Ortadirek
30/10/2008 · Kategori: Kitap Ozetleri
Ortadirek
Fethi Naci
Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır Ortadirek. Hiçbir romanımızda, belirli şartlar içinde yaşayan, belirli bir tarihsel ve sosyal zamanın “Türk insanı”nın böylesine somut, böylesine derinliğine; tabiatın böylesine zengin, canlı, kıpır kıpır verildiğini hatırlamıyorum. Değişik olaylar ve kişiler karşısındaki tepkileriyle ve ana-oğul, gelin-kaynana, karı-koca ilişkileri içinde durmadan netleşen, ayrıntılarla beslenip ete kemiğe bürünerek ortaya çıkan üç insan (Meryemce, Ali ve Elif), bütün karmaşıklıklarıyla, bütün canlılıklarıyla, bütün sahihlikleriyle, ilkel tarımsal üretim düzeyindeki Türk köylüsünü unutulmayacak bir biçimde somutlaştırmaktadır.
459 sayfalık roman boyunca, romandaki kişilere romancının bir “yama” yaptığını göremezsiniz; anlattığı çevre hakkındaki geniş bilgisini, buzulların suyun içinde kalan, ilk bakışta görünmeyen büyük kısmı gibi, görmez, sezersiniz. Bunun içindir ki kişilerinde, çoğu “köy romanları”nda gördüğümüz yalınkatlık yoktur. Birtakım romanlarda önceden tasarlanan kaba şemaların yalınlaştırdığı, akla kara haline getirdiği kişiler, Ortadirek’te, bütün ilkelliklerine, cahilliklerine rağmen, insan olmanın karmaşıklığı içindedirler: Öfkeleriyle, sevinçleriyle, umutlarıyla, umutsuzluklarıyla, düşleriyle, hataları ve sevaplarıyla. Yaşar Kemal’in bu üstün başarısını, öyle sanıyorum, Önsöz’ünün son cümlesi açıklıyor: “Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır.”
Romancılarımız, toplumsal gerçekliğe, genellikle, iki yöntemle yaklaşıyorlar: Ya Yaşar Kemal gibi yaşantısından ve tanıklığından, yani insanlardan yola çıkarak, ya kimi romancılarımız gibi tarihsel araştırmaları, birtakım eserleri inceleyerek. Kitaplardan yola çıkmanın da bir yararı var elbette: Sağlam verilere dayanmak, yorum yanılgılarından kaçınmak, vb. Ama bu yarar, genellikle, bir zararı da sürüklüyor kendisiyle birlikte. Bakıyorsunuz, edebiyatın kendine özgü ifade aracı olan imajın (geniş anlamda “imaj”) yerini toplumsal bilimlerin ifade aracı olan kavramlar alıvermiş; imaj alıp başını gitmiş romandan, imajlarla birlikte insanlar da. (Son zamanlarda memleketimizde böyle eserlere “Roman değil” denmiyor da “Türk romanı” deniyor. Ve romandaki “insansızlık”, romancının işinin üstesinden gelemeyişiyle açıklanmıyor da, “Bizde batıdaki gibi bireyler yoktur ki!” denerek toplumsal şartlarla açıklanıyor! Zavallı “toplumsal şartlar”; çekmedikleri kalmadı “toplumcu”larımızın ellerinden!)
İnsanlardan yola çıkan romancı, “yaşantısını ve tanıklığını” sağlam bir dünya görüşü ve usta işi bir roman tekniğiyle birleştirebilirse ortaya olumlu bir bileşim çıkıyor. Ortadirek gibi.
“Torosların arka yanındaki” bir köyün insanlarının, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için, Çukurova’ya doğru yola koyuluşlarını, tabiatla dövüşe dövüşe Çukurova’ya varışlarını anlatır Ortadirek. Destansı bir hava içinde. Bu havaya uygun bir Türkçe ile. Aklınıza uzaktan uzağa eski bir büyük destanı getirerek. Ve Meryemce’nin bir zafer narasını hatırlatan sözleriyle biter: “İndik ya! Geldik ya!”
Meryemce, yol boyunca, bir uğurböceğini ak başörtüsünün içinde taşımıştır. Çukurova’ya inince açar başörtüsünü bakar ki uğurböceği ölmüş. Kurumuş. Alır kurumuş böceği bir çiçeğin üstüne koyar, “Kadersizim, kimsesizim burada uyu!” der. Dışardan bakınca, bütün Meryemce’lerin, Ali’lerin, Elif’lerin durumu da uğurböceğinin durumu gibidir: “Kadersizim, kimsesizim...” Geldikleri tarlada toplanacak pamuk kozası yoktur, ellerine para geçmeyecektir. Adil Efendiye borçlarını ödeyemeyeceklerdir, açlık korkusu peşlerini bırakmayacaktır. Ne var ki Çukurova’ya inmek başlı başına bir amaç oluvermiştir sanki. Hem de nasıl? Kızgın güneşte, yağmurlar altında, sırtta yorgan, sırtta kurşun gibi ağır yükler ve sırtta inatçı mı inatçı bir ana ile dik yokuşları, sarp kayalıkları yolları yürüyerek... Bu bitmez tükenmez yol da bir roman kişisi gibidir, daha doğrusu filmlerdeki “kötü adam” (bad man) gibidir: “Yokuş yukarı baktı. Bir belalı yokuştu. Dik, kaygan, küçük küçük taşlıydı. Yokuşa baktıkça içi kararıyor, umudu kesiliyor, dizlerinin bağı çözülüyordu” (s. 276). Meryemce dayanamaz: “Ocağı sönesice, gâvurun malı da, domuzun doğurduğu, diye küfretti yokuşa” (s. 277). Bu yürüyüş günlerce, günlerce, günlerce sürer. Hep öyle: Kızgın güneşte, yağmurlar altında, dik yokuşları, kayalık yolları, yaya yürüyerek. Bu küçük “Uzun yürüyüş”ü bitirmek birden yetesiye bir zafer gibi görünür. Meryemce’nin sözlerini farkında olmadan tekrarlamaya başlarsınız: “İndik ya! Geldik ya!” Pamuk olmasa da, Adil Efendinin borçları ödenmese de, açlık tehlikesi Çukurova sıcağı gibi öldürücü olsa da “İndik ya! Geldik ya!” Meryemce’nin bu sözleri Meryemce’lerin, Ali’lerin, Elif’lerin kurumuş uğurböceklerine benzemediklerini anlatmaya yeter: Tabiatı yenen insanoğlu yıkılır göründüğü yerde yeniden ayağa kalkmış ve yücelmiştir.
Torosların arkasındaki bu köyün gelirinin çoğu pamuk tarlalarında ırgatlıktan gelir. Güz kokuları gelmeye başlar ve “döngele” Tekeç dağına doğru göğe ağarken, bütün köy, köyde bir tek canlı kalmamasıya, üç gün içinde hazırlanıp pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak üzere Çukurova’ya doğru yollara dökülür. Köyde topu topu dört tane at vardır. Bunun için çocuklar da, kadınlar da, yaşlılar da erkekler gibi günlerce yürümek zorundadırlar. Çukurova’da ancak bir, bir buçuk ay çalışılır. Köylüler, iş bitince, geldikleri gibi, gene toplu olarak köye dönerler. Alışverişlerini kasabadaki Adil Efendiden yaparlar. Adil Efendi, her ailenin kaç kişi olduğunu, kaçının çalıştığını sorup öğrendikten sonra, “İnsan başına bir şeyler verir. Sarı deftere yazar. Bilir ki millet Çukurova’dan dönünce, bir ölüm kalım olmamışsa, bir tanesi köyden, topluluktan tezikip başını alıp gitmemişse sarı defterde yazılılar eksiksiz avucunun içindedir.” (s. 29)
Köyün muhtarı, başka köylülerin çalışmak istemediği verimsiz tarlaların sahipleriyle anlaşır, ırgat bulmakta güçlük çeken bu tarla sahiplerinden rüşvet alarak köylülerini bu verimsiz, ağaçsız, susuz tarlalara sokar. Başka tarlalarda çalışanlar bir günde adam başına yüz kilo toparlarken bunlar yirmi beş kiloyu zor tuttururlar. Bunun için Adil Efendinin alacakları bir türlü bitmek bilmez.
Muhtarın rüşvet alarak köylüyü verimsiz tarlalara götürdüğünü bilenler (Taşbaşoğlu, Ali, Öksüz Duran, vb.) durumu köylülere anlatırlar. Köylüler, muhtarla ortaklaşa çalışan Delice Bekir’in bulduğu tarlaya gitmemeye karar verirler. Ve bunu muhtara söylerler. Arkasını Demokrat Parti’ye dayayan muhtar, çeşitli tehditlerle, bu arada, “canımı sıkarsanız, size Çukurda hiçbir pamuk tarlası verdirmem,” diyerek köylüleri korkutur. Köylüler, günlük çıkarlarıyla, açlık tokluk meseleleriyle bu kadar doğrudan ilgili bir durumda bile çıkarlarına uyan yolu tutamazlar, muhtarın ardından gitmek zorunda kalırlar. Muhtarın ardına takılmamak için en büyük yemini ettikleri halde, “avrat boşadıkları” halde. Çukurova’ya yaklaşınca, köylülerin en açık görüşlüsü Taşbaşoğlu, kendinden yana olanlarla topluluktan ayrılmak ve verimli bir tarla aramak ister. Birçok köylü, ilkin, onunla birlik olur. Ama muhtar bir gece ev ev dolaşarak gene köylüleri kandırır, peşinden sürükler. Ve Taşbaşoğlu’nu da köylülerle birlikte gelmek zorunda bırakır.
Yaşar Kemal’in bir romancı olarak yaptığı bu gözlem son derece önemlidir. Türk köylüsü çıkmaz sokağa benzer şartlar içinde yaşamaktadır; bunun için elle tutulur, gözle görülür çıkarlarına rağmen, bu çıkarlara sırt çevirmek zorunda kalmakta, apaçık çıkarlarının değil, bu çıkarı baltalayan muhtarın ardından gitmektedir. Muhtar, gücünün kaynağını çok iyi bilmektedir: “Allahın yeryüzündeki vekili Hükümetimiz, Demirgıratımız. Hükümetin, Demirgıratın kasabadaki vekili kaymakamla Gödece Tevfik Efendi. Kaymakamla Gödece Tevfik Efendinin köydeki vekili muhtar” (s. 389). Aşılmaz yolları aşan, yani tabiatı yenen Türk köylüsü, insanoğlunun kurduğu düzen karşısında (sosyal düzen) naçar kalmaktadır. Kafasını bu düzene her çarpışta, şimdilik, kendi kurduğu düşler, umutlar dünyasına, uğurböcekleri dünyasına sığınmaktadır. Bu düzenin değiştirilebileceği konusunda ne umudu, ne düşüncesi vardır. Bu gözlemlerin, demokrasi ve sosyalizm savaşı yapanları uzun uzun düşündürmesi gerekir.
Yaşar Kemal ikinci derecede roman kişilerinden bazılarını, özellikle Koca Halil’i, oldukça işlemişse de asıl Meryemce, Ali ve Elif’i derinliğine verir Ortadirek’te.
Ali’nin geçmişi (Meryemce’ninki de) kısa “geriye dönüşler”le veriliyor. Yaşar Kemal, böylece, Ali’nin hem o andaki psikolojik durumunu açıklamış oluyor (mesela hayal kurmak, bir umuda bel bağlamak ihtiyacı), hem de geçmişini açıklayarak kişiliğini bir bütünlüğe kavuşturmuş oluyor. Yağmurla ilgili bir anı Ali’ye şunları söyletir: “Topraklı pamuk ağır çeker. O yıl, her yılkinin iki misli para kazandıydık” (s. 203). Bunu ancak Ali söyleyebilir. Bu kadardır Ali’nin hatırlayabileceği şeyler, hayali ve umudu! Bu sözlerin arkasında, Yaşar Kemal’in Ali’lerin ekonomik ve sosyal durumları hakkındaki geniş bilgisi yatar; ama o, bu kadarını söylemekle yetinir, yetinmesi gerektiğini bilir.
Çukurova yolu bitmez tükenmez bir yoldur. Bir de bu yol boyunca Meryemce’nin aksilikleri ve inatçılıkları vardır; Ali’nin dönüp dönüp anasını aramaları vardır. İlkin okuru da yoran bu yol, bu gidip gidip geri dönmeler, Meryemce’nin bu aksilikleri, gerçekte, Meryemce’nin, Ali’nin, Elif’in kişiliklerini bütün derinliğiyle vermek için şaşılacak bir ustalıkla kullanılmıştır. Ali’nin anasına olan sonsuz saygısı, onun huysuzlukları karşısındaki sonsuz sabrı sonunda açlık ve Adil Efendi korkusunun ağır basması: “Ulaşamazsam, onlar gideli çok oldu, ulaşamazsam çoluk çocuğum aç çıplak kalır. Borcumu da ödeyemem, Adil Efendi de ağzıma sıçar.” Adil Efendi, zaten hep bir kara bulut gibi köylünün üzerindedir. Meryemce bile beddua ederken, “Adil Efendi de onu boğazlasın,” (s. 150) der. Açlık korkusu, sonunda Ali’yi çileden çıkarır, anasına isyan eder. Sonra pişmanlık. Kendini bağışlatmak için yalvarmalar. Sonra yeniden öfkelenmeler. Tıpkı Ali gibi Meryemce’nin öfkelenmeleri. Oğluna öfkesinden, “inşallah o aklına gelen, gelinin başına gelir de, ben de varır, köyün ortasında zil takar da oynarım,” (s. 141) bile der. Sonra sakinleşir, “Ağaç gelinimi öldürdüyse, eeey Uzunca Ali!” (s. 143) diye kaygılanır. Ali, anasını sırtında taşır günlerce, düşünür kendi kendine, “Bir oğul daha ne türlü bakar ki anasına?” (s. 156) der. Ya Meryemce? “Sen askerdeyken harp olacak dediler de aylar ayı, geceler gecesi uyumadım da saçlarımı yoldum” (ss. 235-236).
Ali’nin ve Meryemce’nin öfkeleri, kaygıları, korkuları, içinde yaşadıkları şartlarla öylesine haşır neşir olmuştur ki alabildiğine bir gerçeklik duygusu uyandırırlar; bunun için roman bittikten sonra da sizde yaşamaya devam ederler. Hem de kendileriyle birlikte yığınla sorunu sürükleyip getirerek.
Yaşar Kemal’in Ali ile Meryemce kadar üzerinde durmadığı bir Elif bile, kocasının haline bakıp bakıp, “Sen de eller gibi, bire Alim, sırtını ağaca verip bir cigara içmedin. ?öyle, elin adamları gibi” (s. 162) diye düşünmesiyle bir dirilik kazanır. Ya da şöyle: “Gözlerinden uyku akıyordu. Sabaha kadar uyumamış, merakla, korkuyla onları beklemişti. Meryemce, çocuklar, kocası uyuyorlardı. ?imdi kendi de uyusa olmazdı. Aşağıdaki yoldan geçen olur, öteberiyi, kabı kacağı çalar götürürdü” (s. 150).
Yaşar Kemal, köylülerin sefaletini büyük bir serinkanlılıkla anlatır; daha doğrusu, sefaletten söz etmeden bu sefaleti somut olarak verir. Ali’nin ailesi yol boyunca hep aynı şeyleri yer: Bulgur çorbası, bulgur pilavı, bulgur çorbası, bulgur pilavı. Canları başka hiçbir şey çekmez mi? Çeker. Ali, istese istese bir baş soğan ister: “Ah avrat, şu aşın yanında bir de soğan olmalı ki... Bir baş” (s. 158). Sefalete öylesine alışmışlardır ki en küçük bir refah işareti ürkütür onları, tedirgin eder. Ali, kendi fukara sofrasına davet ettiği, soğanının yarısını bile ikram ettiği yabancının kösteğini ve tabakasını görünce isteyeceğini isteyemez ondan. Yaşar Kemal, sefaleti abartmak bir yana, belki de o hayatın içinden gelmenin etkisiyle, kimi zaman romancı gözüyle değil Ali’nin gözüyle bakıyor: Bitmez tükenmez bulgur pilavlarından birini anlatırken, “Yağ tavada cızırdayınca pilavın üstüne aktardı. Ortalık mis gibi koktu,” (s. 448) der.
Ali’nin anasına davranışı, “Bir yerde yemek yerken, düşman bile olsa, babayın kanlısı bile olsa yemeğe buyur etmeden olmazdı,” (s. 448) diye düşünmesi, askerlik anılarını abartarak anlatması, canlı olan her şeye duyduğu gerçek saygı (Oğlu Hasan kibriti çakıp periler evini tutuşturacağı sırada, “Ulan! Silktin mi onu? Onun içi böcek dolu. Yuva o. At onu.” [s. 192] diye bağırır.), bizim insanlarımıza özgü niteliklerdir. Ama aynı Ali, yağmur yağınca, çoluk çocuk düşünmez olur, geçim derdi can derdinden önce gelir, araç amaç oluverir gözünde; tek düşüncesi vardır artık: “Tüm pamuklar yerde. Bir de ağır çeker ki” (s. 435). Yolda, otların köküne bakarak, Koca Halil’in köylüleri erken yola çıkardığına inanmaya çalışarak nasıl kendini aldatmak, direnme gücü verecek bir umuda sarılmak istemişse şimdi de yağmura, bu yeni umuda sarılmaktadır. Naçar kaldıkça bir umut icat etmek ve ona bel bağlamak: Yaşar Kemal bunu ustaca çoğaltıyor.
Yaşar Kemal, tabiatı sanki iki ayrı insan gibi görür; Nâzım Hikmet’in büyük gözlemini buluruz onda: “Bu cehennem, bu cennet bizim.” Uzayıp giden yollara, dik yokuşlara, ayakları parçalayan kayalıklara köylülerin gözüyle bakar. Ama Ali’nin, Meryemce’nin, Elif’in savaştığı tabiatın, Ali’lerin, Meryemce’lerin, Elif’lerin çoğu zaman farkına varmadıkları bir de güzel yanı vardır ki bunu Yaşar Kemal gibi anlatabilen bir başka romancımız yoktur: “Güz yelleri neredeyse esmeye başlayacak. Boz toprağı soğuk, ürpertici bir yel yaladı yalayacak. Kuşlar boyunlarını kanatlarının arasına çekmiş kuytuluklarda büzülmüş duruyorlar. Üşümüş kuşlar. Keklik sesleri gelmez oldu. Kınalı ayaklarının izi yok artık çalı diplerinde” (s. 11). “Sıcaktır Çukurun toprağı. Yumuşacık, pamuk gibidir. Kimbilir nasıl böyle un gibi yapmışlardır bu toprağı? Kara, ışıltılıdır. Yürürken ayak bileklerine kadar toprağa gömülürsün. Seher vakti düş gibi buğulanır. Işık günden değil, topraktan çıkar gibidir. Çukurun bu hali dağlarda yoktur” (s. 208). Romanın en güzel parçalarından biri, nar bahçesini ve yılanların sevişmesini anlattığı bölümdür (s. 407 ve sonrası). Kısaca, Yaşar Kemal’de tabiat, dışardan bakılan bir madde değildir, yaşantısının bir parçasıdır.
Ortadirek, insanlarıyla, tabiatıyla bizim olan, bizden olan bir roman. Kimi yurttaşlarımızın “tembel” dediği köylülerin “çalışmak” için tabiatla destan kahramanları gibi nasıl boğuştuklarını, hiçbir duygusallığa yer vermeden, düpedüz anlatan bir roman. Meryemce’nin zafer narası elbette ancak, “İndik ya! Geldik ya!” olabilir. Ondan ötesi? Ortadirek, her okuru “ondan ötesi”ni düşünmeye çağıran, zorlayan, yargılayan bir roman.
1968
Yaşar Kemal’in Romancılığı, Yapı Kredi Yayınları, 1998, s. 18-25.
7. Türk Köy Romanı Bağlamında Yaşar Kemal
Güzin Dino
Köy romanı mı vardır yoksa yalnızca köy izleğini işleyen romanlar mı?
Roman türüne ve gelişimine ilişkin olarak Pikaro romanı, tarihsel roman, popüler roman, toplumsal roman, tezli roman, proleter romanı, vb. gibi olanaklı çeşitli sınıflandırmaların yanı sıra Türk romanı söz konusu olduğunda kendi öz nitelikleri bulunan, eksikliklerine karşın belli bir değeri de olan bir köy romanından söz etmek yararlıdır.
“Yürekten gelen şiirle toplumsal ilişkilerin düzyazısı arasındaki çatışmayı dile getirmek için yaratılmış modern kentsoylu destanı” (Estetik); Hegel’in Batı romanı için verdiği ve daha sonra birçok kez ele alınan bu tanım belli bir ölçüde geçerliğini korusa da burada incelemek istediğimiz ve çerçevesini Anadolu topraklarıyla bu topraklarda oturanların oluşturduğu köy romanının Türkiye’de ortaya çıkışına uygulanması çok güçtür.
Gerçekte Hegel’in tanımı pek uygun gelmezken, Stendhal’in romana ilişkin tanımı konuyu aydınlatır: “Yol boyunca gezdirilen ayna”.
İşte bu durumda, roman aynası köy sorunsalını ortaya koyan Anadolu bozkırlarının geniş uzamlarında, yazgıları Batı romanının canlı konusunu oluşturan erkek ve kadınlarınkiyle hiçbir ortak yön taşımayan erkek ve kadınlar üstünde gezinir.
Olgulara gelelim: Türkiye’de roman olarak adlandırılabilecek tür 1949-1950 yıllarından başlayarak köy kökenli ve çoğu Köy Enstitülerinden genç romancıların verdiği çok sayıda yapıtla ortaya çıkar.
Aralarından ilki ve en ünlüsü olan Mahmut Makal Bizim Köy’ü yazacaktır: Bu yapıt yalnızca yazın alanında değil ama daha çok siyaset alanında bir bomba etkisi yapar. Köyüne dönen öğretmenin başından geçen olayların dile getirilmesi Türkiye’de köylülerin yaşam koşullarının acımasız bir betimlemesidir. Anadolu yaylasındaki bir köyün neredeyse antropolojik bir durum saptaması olmaktan öte bir amaç taşımayan bu yapıt hem büyük yankı uyandırdı hem de sade ve dramatik bir yazınsal biçem örneği oluşturdu. Makal’la söz konusu olan kuşkusuz bir roman değildi ama biçeminin kesinliği ve anlatımsallığı yazınsal eğilimi olan genç köylülere kurgunun yolunu açıyordu.
Köy ortamından çıkma bu yazarlar arasında en önemli ve kuşkusuz en popüler romanı 1955’te Yaşar Kemal yayımladı. Bu da Türkiye’de ve birçok ülkede birçok baskısı yapılan ve yapılmakta olan ve Türk romanının dünyaya açılmasını sağlayan İnce Memed’dir.
Ardından aynı kökenden gelme onlarca genç romancı gündelik yaşamı, dramları, tutkularıyla herkesten daha iyi bildikleri köyden esinlenen romanlar ve öyküler yazmaya koyuldular. Aralarından birkaçını sayabiliriz: Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Lütfü Ay, Dursun Akçam Türkiye’de roman türüne yeni açılımlar getiren ve “köy romanı”nın çekirdeğini oluşturan yazarlardı.
Nitelikleri ve eksiklikleri bir yana, roman aracılığıyla çoğu kentli Türk okurların duygusal yaşamı, toplumsal çatışkıları, dili ve imgeler dizgesiyle köyü tanımasında tartışmasız büyük katkısı oldu. Zengin bir sözcük dağarcığı, anlatısallık dolu bir dilsel yapı, imgeli ve anıştırıcı deyimler, doğal söyleşimler Türk yazınının geleceği için çok önemli katkı sağladı: Değişim içinde olan dilin dönüşümünü ve arılaşmasını yönlendirerek ya da destekleyerek, Arapça ve Farsça sözcük dolu Osmanlıcadan kopuşu sağlayarak dilin ve yazının demokratikleşmesine yol açtı.
Öncüler
Köylü romancıların değeri ne olursa olsun, söz konusu olan ani ve kökenleri olmayan “kendiliğinden oluşan bir kuşak” değildi.
Köy izleği ve dili arılaştırma çabası 50’li yıllarda başlamadı.
Köyü konu alan ilk yazınsal denemeleri konumlamak için önce Nabizâde Nâzım’ın Antalya yöresinde yaşayan bir köylünün yaşamını betimleyen ve Fransız natüralizminden esinlenen bitmemiş bir anlatı olan Kara Bibik (1880) adlı yapıtından söz edilebilir. Ancak söz konusu yapıt tam anlamıyla bir roman sayılamaz. İlgiye değer bir başka yapıt da Küçük Paşa’dır.
Bir Anadolu köyünde yaşayan anneyle oğlunun romanıdır. Valilik, bakanlık ve milletvekilliği yapmış olan yazar anlatısını köy okulları, köyün sağlık koşulları, vb. üstüne düşüncelerini aktardığı söylevlerle ağırlaştırır. Bir romandan çok ilgiye değer bir konferans niteliğindedir.
Romancıların bakışı tam anlamıyla köye dönmeye ulusun tüm etkili güçlerini, bir başka deyişle çok sayıda asker ve sivil aydınla birlikte özellikle 1915 Çanakkale zaferinin komutanına güvenlerini sürdüren köylü askerleri çevresine toplamayı başaran Mustafa Kemal Atatürk’ün yönettiği İstiklâl Savaşı’yla başlar.
Ankara silahlı mücadelenin merkezi olmuştur; yazarlar, romancılar, şairler, gazeteciler bağımsızlık hareketine katılıp ülkenin dört bir yanını, köylerini gezerler, silahlanmış köylüleri görüp hem yabancı işgaline son vermedeki kararlılığın, hem de çok eskilere dayanan yoksulluktan kurtulma umudunun bilincine varırlar. Bu Türk aydını için can sıkıcı bir gerçeğin görülmesi, bir sorgulama fırsatı olur. Paçavralar içinde kendi saflarında cesurca mücadele eden, fakat kendisinden bu denli farklı bu köylü kimdir? Hayatta kalmak için savaşan Anadolu, meyvelerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra verecek olan yoğun bir düşüncenin merkezi olur.
Refik Halit gibi yazarlar o ana dek köy ortamı ve Anadolu kasabaları karşısında yalnızca ironik bir üstünlük duygusu sergilemişlerdi. Bu yazarlar yerlerini gelecekte ülkenin kilit taşını oluşturacak olan köy-kent ilişkisini irdelemek isteyen yazarlara bırakacaktı. Düzyazı, öykü, roman ulusal ve toplumsal kimlik arayışının temel bir öğesi oluyordu.
Ancak bu istek karşı çıkışlara, anlayışsızlıklara, şaşkınlıklara, dahası korkulara neden oldu. İşte bu dönemde Memduh Şevket Esendal Anadolu bilmecesi karşısında duygularına biçim verebilecek yetenekte büyük bir yazar olarak ortaya çıkar. Birçok öyküsünde doğallıkları içinde kişileri betimleyerek kendisini de saran sıkıntıyı, tedirginliği okura iletmeyi başarır. “Çöl” (1946) adlı öyküsünde yazar cılız atların çektiği, pek güven vermeyen ve çok az konuşan bir arabacının sürdüğü kiralık arabayla kat ettiği Anadolu bozkırını anlatır. Kavurucu güneş altında sonunda sahibi de pek güven vermeyen ıssız bir hana varırlar.
“Tekrar duvara dayanıp gözlerimi kapadım. Arabacı ile hancı ahbap; kimbilir kaç defa birbirlerine tesadüf etmişler, konuşuyorlardı; fakat söylediklerinin birçoklarını anlayamıyordum. Birisi Kayseri’li, diğeri Konya’lı olsa gerekir. Kelimeleri çabuk çabuk söylüyorlar. Ne kadar dikkat etsem, üç beş kelime içinde bir kelime olsun kaçıyor, bir alacak verecek meselesinden bahsediyorlar, arada bozulmuş bir pazarlık lakırdıları var, ikisi birbirine muhtelif havadisler veriyorlar. Bor’dan, Kayseri’den, Niğde’den, Ereğli’den, Aksaray’dan bahsediyorlar. Bu lakırdıları bitirdikten sonra benden bahse başladılar; fakat seslerini alçaltmağa lüzum görmüyorlardı. Arabacı benim kim olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi bildiği kadar anlattı ve tuhaftır bir hayli malumat verdi; halbuki ben ona hiç kendimden bahsetmemiş idim. Ve kendisini bana karşı pek lakayt görüyordum. Merak ettim, acaba benim kim olduğumu nasıl öğrenmiş, dedim. İnsanın kendini anlatması ne kadar güç ve huyunu saklaması da ne kadar müşküldür. Arabacının beni bildiğine hem teaccüp ettim, hem de biraz sıkıldım. Bu adamlar nazarında adeta küçülüyordum. Bana hiç ehemmiyet vermiyorlar, benden korkmuyorlar. Hele bu hancı eşkıya gibi herif; eğer iki üç yüz sene evvel gelseydi, mutlaka buralarda istiklâl ilân ederdi. Feleğe boyun eğmez, cihana ehemmiyet vermez bir herif... Kendi âleminde çok vakalar görüp geçirmiş; çok belâlar, felâketler atlatmış bir adama benziyor. Vakıa bizim arabacının da ondan kalır yeri yok. Genç bir oğlan, ama gözleri kan çanağı gibi, insana taş kovuğundan yırtıcı bir kuş bakar gibi bakıyor”.1
Esendal biçemini belirleyen ölçülü bir incelik ve yalınlıkla köylerde egemen ataerkil ilişkilerin işleyişini ortaya koyan öyküler de yazdı: Adaletsizlik yalnızca köyle kent arasında değil, köyün içinde de vardı.
Cumhuriyet İzleği
Esendal gözlemlerini bilinçli bir incelikle aktarırken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) köy gerçekliğine, çevresiyle iletişimsizlikten kaynaklanan kaygının, nedenlerini büyük acı çekerek anladığı kopmanın pençesinde kendi kentli öznelliğini ekler. 1932’de yayımlanan ünlü romanı Yaban konu olarak bozkırda bir köyde yaşamaya karar veren bir kolunu yitirmiş eski bir subayın öyküsünü alır. Kişisel mutsuzluğuna 1919’da yabancı birliklerin işgali eklenir. Bir umutsuzluk romanıdır çünkü sakat kahraman köylüler tarafından bir yabancı, bir “yaban” olarak görülür. Tüm çabalarına karşın, başka bir dünyadan gelmiş aydın eski subayla kendi mutsuzluklarını yaşayan köylüler arasında iletişim kurulamaz. Yüzyıllar süren kölelik yazarın hissettiği güvensizliği açıklar. Roman kahramanıyla özdeşleşen ve onun ağzından konuşan yazar dolaysız bir anlatım yoluyla bir özeleştiriye girişir: O ana dek kendi ülkelerini ve büyük çoğunluğu görmezden gelmiş olan aydınların tarihsel suçluluklarını ortaya koyar.
Yaban romanı Türk yazınında yeni birçok roman öğesi içerse de, romanın XIX. yy’ın ikinci yarısında Türkiye’de ortaya çıkmasından başlayarak kendisinden önceki tüm roman yazarlarının öğretici tutumundan kendini kurtaramaz. Bununla birlikte, hem yer, kişi ve durum betimlemelerinde, hem de köy ile kent arasında bir engel oluşturan farklarda içten ve tutarlı bir roman yazma kaygısı taşıyan bir yazar nitelikleri sunar:
“Esasen yol uzundur. Köylülere sorarsanız, ‘De - e şuracıkta’ derler, amma (köylülerin de - e şuracıkta)sını bilirim. En kısa ‘de - e’ altı saat sürer.
Bunlarda, zaman mefhumu ile mesafe mefhumundan niçin eser yoktur?
Gün geçtikçe, bu sualin cevabını, kendi kendime buluyorum. Çünkü; bende de, buraya geldiğim günden beri, zaman mefhumu hayli zayıflamıştır. İlk aylar, günlerin adını unutuyordum. Şimdi, ayları birbirine karıştırıyorum ve yalnız mevsimlerin değiştiğini hissediyorum.
Kaç yaşımda olduğumu ve arkamda bıraktığım maziyi unuttuğum gün, kimbilir, ne kadar rahat edeceğim. Lâkin, bu hale vardığım vakit de, gene bu engin ve kurak ovaların korkunç mesahasını hissetmekten kurtulamıyacağım. Bu his, her an, yüreğimi burkuyor, başımı döndürüyor ve irademi hurdahaş ediyor. (...)
Lâkin, bu köy, bir çöl ortasında, bir konuk kadar bile yüreğime emniyet vermiyor. Bir konuk, mesafe içinde bir hareketi gösterir. Bugün, burada iseniz, yarın bir vahanın kenarına erişeceksinizdir. Öbür gün, bir büyük nehrin suları sizi karşılayacaktır. Halbuki, Orta Anadolu’da bir köy donmuş bir konuktur. Burada mesafe sizi yutmuştur. Siz, mesafe içinde, dehşetten donmuşsunuzdur.
Hakikaten, bir eski ‘Hitit’ harabesine benzeyen bu köyde, insanların, toprak altından henüz çıkarılmış kırık dökük heykellerden farkı ne?”2
Yakup Kadri, Esendal’ın duyduğu kaygıyı duyar.
Dönemin Türk aydınları arasında en önde geleni olan bu iki değerli yazar yalnızca fiziksel değil aynı zamanda ahlaksal ve düşünsel bir korku ve kaygı duyarlar.
Şaşkınlık, korku ve kaygı Sabahattin Ali’de aşılmış gibidir. Y. Kadri’deki “suç bizim” anlayışının ötesinde, öykülerinde bir toplumsal yapının ortaya konması ve ağır bir eleştiri söz konusudur. Yapıtları Türk romanında bir dönüm noktası olur: Onun için önemli olan gerçekliğin daha bütünsel bir imgesini vermek, toplumsal bir krizi tartışma konusu yapmaktır. Türk yazınında bir dönüm noktası olan Kağnı adlı öyküsünde S. Ali oğlu ağanın oğlu tarafından öldürülen Anadolu köylüsü bir kadının başından geçenleri anlatır. Şikâyette bulunmaması için kadın ikna edilmeye çalışılır: “İmam: ‘Ülen kocakarı, diyordu. Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlût Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? (...) Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın?”. Candarmalar geldiğinde: “Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız ‘Ben kimseden davacı değilim’ dedi”. (...) “Mevlût Ağa ezandan evvel Sarı Mehmedin anasına iki sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekâğıdı şeker yolladı” (...) “Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu”.3 Ancak candarmalar kadının oğlunun cesedini mezardan çıkartıp kağnısıyla doktor muayenesi için kasabaya götürmeye zorlarlar.
“Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalâde kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı” (...) “Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere ‘oooha’ diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu” (...) “Yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü” (...) “Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak ağır ağır ilerliyordu”.4
Bu görkemli imge kendi yazgısına terk edilmiş bir dünyanın yüzyıllar sürmüş boyun eğişini ve kabullenmesini simgeler.
Türkiye’deki köylülerin yaşamına bakıştı Sabahattin Ali’nin getirdiği eleştirel gerçekçilik, toplumsal yaşamı, önyargıları, aydınlık düşmanlığıyla bir Anadolu kasabasının derinlemesine incelendiği, yolsuzlukların ortaya konduğu Kuyucaklı Yusuf (1937) adlı romanına da yansır. Anlatı anne babası bir köyde öldürülen ve kaymakamın evlat edinip kızıyla evlendirdiği bir çocuğun çevresinde eklemlenir.
Öksüz Yusuf çevresindeki kokuşmuşluğa uyum sağlayamaz. Kasabanın çıkar mekanizmaları, ileri gelenlerin bayağılıkları, sıradan nesnelere dönüşmüş kadınlar Yusuf’un başkaldırısına, kendisi bilinçli olmasa da, bir toplumsal köken motivasyonu sağlar.
Bir Balzac ya da Stendhal ve çok sayıda başka büyük gerçekçi romancı gibi, Sabahattin Ali bir toplumun gerçekliğinin temel öğelerinden birinin, büyük kentlerin gerçekliğine gönderme yapan taşra yaşamından etkilendiğini anlamıştı. Reşad Nuri Güntekin (1886-1956) ünlü romanı Çalıkuşu (1922) ve Yeşil Gece (1928) ile daha önce taşra yaşamına eğilmişti ama gelenek göreneklerin eskiliğini, aydınlık düşmanlığını, kasaba yaşamının yobaz fanatizmi, öğretmenlerin yeniliklere tepki duyanlara karşı umutsuz çabaları, kısacası Kemalizmin çabasını, bir başka deyişle yüzyıllık bir eskiye bağlılığa karşı reform çabalarını betimlemekle yetiniyordu.
Sabahattin Ali ayrıcalıklı kişilerin geriye dönüşü olmayan bir biçimde gücü ellerinde bulundurduğu bir toplumun yapılarını eleştirip tartışma konusunu yaparken yapıtına Türk roman sanatında eşi bulunmayan bir toplumsal boyut katar. Kuyucaklı Yusuf’un sonunda melodram gündelik yaşama karışır:
“Yusuf bir oraya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini ve yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı; buna rağmen gözlerinden yanaklarına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manzarayı örtüvermişlerdi. Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü.
İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti”.5
Böylece bir başka başkaldıran yazar olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine yol açılmış olur.
Ancak köylü yazarların ortaya çıktığı 50’li yıllara gelmeden, Sabahattin Ali’nin ardından başka yazarların da gerçekçi nitelikli yazı biçimleri aracılığıyla ve insan ilişkilerini açıklayan farklı yaklaşımlarla durumları ve karakterleri zenginleştirerek Anadolu insanı ve olgusuna bakışta yeni bir anlayışa yol açtıklarını belirtmek gerekir. Birbiri ardına Türk toplumunun farklı kesimleri, kimi zaman o dönemde eksik olan toplumbilimsel araştırmaların boşluğunu dolduracak biçimde yazınsal özgüllük sınırlarını aşarak izleyici-okurun gözleri önüne serilir. Yapıt kimi durumlarda bundan zarar görse de bu kaçınılmazdı; toplumun hızlı değişimi öğreticiliğe bir eğilime, yeni bir “Bildungsroman” biçimine neden oluyordu. Bu kimlik arayışı, aralarında ideolojik de olmak üzere pek çok soruna yol açıyordu.
Böylece Cumhuriyet iktidarı seçkinci devlet anlayışından vazgeçmeden kendini halkçı olarak tanımlıyordu. Halkçılığın anlatımı folklorik biçimler aldığında kabul görüp cesaretlendiriliyordu ancak toplumsal istemler biçiminde ortaya çıktığında reddedilip baskı altında tutuluyordu. Toplumun gerçeğe uygun bir imgesini yansıtmak isteyen yaratıcıların yolları neredeyse tıkanmıştı. Tek partinin ideologları Türkiye’nin “sınıfsız bir toplum” olduğunu ilan etmişlerdi. Gerçeği özellikle eşrafın maddi ve manevi etkisi altındaki köyde egemen ataerkil yapının tanımlanması, resmi iyimser tezlere uymayan köydeki yaşam dramının sürekli yinelenen ama gerçek çelişkisini oluşturan zengin toprak sahipleri ve ağaların yoksul ve topraksız köylüler üstündeki yasa tanımaz egemenliği gibi çatışkılı yönleriyle araştırmaya katkı sağlamak isteyen yazarları tehlikeler bekliyordu.
Türkiye’de köy gerçeğini anlamak isteyen kent kökenli yazarların bütüncül bir listesini vermeye çalışmak yerine birkaç ilginç örnekten söz edelim: Sadi Erdem (1900-1943) çok genç yaşta İstiklâl Savaşı’na katılmıştı. Gazetecilik yapmış, sonradan Cumhuriyet bürokrasisine katılarak milletvekili olmuştu. 1933’te yayımlanan ilk öykülerinde (Silindir Şapka Giyen Köylü) başlığın da belirttiği gibi alaylı ve bağımsız bir anlayış egemendir.
Kemal Tahir (1910-1973) Donanma olayı olarak bilinen kovuşturma sonunda 1939’da ağır bir hapis cezasına çarptırılır: Bu, yazarlığı açısından son derece belirleyici olur, çünkü Çankırı hapishanesinde büyük şair Nâzım Hikmet’le dostluk kurar. 1944’te öyküler ve bir roman yazar: Köyün Kamburu. Tarihsel romana yönelmeden önce yazdığı ve Anadolu yazınına önemli katkılar sağlayan çok sayıda romanında köy yaşamının gelenek ve göreneklerini inceler.
Mesleği ressamlık olan Abidin Dino (1913-1993) Adana’da sürgündeyken 1942’de Kel başlıklı bir piyes yazacak ve yayımlayacaktır; piyes hemen yasaklanır ancak el altından belli bir ölçüde dağıtılır. Yapıtın özelliği şiirsel yeniliklerin yanı sıra, köylü diline özgü bozuk sözcüksel yapıları kullanan birçok kişiye yer vermesidir; bunlar halk yazınına özgün anlatısallıktan kaynaklanır. Toplumsal çelişkiler açısından zengin bir yapıt olan Kel, geleceğin köy yazarları tarafından okunmuştur.
1942-44 yıllarında Adana’da bir gazetenin yazı işleri görevlisi olan yazar Reşad Enis (1909-1982), 1944’te Toprak Kokusu adlı bir yapıt yayımlar, burada Çukurova bölgesinin büyük toprak sahipleri ve yoksul köylülerin sorunları anlatılmıştır.
Orhan Kemal’in (1914-1970) yazarlık kariyeri Bursa’da hapishane günlerinde belirlenmiştir; hapishanede Kemal Tahir gibi o da şair Nâzım Hikmet’in yüreklendirmesiyle kendini düzyazıya verir. 1942’de hapishaneden çıktığında Adana’ya yerleşecektir. Daha ilk yapıtlarından, Ekmek Kavgası’ndan başlayarak kente yerleşmek için köyden kaçmaya çalışan genç köylülerin dramlarını ele almıştır. Orhan Kemal köylünün büyük sanayi merkezlerine geçişini, o güç uyum sürecini izlemeye özen göstermiştir.
Köy kökenli yazarlara yolu açan yazarların listesi bütünü kapsamaktan uzaktır; bununla birlikte hapisteki şair Nâzım Hikmet’in temel nitelikli katkısını anmamak listeyi eksik bırakmak olurdu, çünkü Nâzım Hikmet binlerce dizelik bir şiir (düzyazı şiiri ya da şiirsel düzyazı) yazmıştır: Memleketimden İnsan Manzaraları, 1941 ve 1945 arasında yazdığı bu yapıt hem William Langland’dan,6 hem de Gogol ve Tolstoy’dan etkilenmiştir.
Memleketimden İnsan Manzaraları’yla Nâzım Hikmet, çağın ve Türkiye’de ve başka yerlerdeki insanların bir tablosunu sunabilecek yeni bir tür oluşturmak amacıyla şiir ve düzyazıyı ayıran duvarı aşmaya çalışacaktır; yapıtta köy izlekleri temel bir işlev üstlenir, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı kadar, gündelik yaşamda, hapiste veya dışarıda yaşanan çatışmalar, aşklar, cinayetler, tutkular, manzaralar ve bir yığın durum yapıtın sayfalarından taşar:
“Onlar ki toprak karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar,
korkak
cesur
cahil
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”7
Yazılma aşamasında elden ele dolaşarak hapisten çıkmayı ve çok sayıda okur tarafından okunmayı başaran bu büyük şiirin önemi yazıya egemen olan biçemsel yetkinlik ve yazarın yüzeysel gerçekçiliğin tuzaklarına düşmekten özenle kaçınmış olmasıdır. “Tehlikeli olan, şemalaştırmaktır” der Kemal Tahir.8 Yine de öncü yazarların önemi, nitelikleri ya da kusurları ne olursa olsun, köy yazınının gelişimindeki güç ve atılımı açıklamak için bu yazarların sıralanması yetmez. Kemalizmin ilk yıllarında halkçılığın ve girişilen devrimlerin sınırlarına karşın bu ilk yılların bir gelişim sürecini başlattığı yadsınamaz; başka bir yerde eşine rastlanması güç, çeşitli eğitim önlemleri sayesinde bu çok önemlidir. Bu gelişmelerin arasında temel öğelerden biri de Köy Enstitüleri’ydi.
Köyün Ruhu Vardır
Köy Enstitüleri Türk köylerinin ekinsel olduğu kadar maddi açıdan da hızlı bir dönüşümünü sağlamak amacıyla 1942’de İ. H. Tonguç tarafından kurulmuştur. Bu Köy Enstitüleri’nin özgün yanı, yeni tip eğitmenlerin başkanlığında, bölgesel gereksinimlere uygun bilgileri yerinde öğretmeyi amaçlayan kızlı erkekli köy gençleri tarafından oluşturulmuş olmasıydı. Araştırmalar bittikten sonra aynı süreci kentlerde sürdürmeye yönelik genel bir kültürün öğeleri özellikle tarım üretimi alanında öğretiliyordu. Atatürk’ün bunca umut bağladığı ve ilan ettiği tarım reformunu köylerin geleneksel yapılarını maddi ve manevi alanda dönüştürülmesini işte bu kadrolar gerçekleştirecekti.
Atatürk’ün yaşamının sonuna doğru tasarlanan bu cesur reform onun ölümünden iki yıl sonra İnönü ve onun gözü pek Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel yönetiminde başlatıldı.
Gerçek bir yapılanma coşkusu egemendi. Yirmi bir enstitünün ortalama on beş bin öğrencisi oldu. 1942-43 yıllarında yüksek nitelikli ve uzmanlaşmış kadroların oluşturulmasını sağlayacak bir Yüksek Enstitü kuruldu. Buraya Köy Enstitüleri’nin en iyi öğrencileri alınıyordu. Kuramsal ve uygulamalı nitelikli dersler ve araştırma çalışmaları da burada ele alınıyor ve yayımlanıyordu. “Köy Enstitüleri Dergisi” adlı bir dergi 1945’te genç yazarları bir araya getirdi. Bu Yüksek Enstitü’nün etkinlikleri arasında yabancı dil öğretimi de vardı. Böylece çalışmalar yenilikçi ve yaratıcı bir niteliğe büründü. Başkent Ankara’dan uzakta olmayan bu enstitü çok geçmeden Ankaralılar kadar kasabadakiler için de bir çekim merkezi oldu; burada çok sayıda gösteri, konser ve konferans düzenlendi. Her türlü yobazlığın karşısında yer alan ve çeviri alanında birinci sırada rol üstlenen, yaratıcı ve aydınlık düşüncesiyle bu dönemin iz bırakan kişilerinden olan Sabahattin Eyüboğlu da bu Yüksek Enstitü’nün başında yer aldı. Anadolu kökenli olan ve Dijon’da okuyan Eyüboğlu Cumhuriyet sonrası büyük eleştirmen Nurullah Ataç’la birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosunu kurdu. Ülkenin en iyi çevirmen ve yazarlarının katılımıyla çok kısa zamanda çeşitli dillerden yüzlerce klasiğin çevrilmesi etkinliğini bu büro üstlendi. Bu ortak çalışmanın Türk yazını üzerindeki etkisi çok büyüktü; çevrilen çok sayıdaki yapıt düşünce ve yazın alanına yeni bakış açıları kazandırıyordu. Bu yapıtların ulusal bağlamda dağıtımı yalnızca kentli aydınların değil, Köy Enstitüsü öğrencilerinin de, modern ya da klasik, dünyadaki yazınsal değerlere ulaşmasını sağlamıştır. Düşünce ufuklarının bu denli genişlemesiyle başlayan bu ekinsel atılım yukarıda sunmaya çalıştığımız aydınların yapıtlarındaki öncü girişime katıldı.
Böylece, çelişkili de olsa, gerçeğe olan bağlılıklarını pahalıya ödeyecek olan solcu aydınlarca başlatılan köy yaşamına yönelik incelemeler Bakan Yücel’in yönetimindeki eğitsel çabalar sayesinde yoğunlaştı. Bu durum yalnızca şiddetli çatışmalara yol açacaktı; çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’deki toplumsal gelişmeler yoksul köylülere ödün verilmesine şiddetle karşı çıkan toplumsal sınıfları iktidara itiyordu. Hükümetin hazırladığı toprak reformu projesi çoğunluğunu muhafazakârların desteklediği büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu Meclis’te reddedildi. Bunlar köylerin gelişmesini ve modernleşmesini engelleyen zorunlu ve hızlı bir sermaye birikimini amaçlayan kesimin temsilcileriydiler. İsmet İnönü geri adım atmak zorunda kaldı. Baskıcı önlemler kamu görevlerinden uzaklaştırılan ve cesaretleri nedeniyle cezalandırılan Tonguç ve Yücel’in başlattıkları eğitsel çabanın yok olmasına yol açarak Köy Enstitüleri’nin ve bu anlayışın bozulmasıyla sonuçlandı.
Bu kesin kopuşa karşın, 40’lı yıllarda başlayan atılım sürecek ve yazında meyvelerini verecekti: Köy Enstitüleri’nin genç mezunları üstlerindeki baskılara karşın, sözlerini söyleyecek, kendi yaşamlarını anlatacak, yazınsal kurgu yoluyla kendi dünya görüşlerini dile getireceklerdi.
Çok sayıda öykü ve romanla, tüm karmaşıklığı ve tinsel zenginliği içinde Anadolu toprağının çeşitliliğini yansıtacaktı.
Köylü yazarların temel özelliği kendi dünyalarına bakıştaki kökten değişimdir. O ana dek kentli yazarlar için “edilgen bir gözlem nesnesiyken”, yazınsal olgunun “etkin bireylerine” dönüşürler. Köylü yazar “ötekinden” söz etmez, kendisinden, yüzyıllar boyu yok sayılmış “ben”den söz eder.
Anadolu yazınının araştırılmasıyla ortaya çıkan ekinsel karışım, Köy Enstitüleri hareketi, dünya yazınına açılma ve Atatürk’ün istediği modernleşme çabaları meyvelerini veriyordu. Köylü yazarlar çarpıcı bir biçimde ve büyük bir tutkuyla kendi gerçekliklerinden söz ediyorlardı. Ele verici, neredeyse suçlayıcı bir tutumları olduğu söylenebilir: Uzun süre gizlenmiş böylesi eski bir acıyı dile getirmenin başka bir yolu olabilir miydi?
Bu akımı hangi yazın türüne bağlayabiliriz? Ne tezli roman, ne de halk romanı türüne; kimi öğeler içerse de tarihsel roman türüne de bağlanmaz.
Bu öykülerin ve romanların yalnızca yitirilmiş olan ve dünya yazınının yeniden keşfettiği bir kıtayı, efsanevi Atlantis gibi Anadolu’yu ortaya koyduğu ölçüde değerli olduklarını sanmak yanlış olur. Mahmut Makal’ın yapıtı gibi yazın-dışı bir yapıtta bile anlatıda aktarılan yaşanmış deneyim, mevsimler ve acılar, köylülerin içe dokunan insanlığı, cesaretleri ve edilgenlikleri, saflıkları, eskiye bağlılıkları, kimilerinin de çağın tarihinin üstlerinde hiçbir etkisi olmadığı izlenimini veren cehaletleri, yalın ve anlatının niteliğiyle mükemmmel uyum gösteren bir yazı biçimiyle dile getirilir. Makal ve arkadaşları Roland Barthes’ın sözünü ettiği “yazının sıfır derecesine” doğal bir biçimde ulaşırlar.
Mahmut Makal’ın 1949’da yayımlanan Bizim Köy’ü köyünün tutucu durağanlığı karşısında Köy Enstitüleri mezunu genç bir öğretmenin umutsuzluğa düşürecek savaşımını anlatır. Bu yapıtın basında yarattığı skandal köylerin yoksulluğu konusunda ülke çapında siyasal bir bilinçlenme sağladı ve Anadolu izleğinin dönüşümünde çok önemli bir dönemeç oldu. Yalın biçeminin gücü ve coşkulu bir biçimde dile getirdiği gerçekler onu hapse götürdü: Ancak tek parti dönemini sona erdiren 1950 seçimleri sayesinde kısa sürede salıverildi.
Epik, traji-komik bir gerdek gecesi, bir felaketin eşiğinden dönülür: Tüfek atılarak genç kocanın erkekliğini ve genç kızın bekâretini köye ilan etmek üzere evli çift geleneğe göre kapı deliğinden gözetlenmektedir. Soğuktan donan damat karısıyla sevişemez. Bir sürü olaydan, müdahaleden, büyüden sonra, damat ısınır ve kendisini kanıtlayarak ailesinin onurunu kurtarır. Makal damada ertesi gün rastlar: “Daha doğrusu bu köye ateş verip aşağıdan yukarı yakmalı. Böyle âdet mi olur be herif. Ağşamdan beri çektiğimi ben bilirim. Bi öldüm, bi dirildim”.
Ancak aynı Anadolu köyü on beş yılda değişmiştir. Köylüler gelişmeden, paradan söz etmektedirler; köyde artık telefon vardır. Tıpkı paranın el değiştirmesi gibi, köye giren modern teknikler sayesinde haberleşme, konuşma, kendi sesini işitme, başkasını işitme gereksinimi söylence ve arkaizmin hâlâ egemen olduğu bir dünyaya şaşırtıcı bir boyut getirir, böyle bir şeyin batının yazınsal sorunlarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
Farklı gelenekler, farklı yazınlar; kapitalin yeni doğduğu bir dünyaya roman biçimi işte böyle girecektir!
Ana roman örgüsü gerçekçi olmakla birlikte biraz basitçe olacak, dinsel yobazlık ve tutucu önyargılardan oluşmuş bir ana zemine oturtulmuş, çoğunlukla zengin köy ağasıyla yoksul köylüler arasında, toplumsal çatışmalardan esinlenecektir. Özellikle kadın son derece kırılgan ve her yönden baskı altında tutula

