19 07 2011

Çankırı-Dersim…

Çankırı-Dersim…

Seçimlerden önce yazdığım yazımda seçimlerin ve parlamentonun bir şeyi değiştirmeyeceğini, ancak ona katılanları değiştireceğini yazmıştım. Şimdi bir şey daha eklemeliyim: Seçimler hiçbir şeyi değiştirmez ama toplumdaki dinamikleri ve eğilimleri göstermesi ve toplumsal eğilimlerin anlaşılması bakımından eşsiz istatistiklerdir.

Bu bakımdan illeri, partilere verilen oy oranlarına göre sosyolojik bakımdan kategorize etmemiz mümkündür:

Bir: En tutucu ve reaksiyoner iller hem AKP’nin hem de MHP’nin Türkiye ortalamalarının üstünde oy alıp birlikte zaman zaman %90 oy oranına vardıkları illerdir ki, bunlar büyük çoğunlukla orta Anadolu’da yer alan, şehir olarak küçük ticaretle uğraşan, kırsal alanları verimsiz, yekpare Sünni ve Türk nüfusa sahip, dışarıya göç verse de dışarıdan pek göç almayan, dinsel taassubun fazlasıyla etkisi altındaki yerlerdir:

Burdur, Isparta, Afyon, Kütahya, Bilecik, Sakarya, Düzce, Bolu, Karabük, Kastamonu, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Yozgat, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Karaman, Konya, Osmaniye, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt

İki: AKP’nin oy oranının Türkiye ortalamasının epey üstünde olup da MHP’nin kendi Türkiye oy ortalamasını geçemediği illerin ise, orta Anadolu’nun görece daha doğu kısımlarında yer alan ve orta Karadenize de uzanan, yine aşağı yukarı aynı yapıda olmakla birlikte orta Anadolu’nun durgunluğundan nispeten kurtulmuş, yeni yükselen ve dünyaya açılan Anadolu ticaret-sanayi burjuvazisine yataklık eden, bazıları Alevi-Sünni karışık, kısmen Kürt nüfus barındıran iller olduğu dikkate çekmektedir:

Gaziantep, K.Maraş, Adıyaman, Malatya, Kayseri, Sivas, Tokat, Elazığ, Erzurum, Rize, Çorum, Amasya, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun

Üç: AKP’nin bir hayli oy almakla birlikte Türkiye ortalamasının altında kaldığı, buna karşılık CHP’nin Türkiye ortalamasının üzerinde oy aldığı iller ise Trakya, Ege, iç Ege, Zonguldak havzası ve Çukurova’da yer alan; Türkiye modernleşmesiyle (Ankara, Eskişehir, İstanbul, İzmir) ve Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle hızlanan kapitalistleşme süreciyle görece daha fazla yüz yüze gelmiş (Ege, Çukurova); kıyılar ve kara parçaları yoluyla batı ülkeleriyle daha fazla temasta, hatta bu ülkelerden (Balkanlar’dan) göç almış illerdir:

Kırklareli, Tekirdağ, Edirne, İzmir, Aydın, Muğla, İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Uşak, Denizli, Eskişehir, Ankara, Zonguldak, Bartın, Antalya, İçel, Adana, Hatay

Dört: BDP’nin ya kendi başına kazandığı ya da AKP ile paylaştığı illerin ise Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illeri olduğu, burada Kürt nüfusun net tercihlerinin belirleyiciliği bilinmektedir:

Hakkari, Şırnak, Van, Mardin, Batman, Diyarbakır, Siirt, Bitlis, Muş, Bingöl, Ağrı

Beş: Özgünlüğüyle Anadolu’nun orta yerinde küçük bir ada gibi duran Tunceli ili (Dersim) aşağıda yapmayı deneyeceğim gibi başlıbaşına tahlil edilmeyi hak etmektedir.

Sosyolojik bir bakışla bu harita bize birçok şeyi açıklamaktadır kanımca. Üzerinde durmamız ve tartışmamız gereken noktaların ise şunlar olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, Sosyolojik bakış bazı şeyleri izah etmeye yardımcı olmakla birlikte bir noktadan sonra yetersiz kalabilmektedir. Anadolu sağcılığı dediğimiz olayı biraz daha tahlil etmeye ihtiyaç var kanısındayım. Kemalist modernizmin, Anadolu sağcılığının yerinden kıpırdatılamaz bir taşlaşma içine girmesindeki rolü nedir, ne kadardır? Bazı arkadaşlar, tam ters sonuç çıkartıyorlar. Yani modernizmin gereğince hızlı ve şiddet araçları kullanılarak yürütülmemesinin ürünü olduğunu düşünüyorlar bu durumun, yarı yolda duraklamaya bağlıyorlar olup biteni. Ben ise bu kanıda değilim. Modernleşmenin seçkinci ve soyguncu bir azınlık tarafından halka yukardan dayatılması ters tepmiş ve reaksiyoner bir içe kapanmayı getirmiştir. Öte yandan, AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana CHP’li seçkinlerin ya da kendilerini halka göre seçkin gören tahsillilerin bir yaşam tarzı direnişine yönelerek kendilerini yoksul halk kesimlerinden soyutlayacak bir seçkincilik ve halkı hor görme havalarına girmeleri Kemalist modernizme karşı halk tepkisinin iyice büyümesine yol açmıştır. Bundan da en çok yararlanan AKP olmuştur.

Ayrıca, bugün AKP en modernist partilerden biridir. İslamla modernizmin karışımının ortaya çıkarttığı tuhaf bir yaratık görünümünde olan AKP, modernizmde (eğer modernizmden esasen kapitalizmi anlayacaksak) bütün rakiplerini geride bırakmıştır. Bu yüzden sorun modernleşmeye direnmek ya da taraftar olmak değil, kapitalist sömürüye direnmek sorunudur. AKP, esasen Anadolu’dan yükselen yeni ticaret-sanayi burjuvazisinin partisidir. Devrimciler, AKP’ye mücadele mevzisini bu noktada kurar ve sisteme karşı mücadele haline getirirlerse başarılı olabileceklerdir.

İkincisi, haritamızın ortaya çıkarttığı çok önemli bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum. Hem AKP’nin hem de MHP’nin oy oranlarının Türkiye ortalamalarının bir hayli üstünde olduğu ve Anadolu sağcılığı dediğimiz olayın çelik çekirdeğini oluşturan illerin durumu, Türkiye’de, gelecekte, MHP’nin iktidarı altında parlamenter bir faşizmin hiç de uzak bir ihtimal olmadığını göstermektedir. AKP artık zirveye çıkmıştır. Bundan sonra düşüşe geçecektir. AKP seçmeni ile MHP seçmeni arasında hiç de önemli bir kültürel ve siyasal fark söz konusu değildir. AKP’nin iktidar yıpranmasına uğrayıp zirveden aşağı düşmeye başladığı koşullarda orta-sağ barajlar yıkılınca Anadolu sağcılığının oyları başka hiçbir yere değil, hızla MHP’ye akacaktır. Bu suların CHP tarafına akması bir hayli zordur ve zaten CHP’nin oy sınırı %30’un ötesine geçecek gibi görünmemektedir. Zaten MHP de bunun pususuna yatmış bulunmaktadır. Bu yüzden, AKP’nin merkez sağ barajının yıkılmasıyla ortalığı devlet tapıncı yüksek MHP’nin şahsında bir faşizm selinin basmasında hiç de şaşılacak bir şey olmayacaktır. Zaten, AKP’nin son zamanlarda hem MHP’yi o kadar hırçın bir şekilde hedef alıp, hem de MHP’den daha MHP’li sloganları benimsemesi bu korkunun göstergesidir. Şunu unutmayalım ki, Anadolu sağcılığını oluşturan kitlede güçlü bir devlet tapıncı da vardır ve MHP İslamcı muhafazakârlıkla devletçi bağnazlığı kaynaştırmada bu kitlenin ruh haline çok da iyi hitap edebilmektedir. Kısaca söyleyecek olursam, dünyada ve Türkiye’de çok önemli gelişmeler olmazsa parlamenter faşizm yakın bir zamanda (5-10) yıl içinde kapımızda demektir.

Üçüncüsü, Tunceli, bir nevi Anadolu sağcılığının anti-tezi gibi durmaktadır orta yerde. Örneğin, AKP-MHP oylarının toplamda %90’a yaklaştığı Çankırı ili Anadolu sağcılığının kalesi olarak ne ifade ediyorsa, CHP-BDP oylarının toplamda %80’e vardığı Tunceli de onun tam zıddı olarak Anadolu halk muhalefetinin kalesi olarak aynı şeyi ifade etmektedir. Genelde BDP’nin yüksek olduğu yerlerde CHP çok düşüktür. CHP’nin görece yüksek olduğu yerlerde ise BDP pek varlık gösterememektedir. Bu da bu iki partinin arasında var olan Kürt sorununun bağdaşmazlığının göstergesidir. Ne var ki Dersim, devlete, hükümete ve egemen kültüre karşı muhalifliğini, bu ikisini kendine özgü bir biçimde bağdaştırıp, iktidar partisi AKP’ye Türkiye çapında en düşük oy oranını armağan ederek, Türk-İslam sentezine (AKP-MHP’ye) ancak %20 yer bırakarak ortaya koymuştur. Dersim’de CHP devletçilik anlamına gelmez, muhaliflik anlamına gelir. Yine Dersim’de BDP doğrudan Kürt milliyetçiliği anlamına gelmez. 1938’den sonra kendi küllerinden yeniden doğan, Dersim’e özgü bir Alevi-Zaza kimliğinin dışavurumu anlamına gelir. CHP’ye Dersim’de verilen oylarla örneğin Trakya’da ya da İzmir’de verilen oyları birbirine karıştırmamak gerekir. İzmir’deki CHP oyları devletçi ve seçkinci oylarken, Dersim’deki CHP oylarının anlamı, devlete muhalefettir. Keza Dersim’deki BDP oylarının anlamıyla Diyarbakır’daki BDP oylarının anlamı da farklıdır. Bunun için bir tek Dersim’de CHP oylarıyla BDP oyları yan yana gelip %80’lik bir muhalefetin ifadesi olarak kendini ortaya koymuştur. Dersim, hiç abartmadan belirteyim ki, bugün Türkiye’nin geleceğe dönük devrimci yüzünün temsilcisidir.

Dördüncüsü, BDP’nin parlamentoya 36 milletvekili sokması karşısında ayakları yerden kesilen yeni sol sosyeteye de söylenecek bir iki söz var elbette. TİP, 1960’ların ilk yarısındaki büyük toplumsal yükselişin ürünü olarak (ve tabii ki milli bakiye denen adil seçim sisteminden yararlanarak) parlamentoya 15 milletvekili sokabilmiş ve buna o zamanki biz genç devrimciler de sevinmiştik. Ne var ki, sevincimiz çok erkendi. Çünkü TİP’in parlamentoya girişi aynı zamanda onun ölüm fermanının da imzalanması anlamına geliyordu. Devrimciler parlamentoyu değiştiremezler ya da parlamento yoluyla bir şeyleri anlatma olanakları son derece kısıtlıdır ama burjuvazi onları vitrin gibi kullanmakla kalmaz, üstüne üstlük bir de bu yolla gerçek devrimci faaliyetten alıkoyar. Nitekim TİP olayında da böyle oldu. Açıp Tarık Ziya Ekinci’nin anılarını okuyun lütfen. Derslerle doludur o anılar. Oradan da anlıyoruz ki, devrimcilerin parlamentoya girmeleri onları kitlelerden hızla kopartmaktadır. Tarık Ziya Ekinci, meclisteki işlerden dolayı teşkilatlanma faaliyetlerini bile nasıl yürütemez hale geldiklerini çok güzel anlatmaktadır.

Kısaca söyleyeceğim şudur: Parlamentoya adım attığınız andan itibaren devrimciliğe elveda demeniz gerekir.

Kızmayın. Dost acı söyler diye bir söz vardır.

Gün Zileli

14 Haziran 2011

gunzileli@hotmail.com  

23
0
0
Yorum Yaz