Nâzım ile volta atmak
16/10/2008 · Kategori: Siir Inceleme-Yorumlama
Nâzım ile volta atmak
BÜLENT USTAMemet Fuat arşivi düzenlenirken, Piraye’ye yazılmış mektupların bulunduğu sandıktan, içinde roman ve hikâye parçalarının olduğu Nâzım Hikmet’e ait defterler çıktı.
Artık sayfaları iyice sararmış defterlerin bir köşesinde “İstanbul Tevkifhanesi, 1938” yazıyor. Aradan tam tamına 70 yıl geçmiş. Ve bu yıl, Memet Fuat arşivi düzenlenirken, Piraye’ye yazılmış mektupların bulunduğu sandıktan içinde roman ve hikâye parçalarının bulunduğu Nâzım Hikmet’e ait defterler çıkmış. Daha önce yayımlanmamış bu defterleri, Yapı Kredi Yayınları “Öteki Defterler” adıyla kitaplaştırmış.
Çıplak bir gözlem
Kitapta, Nâzım Hikmet tarafından kitap kapağı gibi tasarlanmış defterlerin kapakları ve kendi el yazısıyla sayfa örnekleri de mevcut. Hatta yayınevi, Nâzım’ın o günlerde kullandığı dile de sadık kalmış ve ‘kâğıt’ sözcüğünü ‘kâat’, ‘eroinman’ sözcüğünü ‘eroinoman’ olarak bırakmış.
“Öteki Defterler”, Nâzım’ın aynı zamanda ünlü mektup arkadaşı olan karısı Piraye’nin bir mektubuyla başlıyor. Nâzım, kitapta yer alan defterlerinin başına o mektuptan bir alıntı koymuş: “Bir defter al. Her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır...”
Defterleri okuyunca Piraye’nin bu temennisinde ne kadar haklı olduğunu anlıyor insan. Bu defterlerde yer alan roman ve hikâyeler, sonradan kitaplaşan “Piraye’ye Mektuplar” kadar çarpıcı... Her şeyin olduğu gibi aktarıldığı çıplak bir gözlemle çizilen portreler ve olayların cereyan ettiği şiirsel bir atmosfer içinde; bir anlatı ustası olan Nâzım’ın beyninden yüreğine, yüreğinden kalemine dökülen sıcacık cümlelerin arasında kayboluyor insan.
Kitabı okurken tam 70 yıl öncesine dönüp İstanbul Tevkifhanesi’nin avlusunda Nâzım ile volta attığınızı ve birlikte cezaevi avlusunu adımlarken bu hikâyeleri kendisinden dinlediğinizi bile düşünebilirsiniz.
Birinci defterin daha ilk sayfalarında güçlü bir anlatım karşılıyor bizi. Bir tarafta oğlan çocuklarına düşkün bir gardiyan; diğer tarafta yağan yağmurun altında çırılçıplak dolaşan, akıl sağlığını yitirmiş bir mahkûm, meydancılar, koğuş ağaları, komünist bir saatçi çırağının yaptığı komiklikler... Canlı ve ayrıntılı tasvirlerin yer aldığı bu metinlerde, yazarın neredeyse sinematografik bir anlatıma yaklaştığına tanık oluyoruz. Bir kameranın cezaevi avlusunda dolaşıp gördüğü her şeyi yargılamadan kaydetmesi gibi anlatılıyor her şey.
Piraye’nin düşündüklerini değil de “duyduklarını yaz” önerisine neredeyse harfiyen bağlı kalıyor Nâzım. Her şeyi olduğu gibi göstermenin bile okur üzerinde yeterince etkisi olacağını tahmin ediyor anlaşılan.
“Orası” adlı roman, dört defterden oluşuyor ve tıpkı Nâzım’ın “Yaşamak Hakkı” adlı tamamlanmamış romanı gibi beş bölümde kalmış. İnsan, en çok bu yarım kalan romanlara üzülüyor okurken. Ama anlatımın canlılığı ve sahiciliği, bu yarım kalmış metinleri okurların zihinlerinde tamamlamasına yardımcı da olabilir. Üstelik bu metinlerin, edebi olduğu kadar tarihi metinler gibi okunacağı da bir gerçek.
Sonraki defterlerde “Zeytin ve Üzüm Adası” başlığı altında İmroz adasında geçen bir anlatı, adı sonradan “Bayram” olarak konulan isimsiz bir metin ve “Piraye’ye” başlığı altında mektup sıcaklığında yazılmış bir anlatı yer alıyor.
Tek hürriyeti düşünmek
“Zeytin ve Üzüm Adası”nda on iki yaşındaki Ahmet oğlu Ali ile yeldeğirmeninin bulunduğu tepeden “ışıltılı bir su birikintisine düşmüş yapraklara” benzeyen limanın etrafına dizilmiş yapıları izlerken; “Bayram”da 1930’lu yılların Yüksekkaldırım’ı ve Tünel’inde bir gezintiye çıkıp kitapçılarda “Arsen Lüpen” kitabı aramaya koyuluyoruz.
Ve sonra Piraye’nin mektubunda yazdığı gibi “düşünmekten başka yapacak işi, düşünmekten başka hürriyeti olmayan” Nâzım’ın cezaevindeki düşlerine dalıyoruz “Piraye’ye” adlı bölümde.
Ve defter şu cümlelerle sona eriyor: “Soğuk. Soba sönmüş. Dar, uzun battaniyemin altında yapayalnızdım. Halbuki bilirsin ki ben en iyi yazılarımı sokakta kalabalığın arasında dolaşarak yazmışımdır, evde okuduğumu anlamak için çocuklarımın gürültüsüne muhtacım ve insanların arasından ayrıldığım vakit karaya vurmuş hazin bir palamuda benzerim.”
“Doğu’nun öyküsü” ödülüne kavuştu
MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTALHaldun Taner Öykü Ödülü, önceki akşam düzenlenen törenle Hasan Özkılıç’a verildi. Özkılıç, “Yazdıklarımda yaşadıklarımın, ülkemin yaşadıklarının, doğduğum, büyüdüğüm, toplumun izleri var” dedi
Bu yıl 22.si düzenlenen Haldun Taner Öykü Ödülü, önceki akşam Pera Müzesi’nde düzenlenen bir törenle Hasan Özkılıç’a verildi. Özkılıç ödülü, “Öykücülüğün yeni bir düzeyini göstermesi, dilini gitgide yetkinleştirmesi ve doğunun hikayesini özenli, abartısız ve kendine özgü ayrıntılarla anlatması” nedeniyle “Gönlümün Şirazesi Bozuldu” adlı kitabıyla kazandı.
Milliyet gazetesinin ev sahipliğinde düzenlenen törene Doğan Hızlan, Doç. Dr. Füsun Akatlı, Prof. Dr. Nüket Esen, Semih Gümüş, Prof. Dr. Şara Sayın, Demet Taner, Prof. Dr. Tahsin Yücel ve Sibel Türker’den oluşan Seçici Kurul’un yanı sıra Doğan Gazetecilik Yönetim Kurulu Başkan Vekili Hanzade Doğan Boyner, İcra Kurulu Başkanı Faik Açıkalın, Reklam Grup Başkanı Viki Habif ile edebiyat, sanat ve basın dünyasından isimler katıldı.
‘Tuğrasını vurdu’
Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılışına katılmak üzere Frankfurt’ta bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise bir tebrik mesajıyla katıldı törene.
Pınar Esen’in sunduğu tören, Haldun Taner’le ilgili kısa bir filmin gösterilmesiyle başladı. Ardından mikrofona Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin geldi. Ergin, “Haldun Taner 20. yüzyıl Türk edebiyatı ve tiyatrosunun anıt isimlerinden biri. Yaklaşık 14 yıl süreyle fıkra yazarlığı yaptığı Milliyet’in kimliğinin şekillenmesine de tuğrasını vurmuş olan bir isim. Bu ödülü sürdürmek Milliyet camiası için büyük önem taşıyor. Eski bir yazarımıza olan gönül borcumuzun olduğu kadar, Milliyet olarak sanata, kültüre verdiğimiz önemin de bir göstergesi” diye konuştu. Ergin, Seçici Kurul’a ve ödülün koordinasyonunu üstlenen Milliyet gazetesi yazarı Nail Güreli’ye de teşekkür etti.
Ergin’in ardından mikrofona gelen Seçici Kurul Başkanı Hızlan ise Haldun Taner’in yapıtlarının güncelliğine değindi:
“Geçenlerde yeniden ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ oyununa baktım ve şöyle bir karara vardım. Evet, gözlerini kapayanlar hâlâ var ama vazifesini yapanlar yok! Gözlerini de bir şeye tanık olmamak için kapıyorlar.”
‘Doğucu değil doğulu’
Hızlan, bu yılki ödülü kazanan Özkılıç için ise şunları söyledi:
“Bir uzun havalar toplamını dinlemiş Özkılıç ve onların çağrışımlarıyla imgelerinden bir öykü kitabı oluşturmuş. Demet Taner’in güzel bir tespiti vardı, onu aktarayım: Doğucu değil, doğulu bir yazım. Gerçekten de Özkılıç o uzun havaların insan ve yaşamla bağlantısını olağanüstü bir güzellikte örmüş.”
Hızlan’ın konuşmasının ardından sahneye davet edilen Hasan Özkılıç, ödülünü Doğan Gazetecilik Yönetim Kurulu Başkan Vekili Hanzade Doğan Boyner’in elinden aldı. Özkılıç; Sabahattin Ali, Halit Ziya Uşaklıgil, Sait Faik, Orhan Kemal, Haldun Taner geleneğini izlediğini söyledi önce. Haldun Taner ile ortak paydasını ise şöyle açıkladı:
“Yazdıklarımda yaşadıklarımın, ülkemin yaşadıklarının, doğduğum büyüdüğüm toplumun izleri var. Taner de aynı şeyi söylüyordu.”
30 yıldan fazla bir zamandır emek verdiği öykü dalında Haldun Taner adına konmuş bir ödülü almanın kendisi için önemine değinen Hasan Özkılıç, “Çok mutluyum, onur duyuyorum” dedi.
Viki Habif, Güneri Cıvaoğlu, Hanzade Doğan Boyner, Haldun Taner’in eşi ve seçici kurul üyesi Demet Taner, Doğan Hızlan ve Faik Açıkalın da Hasan Özkılıç’ı kutlayanlar arasındaydı.
‘Türkiye’nin gizli gücü’
Sedat Ergin, konuşmasında bu yıl ödüle başvuru sayısının rekor düzeye ulaştığını vurguladı. 2004’te 138, 2005’te 125, 2006’da 168 dosyanın katıldığı yarışmaya bu yıl tam 291 aday katıldı. Bu sayının hem ödülün güçlendiğini hem de Türkiye’de öyküye gönül vermiş insanların sayısının arttığını gösterdiğini söyleyen Ergin, “Bence bu 291 öykücü Türkiye’nin gizli gücü. Büyük bir maddi karşılığı olmayacağını bilerek, bir odaya kapanıp sabaha kadar öykülerini yazıyorlar” dedi.
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Vedat Türkali de Özkılıç’ın heyecanını paylaştı.
Haldun Taner Öykü Ödülü Seçici Kurulu üyesi Doç. Dr. Füsun Akatlı da törendeydi.
Prof. Dr. Tahsin Yücel ve Ahmet Oktay da törenin ardından verilen kokteylde sohbet ettiler.

