20 04 2011

GENÇ OSMAN OYUNU NE ANLATIYOR

TİYATRO DEDİĞİN NEDİR Kİ SÜMEYYE ERDOĞAN 

Sümeyye Erdoğan'ın Ankara'da izlemeye gittiği "Genç Osman" oyununda ve oyun sonrasında yaşananlar ilk bakışta odatv'nin sayfalarında yer almaya yakışmayacak bir kişisel olay gibi göründü. Bu konuda çekimser kaldık. Ancak Erdoğan'ın internet sitelerine düşen açıklamasını okuyunca yanıldığımızı anladık.

Sümeyye Erdoğan'ın "alınganlık"ı, öyle kişisel bir alınganlık değil, tarihsel bir alınganlıktır! İnsanın insanlaşma tarihini oluştururken sürdürdüğü mücadelede önemli bir çatışma noktasıdır! "Aydınlanma" diye bir zorunlu tarihsel süreci, hepsi dinsel gücün karşısında olmuş ve milyonlarca insanının acılarıyla kanı pahasına yapılmış (1789,1848,1917,1923 vs) devrimleri yaşamış insanlığın bu gelişiminin sonuçlarını kavrayamamış ve buna ayak uyduramamış, ama bu karşıkonulmaz tarihin karşısında, "simge"lerden güç alarak ve de "modern" bir olgu olan sakızıyla (Alınganlık 1: "...sahnenin önüne gelerek 'pardon ben anlayamadım da sormak istiyorum, bu nedir??' diyerek sakız çiğneme hareketi yaptı!.. Seyirciden birinin ufacık bir ağız hareketinden dolayı!.. -Sessiz ve gayet sıradan bir şekilde- sakız çiğnediği için!..") bu gerçek karşısında denge sağlamaya çalışmış bir insanın ruh halini görüyoruz. (Psikolojik bir inceleme için iyi bir veri olacağına inandığım "twitter" mektubunu psikoloji bilimiyle uğraşanlara havale ediyorum.)

*

Sümeyye Erdoğan, niçin "Genç Osman" oyununa gitmeyi tercih etti? 10 yıllık devr-i iktidarında ne "baba" Erdoğan'ı, ne Cumhurbaşkanını, ne de AKP'den bir bakanı, (belki milletvekilini de) tek bir tiyatro oyununda, operada, müzikalde, klasik müzik konserinde gören olmadı. Şimdi bu sevdanın nedeni "Muhteşem Yüzyıl"dan kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum. Ancak büyük yanılgı da "Muhteşem" duygularla ve beklentilerle izlemeye geldiği oyunun Turan Oflazoğlu gibi "Muhteşem" bir adamın yazdığı biraz "başka" bir oyun, "Genç Osman" oyununun olmasından doğmuştur. Sümeyye Erdoğan'ın beklentilerini boşa çıkaracak zevzekliklerle(!) dolu bu oyunun, izleyicimizin kafasındaki "gerçek"leri hayli rahatsız ettiği anlaşılıyor. (Alınganlık 2: "...Bir de şarkının 'halkın çoğu aç, azı toksa' kısmında 'azı tok' derken bariz bir şekilde eliyle bizi gösterdi!..")

*

Genç Osman, meczup ve biraz aklı yerinde olmayan amcası Mustafa'nın yerine padişah yapılınca genç ve "toy" olmasına karşın büyük işlere girişir. Yeniçerilerin ve sipahilerin haydutluklarının önüne geçmek ister: "OSMAN Hicazdan dönerken Anadolu'da kalıp yeni bir ordu kuracağım oradaki Türkmenlerimden. O bozulmamış kanla yenileyeceğim devletin bünyesini!" (Genç Osman, s. 98. T. Oflazoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları-Ankara) 

Tek eşliliği savunur! "OSMAN Harem hayatına, yüzyılların bu rezaletine son verip tek kadınla evlenmeyi başlatacağım ülkede!" (s.39) Buna haremi dağıtarak kendisi örnek olur! Bu iş kayınpederi olduğu halde Şeyhülislam Esat Efendi'nin bile hoşuna gitmez.

Kuranın Türkçe söylenmesini ister! "OSMAN Öz halkım anlamıyor Kuran dilini, Tanrıyı Türkçe konuşturmalıyız!" (s. 57)

Anadolu'da eşkıyalarca tahılları, malları talan edilen yoksul köylülerin İstanbul'a göç etmelerini araştırır, onlara sahip çıkar! Yeniçeriler ise sipahilerle birleşip, Genç Osman'ın Anadolu'ya geçme isteğinden rahatsız olurlar: "1. SİPAHİ Niçin gitmek istediği bilinmektedir. Anadolu'ya geçmesi bizden vazgeçmesidir!" (s.101)

Her ay yapılan kutlamaları, bayramları tek güne indirir. "OSMAN Ne bayram delisidir bu benim milletim!" diyerek "Lala"ya emir verir: "Padişah yılda bir gün tebrik kabul edecek bundan sonra, bütün bayramlar kutlanmış olacak böylece!" (s. 97)

Ülkesindeki insanların "Kul" değil de "Halk" olmalarını ister: "OSMAN Ya ben kul değil, halk istiyorsam? Kulluk ortadan kalksın istiyorsam?" (s. 45)

*

"Genç Osman" oyunu anlaşılacağı gibi tarihsel konumunun çok ilerisinde işler yapmaya çalışan padişahın trajik sonunu anlatır. Karşısındaki güç "Yeniçeriler" ve "Sipahiler" ve gizli düşman aynı zamanda padişahın da kayınpederi olan Şeyhülislam Esat Efendi'dir. Turan Oflazoğlu, dinciler, askerler ve yönetim arasında süren bu açık/gizli savaşın gerilimini oyunun merkezine koyar. Oyunu sahneye koyan Şakir Gürzumar, anlaşılan, sipahi ve yeniçerilerin "dansı"na özel bir önem vermiş, bu diyalogları sahne hareketleriyle, -seyirciyle "göz" teması dahil- temas kurarak oyunun bir yana sarkmasını önlemiştir. Sümeyye Erdoğan'ı rahatsız eden sahnelerin çoğunun burada olduğu anlaşılıyor:

"1. SİPAHİ (bir kadeh yuvarlayıp)

Rakı değil mübarek elmas tozu, yıldızlar çaktı boğazımda!

(Dudağını yalıyarak)

Kemençe yoksa zulüm işkence çoksa durum bomboksa;

kanun yoksa töreler kurallar çoksa ama düzen yoksa

durum bomboksa; hele ney yoksa

sevda denen şey çoksa ama sevgili yoksa

iştah pek çoksa cepte metelik yoksa

çoklar aç azlar toksa durum bomboksa...

çalmazsa çalmasın sazlar!"  (s.70)

(...)

"1. YENİÇERİ

Edepten çıkmak yok, biz bize değiliz;

burda soylu kişiler var, boylu kişiler var." (s. 73)

*

Sümeyye Erdoğan'ın, bu büyük eylemini, "başörtüsü" nedeniyle hakarete uğradığı için yaptığını söylemesi ise başörtüsü denen -bence- özel örtünün, tüm toplum tarafından artık kanıksanmış bir "mağduriyet" aracı olduğunu, bir başka deyişle artık bir mağduriyet ifade etmediğini kanıtlamaktadır. (Alınganlık 3: "...Fakat...  durum belliydi, çünkü adam aslen sakıza değil, başörtüsüne takmıştı!..")

*

Sümeyye Erdoğan anlaşıldığı kadarıyla, naif, içten ve oldukça dürüst bir insan. Eğer onu yetiştiren şartlara isyan etmeyi başka bir biçimde yapabilse ve oyunu –salondaki diğer başörtülüler gibi- sonuna dek izleyebilseydi, içten inanıyorum ki yazarın/yönetmenin/oyuncu Tolga Tuncer'in vermek istediği gerçeklerin mesajını alacaktı. Ve muhtemelen babasına, niçin partisinde üç-beş eşli milletvekilleri olduğunu, niçin Kuran'ın geniş halk yığınlarınca anlaşılmaz bir dille okunmasında inat edildiğini, 21. yüzyılda niçin insanların kutsal dinimizi ticarete alet ettiğini soracaktı.

Bu genç izleyicimizi, işte bu dürüstlüğü yüzünden, ne başörtüsü, ne askerlerin dansı, ne şu, ne bu, gerçekte, -oyunun başlarında geçtiği için terk etmeden önce izlediği- aşağıdaki repliğin rahatsız ettiğine inanıyorum:

"OSMAN

Yeryüzünün en güçlü devleti,

en zengin ülkesiyiz sözde.

Açlıktan ölenlerin bulunduğu bir ülkede

şölenler düzenlenip tıka basa yeniyorsa,

çıplakların soğuktan titreştiği yerde

kürklere sarınanlar olabiliyorsa;

ve bütün bunlardan sorumlu olan kişiye

cihan padişahı diye alkış tutuluyorsa

yazıklar olsun o padişaha da ona alkış tutanlara da!" (s. 12)

*

Ve Sümeyye Erdoğan'a son söz oyunun sonundaki replikten: "1. SİPAHİ Kabahat küçükten, bağışlamak büyükten!" (s. 138)

 

 

NOT: Eskiden, sosyalist devrimi yaptığımızda ilk işimizin, her şeyi devletleştirip tiyatroları özelleştirmek olduğunu hayal ederdim. Daha özgür, bağımsız ve eleştirel olabilmeleri ancak böyle sağlanabilirdi! Oysa şimdi, -bir zamanlar Tansu Çiller'in dediği gibi- dünyada devletinin tiyatrosu olan tek "komünist! ülke belki de Türkiye kaldı! Ve ben artık bunca müdahaleye karşın bu durumu savunuyorum. Dışarısı, yani “sivil” ortam o kadar kirlendi ki “resmi” olan onun yanında pak kalıyor. Yoksa tiyatro bu saldırganlık altında toptan yaşamımızdan silinip kaybolacak. Oyuncular dizilerde, reklamlarda sürünüp sanatı, sanatçı kavramını ayağa düşürecekler. Tiyatro Türkiye'de, kamunun kucağında daha güvende ve belki daha özgür diye düşünüyorum. Buna da Devlet Tiyatroları'nın oyunlarını tüm ülke sathında hınca hınç dolduran izleyiciler yanıt veriyor zaten.

Ahmet Yıldız

Odatv.com 

 

TİYATRO DEDİĞİN NEDİR Kİ SÜMEYYE ERDOĞAN 

 

Biz tiyatro öğrenmeye başlarken önce seyirci olmanın adabını öğreniriz sonra sahnenin ahlakını. Ve öğrencilerimize de bunu öğretiriz. Tiyatro ahlakından anladığımız budur, böyle bir bütünlüklü kavramdır. Sahnede olduğu kadar sahne karşısında nasıl davranmak gerektiği.

Deriz ki, oyun izlerken bir şeyler yiyip içmeyin, sakız çiğnemeyin, yanınızdakiyle konuşmayın, üstünüzün başınızın temiz olmasına özen gösterin , hele de ön sıralardaysanız, ayağınızı bacağınızı sahneye doğru uzatıp yatarcasına oturmayın. Telefonlarınızı sessize alıp yanıp sönen ışığı ve homurdanan titreşimleriyle hem sahneyi hem yakınınızdaki seyircileri rahatsız etmeyin… Gitmek istiyorsanız (ölecek gibi hasta değilseniz) antrakta kadar bekleyip sonra çıkıp gidin.

Gittiğiniz oyun hakkında kısaca, üslubundan, dilinden, ekolünden ön bilgi almanızda yarar var. Ola ki alışıldık gerçekçi bir oyun değildir, çerçeve sahnenin dördüncü duvarını yıkmış bir oyundur, seyirciyle ilişki kuruyordur. Oyunun rejisi ya da dramaturjik yorumu seyirciyi ve seyircinin şöyle ya da böyle katılımını sağlayacak bir üslupla sahnelenmiştir.

Çünkü biliriz ki sahnede gördüğümüz oyun tek kişilik bile olsa büyük bir ekibin emeğiyle oraya gelmiştir. Her gece o emek yeniden üretir yaratıcılığını çünkü karşısındaki yeni bir seyircidir. Ve çok hassas bir anı paylaşırsınız oyun sırasında sahnedeki oyuncuyla.. Kimi cahillerin söylediği gibi tiyatro geçen yüzyılların sanatı değildir. 2500 Yıllık tarihiyle dünün, bugünün, yarının sanatıdır. Hep söyleriz hadi yine söyleyelim. İnsanla insanın karşılıklı gelmesiyle yapılır ancak.

Birkaç gün önce bir seyircinin başına geldiği iddia edilen olay hakkında basında izlediklerim dışında yeterli bilgim yok,. Olayın öznesi olan kişinin kendisinin tahminde bulunduğu nedenlerle oluşmuş bir olağandışı durum mu yoksa oyunun olağan oynanışı mı bilmiyorum. Ancak, söz konusu kişi ağır bir öfke patlaması yla kendisinin de “sanatı sevdiğini , seyirci olmakla kalmayıp hobi olarak uygulamasında da olan biri olduğunu” söylüyor, kolay anlaşılamayan bu özellikleri nedeniyle kendisine yapıldığını iddia ettiği tavrı “terbiyesizlik”, "faşistlik”, "hoşgörüsüzlük”, sığ düşüncelilik”, çağın gerisinde kalmışlık” “cahillik” gibi tanımlamalarla eleştiriyor.. Bu betimlemeleri oyuncudan başlayıp kendisininkine benzemeyen kültürel yaşam biçimine sahip bütün ahaliye yöneltmeyi ihmal etmiyor. Türbanlı olduğu için oyuncunun kendisine tepki verdiğini sanıyor.Oysa son sekiz yıldır bütün protokol koltuklarına yerleşmiş olan kendisi gibi giyinenleri (alışmayı bilemem ama) yadırgayan kalmadı sanırım. Tavsiyeleri tehditlerle sonlanıyor. Olabilir. Galiba buna alıştık. Ama doğrusu pek sanattan anlar bir dili olmadığı açık. Asıl ilginç olan, kimi yazarların, bu sıralar moda olan  “tatmin oluverme” becerisiyle davranıp seyirciden yana taraf olmaları ve oyunu, oyuncuları, Devlet Tiyatrosunu ve hızlarını alamayıp tiyatro sanatını suçlamaları .

Tiyatro dediğiniz nedir ki? Yaşama ilişkin bilgilerinizi deneyimlerinizi sınadığınız bir sahne değil mi? Birilerini kendi yetersizliklerinize “alışacaksınız” diye tehdit edeceğinize, öğreneceksiniz; öğrenmenin yaşı yoktur. Bilmediğiniz şeyleri ve bu arada tiyatro izlemenin adabını..

 

Gülşen Karakadıoğlu

Odatv.com 

30
0
0
Yorum Yaz