ne kadar pis iş varsa ilgilenirler ve ‘eşyanın tabiatı’ gereği, kendileri de temiz kalamaz bir şekilde pisliğe bulaşırlar. Bu haftanın mönüsünde yer alan en dikkat çekici Hollywood yapımı ‘Güneşin Karanlığında’nın (yine zorlama bir Türkçe isim, orijinali ‘The Lincoln Lawyer), ana karakteri olan avukat Mick Haller ise pisliğe zoraki bulaşanlardan değil, sanki kanı çekiyor ve o da bu durumdan fazlasıyla memnun gibi. Haller’ın en önemli özelliği, sabit bir mekânının olmaması ve işlerini, Lincoln marka arabasında halletmesi. Önde oturan şoförü Earl’ün gamsız ve de kedersiz görüntüsünün altında ‘insan sarrafı’ bir kişilik barındırması ise büyük avantajı gibi. Haller, hukuk sisteminin açmazlarına vâkıf ve işlerini yürütmekte mahir bir adam.
Rüşvetini, büyük-küçük hediyelerini, pragmatik zekâsını kullanıyor ve kendi yolunda başarıyla yürüyor. Bir zamanlar karısı olan Maggie ise seçimini ‘İddia makamı’ndan yana yapmış bir hukukçu, yani savcı. Büyümekte olan kızlarının hatırına arada bir buluşup eski günleri yâd ediyorlar. Lakin California’nın güneşli ve güzel ortamında Haller’ın yeni davası, giderek dallanıp budaklanıyor. Zengin bir züppe olan Louis Roulet, bir fahişeyi dövüp tecavüz etmekten yargılanıyor. Dava, nihayetinde Haller’a geliyor. Eski dostu dedektif Frank Levin’la davayı üstlenen avukatımız, zamanla işlerin beklediği gibi gelişmediğini görüyor. 

Chandler ve Spillane havası
Bir zamanların polisiye üstâdları Raymond Chandler ya da Mickey Spillane’in yarattığı dünyalardaki dedektifler, salaş bürolarında, kirli işlere bakar, bataklıkta iz sürer ama raconlarıyla onca pisliğin üstesinden gelirlerdi. 1956 doğumlu ve Pulitzer ödüllü yazar Michael Connely’nin yarattığı Mickey Haller da, bu tür dedektiflerin uzantısı niteğinde bir avukat. Yukarıda konusunu özetlediğim film de, yazarın, çok satmış serisinin ilk romanının sinema uyarlaması (öte yandan Connely’nin asıl karakteri Los Angeles Polis Departmanı’ndan bir dedektif olan Hieronymus ‘Harry’ Bosch ve bu tipleme, Haller’ın da üvey kardeşi). 

Bir ‘Primal Fear’ değil ama
Eski Los Angeles Times polis muhabiri olan yazarın daha önce bir başka romanı ‘Blood Work’ de, Clint Eastwood tarafından perdeye taşınmıştı (naçizane görüşüm bu filmin son dönemdeki en kötü Eastwood yapımı olduğu yönünde).
2007’de ‘The Take’i çeken Brad Furman’ın ikinci uzun metrajlı çalışması olan ‘Güneşin Karanlığında’, bu ‘aykırı avukatı’ son derece akıcı bir anlatım ve kurguyla karşımıza getirirken, ‘Eski zamanların mahkeme filmi’ tadını da perdeye taşıyor. Geçmişte tavanda bir pervane döner ve daha ilerledikçe sanık, iddia ve savunma makamı, jüri ve de hakim terlerini siler, biz seyirciler de bu ortama bayılırdık. Uzun süredir şöyle sırtımızı koltuğa dayayıp, esrarı ve gerilimi itibarıyla bir ‘mahkeme filmi’nin tadını çıkaramıyorduk. Ben bu konudaki son başarılı filmin, Edward Norton’ı keşfetmemizi sağlayan ‘İlk Korku’ (Primal Fear) olduğunu düşünüyorum (ki bu konudaki hatırlatmayı da sinema yazarı arkadaşım Cumhur Canbazoğlu yaptı). Bizde ‘Cinayet Gecesi’ çevirisiyle gösterime giren 2007 yapımı ‘Fracture’ da muhteşem başlamış ve ilk öblümü itibarıyla, bende “Galiba klasik olacak” türünden bir iz bırakmıştı. Ama Anthony Hopkins ve Ryan Gosling’in başrollerini paylaştığı bu yapım. Sonunu getirememişti. ‘Güneşin Karanlığı’nda bir ‘Primal Fear’ değil belki ama geneli itibarıyla, belli bir çizgiyi tutturuyor.
Hukuk okurken eğitimi bırakıp oyunculuğa geçen Matthew McConaughey, sinema kariyerinde hukukçuları çokça canlandırdı. ‘A Time to Kill’ ve Amistad’da mahkeme tozu yutan 1969 doğumlu aktör, ‘Güneyin Karanlığında’ da bana kalırsa meslek hayatının en iyi performanslarından birini ortaya koyuyor. Yolun başındayken kendisine atfedilen ‘Yeni Paul Newman’ unvanını da sanırım bu aralar daha çok hak ediyor.
Mick Haller’ın hazırda bekleyen daha üç romanı var, McConaughey belki de bu tiplemeyi bir seriye dönüştürebilir. Yaklaşık üç sene önce Antalya’da kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkânını da bulduğum Marisa Tomei, belki hiçbir zaman ‘birinci sınıf’ yıldızlar katında değildi ama güzel ve yetenekli bir oyuncu olarak her daim takdirimizi kazanmıştı. Onu da ilk kez bu filmde (Haller’ın eski eşi Maggie’yi canlandırıyor) zamana yenik düşmüş, yani biraz yaşlanmış gördüm. Şımarık zengin çocuğu Louis Roulet’de Ryan Phillipe ‘tam dayaklık bir karakter’i ete kemiğe büründürmekte son derece başarılı. Keza dedektif Frank Levin’de de William H. Macy, hafiften ‘country şarkıcılarını’ andırıyor ve çoğu kez olduğu gibi mükemmel… Filmde ayrıca şoför Earl’de Laurence Mason’la Roulet’nin annesi Mary Windsor’de Frances Fisher’ı (kötülük timsali aristokratı kısa ama öz rolünde, harika oynuyor) da çok beğendim. Savcı Ted Minton’da Josh Lucas da özellikle mikrofonik ses tonuyla etkileyici. 

Bizde ‘katil’ her zaman uşak
Sonuç olarak eski edebiyatın ve ‘Film-noir’ın esintilerini, parlak California güneşi altında, lüks arabalar ve hayatlar eşliğinde sunan bu film, kuşkusuz kaliteli bir eğlencelik. Ama bu filme, bu coğrafyadan bakmak, hukuku bu denli eğlenceli bir mesele olarak algılamak konusunda sıkıntı yaratıyor. Sözün özü elin oğlu, adli vakalar üzerinden yer yer zekâ oyunlarına başvurarak önce edebiyatta, sonra da sinemada bu oyuna seni, okuyucu ve seyirci olarak ortak ediyor, hukukun, kendine özgü kuralları doğrultusunda doğrunun bulunmasına ilişkin bir (eskilerin deyimiyle) ‘darb-ı mesel’ anlatıyor. Amma velâkin bizim buralarda ise hukuk öyle zekâmıza özel bir katkıda bulunacak, ufkumuzu geliştirecek bir mesele değil, aksine ‘kör gözüm parmağına’ ilkellik kokuyor. Basılmamış bir kitap bile, korku nesnesi. Fikirler öyle bir ‘kâğıttan kaplan’ ki, bir tek kitabın bile yıkacağından endişe ediliyor. Dolayısıyla bize de, başkasının hukukuna romanlardan, filmlerden bakmak ve fikrimizi, böyle geliştirmek kalıyor. Çünkü ait olduğumuz ligin, bu türden bir rekabeti barındırmadığı çok açık… Burada ister devlet, ister federasyon deyin, iktidarı eline geçiren kendine yakın gördüğü takımları kayırmaya her daim meyilli. Lafı fazla uzattım, böyle bir hukuk siteminin de ne romanı, ne de sineması heyecan vermez, çünkü ‘katilin uşak olduğu’ daha ilk sayfalarda ya da görüntülerde anlaşılıyor…


 

5
0
0
Yorum Yaz