İstanbul İçin Seçim İstatistikleri
1/4/2009 · Kategori: Haber
İstanbul İçin Seçim İstatistikleri
İlçenin tüm parti dağılımları için ilçe isimlerine tıklamanız yeterlidir.
- Parti
- Belediye Başkan Adayı
- Toplam Oy
- Oy Oranı
AlsahBlog

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN
MANİSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
(19 MART 2009)
Sevgili Manisalılar, Manisa’da bu büyük buluşmada sizlerle bir arada olmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Sizleri özlemiştim, sizlerle bir arada olmayı çok istiyordum. Bugün kısmet oldu. Manisa’da bir kez daha böyle görkemli, büyük bir mitingde bir aradayız. Bundan kıvanç duyuyorum. Sizleri böyle inançlı, coşkulu, heyecanlı ve Cumhuriyet Halk Partisine kulağını vermiş, gözünü dikmiş vaziyette görmekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın, sağolun.
Manisa Türkiye’mizin gözbebeği. Türkiye’mizin en verimli topraklarının yer aldığı bir kentimiz, bir ilimiz. Kendi başına bir ülke Manisa. Toprağı ile, Gediz’iyle, ovalarıyla, bilinçli çiftçisiyle dünyanın en güzel ürünlerini yetiştirmesiyle, Anadolu’muzun, tarımımızın, çiftçimizin, köylümüzün gözbebeği bir yer Manisa. Bu dünyanın en güzel topraklarında yaşayan, çalışan, o topraklarda üretim yapan insanlarla bir arada olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Manisa Türkiye’nin en büyük zenginliği. Manisa Türkiye’nin en büyük gücü. Manisa sadece Türkiye’de değil, dünyada tarım konusunda en iddialı olacağımız yerlerin başında geliyor. Tarımda öyle, sanayide öyle, hizmet sektöründe öyle. Her alanda Allah en büyük nimetleri size bahşetmiş. Ne mutlu Manisa’ya. Her şeyin en güzeli burada. İnsanı da elbette en çalışkan, en üretici ve en bilinçli insan. Osmanlı İmparatorluğuna şehzadeler yetiştirmiş, bir büyük imparatorluk geleneğinden gelmiş, siyaseti her yönüyle denemiş. Bizim milli mücadelemizde en şerefli görevleri yerine getirmiş. Demokrasiye geçişimizde en güzel demokrasi örneklerini vermiş, memleket için hayırlı neyse daima onun peşine düşmüş. Bazen bir partiyi tutmuş başa getirmiş. Bazen olmadı yanlış yapıyorsun in aşağı demiş yenisini tutmuş getirmiş. Demokrasi bilinci yüksek bir yer Manisa’da.
Böyle bir Manisa’da sizlerle bir arada olmaktan, böyle muhteşem bir toplulukla bir arada olmaktan gerçekten büyük mutluluk duyuyorum. Buraya gelen bütün Manisalıları hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden hepinize, partilisine, partisizine, AKP’lisine, MHP’lisine, tarafsızına, Cumhuriyet Halk Partilisine, bütün Manisalılara yürekten, gönülden teşekkür ediyorum. Şeref verdiniz, hoşgeldiniz.
Sevgili Manisalılar, nasılsınız iyi misiniz? Yani ben duygularımı, düşüncelerimi söyledim. Birazda size soralım bakalım siz ne alemdesiniz. İyi misiniz? İşleriniz, keyfiniz nasıl? İşleriniz yolunda, keyfiniz yerinde mi? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Alacaklar, borçlar tahsil ediliyor mu? Geliriniz, gideriniz dengede mi? Açık mı veriyoruz, yoksa gelir mi fazla? Gelir fazla gider az mı? Tersi ha? Ya bu nasıl Manisa? Dünyanın en güzel Manisa’sı bu. En verimli Manisa’sı bu. Tarımın en güzelinin yapıldığı Manisa bu. Var mı daha bir başka Manisa? Var mı bir başka Gediz Ovası. Var mı bir başka Gediz? Var mı? Ne bu hal? Yoksa siz çiftçiliği unuttunuz mu? Tarımı unuttunuz mu? Yoksa tembelleştiniz mi? Çalışıyorsunuz, emek veriyorsunuz. Ama sonuç gene böyle öylemi? Ne oldu o Manisa’nın güzelim üzümüne? Üzümde mi kurtarmıyor? Üzümde kurtarmıyor mu? Zeytin kurtarıyordur o zaman. Zeytinde kurtarmıyor. O zaman tütün kurtarıyordur. Tütünde mi kurtarmıyor? Ne oldu onlara? Dünyanın en büyük nimetleri bunlar değil mi? Yani diyorsunuz ki bu iş hükümet işi diyorsunuz. Sen bırak Manisa’yı diyorsunuz. Manisa’nın ovasını, Gediz ovasını bırak diyorsunuz. Bizde onların hepsi var diyorsunuz. Çalışkan Manisalı çiftçi var diyorsunuz. Sen bana hakkımı verecek bir hükümet bul diyorsunuz değil mi? Öylemi? E o hükümeti beraber bulacağız değil mi? Yani size de görev düşüyor. Birlikte yapacağız bu işi. Sevgili Manisalılar, bakın yıllardır bu meydanlarda bunları konuşuyoruz. Şimdi gerçekler daha iyi ortaya çıktı. Hep bunu anlatmaya çalışıyorduk. Hep buna dikkati çekiyorduk.
Üzümü konuşuyorduk değil mi? Şimdi üzüm kaça gidiyor şu sırada? 1.400 daha damı aşağı? 1.300’e gidiyor şuanda. Mayıs’ta kaçtı? Geçen sene kaçtı? Üzüm düşmüş 1400’e, 1300’e. 300 demeye dilim varmıyor. 1 diyorsun. Yapmayın. Ben 9 numarayı konuşuyorum canım. Peki o üzümü elde etmek için yaptığınız masraflar bir önceki yıla göre azaldı mı arttı mı? Mesela göztaşı ne oldu? Arttı mı? 3 katı arttı galiba değil mi? Akaryakıt %100 arttı, ilaç arttı değil mi? Peki üzümcünün hali bu. Zeytincinin hali ne? Zeytin nasıl, zeytin kaça? 2 milyon. 2’nin altına indi, 1 milyona indi. 2002’de kaçtı zeytin? Zeytinyağı ne kadar? 5 milyon, 4 milyon. Onun masrafı azaldı mı? Yani bu işi nasıl döndürüyorsunuz sevgili Manisalılar? Dönmüyor. Tütün ne oldu, kota kalktı mı? Şimdi Amerikan firmasına sözleşmeli çiftçilikle tütün mü yetiştiriyorsunuz? Bu iyi bir tablomu? Bu memleketin kalkınmasına yardımcı olacak bir politikamı? Bu politikanın arkasında ne yatıyor? Bu politikanın arkasında tarıma sırt dönme politikası yatıyor. Tarımı ayak bağı sayma, tarımı engel sayma, çiftçiliği küçük görme, çiftçilikle bir yere varılmaz deme anlayışı yatıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, dünyanın bütün kalkınmış ülkelerinde tarımı en zengin ülkeler bile ayağa kaldırmak için destekliyor. Tarımın desteklenmediği bir ülke yok. Avrupa’da destekleniyor, Amerika’da destekleniyor, Japonya’da destekleniyor. Biz desteklemiyoruz. Biz ne yapıyoruz? Gümrüğü açıyoruz. Manisa’da pamuk yetişirdi ne oldu pamuk? Gediz ovasında pamuk vardı, ne oldu o pamuk? Şimdi Yunanistan’dan pamuk ithal ediyoruz. Yunanistan pamuğu bilmezdi, pamuk deyince akla Çukurova, Ege gelirdi. Şimdi Çukurova, Ege pamuk ekemez, pamuktan kazanamaz hale geldi. Pamuk tarlaları bozuldu, bırakıldı şimdi Yunanistan kendi topraklarında çiftçiliğe başladı, pamukçuluğa başladı. Ürettiği pamuğu Türkiye’ye satıyor. Orası pamuk üretiyor, pamuk üreten Yunanlı çiftçi kazanıyor, zenginleşiyor. Yunan ekonomisi güçleniyor. Yunan ekonomisi de bundan kazançlı çıkıyor. Pamuğunu ekmeyen Anadolu’daki pamuk üreticisi, çiftçi perişan oluyor. Pamuğunu ithal etmek zorunda kalan Türk ekonomisi bundan zarar görüyor. Bu iyi bir politikamı? Tarımı ithalat kapılarını açarak içerde ezdirmek, köylüyü, çiftçiyi ezdirmek doğru politika sayılabilir mi? Hangi millet ezdiriyor kendi çiftçisini. Üretimini hangi ülke cezalandırıyor. Biz ekmeyeceğiz. Ne yapacağız? İthal edeceğiz.
Bakın Türkiye’de pancar ekim alanları fiilen ortadan kaldırıldı, pancar işi bitirildi. Ne geldi yerine? Mısır ekimi geldi. Türkiye’nin en verimli alanları mısır ekimine açıldı. Gediz ovası mısıra açıldı değil mi? Bunun arkasında ne yatıyor? Bunun arkasında Türkiye’nin şeker politikasının yanlışlığı yatıyor. Kendi ülkemizdeki kendi çiftçimizin pancarıyla üretilmiş şekeri değil, Amerika’daki mısır üreticisinin ürettiği mısırdan tatlandırıcıyı alarak, kendi pancar üreticimizi perişan ediyoruz. Kendi mısır üreticimize de diyoruz ki, sende mısır ek. Mısıra çekiyoruz onu. Sonuç ne oluyor? Çiftçi perişan oluyor, Türkiye perişan oluyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye şekerini bir anlamda tatlandırıcı ithalatı yoluyla ithal ediyor. Dışarıya bağladık. Şeker ithal, pamuk ithal, meyve, sebze ithal, sanayi ürünleri ithal. Bu ithal çarkı neyle dönüyor? Dövizle dönüyor. Hangi dövizle dönüyor. Borç dövizle dönüyor. Dışarıdan borçla kendi toprağımızda kendi insanlarımızın yetiştireceği ürünleri ektirmeyip, onları yoksulluğa mahkum edip, dışarıdan paramla istediğim yerden alırım deyip şekerini de, mısırını da dışarıdan alarak uzun dönemde ülkeyi refaha götürme imkanı var mı? Geldik mi, refahımı geldik? 7 yıldır uyguluyorlar bu politikayı. 7 yıl sonunda Türkiye’de refah mı var, zenginlik mi var? Şu Manisa’nın haline bak. Dünyanın en bereketli topraklarına sahip Manisa’daki çiftçinin şu haline bak, şu manzarasına bak. Bu başarıdır denilebilir mi? Bunun altında yanlış politika yatıyor değerli arkadaşlarım. Önce bir defa tarıma sahip çıkacaksınız. Tarıma değer vereceksiniz. Kalkınma bir bütün. Altyapısı, temeli olmayan kalkınma kalıcı değildir. ilk rüzgarda, fırtınada devrilir. İşin temeli sağlam olacak. Temeli ne? Temeli tarım, çiftçi, toprak. Onun üzerine ticaret binecek. Tarıma dayalı ticaret olacak. Onun üzerine sanayi olacak. O sanayiinin ticareti de girecek devreye. Onun üzerine bankacılık olacak, bankacılık. Bankacılık zirvede. Sen tarımı öldürürsen. Sen esnafı ve sanatkarı öldürürsen, sen sanayiciyi öldürürsen elindeki bankalarla nereye gidebilirsin. Ne kadar gidebilirsin? Bankalarını da gelir yabancılar birer birer satın alırlar. O bankalar gelirler senin çiftçini ipotek karşılığı kredi vererek bağlarlar. Bir süre sonra çiftçi borcunu ödeyemez hale gelir. Ondan sonrada o topraklar satılmaya başlar. Bugünkü manzara bu değil mi?
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir politika değil. Bu yanlış bir politika. Bu politika Türkiye’yi çıkmaza sürüklemiştir ve bunun mutlaka değiştirilmesi lazımdır. Çiftçi perişan. Esnaf nasıl? Esnaf iyimi? Esnafın kazancı yerinde mi? Esnaf yanında çalışan çocuğun sigortasını yapabiliyor mu, primini ödeyebiliyor mu, stopajını ödeyebiliyor mu? Çekleri, senetleri dönüyor mu? Piyasa genişledi mi, rahatladı mı, canlandı mı? Esnafın yüzü gülüyor mu? Esnafta sıkıntı içinde. Emekliler nasıl, emekliler iyimi? Emekliler rahatladı mı? Emeklilerin yüzü gülüyor mu? Yoksa emekliler ya şu hayatımın son döneminde eşimle birlikte huzur içinde önümüzdeki ömrü yaşayalım, geçirelim derken birden bire oğlunun işten atıldığını öğrenip, oğlunun evine ekmek götüremediğini görüp, acaba oğluma, oğlumun çocuklarına nasıl yardımcı olurum diye çırpınır halemi düştü? Böyle mi oldu? Öyle değil mi? Dünyadaki bütün ülkelerin emeklileri hayatlarının bu döneminde dünyayı geziyorlar. Atlıyorlar uçağa Türkiye’ye geliyorlar, başka yerlere gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz kahveye çıkamıyor acaba kahvede bir arkadaşım, dostum gelirde ona çay ısmarlamak zorunda kalır mıyım diye emeklilerimiz kahveye çıkamıyorlar. Hani Türkiye zenginleşiyordu. Hani Türkiye büyük bir ekonomik kalkınma yapmıştı. Hani 10 bin dolara çıkmıştı adam başına milli gelir. Yani 5 kişilik bir ailenin 50 bin doları olacaktı. Yani 1.700’den 85 milyar. Var mı? Yani bir ailenin, 5 kişilik bir ailenin geliri ayda 6-7 milyar. Var mı böyle bir şey? Ne oldu o zaman, nedir bu manzara değerli arkadaşlarım?
Bakınız sevgili Manisalılar, Türkiye şimdi bu sıkıntıları yaşıyor. Şunun da hesabını yapın. Bu sıkıntıyı anlamak için şunun hesabını da yapın. Türkiye’de gelmiş geçmiş hiçbir hükümet bu hükümet kadar borç yapmamıştır. Türkiye’nin 80 küsur yıllık tarihi boyunca, Atatürk – İnönü döneminden başlayarak Celal Bayar – Menderes, Demirel, Turgut Özal ve Erbakan hükümetlerine kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin ortak dış borcu aldığı ve Türkiye’yi soktuğu borç miktarı 220 milyar dolardır. 85 yıl bütün hükümetler. 220 milyar dolar. Birde düşünün bu 220 milyar dolarla ne yapıldı Türkiye’de. Askeri yok, yolu yok, iğnesi yok, mensucatı yok Türkiye başladı. Şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, Karabük demir-çelik, Ereğli demir-çelik, İskenderun demir-çelik, barajlar, santraller, Keban barajı, Atatürk barajı, rafineriler, ipraşlar, tüpraşlar, ataçlar, petro kimya tesisleri, silahlı kuvvetler, demiryolları, limanlar, aklınıza ne gelirse. Etibanklar, sümerbanklar hepsi yapıldı değil mi? Toplam borç ne? 220 milyar dolar. 220 milyar dolarla 2002’nin Türkiye’si inşa edildi. Allah razı olsun onu gerçekleştirenlerden. Atatürk İnönü’den başlayarak emeğe geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Bunlar geldi, 7 yıl iktidarda kaldılar. 80 yılda bütün hükümetlerin aldığı borçtan fazlasını 280 milyar dolarlık bir ek borcu 220’nin üzerine koydular. Oldu mu borç 500 milyar. Şimdi 220’yle nelerin yapıldığını söyledik. Peki 280’le neler yapıldı bu 7 yılda? Yani hangi fabrikalar açıldı, hangi demir-çelik sanayi kuruldu. Hangi yeni gençlerimize iş ve ekmek kapısı olacak büyük tesis kuruldu. Ne yapıldı? Hangi altyapı yapıldı, hangi büyük baraj yapıldı, hangi büyük santral kuruldu. Soma’sından Yatağan’ına kadar tümü o dönemin, eski dönemin eserleri bunlar. Ne yaptın sen? Bu milletin kömürünü mü işledin, bu milletin suyunu mu enerjiye çevirdin? Ne yaptın? 280 milyar dolar borç yaptın borç. Kimin borcu o? Milletin borcu, sizin borcunuz. Yarın inşallah oyunuzu vereceksiniz, bunları iktidardan uzaklaştıracaksınız ama onların yaptığı bu borcu gene bu memleketin namuslu, dürüst vatansever insanları ödeyecekler.
Sevgili Manisalılar, bunlar bu 280 milyar doları harcadılar, borç yaptılar. Yani siz yaptınız. Ama ayrıca elde avuçta ne varsa onları da sattılar. Yani bunun üzerine bütün tesisleri, bütün ekonomik işletmeleri de birer, birer ucuz pahalı demeden, yerliye yabancıya demeden sattılar. Telekomunuda sattılar, tüpraşını da sattılar. Ereğli demir-çeliğini de sattılar. Hepsini sattılar değil mi? Onun parasını da aldılar değil mi? O paraları da harcadılar değil mi? Peki o paralarla Manisa’nın çiftçisine ne geldi? Yani üzüm üreticisine ne geldi? Mısır üreticisine ne geldi, pamuk üreticisine ne geldi, tütün üreticisine ne geldi? Manisa’nın esnafına, sanatkarına ne geldi? Şimdi durumu görüyor muyuz? Durumun ne olduğu daha iyi anlaşılıyor değil mi? Manzara bu. Peki ekonomik tablo böyle. Tarımda böyle. Sanayideki manzarayı görüyorsunuz. Türkiye kalkınıyor, Türkiye büyüyor diyorduk. Türkiye büyümesi gereken ülke. Her yıl 1 milyon evladımız geliyor. Onlara işyeri açacağız, ekmek kapısı açacağız. Nasıl olacak bu iş? Yatırım yapacağız. Yatırım yapmadan Türkiye kalkınamaz. İşyeri açmadan, fabrika açmadan, tesis açmadan Türkiye kalkınamaz. Yani gösterişe harcama yaparak, onun bunun gözünü boyayarak ranttı, faizdi, bankaydı diye oyalanarak bir yere varamayız. Tesis kuracağız, toprağa sahip çıkacağız, madenimize sahip çıkacağız, kömürümüze sahip çıkacağız, vatanımıza sahip çıkacağız, üreteceğiz, üretecek olan insanlara sahip çıkacağız. Bunlar üretim bıraktılar ithalata döndüler. Başkası üretiyor. Üretirken evladına iş veriyor, çalıştırıyor işçisini, kendi kaynaklarını değerlendiriyor, sonra bize satıyor. Bizde borç dövizle onu satın alıyoruz. Bu paralarla zenginleştik diye milletin gözünü boyuyoruz. Bakın bolluk var diyoruz, bol para var diyoruz. Dolar sabit duruyor diyoruz. Her şeyi buluyorsun diyoruz. Evet öyle. Evet öylede bir sor bakalım nasıl öyle, arkasında ne var? Arkasında borç var, borç. Hazır yemek var, miras yedilik var. Cumhuriyet döneminin eserlerini satmak var. Oradan elde ettiğin kazançla gününü gün etmek var. Ne oldu? 7 yılın içinde 4 yılı idare ettik, 5. yıl işler sıkışmaya başladı. 6. yıl durum aydınlığa kavuşmaya başladı. 7. yıl ne oluyoruz diyoruz değil mi? Şimdi gerçekleri görüyoruz değil mi? Bunun sonucu bu. Bunun sonucu değerli arkadaşlarım. Bakın bugün ne oldu? Türkiye’de sanayideki 10 tezgahtan 4’ü stop etti. Yani yapılan yatırımın yarıya yakın kısmı üretim yapamıyor. Halbuki onun borcu yapılmış, dövizi alınmış, faiz ödeniyor. Halbuki o 4 tezgahtan ekmek yiyecek işçiler var, ustalar var, mühendisler var. Onların hepsi yavaş yavaş dışarıya çıkarıldı. Şimdi siz gençlere iş bulabiliyor musunuz? Burası İzmir’in hemen yanında. Zaten Manisa Avrupa çapında önemli bir sanayi potansiyeline sahip yer. En önemli sanayi merkezlerimizden birisi. Ne oldu gençlere iş var mı? Tam tersine çalışanlar işten çıkıyor. Manisa’da bu son dönemde 5 bin kişinin işine son verildi.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de Kasım sonu itibariyle 2008 bir yılda 1 milyon insan daha işini kaybetti. Resmi rakamlarla söylüyorum. Yani Türkiye’de resmi rakamlarla işsiz sayısı Kasım sonu itibariyle 5 milyon sınırına dayandı. Gerçek rakam bunun çok daha üzerinde. İşsiz kalmak, işini kaybetmek bir insanın yaşayabileceği en büyük felakettir. İşsiz insanın evinde, ailesinde dahi huzuru yoktur. Mahallesinde yoktur, şehirde yoktur. Allah kimseyi işini kaybetmiş duruma düşürmesin. Bugün Türkiye’de en önemli sorun olarak bu gelişiyor. Hızla da işsiz sayısı artıyor. İnsanlar işsiz kalınca ne oluyor? İşinden çıkınca borçlarını ödeyemez hale geliyor. Herkes borçlu değil mi? Devlet borçlu devlet. Türkiye’de devlet borçlu, şirketler borçlu, aileler borçlu, insanlar borçlu, herkes borçlu değil mi? E ne oluyor işsiz kalınca borçlar ödenemiyor. Ödenemeyen borç sıkıntıyı daha da arttırıyor. Bakın sizler kredi kartı borçlarınızı ödeyebiliyor musunuz? Ne yapıyorsunuz? Bir bankadan aldığınız kredi kartıyla öbür bankayı çeviriyorsunuz değil mi? Peki çeviriyorsunuz da arada bu iş çevrilemez hale geliyor. Tıkanıyor kalıyor değil mi? Şimdi bakınız 2008 sonunda 600 bin kişi borcunu çeviremez hale düştü. 1 ayda, Ocak ayında 182 bin kişi sadece Ocak ayında borcunu ödeyemez hale geldi. Yani bunu bütün yıla getirecek olursak 1,5 milyona doğru gidiyor borcunu ödeyemeyecek olanlar. Bu önemli bir sorun. Dünyanın her yerinde böyle sorun oluyor. Hemen buna tedbir almak lazım. Borcunu ödeyemez oldun mu borç faizi kaç oluyor? %5 oluyor aylık. Dünyada %1 ortalamasını söylüyorum ben. Dünyada %1, bizde ortalama %5 aylık faiz. Yani %20 – 24 faizle borcunu ödeyemeyen insan %60-65 faize çıkınca onu ödeyebilir mi? Ödeyebiliyor mu? Ödeyemiyor. Ne oluyor? Sıkıntı başlıyor. Türkiye’de suç patlaması yaşanıyor değerli arkadaşlarım. Bakın intiharlar. Her gün görüyorsunuz acı olaylar yaşanıyor. Bütün bunların altında bu yanlış ekonomi politikası var, bu sıkıntılar var. Başbakana geçenlerde ben bunları söyledim. Diyor ki, o kredi kartı borcu olanlar dürüst insanlar değildir diyor. Başbakana göre işler kolay. Yani kredi kartı borcunu ödeyememiş adam dürüst değilmiş. Başbakana sormak lazım. Sayın Başbakan sen hiç işsiz kaldın mı? Sen hiç akşam eve ekmek götürememenin ne demek olduğunu yaşadın mı, biliyor musun? Sen çocuğuna 2 lira okuldan istenen temizlik parasını verememenin nasıl bir acı olduğunu hiç yaşandın mı, biliyor musun? İşinden atıldığı için lisedeki çocuğunu almak zorunda kalan babanın acısını sen yüreğinde hissedebiliyor musun? Tabi senin umurunda değil, senin çocuklarını Amerika’da eşin dostun okutuveriyor. Ama o Türkiye’de devlet okulunda bile okutamıyor.
Değerli arkadaşlarım, manzara bu. Şimdi ben bunlardan söz açıyorum. Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Bunlara cevap vereceğine hakaret etmeye başlıyor. Buraya geldi değil mi Başbakan? Burada milletin işsizliğinden, çiftçinin sıkıntısından söz etti mi? O konudaki çaresini, çözümünü söyledi mi? Türkiye’de bu sıkıntıların yanı sıra birde çok büyük yolsuzluklar yaşanıyor değil mi? Yolsuzluklar var değil mi? Türkiye’deki yolsuzlukları biliyorsunuz. Manisa’da yolsuzluk var mı? Ne oluyor Manisa’da? Sümerbankın arazisini Manisa’ya tesis kuracağız diye ucuza 4 milyon dolara alıyorlar, sonrada bir yabancı şirkete aldıktan sonra 47 trilyon liraya satıyorlar değil mi? Öylemi? Sonrada davalar, mahkemeler. Bunu yapanlarda önüne gelen insanlar değil mi? Bu sizin yaşadığınız olay. Bu çark her yerde dönüyor.
Bakın şu Deniz Feneri olayını biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz ama bir de ben anlatayım, birde benim ağzımdan dinleyin. Bakın bu Deniz Feneri’yle Türkiye’de yolsuzluklar çağ atlamıştır. Yani taş devrinden tuş devrine geçer gibi yolsuzluk değişmiştir, nitelik değiştirmiştir. Eskiden yolsuzluk şahsi, keyfi bir olaydı, bireysel bir olaydı, ferdi bir olaydı. Şimdi yolsuzluk öyle şahsen yapılmıyor. Bireysel değil. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk. 40-50 kişi bir araya geliyor teşkilat kuruyor. Başkanı var, muhasebecisi var, yöneticisi var, kuryesi var, her şeyi var. Yani yolsuzluk yapmak üzere teşkilat kuruluyor. Teşkilatlı yolsuzluk, dernekleşmiş yolsuzluk, şirketleşmiş yolsuzluk. Eskiden yolsuzluk yapanlar kendilerini suçlu hissedelerdi, mahcup hissederlerdi. Bunlar hem yolsuzluk yapıyorlar, hem de hiçbir mahcubiyet hissetmiyorlar. Artık aleni. Eskiden gizli yapılırdı yolsuzluk. Şimdi aleni, çok rahat, kendinden emin. Göz göre göre yapıyor. Gidiyor Almanya’ya Almanya’daki vatandaşlarımızın gittikleri camilerde konuşmalar yapıyorlar, Allah, peygamber, din, iman ağızlarından bal akıyor. Ondan sonra diyorlar ki bak Ramazan mübarek ay geldi fitrenizi, zekatınızı bize verin. Biz sizin hayrınızı sizin yerinize yapalım. Biz yoksulları doyuralım, biz açları doyuralım, insanlara biz hayrınızı sizin yerinize yapalım. Oradaki insanlarda Allah, peygamber, din, iman ağzından bal akan insanlar helal olsun diyor bunlara veriyor. Aldıkları paraları bir kuryeye veriyorlar. Bankayla değil. Banka olursa kayda girecek. Çanta ile Almanya’dan parayı Türkiye’ye taşıyorlar. Trilyonlarca lira. Bir kurye taşıyor. Taşıyan kuryede RTÜK’ün başında şimdi. Türkiye’nin en önemli Radyo Televizyon Üst Kurulunun başında. Alman mahkemesinin kararı.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bütün bunları yapıyorlar. Buraya gelen para ne oluyor? Parayı alanlar kendi adlarına şirket kuruyorlar kendi mülkiyetlerinde. Birde televizyon kanalı kuruyorlar. O televizyon kanalı millete ne anlatıyor? Dürüstlük, ahlak, din, iman, fazilet. Bunları söylüyor değil mi? Ondan sonra diyor ki aman ha Recep Tayyip Erdoğan’dan şaşma. Aman ha AKP’den şaşma. Tamam mı?
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir çark. Ali Cengiz oyunu. Bunu yaparken devlet ne yapıyor bunlara? Bunlara devlet diyor ki, siz millete en çok hizmet eden bir teşkilat durumundasınız. Yani kamuya yararlı derneksiniz diyor ve bunlara vergi muafiyeti getiriyor. Bakınız bugün Türkiye’nin ulusal bütünlüğü için gözünü budaktan sakınmayıp cephede, sınırda şehit olmuş olan ya da mayına basıp bacağını, kolunu kaybetmiş olan insanlarımıza, gazilerimize, şehitlerimize yardımcı olmak için kurulmuş bir vakıf var Mehmetçik vakfı. O vakfa bağış yapandan vergi alıyor. Onlardan almıyor. Olur mu böyle bir şey? Yani devletin himayesinde bunlar. Almanya’da teşkilatmış. Türkiye’dekiyle ilgisi yokmuş. Çift muhasebe tutuyor Almanya’daki. Birisi buraya, birisi kendine.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Almanlar bunu görünce hemen olayın üzerine yürüdüler ve yargıladılar, mahkum ettiler. Bize de yazı yazdılar. Dediler ki, bakın biz bunları tuttuk ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Sende onları tut. İsimleri dedi, isimleri de verdiler. Aylar geçti kıpırdamıyor hükümet. Onun üzerine ben sordum iktidara niye bir şey yapmıyorsunuz bunlara? Bak Almanlar mahkum etti diye. Bize diyor ki en yetkililer, Başbakan, Adalet Bakanı. Yazı yazdık Almanya’ya dosyayı bekliyoruz. Dosyayı ne diye bekliyorsun? Bu suçu işleyen sahtekarlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Aldatılan insanlar Türkiye cumhuriyeti vatandaşı. O parayı Türkiye’ye taşıyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. O parayla Türkiye’de kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Alman mahkum etmiş sen açmış ağzını Alman’a bakıyorsun. Alman bunu mahkum etti de senin emniyetin, polisin, jandarman yok mu, senin savcın yok mu, senin hakimin yok mu, senin kanunun yok mu, hukukun yok mu, vicdanın yok mu senin? Almanya’dan yazı bekliyor.
Değerli arkadaşlarım, yani Almanya dosyayı göndermese biz ne yapacağız? Yapacak bir şey yok diyeceğiz. Böyle şey olur mu? E dosyayı bekliyoruz. Almanya’da dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı kaplumbağa 6 ayda buraya getirirdi. Dosya gelmedi bir türlü. Onun üzerine ben bir arkadaşımızdan rica ettim. Git Almanya’ya da şu dosyayı al bir getir dedim. Bak koca devlet getiremiyor, biz CHP olarak o dosyayı getirelim. Arkadaşımız gitti dosyayı aldı ve getirdi. Onun üzerine bende meydanda çıktım dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Şimdi ne kadar geniş insan. Diyor ki, Baykal çıkmış dosyayı gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Sen dosyanın kabına, rengine bakma, sen içindeki belgelere bak. Onlara bir bakıver bakalım.
Şimdi bu, bu konunun üzerine gitmeyince ben bu defa sordum Başbakana, sen bunları tanıyor musun dedim. Ik mık falan böyle çevirirken anlaşıldı ki çocukları bacanaktır. Anlaşıldı mı? Yani kamuya yararlı dernek, vergi muafiyeti Mehmetçik Vakfına verilmeyen vergi muafiyeti, bir türlü gelmeyen dosya. Şimdi dosya geldi. Hadi ne yapıyorsunuz diyoruz. Tercüme yapıyoruz diyorlar. Şimdi dosyayı tercüme ediyorlarmış. Almanca gelmiş dosya Türkçe’sini okuyacaklar. Şu desen ki ya içimden geçmiyor bunları yargılamak. Bunların üstüne gitmek istemiyorum, bunlar bak bize destek oldular, bize destek veriyorlar. Televizyonları var. Bunlar benim yakınlarım desene.
Şimdi sevgili Manisalılar, ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor. Kızacağına gel sende Manisa’da buna cevap ver. Burada ya Deniz Baykal Deniz Feneri diye anlatıyor işin aslı budur diye söyledi mi burada? Bahsetti mi Deniz Feneri’nden. Deniz Feneri’de tek değil. Deniz Fenerini bırak Tüpraş’a bak. Aynı manzara orada. Telekoma bak aynı manzara orada. Her yerde aynı manzara. O bir simge olduğu için ben Deniz Fenerini anlatıyorum. Birde Deniz Fenerinin tabi çok ayrı bir yeri var. hırsızlığın bile bir raconu vardır. Yolsuzluğun dahi bir raconu vardır. Arkadaşlar insaf edin insanların en temiz duyguları üzerinden, dini inancı üzerinden, imanı üzerinden, Allah’ı kitabı üzerinden, Müslümanlığı üzerinden hayır yapmak için ayırdığı parayla yolsuzluk yapılabilir mi? Buna hangi vicdan evet der. Aldırdığı yok. Gidiyor din iman diyor paraları topluyor ondan sonra kendi çıkarı için, kendi hesabı için harcıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kim yapar, kimin vicdanı el verir buna? Gel burada cevap ver o zaman burada bir yanlış varsa. Anlat. Anlatabiliyor mu? Hayır. Yaşanan ekonomik sıkıntılara anlamlı bir cevap verebiliyor mu? Çiftçinin durumunu izah edebiliyor mu? E ne yapıyor? Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Yani bu Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’a giriyor, sabah Deniz Baykal’la kalkıyor. İşi gücü bıraktı. Varsa, yoksa Deniz Baykal. Başka derdi yok. Kardeşim sen Başbakansın milletin derdi var, ızdırabı var, senden umut bekliyor, çare bekliyor. Git anlat. Bırak sen Deniz Baykal’ı. Bırakamıyor. Unut Deniz Baykal’ı. Unutamıyor. Yani Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Kesmiyor 80 yıl öncesine gidiyor. Efendim 80 yıl önce nüfus cüzdanlarına ekmek karnesi verilmiştir diye damga basılıyormuş İsmet Paşa zamanında. Bize onu anlatıyor. Sen daha ananın karnına düşmemiştin. Bu vatan nasıl kuruldu, nasıl kurtuldu biliyor musun sen? Türkiye o güç günleri nasıl aştı biliyor musun sen? İkinci dünya savaşına bir tek vatandaşının bile burnunu kanatmadan ustaca dünyayı idare ederek Türkiye’yi, babaları, evlatları, anaları boynu bükük bırakmadan o İsmet Paşa Türkiye’yi nasıl çıkardı, kurtardı biliyor musun sen? Yani İsmet Paşa 80 yıl önce ekmek karnesi dağıtmış, Recep Tayyip Erdoğan bugün Deniz Baykal’dan bunun hesabını soruyor. Sor o hesabı, vermezsem namerdim. Geç karşımada sor ve cevabını al. İsmet Paşa o güç günlerde dünyanın savaş ve buhran günlerinde, yokluk günlerinde adaletle, elindeki bütün imkanları kardeşçe kullanarak Türkiye’yi kurtardı. Şimdi sen dünyanın bu refah döneminde, zenginlik döneminde bir gel bakalım halk pazarlarından akşamları emekliler, yoksul insanlar atılmış domatesleri, biberleri, patlıcanları nasıl topluyorlar. Nasıl bayat ekmeği ucuza alacağım diye insanlar nasıl oradan oraya koşuyorlar. Nasıl açlıktan insanların bunaldığını gel de bir gör, bir sor bakalım. Bu dönemin bu haline bak ve ondan sonra İsmet Paşa’ya dil uzatmaya dil uzatmaya kalk. Yani müflis tüccarlar, iflas etmiş tüccarlar nasıl eski defterleri karıştırıp oradan bir şey çıkar mı diye bakarlar. Unuttuğum bir alacak var mı, birisine yapacağım bir yeni talep var mı diye. Bizimkide o hale düşmüş. Almış eline koca Cumhuriyet Halk Partisi defterini onun içinden açık arıyor. O Türkiye’nin şeref defteri, şeref! Türkiye’nin dürüstlük defteri o, vatanseverlik defteri!
Tabi onun rahatsızlığı bizim söylediklerimizde. Yolsuzlukları anlatıyoruz, işsizliği anlatıyoruz, ekonomik sıkıntıyı anlatıyoruz. Ona cevap veremiyor 80 yıl öteden laf bulmaya çalışıyor.
Değerli arkadaşlarım, bakın ben bunları söyleyince Başbakana diyorum ki, ya gel televizyona çıkalım. Birlikte televizyona çıkalım. Sen ne soracaksan sor. Benimle ilgili soracağını sor, partimle ilgili soracağını sor. İsmet Paşa’yla ilgili soracağını sor. Arıyor. Geçmişe gidiyor İsmet Paşa. Elinden gelse bir adım daha öteye gidecek ya oraya gidemiyor. Oraya kadar gidemiyor. İsmet Paşa’da duruyor. Eğer istersen o adımı da at, onun ötesine de geç onu da konuşalım, millette seyretsin. 70 milyonun önünde konuşalım. Ne biliyorsan söyle. Yani sen sor ben cevap vereyim. Sonra ben sorayım sen cevap ver. Vatandaşlarda izlesin. Bizim vatandaşımız televizyonda konuşan insanın hangisi samimi konuşuyor, hangisi dürüst konuşuyor, hangisi içinden pazarlıklıdır gözüne bakar anlar. Gel çıkalım konuşalım. Hayır çıkmam diyor. Ne diyor bana? Meydana gel meydana. İşte geldim, işte meydan, işte Manisa, işte Cumhuriyet Halk Partisi! Ne olmuş? Meydana gel geldik. Ne olmuş? Siz buraya nasıl geldiniz sevgili Manisalılar? Yevmiyeyle mi geldiniz? Kumanya dağıtıldı mı? Vali bugün yazı yazdı mı? Deniz Baykal’ın Manisa’da mitingi vardır, bütün daire müdürleri, amirler, memurlar mutlaka o mitingde hazır bulunsunlar diye yazı yazdı da mı geldiniz? Yoksa otobüs kaldırdı devlet Ankara’dan Pozantı’ya. Pozantı’da açılış yapacakmış Başbakan. Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne dizmişler otobüsleri işleriyle birlikte işgünü otobüslere yerleştiriyorlar, nereye gidecek Pozantı’ya Başbakanı alkışlasın diye. Gezici alkışçı ekibiyle dolaşıyor. Eskişehir’de demiryolu açılışı var tren kaldırıyor. Demiryolu işçilerini alkışlasınlar diye oraya taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya. Devlet mi gönderdi, maaşlımı geldiniz?
Sevgili Manisalılar, sen tartışma istiyorsan çıkacaksın, karşılık konuşacağız millette seyredecek. Böyle bir program yapalım diyorum ve o programı kim istersen o yönetsin. İstersen Uğur Dündar yönetsin. İstersen Ali Kırca yönetsin. İstersen Mehmet Ali Birand yönetsin. Bunları beğenmiyorsan, istersen Türkiye’nin meşhur şovmeni Mehmet Ali Erbil yönetsin. Kimi istiyorsan çağır çıkalım. Hayır diyor. E ne kaçıyorsun arkadaş. Başbakana kaçmak yakışır mı? Başbakan kaçar mı? Bunların altında kalır mı? Bak Amerika’da çıkıyorlar ve yarışıyorlar. Televizyonda konuşuyorlar. Fransa’da çıkıyorlar konuşuyorlar. Sen niye konuşmuyorsun. Verecek cevabın yok mu? Deniz Baykal’ın söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu bilip de cevap veremeyeceğin için mi çıkmıyorsun?
Şimdi televizyona çağırıyoruz gelmiyor. Onun üzerine bir teklif daha yapıyorum ben. Diyorum ki bak mecliste 550 milletvekili var. Onların hiçbirinin dokunulmazlığına dokunmayalım. Ama gel bu mecliste iki kişinin, Deniz Baykal’
Sevgili Manisalılar, ülkenin ciddi dertleri var bunları konuşalım diyoruz konuşamıyoruz. Git hesap ver diyoruz hesap vermiyor. Bana diyor ki sende gel, meydana gel. İşte geliyoruz meydana. Ve ayrıca birde diyor ki, sana eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Benim eskortluk işim yok. Bak ben buraya geldim. Yanımda ne eskort var, ne koruma ordusu var, ne asker var, ne polis var, ne damlara yerleştirilmiş keskin nişancılar var, ne panzerler var. Ben anamın, babamın evine gelir gibi Manisa’ya geldim. Bana panzer verecekmiş, bana eskort verecekmiş. Al senin olsun onlar sen kullan. Benim ihtiyacım yok. Ben halktan niye kaçayım, halktan niye korkayım. Halka yalan söylemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim. Milletin hakkını yemedim, arkamda mağdur bırakmadın, mazlum bırakmadın, perişan etmedim. Kimseyi işsiz bırakmadım, kimseyi yoksul bırakmadım. Benim alnım açık, başım dik. Korumaya ihtiyacım yok benim.
Sevgili Manisalılar, başbakan otobüsüne doldurmuş oyuncakları mitinge gidiyor. Giderken yolda çocuklara devlet parasıyla aldığı oyuncakları dağıtıyor. Çocuklar koşsunlar da etrafında bir hareket olsun, bir ilgi olsun diye. Değerli arkadaşlarım, sen çocuklara oyuncak dağıtacağına babalarına iş ver, iş! Babalarına iş ver ve bırak o babalar iş sahibi olduktan sonra çocuğuna oyuncak almanın, çikolata almanın, şeker almanın mutluluğunu yaşasınlar. Evladını mutlu etmenin zevkine bırak onlar varsın. Devlet parasıyla oyuncak dağıtma sen. İş ver, görevini yap.
Şimdi bunlar sıkıntıda, huzursuz, gidişatı gördüler, rahatları yerinde değil. Fark etmeye başladılar ki Abbas yolcudur. Demokrasi böyle. Millet seni getirir, sonra sen millete tepeden bakmaya başladığını gördüğü anda ha der sen biraz şımardın gel buraya der indiriverir aşağıya. Öyle değil mi? Şimdi bakın Başbakan gidiyor otobüsüyle. 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, büyük üzüntü içinde. Evde acı var, ızdırap var, çocuk otobüsün geçmekte olduğunu görünce diyor ki, inşallah Allah senin cezanı önümüzdeki seçimde verecek diyor. 13 yaşında çocuk. Hemen çocuğu yaka paça alıyorlar otobüse, korumalar sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor boynuna, ümüğüne, çocuğun ümüğünü sıkıyor.
Geçmiş olsun, inşallah biran önce sağlığına kavuşur. Kim bilir hangi sıkıntıları yaşıyor, hangi acıların içinde. Gencecik bir delikanlı.
Yani 13 yaşındaki çocuğun yaşadığını anlatıyordum. Babası işten atılmış, samimi bir şekilde üzüntüsünü ifade ediyor. Allah senin cezasını inşallah seçimde verecek diyor. Çocuğun üzerine sen niye yürüyorsun? O çocuğun sesine kulak ver. O masum bir evladın, masum bir insanın samimi duyguları. Bunu anlamaya çalış, onu değerlendir, çağır dinle, mümkünse babasına iş ver, çocuğu teselli et, sahip çık. Çocuğu ürkütmeye, korkutmaya çalışıyor. Çiftçinin birisi geliyor ne olacak çiftçi. Ona azar hakaret. Bir kadın geçenlerde giderken otobüse bakmış demiş ki, millete biraz huzur ver, yetti artık yetti demiş. Hemen kadının üzerine gene aynı şekilde. Yani bu sesler niye çıkıyor? Bunu anla. Gidiş iyi değil, sıkıntı yaygınlaşıyor. Yani bunun altında ne yatıyor bunu düşüneceksin. Şimdi bu manzara karşısında ben halkın tepkisini halkı tehdit ederek önlerim dersen, bana oy vermezsen hizmet getirmem dersen, bunu bakanlarına dedirtirsen, başbakan olarak bunu dersen zannediyor musun ki bu millet korkacaktır, ürkecektir, eyvah aman ha teslim oldum diyecektir. Bu ne biçim bir anlayış? Demokraside bunun yeri var mı? Seni oraya millet getirdi. Seni oradan millet indirecek. Şimdi sen şikayetler başlayınca milleti tehdit ederek susturabileceğini mi zannediyorsun?
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir ruh hali değil. Hadi bize çatışıyor, gece gündüz bizimle uğraşıyor, vatandaşla uğraşıyor, çocukla uğraşıyor, kadınla uğraşıyor, çiftçiyle uğraşıyor. Bunun sonu yok. Bizi mahkemeye veriyor. En ağır hakaretleri yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu gidiş iyi gidiş değil. Tekrar dikkatinizi çekiyorum bunun altında bu kızgınlığın, bu sinirin, bu asabiyetin, bu saldırganlığın, herkese hakaret etmenin altında ne yatıyor dersen bende derim ki Abbas yolcudur yolcu. İnşallah korkunun ecele faydası yoktur. Bunu ona hep beraber anlatacağız. Önümüzdeki seçim bu açıdan hepimize bir fırsattır. Bunu en güzel şekilde birlikte değerlendireceğiz.
Sevgili Manisalılar, şimdi önümüzdeki seçime giderken bir defa hepinizden şunu rica ediyorum. Nüfus cüzdanlarınıza bir bakınız kimlik numaralarınız orada mutlaka işlenmiş olmalı. Eğer değilse gidin ailenizin, yakınlarınızın, konunun komşunun nüfus cüzdanlarını da kontrol edin ve bu işi çözün. Tamam mı? Bakın günlerdir bunu söylüyoruz. İçişleri bakanı 3,5 milyon insanın nüfusunda kimlik numarası yok diyor. Ya bunu çözün dedik hala bir çözüm yolu bulamadılar. Ve şimdi diyorlar ki, nüfus cüzdanının olmasa da kimlik numarası nüfus müdürlüğünden alınırsa iyi olur. Ancak o şekilde oy kullanabilir. Yani nüfus müdürlüğüne gideceksiniz gene. Oradan nüfus kimlik numaranızın aslının kopisini alacaksınız. Ya kardeşim ne eziyet ediyorsun. Müslüman’a ne eziyet ediyorsun. Seçim geliyor. Bir çözümünü buluver herkes oyunu kullansın. Şimdi büyük sıkıntı yaşanacak. Milyonlarca insan sandık başında oy kullanamaz hale gelecek. O nedenle sizi uyarıyorum ne olur gidin mutlaka kendinizin, ailenizin kimlik numarasını nüfus cüzdanına işletin. Başkasıyla meşgul olmayın. O konuyu çözüverin tamam mı? Ondan sonrada 29 Mart Pazar sabahı şöyle erkenden kalkın, ailecek bir araya gelin çocuklarınızı, eşinizi, babanızı ve bilhassa ananızı da yanınıza alarak, eğer varsa dedenizi, nenenizi de yanınıza alarak şöyle hep beraber cümbür cemaat bir sandığa gidin. Tamam mı? Unutmayın. Her seçim önemlidir ama bu seçim çok daha fazla önemlidir. Hepiniz bu seçimde şöyle artık millete tepeden bakmaya başlamış olanlara, ne oldum diyenlere, kanun manun dinlemem ben diyenlere, bastırırım parayı satın alırım diyenlere, dağıtırım kömürü, dağıtırım poşeti yiyeceği, makarnayı, dağıtırım buzdolabını ben gene alırım o seçimi diyenlere, adayımın kim olduğu önemli değil, ceketimi koyarım seçtiririm diyenlere bir haddini bildiriverin. Bu artık bir demokrasi görevidir. Demokraside iktidarlar bazen böylesine yanlışlıklar yaparlar. Olabilir o demokrasiyi tehdit etmez. Demokrasiyi ne tehdit eder? İktidarlar böyle yolsuzluklar, böyle yanlışlıklar yaptığı halde ona eğer millet, seçmen gidip destek olursa işte o demokrasiyi çıkmaza sokar. Aman ha demokrasiye sahip çıkın. Demokrasiye sahip çıkmanın bunlara ders vermek anlamına geldiğini sakın unutmayın.
Şimdi sevgili Manisalılar, bu seçime girerken Manisa’da sizlere sunmuş olduğumuz adayları sizlerle tanıştırmak istiyorum. Şimdi adaylarımızı dikkatinize sunuyorum. Ahmetli Belediye Başkan Adayımız Cemal Sözüer. Akhisar Belediye Başkan Adayımız Mehmet Erdayıoğlu. Alaşehir Belediye Başkan Adayımız Engin Kızılışık. Demirci Belediye Başkan Adayımız Mehmet Akdere. Gölmarmara Belediye Başkan Adayımız Birol Bak. Gördes Belediye Başkan Adayımız Yalçın Altıntaş. Kırkağaç Belediye Başkan Adayımız Selahattin Yaşar. Köprübaşı Belediye Başkan Adayımız Ali Aktaş. Kula Belediye Başkan Adayımız Ergül Çınar. Salihli Belediye Başkan Adayımız Mustafa Uğur Okay. Sarıgöl Belediye Başkan Adayımız Ömer Karcı. Saruhanlı Belediye Başkan Adayımız Halil Yaralı. Selendi Belediye Başkan Adayımız Mehmet Keskin. Soma Belediye Başkan Adayımız Burhan Elçin. Turgutlu Belediye Başkan Adayımız Hasan Ören.
Nasıl ekip güzel mi? Bu işi yaparlar mı? Hepsi pırıl pırıl, tertemiz, bir kısmı deneyimli, bir kısmı taze, genç, enerjik. Ama hepsi dürüst, hepsi ahlaklı, hepside Manisa’ya hizmet aşkıyla, millete hizmet aşkıyla dolu değil mi? Oy verecek miyiz? Onlarda size en güzel hizmetleri verecekler. Ekip güzel diyorsunuz. Takım güzel. Ama bu takıma genç, ele avuca sığmayan dinamik bir takım kaptanı lazım değil mi? Dinamik, tuttuğunu koparan, genç bir takım kaptanı gerekiyor mu? Özgür Özel. Özgür Özel’e bakınca 30 yıl önceki Deniz Baykal’ı görüyorum. Bizde öyle dal gibiydik. Öyle çıktık yola. İnşallah bunlar çok daha başarılı olacaklar, çok daha güzel hizmetler yapacaklar. Bende bu kadroyla iftihar ediyorum. Onlara başarılar diliyorum. Manisa’ya da bu ekibin, bu kadronun hayırlı olmasını diliyorum.
Sevgili Manisalılar, bugün güzel bir sohbet ettik, beraber olduk. İçim dolu. Yüreğimden geçenleri ben size anlattım. Söylediğim her şey benim inandığımdır, düşündüğümdür, içimden, gönlümden geçendir. Ben Manisa’da bugün cama bakarak konuşmadım, candan konuştum. Camdan konuşmadım, candan konuştum. İnşallah bu ülkede büyük değişimleri birlikte gerçekleştireceğiz. Ülkemizin önünü açacağız. İnşallah hep beraber çiftçimizle, esnafımızla, ev kadınımızla, emeklimizle, iş bulamamış olan genç kardeşlerimizle birlikte çok daha güzel günleri göreceğiz. Çok daha mutlu günlerde beraber olacağız. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.
GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN
BURSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
(18 MART 2009)
Bugün Bursa’da bu güzel mitingde hep bir aradayız. Buraya katılan Bursalı bütün kardeşlerime içten, yürekten teşekkür ediyorum, hoşgeldiniz diyorum. İyi ki siz varsınız. Şu manzaranız var ya, sizin varlığınız var ya işte Türkiye’nin güvencesi o. Siz Türkiye sahipsiz değildir demek için buradasınız. Siz Bursa’ya sahip çıkmak için buradasınız, Türkiye’ye sahip çıkmak için buradasınız. Eksik olmayın, çok teşekkür ediyorum.
Bursa bir kentin adı değil. Benim gözümde Bursa bir medeniyetin adı, bir tarihin adı. Sadece bir coğrafyanın adı değil, bir ilin adı değil. Türkiye’nin, Anadolu’nun, tarihimizin, kültürümüzün, medeniyetimizin en sağlam kalelerinden biri. Bursa cumhuriyet öncesi döneminde, cumhuriyet döneminin de gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Anadolu’nun, Balkanların, Kafkasların, Artvin’inden Arnavutluğuna kadar bir büyük coğrafyanın gelip yeni bir bağımsız devletin içinde varlık mücadelesi verdikleri bir ana kucağı olmuştur. Bursa ekonomimizin, sanayiimizin, tarımımızın, turizmimizin gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Hepimiz Bursa’mızla iftihar ediyoruz. Türkiye’nin her yerindeki insanlar Bursa’ya ne iyi Bursa bizim memleketimiz duygusuyla bakarlar. Bursa’daki büyüklük, zenginlik, bereket, tarih hepimizin iftihar ettiği milli gücümüzdür, hasretlerimizdir. Böyle bir Bursa’dayız. Böyle güzel bir Bursa’dayız. Sanayiinin öncüsü Bursa, otomotivin öncüsü Bursa, tekstilin öncüsü Bursa, tarımın öncüsü Bursa, şeftalide Bursa, kestanede Bursa, ipekböceği de Bursa, turizmde Bursa, nakliyecilik de Bursa, ticarette, esnaflık de, zanaatkarlık de Bursa. İşçilik de, ustalık de, emekçilikte Bursa. Öyle değil mi? Her şeyin en güzeli burada değil mi? En mükemmeli burada değil mi? Allah en verimli toprakları Bursa’ya bahşetmiş öyle değil mi? En bereketli topraklar burada değil mi? Ormanın en güzeli burada değil mi? Meyvenin, sebzenin en güzeli burada değil mi? Turfandanın en güzeli burada değil mi? Ormancılık, fidecilik burada değil mi? Her şey burada değil mi? En güzel insan malzemesi burada değil mi? Yani Bulgaristan’dan gelmiş, Bosna Hersek’ten gelmiş, Arnavutluktan gelmiş, Yunanistan’dan gelmiş, Ege adalarından gelmiş. Anadolu’nun Türk varlığı bütün bu coğrafyaya savrulduktan sonra bağımsız vatan demiş, kendi bayrağı altında yaşamak için koşup buraya gelmemiş mi? Türkiye’nin her yerinden insanlar buraya gelmemiş mi? Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan, İçanadolu’dan, Kuzey Anadolu’dan, Karadeniz’den, Artvin’den insanlar buraya gelmemiş mi? İnsan malzemesi sağlam mı? Çile çekmiş mi, acı yaşamış mı, göçü görmüş mü, aile nedir biliyor mu, yokluk ne demek biliyor mu? Alın teri ne demek, kazanmak ne demek, üretmek ne demek biliyor mu? Allah’ta en güzel imkanları buraya vermiş mi? Şimdi herhalde siz tarihimizin en müreffeh, en zengin, en güçlü dönemlerini yaşıyorsunuz. Öyle değil mi? Bence öyle gibi gözüküyor. Hepimiz Bursa’yı takdirle izliyoruz, gönlümüzde Bursa bambaşka, Bursa bir hayal, Bursa bir medeniyet.
Şimdi sevgili Bursalılar, size soruyorum nasılsınız iyi misiniz? Haliniz, gidişatınız nasıl? İşleriniz yolundamı? Keyfiniz yerinde mi, huzurunuz yerinde mi? Masrafınız kazancınızla denk mi? Gideriniz, geliriniz birbirini tutuyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş buluyor mu? Yeni yeni fabrikalar açılıyor mu? Siz Türkiye’nin ihracat vitrinisiniz. Bütün dünya Bursa’yı biliyor. Bursa’dan ihracat yapılıyor. Şimdi onu daha da arttıracak yeni yeni tesisler geliyor mu? Fabrikalar, işyerleri, tekstil fabrikaları, otomotiv fabrikaları oluyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mu, köylünün? Yani ektiğinin karşılığını alıyor mu? Masrafı azaldı mı? Çiftçiye verilen sözler tutuldu mu? Yani mesela pancarın kotası kaktı mı? Kalkmadı mı? Girdi fiyatları ucuzladı mı? Mazot indimi? İlaç indimi, gübre indimi? Ürün fiyatları nasıl? Zeytinde Bursa. Nasıl zeytinci? İyimi? Zeytincide iyimi? Zeytincinin de tadı yok. Ne olacak bu işin sonu? Önce bu durumu bir iyi görelim değil mi? Yani zihnimizde tereddüt kalmasın, fotoğrafı iyi çekelim. Türkiye ne noktada bunu hepimiz en iyi şekilde anlayalım. Bakın Türkiye buraya geldi.
Şimdi çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. İşçinin durumu nasıl? İş güvenliği yerinde mi? İş güvencesi yerinde mi? İşten atılma tehlikesi, tehdidi kalktı mı? Peki esnafın durumu nasıl? İşler açıldı mı, çekler senetler dönüyor mu? Borçlar ödeniyor mu, primler, sigortalar ödeniyor mu? Esnafında durumu iyi değil diyorsunuz. Esnaf yanındaki çocuğun sigortasını, primini, stopajını ödeyebiliyor mu? Sattığının yerine yenisini koyabiliyor mu? Akşam eve ailesini mutla edebilecek bir kazanç taşıyabiliyor mu? Emeklilerin durumu nasıl? Emekliler iyimi? Yani emekli maaşıyla, eşiyle birlikte huzur içinde yaşamının bu son döneminde çoluğu çocuğuyla mutluluk içinde yaşabiliyor mu? Yoksa emeklinin oğlu işten atıldı, karısı çalışmıyor, evde iki tane çocuk var, emekli eşiyle kendisini mi geçindirsin, işten atılmış oğluna mı yardımcı olsun, onun okula gidecek çocuğuna mı yardımcı olsun. Şimdi o acıları, o ızdıraplarımı yaşıyor? Emeklide mutlu değil, emeklide huzurlu değil.
Şimdi bakınız sevgili Bursalılar, gerçekten Türkiye’de yaşanan acıları, yapılmış olan yanlışlıkların ağır bedelini ödeyen kentlerin arasında hiç kuşkusuz Bursa’mızda var. Bu kadar zenginliğe, bu kadar imkana, bu kadar verimli topraklara, bu kadar altyapıya rağmen maalesef Bursa’da da insanlarımızın boynu bükük. Her alanda boynu bükük. Türkiye’de bugün kurulmuş olan sanayideki 10 tezgahın 4’ü kapandı. Biz daha iyimser söyleyelim. %60 kapasiteyle diye kabul ediyorum. Daha fazla ama resmi rakamlarla konuşuyoruz. 4’ü kapandı. Yani o 4 tezgahı kurmak için yatırım yapıldı, döviz alındı, borç para alındı. Onlar geriye ödenecek, oraya para bağlandı, servet bağlandı, birikim bağlandı. Öte yandan oradan ekmeğini çıkaran işçiler var, ustabaşılar var, teknisyenler var, mühendisler var. İnsanların ekmek kapısı. 2008 Kasımı itibariyle 1 yılda Türkiye’deki resmi rakamlarla ki onlar gerçeği tam yansıtmıyor. Ama o resmi rakamlarla işsiz sayısı 1 milyon arttı. Kasım itibariyle. Daha Aralık hesapta yok, Ocak yok, Şubat yok, Mart yok. 1 milyon kişi daha fazla işini kaybetti. Bugün Türkiye’de gerçek ölçülerle bakıldığı zaman işsizliğin %22 düzeyine geldiğini, çalışması her 4 kişiden en az birisinden fazlasının işsiz duruma geldiğini görüyoruz. Şimdi bu acı bir tablo. Bu Türkiye’de bir tıkanma, bir sosyal bunalım tablosu.
Değerli arkadaşlarım, sordum her biriniz şikayetçisiniz. Bursa’daki çiftçi şikayetçi, Bursa’daki esnaf şikayetçi, emekli şikayetçi. Hani biz almış vermiştik, dünyanın zengin ülkeleri içine girmiştik? Hani biz 10 bin dolar adam başına milli gelir sahibiydik. Bu zenginlik Bursa’ya gelmedi mi? Türkiye zenginleşmiş, milli gelir katlanarak artmış. Adam başına 10 bin dolar milli gelir varmış. 5 kişilik ailede 50 bin dolar. 1 milyon 700 binden hesabınızı yapınız. 85 milyar 5 kişilik bir ailedeki gelir. Var mı böyle bir şey? Buraya gelmedi bu zenginlik. E ne oldu? Bakın ayrıca Bursalılar şunu unutmayın bu hükümet cumhuriyet tarihinin en büyük borç yapan hükümeti oldu. 85 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş hükümetlerin ki içinde Atatürk – İnönü hükümeti, Bayar Menderes hükümeti, Demirel hükümetleri, Özal hükümetleri, Erbakan hükümetleri dahil gelmiş geçmiş bütün hükümetin 85 yılda yaptığı borçtan fazlasını tek başına 7 yılda yaptı. Yani 220 milyar dolar borç yaptı bu o hükümetler, geçmiş hükümetler. 220 milyar dolar. O borçla ne yaptılar diye sorarsanız bir düşünün 2002 yılında Türkiye’de ne varsa onlar yapıldı ve borç o kadar oldu. Ne onlar? Keban barajından, Atatürk barajından, Afşin, Elbistan santralinden başlayın Etibanklar, Sümerbanklar, Karabük demir-çelikler, İskenderun demir-çelikler, ipraşlar, tüpraşlar, ataşlar, rafineriler, petro kimya tesisleri. Türkiye’de sanayi adına ne varsa Bursa’dakiler dahil olmak üzere 2002’i konuşuyoruz. 2002 yılında otomotivde, tekstilde ne varsa onların tümü yapıldı. Üniversiteler kuruldu, donanma yapıldı, hava kuvvetleri yapıldı, asker güçlendirildi, üniversiteler açıldı, yollar, barajlar yapıldı toplam 220 milyar dolar borç. Bunlar geldiler, bu arkadaşlar geldi 7 yıl. 7 yılda bunlar 85 yılda alınan borçtan fazlasını aldılar. 280 milyar dolar. Peki üzerine arkadaşımın dediği gibi kendilerine devredilmiş olan o cumhuriyet döneminin ne kadar para eden eseri varsa, fabrikası varsa, tesisi varsa, işletmesi varsa Tüpraş’ından, Ereğli demir-çeliğinden Seydişehir’ine kadar her birisini sattılar. Onun paralarını da aldılar. Sonra 300 milyar doların üzerinde kaynak harcadılar. Bu kaynaktan Bursa’ya ne geldi? Bursa’daki çiftçiye ne geldi, esnafa ne geldi? İşe girmek için boynu bükük bekleyen, elinde diploması duran genç kardeşime ne geldi Allah aşkına? Analar babalar binbir çileyle çocuğu okutuyor, yıllarca emek veriyor. Belki bir diploma alıyor. Haydi bakalım bir ekmek tutsun, bir işsiz sahibi olsun diyorsunuz. Devlet öğretmen oldun diyor buna. E ver öğretmenlik yapayım diyor çocuk. Hayır. Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var. 200 bin öğretmene Türkiye’nin ihtiyacı var. Öğretmenlik yetkisine, diplomasına sahip on binlerce çocuğumuz ortalıkta. Ama hiçbirisinin tayini yapılmıyor. Para nereye gidiyor, nereye harcanıyor bu paralar?
Gerekeni millet 29 Martta yapacak inşallah. Biz bunun niçin yapılması gerektiğini anlatıyoruz. Görevimizi yapıyoruz. Biz anlatacağız, milletimizde takdir edecek, Türkiye’nin önünü millet açacak. Türkiye’de ekonomi böyle. Türkiye büyük kaynak kullandı, büyük harcama yaptı. Eldekini, avuçtakini sattı. Ama o 80 yılda yapılanın iki katının Türkiye’de yapıldığını söylemek mümkün mü? Hani nerede yeni demir-çelik fabrikaları? Hani nerede yeni petro kimya tesisleri? Hani nerede yeni otomotiv fabrikaları? Nerede yeni tekstil fabrikaları? Nerede yeni limanlar. Limanları sattınız, bir tane bile eklemediniz.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin gerçeği bu. Bugün ne oldu? Şimdi Türkiye büyüyen Türkiye olmaktan çıktı küçülen Türkiye olmaya doğru geldi. Halbuki biz yıllardır büyüyen Türkiye peşindeydik. Türkiye büyüyecek ki nüfusumuz artıyor, çocuklarımıza iş verelim. Türkiye büyüsün ki bizimde refahımız büyüsün. Bizim insanlarımızda çalışsın, emeklilerimizde çalışsın. Bizim emeklilerimiz yurtdışındakilerin emeklileriyle bir mukayese edin. Onlar atlıyorlar turist olarak geliyorlar, bütün dünyayı geziyorlar, Türkiye’yi geziyorlar dönüp gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz mahallenin kahvehanesine gidip orada arkadaşına bir çay bile ısmarlayamıyor. E ne oldu bu kadar borç yaptık? Nereye gitti bu borç? Bunu sormayacak mıyız? Şimdi çekilen sıkıntıların altında işte bu yanlış yatıyor. Biran için düşünün sevgili Bursalılar, o 300 milyar dolarlık kaynak eğer yanlış yerlere değil de, ülkenin kalkınmasına, yeni yatırımların yapılmasına, sanayi tesislerimizin, gençlerimizin çalışacağı fabrikaların, işyerlerinin yapılmasına harcansaydı, eğer yeni sulama tesisleri yapılsaydı, çiftçimizin yüzünü güldürecek imkanlar getirilseydi. Ülkenin altyapısı eğer hızlı bir şekilde kalkındırılmış olsaydı bugün bu sıkıntıları yaşar mıydık? Efendim sıkıntı var, sıkıntı dünyada var. Amerika’da ekonominin küçülmesinden daha büyük bir hızla ekonomi Türkiye’de küçülüyor. Amerika’daki işsizlikten daha büyük işsizlik Türkiye’de yaşanıyor. Yani kriz Amerika’da çıktı diyorlar dayağı biz yiyoruz Türkiye’de. Benim işçim, benim vatandaşım işinden atılıyor. Benim fabrikam kapanıyor, benim tesislerim kapanıyor. Türkiye bunalıma, Türkiye sıkıntıya giriyor. Sen ne tedbir aldın? Aylarca bu sıkıntıyı anlatamadık. Çıktı dedi ki Başbakan yok canım önemli bir şey yok. Bize teğet geçti dedi. Bize teğet geçmiş, sıyırmış gitmiş yani. Bunu duyunca bir çiftçi arkadaşımız dedi ki, ne teğeti beyim dedi bilir misin dedi 5’li dirgen vardır saman kaldırırız biz. O dirgeni dedi böğrümüze soktular, sırtımızdan çıkardılar dedi. Sıkıntı Türkiye’yi vurdu, işsizlik vurdu. Yani Türkiye’de işinden çıkarılan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiler. Ne yapıyorsunuz? Kredi borçlarınız ödenemez hale gelince ne yapıyorsunuz? Başka bankadan aldığınız kredi kartıyla çeviriyor musunuz? Döndürüyorsunuz değil mi? Birkaç bankadan kredi kartı, birinin parasıyla öbürünü durumu idare ediyoruz diyorsun. Ediyorsun da bir süre sonra döndürülemez hale geliyor. Tökezliyor ve tıkanıyor değil mi? Bakın Ocak ayında 138 bin kişi tökezlemiş. 138 bin kişi Türkiye’de borcunu ödeyemez hale gelmiş sadece Ocak ayında. Yılın tümüne bakarsak belki 1,5 milyon olacak Allah muhafaza. Buna bir tedbir var mı? Başbakana ben bunları anlatıyorum. Bana geçenlerde dedi ki, bir çare biliyorsan söyle dedi. Ertesi günü çıktım çaremi söyledim. 7 tane çare söyledim. Sinirlendi, kızdı, bağırdı, 40 fırın ekmek ye dedi. Sen iktidar değilsin dedi, sana mı soracağız dedi. Git ehlinden öğren de gel dedi. Yani boş laflar. Bana sormuşsun ben sana söylüyorum. Bu çareleri 2008’in Eylül ayında söyledik biz. Kriz gelmeden, geliyorken. Derhal tedbir alın yoksa fena vuracak Türkiye’yi dedik. Aldırmadı. Daha geçenlerde 3 hafta önce bana çıktı biliyorsan söyle söylediğini yapmazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Sana siyasi hayatını bitir diyen yok. Soruyorsan söyleyeyim. Sormak senin hakkın, söylemek benim görevim. Eğer çaren yoksa sus bir daha konuşma dedi. İyi peki bunu da söylersin. Çarem var, 7 tane söyledim. Bağırdı, çağırdı. Olumsuz laflar, canım sıkıldı. Bende hak ettiği cevabı verdim biliyorsunuz. İktidar değilsin, ben iktidarım, 40 fırın falan deyince bu bak dedim iktidar olmak ayrı, adam olmak ayrı. Hani bizde bir hikaye vardır adam oğluna demiş ki, oğlu bak vezir oldum sen bana adam olamazsın diyordun deyince. Oğlum demiş vezir olmuşsun ama adam olamamışsın demiş. Bende bunu hatırlatıverdim. Anlaşılıyor etkili oldu üslubunu biraz toparladı. Ama ortaya biz öneri yaptık. O önerileri reddetti, aradan 3 hafta daha geçti, daha sonra bir baktık bizim o 7 öneriden bir tanesini uygulamaya koymuş. Biz ne diyorduk? Sanayiinin çarklarının dönmesi lazım, fiyatları indirmek lazım. Fiyatları indirmek için bak bu otomotiv, beyaz eşya sanayi onun vergilerinden biraz vazgeç. Bu kadar ağır vergi yükü getirme. Vatandaşın zaten alım gücü yok. Biraz rahatlat, indir. Bak senin aldığın bu vergiler dünyada diğer ülkelerde alınmıyor. İndir bunu dedik. 6 ay indir dedik. Bu 3 ay indirdi. Ama indirdi. Bizim söylediğimizi yaptı. Şimdi birkaç gündür bir canlanma var. Herkes aman ne güzel stoktaki arabaları satıyoruz diye seviniyor. Satarsın tabi. Deniz Baykal sana bunu Eylül ayında söyledi. O zaman uygulasaydın daha iyi olurdu.
Ayrıca bizim bakın iki önerimiz daha var. Buna da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu önerilerden birisi şu sevgili Bursalılar. Bunu en iyi siz anlarsınız. Türkiye’de çalışan işçinin üzerinde dünyanın en yüksek vergisi var. Yani çalışan işçiden dolayı işverene hükümet diyor ki, madem senin paran var işçi çalıştırıyorsun o işçiye verdiğin paranın yarısı kadarda bize ver bakalım diyor. Kardeşim adam binbir sıkıntıyla işlerini döndürmeye çalışıyor. Bulabilmiş bir işçiyi istihdam etmiş. Ona verdiğinin yarısı kadar bana ver derse devlet o işveren o işi sürdüremez. Ve o işçi işini kaybeder. %50’ye yakın vergi var bizde. Stopaj ve pirim vergisi. Dünyada yok, Avrupa’da yok. Biz bunu uzun süredir söylüyoruz. Ya bu kadar vergi almayın işçi üstünden. İşçi çalıştırmak sevap, güzel, ekonomiye, kalkınmaya yararlı, sosyal adalete yararlı. İşçi çalıştırmayı teşvik edin, cezalandırmayın, vergilendirmeyin. Ya da makul düzeyde yapın. Dünyadaki yapın diyoruz. Ama anlatamamıştık. Şimdi Türkiye krize girince kriz döneminde o ölçüde vergi alınır mı çalışan adamdan? Normal zamanda alınmaz. Başkaları normal zamanda o vergiyi almıyor. Bizimkiler kriz döneminde de diyor ki, bir işçi çalıştırdın mı ona verdiğin paranın yarısı kadar diyor Kemal Unakıtan bana da vergi vereceksin diyor.
Şimdi bu yanlıştır arkadaşlarım. Bakın burada Bursa meydanında söylüyorum. Yakında hükümet buraya da gelecek. Ama ne zaman gelecek? Yıkıldıktan sonra, harabe ortaya çıktıktan sonra. Kardeşim yıkılmadan yap. Bak şimdi destek veriyor çalışana. Eğer üretim azalmışsa işçi çıkarma, senin işçine karşılık bir miktar vereyim diyor. Kardeşim üretim azalsa da azalmasa da eski tesislerin, sanayi kuruluşlarının tümüne yeni kurulacak olan sanayi kuruluşlarına, tümüne bunu uygulayacaksın. Bu ortamda işçi çalıştırmaktan daha güzel bir yok. Bir eve ekmek götürülmesine fırsat vermekten daha güzel bir şey yok. Bunu yapan insanın o maliye bakanın gidip alnından öpmesi lazım. Şimdi buna ihtiyaç var. eksiğini söyledim. Bunun yapılması lazım. Başka? İkinci ihtiyacı söylüyorum. İnsan işinden atılıyor, işinden atılınca bir harcama düzeni kurmuş, masrafa girmiş, çocuğu okulda onun parası var. Belki bir konuta girmiş konutun taksiti var. Zorunlulukları var. Birden işten çıkınca, para kesilince onlar ödenemez oluyor. Ne yapıyor? Kredi kartına yükleniyor. Bir süre sonra kredi kartı dönemez hale geliyor ve borç ortaya çıkıyor.
Şimdi bu insanlara bir kolaylık getirmek lazım. Bu insanları anlamak lazım. Türkiye’de ortalama kredi kartında %5 aylık temerrüt faizi var. Kimse bunu ödeyemez. Böyle bir şey olmaz. Avrupa’da %1 yıllık, bizde %5 aylık. Böyle bir şey olamaz. O duruma düşmüş olan insanlara temerrüde sokmadan borçlarını dondurup makul bir faizle %17 onu da söyledik. %17 faizle 2 yıllık bir süre içinde eşit taksitlerde ödeme imkanı getirin. O anaforun içinde o aile, o ekonomi perişan olmasın. Daha da batmasın. Durdurun bunu dedik, tedbir alın. Başbakan sanki biz tam tersini söylemişiz gibi Türkiye’deki diyor kredi borçlularının dürüst olduğuna inanmıyorum.
Değerli arkadaşlarım, kredi kartı borçlularının dürüst olduğuna inanmıyor. Başbakana sormak lazım. Sen işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilir misin? Akşam evine ekmek götürememenin ne demek olduğunu bilir misin? İlk okuldaki çocuğundan 2 lira temizlik parası isteyen öğretmene çocuğun 2 lirasını cebine koyup da gönderememenin ne demek olduğunu sen bilir misin? Analar babalar çocuklarını okuldan çekiyor işten atılınca. Lisede okuyan çocuğunu çekiyor. Okuldan 2 milyon istemişler temizlik parası çocuk gelmiş babasına baba işten atılmış. Ne yapacak verecek hali yok. Yok yavrum demiş. Öğretmen yazmış temizlik parası 2 lira acele gönder.
Değerli arkadaşlarım, bunun yaşandığı bir ülkede bir başbakan çıkarda sadece Ocak ayında kredi kartını ödeyememiş 138 bin insan ortada dururken onları ödeyemeyenlerin dürüst olduğuna inanmıyorum derse, onların halinden anlamazsa, onların derdinden anlamazsa, onların ızdırabından anlamazsa bu ülkenin ekonomisinin rayına girmesi mümkün olabilir mi? Bu ülkenin sorunları çözülebilir mi? Böyle bir tablonun içindeyiz. Yani Başbakan o 2 milyonu ödeyemeyene diyor ki sen dürüst değilsin. Ama kendi damadının başında bulunduğu şirkete devletin bankalarından 750 milyon dolar propagandasını yapması için ATV’yi ve Sabah’ı satın almak üzere verebiliyor. Bu mu dürüstlük? Dürüstlük bu mu arkadaşlar?
Değerli arkadaşlarım, sevgili Bursalılar, bu gerçekleri yaşıyorsunuz, biliyorsunuz. Şimdi size soruyorum bu Türkiye’de yolsuzluk yaşanıyor mu? Yolsuzluk var mı? Bir yanda da yolsuzluklar var değil mi? Bu sizin yaşadığınız acılar, ızdıraplar, haksızlıklar, yoksulluklar, borçlar, sıkıntılar bir yanda, bir yandan da Türkiye’de büyük yolsuzluklar var değil mi? Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarının yaşandığı ülkedir. Geçmiş hiçbir hükümet bu ölçüde yolsuzluklara bulaşmış değildir. Bu hükümet döneminde yolsuzluk çağ atlamıştır. Yani ortaçağdan sanayi çağına geçmiştir. Eskiden yolsuzluk kişisel olarak yapılırdı. Şimdi yolsuzluk topluca yapılıyor. Yani 40 – 50 kişi bir araya geliyor birlikte yolsuzluk yapıyor. Eskiden yolsuzluk yapan utanırdı, mahcup olurdu. Bunlar hiç öyle utanmıyorlar, mahcup değiller. Bunlar millete, devlete hizmet etmiş gibi dolaşıyorlar. Yolsuzluk artık sevgili Bursalılar, şirketleşti, teşkilatlandı, dernekleşti, şirketleşti. Yolsuzluk eskiden gizlice yapılırdı. Şimdi aleni yapılıyor. Adam gidiyor Almanya’da dernek kuruyor. Ve oradaki vatandaşlara cami, cami gidiyor. Din, iman, Allah, peygamber dilinden düşmüyor. Haza Müslüman. Gördüğün zaman her şeyini emanet edersin. Ağzından bal akıyor, dürüstlük akıyor, din iman akıyor. Allah peygamberden başka laf yok. Konuşuyor. Ondan sonra Ramazan mübarek ay diyor ki, fitrenizi, zekatınızı bize verin. Fitrelerinizi, zekatınızı, yardımlarınızı, hayrınızı bize yapın. Biz onları alır yoksulları doyururuz, açları doyururuz, fakirleri giydiririz. Sizin adınıza hayrı biz en iyi şekilde yaparız diyor. Onlarda aman ne güzel, ne mübarek insanlar diyor parasını veriyor. Paralar toplanıyor. Sonra banka hesabıyla değil çantayla Türkiye’ye taşınıyor. Kim taşıyor? RTÜK’ün başındaki kişi taşıyor. Yani Türkiye’nin en saygıdeğer medya denetim kuruluşunun başındaki insan bunu taşıyor. O gelen paralar ne oluyor? Birilerinin hesabına şirket kuruluyor. Televizyon kanalı kuruluyor. Kanal ne anlatıyor? Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur diyor. AKP gibisi yoktur. Aman ha AKP, aman ha Recep Tayyip Erdoğan diyor. Doğrumu?
Şimdi bunu Almanlar öğreniyor Almanya’da. Böyle şey olmaz bu suç diyor. Mahkeme kuruyor, yargılıyor, mahkum ediyor. Sonra bize de yazı yazıyor. Diyor ki, bakın ben buradakileri yakaladım ama asıl ele başları Ankara’da, Türkiye’de. Siz onları yakalayın isimleri de budur diyor. Aradan aylar geçiyor kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz sorduk Başbakana niye takip etmiyorsunuz bunları? Bak Almanlar mahkum etti Türkiye’deki uzantıları belli. Niye onları çağırmıyorsun, sorgulamıyorsun, ifadesini almıyorsun? O kurulan şirketlerin merkezlerini basmıyor. Niye o televizyon kanalını soruşturmuyorsun? Bize dedi ki, yazı yazdık Almanya’ya Almanya’dan dosyayı bekliyoruz. Almanya’dan dosyayı niye bekliyorsun? Almanya bunu zaten yargılamış ve hükmünü vermiş. O suçu işleyenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Parası cebinden alınanlar, aldatılanlar, soyulanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Bunlar ortada. Sen ne bekliyorsun? Bak Alman mahkum etmiş. Senin kanunun yok mu, senin mahkemen yok mu, emniyetin, jandarman yok mu, savcın yok mu, senin Anayasan yok mu, senin vicdanın yok mu? Ne seyrediyorsun? Kılı kıpırdamıyor dosyayı bekliyoruz diyor. 6 ay geçti. Eğer dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı dosya Türkiye’ye gelirdi. Bunun üzerine ben durumu görünce bir arkadaşımızdan rica ettim Almanya’yla ilişkisi olan Ali Kılıç arkadaşımızdan. Gel Ali senide gösterelim gel. Merkez Yönetim Kurulu Üyemiz Ali Kılıç arkadaşım. Ali Kılıç arkadaşımdan rica ettim Almanya’yı bilir. Ali bey dedim koca devlet teşkilatı bu dosyayı getiremedi Allah aşkına sen git de al bunu getir. Gitti eksik olmasın, dosyayı aldı geldi. Bende dosyayı aldım miting meydanlarında dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Dosya geldi. Başbakan buna şu cevabı veriyor. Diyor ki çıkmış elinde dosya gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Doğrudur kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya varda, sen dosyanın kabına, rengine değil de içine bak, belgelere bak. İçindeki belgelere. Geniş adam, rahat adam. Şimdi bakınız yani böyle bir yolsuzluk gerçekten olabilir mi? Bu yolsuzluk karşısında hükümetin tutumu ne? Başbakana sordum tanıyor musun bunu yapanları dedim. Tanımıyorum demek ister gibi oldu ama arkasından ortaya çıktı ki çocukları banacaktır. Aile, hısım akrabalık vaziyetleri.
Şimdi bunu yapanlar bunlar. Hükümet ne yapıyor bunlara? Önce sen kamuya yararlı derneksin diyor. Önünü açıyor. Ondan sonra bunlara vergi kolaylığı getiriyor. Hangi vergi kolaylığı? Hayatını bu memleketin barışı, huzuru ve bütünlüğü için sakınmamış, şehit olmuş ya da mayına basmış, kolları bacakları uçmuş, kaybolmuş gazilerimizin, şehitlerimizin ailelerine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına tanınmayan vergi bağışını bunlara tanıyor. Mehmetçik vakfına bağış yapandan vergi alıyor. Bunlara yapanlardan almıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? İnsanın her duygusu istismar edilir. Ama insaf ediniz insanların dini inancı, dini vecibesi istismar edilebilir mi? Sana o parayı veren bir Müslüman olarak inancının gereği dini vecibesini yerine getiriyor. Onun için veriyor. Sen onun için onun verdiği o parayı alıp da kendi üç kuruşluk çıkarın için, siyasi reklamın için harcamayı hangi vicdana sığdırabilirsin. Hangi ahlaka sığdırabilirsin? O parayı dini vecibesi için veriyor. Rahatlamak istiyor, günah işlemişimdir diyor. Dinimin icabını yerine getireceğim diyor veriyor. Sonrada alıyorsun sen bu haram istikamete harcıyorsun. Şimdi bunun yani günahı ne Allah aşkına? O parayı veren insanın hayrı yerine gelmiş oluyor mu şimdi? O insanlara hayır için veriyor değil mi? O hayır yerine ulaşıyor mu? Ulaşmıyor. Ulaşmamanın sorumlusu kim Allah aşkına? Böyle bir vicdansızlık olur mu? Yani bunlar o insanları değil, Allah’ı, Peygamberi, dini, imanı, kuranı da aldatmaya kalkıyorlar. Yaşanan olay bu. Sadece bu değil, Türkiye’de nereye baksan var. Telekom satışında dönen yolsuzlukları biliyorsunuz. Tüpraştaki yolsuzlukları biliyorsunuz. Bütün bu yolsuzlukları biliyorsunuz. Ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor, çok sinirleniyor ve benim hakkımda, CHP hakkında ağzına ne gelirse söylüyor. Arkadaş bu söylediklerime sen cevap vermek istiyorsan çık ve dedi ki çok açıkça bu Deniz Feneri işinin aslı şudur Baykal yanlış söylüyor de. Doğrusunu söyle öğrenelim. Yolsuzluk yok de. Bir görelim anlat. Buraya geldi değil mi Başbakan? Anlattı mı Deniz Fenerini? Otomotivdeki sıkıntıyı anlattı mı, tekstildeki sıkıntıyı anlattı mı, işsizliği anlattı mı, intiharları anlattı mı? Ekonomik sıkıntıyı, sorunları söyledi mi? Onları söylemiyor, yolsuzlukları söylemiyor. Deniz Baykal diye verip veriştiriyor. Öyle değil mi?
Şimdi bakın ben Başbakana teklifimi yaptım. Bak ben senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşma. Eğer bildiğin bir şey varsa gel birlikte televizyona çıkalım 70 milyonun önünde birbirimizi birbirimize söyleyelim. Vatandaşlarda izlesin, 70 milyonda izlesin. Bizim milletimiz televizyonda kim doğru söylüyor, kim sahtekarlık yapıyor gözünden anlar. Ben ona güveniyorum, vatandaşıma güveniyorum. Çık sen söyle, ben söyleyeyim vatandaş ne düşünürse başımla beraber. Gel. Hayır yok arkamdan konuşacak. Arkamdan konuşmak sana yakışıyor mu? Başbakana kaçmak yakışıyor mu? Başbakan kaçar mı Bursalılar? Gel diyoruz gelmiyor. Yani televizyonda bir araya gelelim, Uğur Dündar’dan rica edelim. Eğer Uğur Dündar’ı istemiyorsan Ali Kırca’dan rica edelim. Ali Kırca’yı istemiyorsan Mehmet Ali Birand’dan rica edelim. Onlardan istemiyorsan gel Mehmet Ali Erbil’i çağıralım. O başarılı bir şovmen. Hem eğlencede olur, millette dinler, esprilerini yapar. Onun programı olsun çıkalım sen konuş bende konuşayım. Var mısın? Ben varım. Sen var mısın?
Sevgili Bursalılar, istersen Mehmet Ali Erbil dedim ama o şansını kaybetti. Dün akşam konuştu. Dün akşam izlediniz mi? Bu milleti uyardı. Aman ha dedi aman bu memleketin gidişatından siz sorumlusunuz. Gidişatı iyi görmüyorum dedi anlattı gerçeklerini. Çok güzel bir uyarı yaptı. Artık onu kabul etmez Başbakan. E olmayıversin öbürlerinden seç. Başka önerdiğin birisi varsa bilelim. Bak ben sana öneriyorum. Buraya çıkmıyor. O zaman ben Başbakana birde şunu öneriyorum. Eğer televizyona çıkmıyorsan, bu iş tartışmayla olmaz, bu iş kanun işi, mahkeme işi diyorsan bak teklifim şu; mecliste 550 tane milletvekili var. Bu milletvekillerinin tümüne dokunmayalım. Ama gel Deniz Baykal’
Sevgili Bursalılar, onlar belki de famora meydanını Cumhuriyet Halk Partisi nasılda doldurmuş diye fotoğraf çekiyorlardır. Görsünler, görsünler maşallah. Belediyenin son sefasını sürüversinler canım. Bana diyor ki eskort verelim sana. Benim senin eskortuna ihtiyacım yok. Eskortun senin olsun. Bak ben etrafımda koruma polisleriyle, güvenlik güçleriyle arkamda panzer, önümde eskort, havada keskin nişancılar tavanlara, damlara yerleştirilmiş olarak dolaşmıyorum. Bak bugün Bursa’ya anamın, babamın evine gelir gibi geldim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Eskort senin olsun, sen kendin kullan. Eskorta hiç gerek yok. Benim halktan korunmam için, halktan kaçınmam için bir neden yok. Ben haram yemedim, yetim hakkı yemedim. Milletin parasını yolsuzlukla başkalarına aktarmadım, haksız kazanç peşine düşmedim. Oğlumun da hesabını veriyorum, kızımın da hesabını veriyorum, torunumun da hesabını veriyorum, ailemin de hesabını veriyorum. Millete yalan söylemedim, milleti aldatmadım. Ne söylediysem milletim için söyledim, inandığım için söyledim. Söylediklerimin arkasındayım. Sıkışınca gömlek değiştirmedim. Hikmet Yar’ın önünde diz çöküp sonra anıtkabirde durmadım. Neden kaçacağım. Eskortmuş. Ne oskortu ben bu milletin parçasıyım. Halkın bir parçasıyım. Sabah şafakla evimden çıkarım kendi gazetemi kendim alırım, kendi ekmeğimi kendim alırım, kendi alışverişimi kendim yaparım. Bende, ailemde, eşimde hep beraber bu milletin içindeyiz. Bizim kaçacak bir şeye ihtiyacımız yok. O nedenle Başbakana diyorum ki çağrılarımı yapıyorum reddediyor. En son dedim ki, ya gel bir sabah seninle alma yanına eskortları, polisleri, korumaları da gidelim halk pazarına, elimize de fileleri, torbaları alalım evin alışverişini birlikte yapıverelim pazarda bir gün. Bir çıkıverelim, bir dolaşıverelim pazarda birlikte.
Sevgili Bursalılar, bu söylediklerime kızıyor. Bize kızıyor, bize saldırıyor, bana saldırıyor, CHP’ye saldırıyor. O da kesmiyor İsmet İnönü’ye saldırıyor. Neymiş? 1920’li – 30’lu yıllarda nüfus cüzdanının üstüne ekmek karnesi verilmiştir yazıyormuş. Daha anasının karnına düşmeden, Türkiye hangi çilelerle kurtuldu, hangi çilelerle bu vatan bağımsızlığı elde edildi. İkinci dünya savaşına Türkiye’yi sokmamak için o insanlar neler çektiler. Eğer onlar o çabalarında başarılı olmasalardı sen olur muydun, olmaz mıydın, olsan nasıl olurdun, olmasan nasıl olurdun? Bunların hesabını yapıyor musun? İsmet Paşaymış. Varsa yoksa işi gücü o. Deniz Baykal, CHP, İsmet İnönü. Elinden gelse bir adım daha geriye atacakta oraya kadar gidemiyor. Oraya gidince frene basıyor. Yoldan geçiyor 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, yüreği yanıyor. Evdeki sıkıntıyı görüyor, acıyı görüyor. AKP’nin otobüsünün geçtiğini görünce çocuk Allah senin cezanı bu seçimde inşallah verecek diyor. Hemen korumalar geliyor çocuğu alıyor, otobüse çekiyorlar, her türlü baskı, eziyet. O arada da başbakan bizzat kendisi çocuğun ümüğünü sıkıyor. Geçenlerde bir kadın otobüs geçerken bunlar bağırış, çağırış duruyor dönüyor diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunlar karşısındaki tahammülsüzlük, tepki, her toplantıda çıkan kavgalar, saldırılar boşuna değil. Başbakan bunlara kızıyor. O 13 yaşındaki çocuğa sen sakın kızma, o çocuğun sesine kulak ver. O ses vicdanların sesi. O çocuk siyaset yapmıyor. O çocuk yaşadığı ızdırabı dile getiriyor. Elbette o ızdırap yaşanmışsa dile getirilecek, elbette sen bunu anlayışla karşılayacaksın. O çocuğun boğazını sıkarak onu susturmak mümkün değil. Daha binlerce, onbinlerce çocuk var aynı şekilde düşünen. İnsanlar topluca intihar ediyorlar. Arabasında kendisini vuruyor, intihar ediyor. Ya da psikolojisi bozuluyor, hastanelik oluyor, olmadık yanlış işleri yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu Türkiye’nin gidişatı iyi değil. Bunun altında nelerin yattığını biliyoruz. Bir yandan bu acılar, bir yanda da soygunlar, yolsuzluklar, haksızlıklar almış başını gidiyor. Çocuğunu okula gönderemiyor. Sen çocuğunu yurtdışında arkadaşların okutuyor ondan sonra getiriyorsun Türkiye’nin en gözde yerlerinde pırlantacı dükkanlarını açtırıyorsun gemileri çocuğuna alıyorsun. Bunun hakla, adaletle anlaşılır bir tarafı var mı? Türkiye bu acıyı çekerken böyle oluyor mu? Bak sen o İsmet Paşa’nın ekmek karnesi döneminde İsmet Paşa’nın oğlunun, çocuklarının, yakınlarının böylesine bir olaya bulaştığına dair bir bilgin var mı? Millet nasıl yaşıyorsa onlarda öyle yaşıyorlardı.
Sevgili Bursalılar, bu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz? Şu Tunceli’ye ne diyorsunuz? Yani Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyunuz sevgili Bursalılar, AKP’ye destek olabilecek Bursalılar sizden rica ediyorum. Yani Tunceli’de yaşanan olayların yoksullukla mücadele anlamına gelecek bir tarafı var mı? Yani yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi onlar yapılıyor? Bu karda kışta götürüyor buzdolabı dağıtıyor. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi dağıtıyor, üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor. Yani bu niçin? Yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi? Yani yoksulluk kalktı mı şimdi Tunceli’de? Peki sen bunu Tunceli’de yapıyorsun, Bursa’daki yoksullara da dağıtsana o buzdolaplarını, çamaşır makinelerini. Seçime iki hafta kala vali bu işlerin başında buzdolabı dağıtıyor. Başbakanda diyor ki, ben valimin arkasındayım. YSK olmaz diyor. Hukuk var diyor, kanun var diyor, seçimin adaleti var diyor, olmaz. Beni ırgalamaz diyor başbakan. Başbakanı ırgalamıyormuş. YSK ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, hukuk ırgalamıyor. Allah aşkına 29 Martta gerekeni yapında bakalım milletin kararı ırgalıyor mu, ırgalamıyor mu bir görelim.
Sevgili Bursalılar, eksik olmayın bugün bizi onurlandırdınız. Bu muhteşem mitingde büyük bir coşkuyla bir aradayız. Şimdi sizlere soruyorum. Siz buraya yevmiyeyle mi geldiniz? Size gündelik verildi mi, kumanya dağıtıldı mı? Vali bir yazımı yazdı size? Bugün Bursa meydanında famorada Deniz Baykal’ın mitingi var. Bütün daire müdürleri, amirleri, memurları gideceklerdir diye bir yazımı yazdı? Öyle değil değil mi? Siz buradasınız. Eksik olmayın, sağolun. Yani Başbakan Pozantı’ya gidecek Ankara’dan Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne otobüsler dizilmiş, otobüslerin içine devlet memurlarını, eşlerini yerleştiriyorlar. İş günü, iş saati çıkıyor Pozantı’ya gidiyor alkışlayıcı ekibi olarak. Eskişehir’de açılış var demiryolu işçileri Ankara garında trene dolduruluyor, tren kaldırılıyor Eskişehir’e alkışlayıcı ekibi olarak. Böyle demokrasi olur mu, böyle seçim olur mu? Bakanlar çıkıyor bizim adayımıza oy vermezseniz hizmet alamazsınız diyor. Başbakan çıkıyor aynı şeyi söylüyor. Milleti tehdit ederek bir yere varmak mümkün mü? Bunlar milletin kararıyla oraya gelmediler mi? Milletin oyuyla iktidar oldular şimdi milleti tehdit etmeye kalkıyorlar. Haddini bildirin bunlara, derslerini verin bunlara Bursalılar. Valiler AKP’nin emrinde. Geçenlerde bir ilde sizin kaç millet vekiliniz var, AKP’nin sizde kaç milletvekili var diye sordular. Adam diyor ki, 5 AKP milletvekili birde vali var diyor. Yani ne hale gelmiş devlet düzeni. Bakın Bursa’dan söylüyorum herkes aklını başına alsın. Valileri, genel müdürleri, daire müdürleri herkes aklını başına alsın. Türkiye bir hukuk devletidir, demokratik bir devlettir. Ben sırtımı AKP’ye dayadım, ben sırtımı Başbakana dayadım diye kimse güvenmesin. AKP’ye gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelenler Acele Posta Servisiyle giderler. Tamam mı? Ve Başbakana da buradan söylüyorum. Öyle parti otobüsüne oyuncakları doldurup mitinge giderken çocuklara oyuncak dağıtmak Başbakanın işi değildir. Başbakan o çocuklara oyuncak dağıtacağına o çocukların babasına iş versin, iş, iş, iş!!! Babasına iş versin ki baba çocuğuna oyuncak alabilmenin, bir çikolata alabilmenin, bir şeker alabilmenin mutluluğunu yaşasın. Başbakanın görevi bu mutlulukların yaşandığı bir Türkiye’yi yaratmaktır. Babaların çocuklarına hediye alabildiği, çocuklarına çikolata alabildiği, şeker alabildiği bir Türkiye’yi yaratmaktır. O bırakmış çocuklara oyuncak dağıtıyor. Para milletin parası. Buzdolabının parası da milletin parası, oyuncakların parası da milletin parası. Milletin parasıyla milletin oyunu avlamaya çalışıyor. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vuracak.
Sevgili Bursalılar, yani sizi böyle görünce bende doyamıyorum. Dert çok, dermanda var. dermanı da biliyoruz, derdi de biliyoruz. Eksik olmayın içimi, gönlümü, zihnimi boşaltmak istedim. Düşündüklerimi söyledim. Ne söylediysem yüreğimden gelmiştir. Yani şunu bilmenizi isterim. Ben camdan konuşmuyorum, candan konuşuyorum. İçimden, yüreğimden ne geçerse onu söylüyorum. Şimdi önümüzdeki yerel seçim bir fırsat. Bu yerel seçimi en iyi şekilde değerlendireceğiz. Değil mi? Şöyle Bursa bütün Türkiye’ye yeni bir istikamet versin, yeni bir yol çizsin. İnşallah görüyorum, onun olacağının işaretlerini görüyorum. Bugün burada da var. Zaten bir süredir bütün araştırmalar, bilgiler oraya işaret ediyor. İnşallah yeni bir dönemi Bursa’da birlikte açacağız. Sizlere güveniyorum.
Sevgili Bursalılar, bir üzüntü verici haber aldım. Biraz önce yol kontrolü yaparken bir polis arkadaşımıza ateş açılmış ve şehit olmuş Allah rahmet eylesin. Acısını yürekten paylaşıyorum. Hepimizin başı sağolsun. Bugün bir şehitler gününde yaşıyoruz. Bugün şehitler günüdür. Türkiye’miz zaten bütün tarihimiz boyunca bu güç coğrafyada varlığımızı sürdürebilmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalmışız. Hep şehit vermişiz. Bugün 18 Mart. 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın yıldönümüdür. Çanakkale Deniz Zaferi tarihin akışını değiştiren bir olaydır. Herhangi bir askeri zafer değildir. Sıradan bir olay değildir. Tarihin akışını değiştiren bir olaydır. 18 Martta 94 yıl önce İngiliz, Fransız donanmaları, müttefik güçleri boğazı geçip İstanbul’a ulaşmak istediler. Ama geçemediler, yenildiler ve ters yüzü geri döndüler. Bu muhteşem bir olaydır. Bu zafer Çarlık Rusya’sının yıkılmasına yol açmıştır. Bu zafer Anadolu’daki Türklerin Anadolu’dan kovulmak istenmesi düşüncesini iflas ettirmiştir. Bu zafer Hindistan’dan Pakistan’a kadar Asya’daki milletlerin bağımsızlıklarını kazanma yolunu açmıştır. Ve bu zafer bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulması imkanını sağlamıştır. Ve bu zafer Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün dünyada tanınmasını sağlamıştır. Böyle büyük bir günde ki o gün şehitler günü olarak kabul edilmiştir. Şimdi Bursa’mızın da bir şehit verdiğini, bir polis kardeşimizin şehit olduğunu öğreniyorum. Hepimizin başı olsun. Hepinizi bu güzel günde, bu güzel mitingde, bu vatanseverce duygular içinde görmekten çok büyük bir onur duyuyorum, mutluluk duyuyorum. İyi ki varsınız. Bursalılar Türkiye’ye de sahip çıkıyorsunuz, Bursa’ya da sahip çıkıyorsunuz.
Şimdi bu seçime giderken adaylarımızı sizlere sunmak istiyorum. Harmancık Belediye Başkan Adayımız Ahmet Tufan. Büyükorhan Belediye Başkan Adayımız Mustafa Çalı. Keles Belediye Başkan Adayımız Ahmet Ayaz. Orhaneli Belediye Başkan Adayımız Neşe Aksak. Kestel Belediye Başkan Adayımız Ergün Aksoy. İznik Belediye Başkan Adayımız Dündar Koyutürk. Gürsu Belediye Başkan Adayımız İlyas Kaleş. Yenişehir Belediye Başkan Adayımız Fahrettin Bilgit. Orhangazi Belediye Başkan Adayımız Ahmet Aydın Akyol. Mudanya Belediye Başkan Adayımız Emir Ali Usta. Karacabey Belediye Başkan Adayımız Enver Kartal. Gemlik Belediye Başkan Adayımız Fatih Mehmet Güler. Kemalpaşa Belediye Başkan Adayımız Ufuk Tokgöz. İnegöl Belediye Başkan Adayımız Necmi Demir. Nilüfer Belediye Başkan Adayımız Mustafa Bozbey. Yıldırım Belediye Başkan Adayımız Bahattin Kuşoğlu. Osmangazi Belediye Başkan Adayımız Denizhan Sezgin.
Şimdi belde belediye başkanlarımızın isimlerini okuyacağım. Onlarda buraya gelsinler. Zeytinbağı Mehmet Şamatacı, Kınık Ziya Burhan, Alanyurt Ekrem Şimşek, Kurşunlu Erkan Dönmez, Tahtaköprü Sabahattin Okur, Yeniceköy Bahattin Çetin, Boyalıca Necdet Ateş, Elbeyli Kenan Karakaş, Çeltikçi İzzet Dede, Tatkavaklı Coşkun Çakır, Tepecik Talat Tunç, Yalıntaş Ahmet Aydın, Yeşilova Mustafa Kula, Ovaazatlı Metin Tunca. Göynükbelen Hüseyin Bozkurt. Karıncalı Gündoğdu Uludağ, Çakırlı Mehmet Dalyan, Narlıca Elif Bayazıt, Sölöz Ahmet Durdu, Yeniköy İsmail Akoğlu, Yenisölöz Semih Atlı.
Şimdi belediye başkanlarımızı çıkardık ama bazı belediyelerimiz maalesef kapandı. Onların belediye seçimlerine katılması mümkün değil. Onlarında üzüntüsü içindeyiz. Biz o konuda büyük mücadele verdik. Ama ona rağmen kapandı. İnşallah bir CHP iktidarında o kapanan belediyeleri açacağız. Omurbeyli başta olmak üzere, Görükle, Tahtalı, Güzelyalı. Bütün bu belediyelerimizin maalesef adayları olamıyor. Çünkü seçim yok.
Nasıl ekip iyimi, adaylarımız güzel mi? Bursa’nın pırıl pırıl evlatları. Dürüst, namuslu, Bursa’yı seven, hizmet aşkıyla dolu yeni bir belediye ekibi değil mi? İçlerinde deneyimli olanlar var, tanıdıklarınız var. Henüz göreve gelmemiş, o görevdekiler gibi başarılı olacak arkadaşlarım var. Güzel bir ekip. Çok mutlu oldum. İyi bir takım kurmuşuz değil mi? Şimdi bu takıma bir takım kaptanı lazım mı? Öylemi? Bu takıma bir takım kaptanı lazım değil mi? Şimdi bakın buraya öyle bir takım kaptanı koyacağız ki herkesin kafasındaki ölçü şaşıracak. Şimdi bir belediye başkan adayımız var ki iftihar ediyorum. Başarılı, halkın içinden çıkmış, başarısını kanıtlamış, işini en güzel şekilde yapan. O hikayeyi sizde biliyorsunuz değil mi? Yani şoför aldığı zaman şoföre otobüsü verirlermiş, Sena hanımda arkadan kendi arabasıyla otobüsü kollarmış. Otobüs eğer yanlış yapıyorsa, trafik hatası, hız, dikkatsizlik bir, iki, üç bakarmış, sonra özel arabasını otobüsün önüne geçirirmiş ve şoföre dermiş ki al bu arabayı sen dön Bursa’ya. Geçermiş direksiyona vitesi değiştirirmiş, gaza başarmış ve otobüsü kendisi taşırmış. Bunu yapabilen bir insan. İşin içinden, çekirdekten gelen bir insan. Masa başı insanı değil. Boş laf konuşan insan değil, hizmet insanı. Sena Kaleli. Bursa’ya yakışır değil mi? Böyle bir kadın yönetici Bursa’ya yakışır değil mi?
Bakın bahara giriyoruz. Bahar mevsim değişimidir. Bir temizlik zamanıdır, bir yenilenme zamanıdır, bir tazelenme zamanıdır. Bak bu kadar burada ev kadınlarımız var bilirsiniz. Bahar gelince hemen evler temizlenir, yıkanır, süpürülür, tahtalar boyanırdı eskiden, tahta boyaları yeniden yapılır, badanalar yapılır, camlar silinir, temizlenir, eşyalar değiştirilir. Bir yeni başlangıç, bir tazelenme, bir yenilenme. Artık kar, kış, soğuk, karanlık arkada kaldı. Şöyle bir aydınlık, ferah günler gelsin. Artık her şey daha iyi olsun. Umutlar tazelensin, yenilensin, her şey düzelsin istenir. İstenince de olur. Baharda böyle yaparız değil mi? Evlerde öyle yaparız değil mi? İşyerlerinde, fabrikalarda da yaparsınız değil mi? E Türkiye’de de yapmayalım mı? Bursa’da da yapmayalım mı? Temizlenme zaman
GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN
SİNOP MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
(28 ŞUBAT 2009)
“Sevgili Sinoplular, çok değerli kardeşlerim, bir kez daha Sinop’ta sizlerle beraber olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu toplantıya hoşgeldiniz, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Boyabat’a selam.
Sevgili Sinoplular, bir kez daha bir seçim öncesinde bir aradayız. Bakıyorum sizde çok büyük bir heyecan, coşku ve umut içinde gözüküyorsunuz. Bu hava koştunuz geldiniz, Sinop’ta bu muhteşem toplantıyı gerçekleştirdiniz. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Şeref verdiniz, hoşgeldiniz.
Ama aklımdan geçiyor bu Sinoplular acaba bu toplantıya Sinop belediye seçimleri şöyle mi olacak, böyle mi olacak sorusuyla mı geliyorlar? Yoksa kafalarında Sinop’un ötesinde Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bazı bekleyişler, bazı sorular, bazı kaygılarda mı var? Öyle değil mi? Yani bakıyorum aranızda çiftçi kardeşlerim var. Topraktan geçimini sağlayan insanlar var. Sinoplu köylülerimiz, çiftçilerimiz var. Belki orman köylülerimiz var. Bakıyorum aranızda esnaf kardeşlerim var, emeklilerimiz var, gençlerimiz var, ev kadınlarımız var. Toplumun her kesiminden insan aramızda. İşçilerimiz var. Gözlerine bakınca anlıyorum işsizlerimiz var. Öyle değil mi? Böyle bir topluluğuz. Elbette yerel seçim önemli, seçime yönelik bekleyişimiz var, iddiamız var. Sinop’u hak ettiği dürüst, hak ettiği başarılı, hak ettiği güzellikte bir belediyeyi gerçekleştirmek durumundayız. Elbette öyle. 5 yıldır bir belediye başkanını bekliyorsunuz. Seçtiniz kaydı gitti, 5 yıldır bekliyorsunuz inşallah seçeceksiniz.
Ama bana öyle geliyor ki, sizin bu heyecanınız, bu coşkunuz, bu büyük beraberliğiniz, bu buluşmanız başka bazı bekleyişleri de, başka bazı özlemleri de bize hatırlatıyor. Buraya siz ne olacak bu memleketin hali demek için gelmişsiniz gibi geliyor bana. Öylemi? Ne olacak bu memleketin hali demek için buraya gelmişsiniz gibi geliyor bana. Ne olacak bu çiftçinin hali, ne olacak bu emeklinin hali, ne olacak bu piyasanın hali, esnafın hali ne olacak, bu işsizlik ne olacak, bu yoksulluk ne olacak, bu yolsuzluklar ne olacak demek için gelmişsiniz gibi geliyor bana. Öylemi? Bunlar değil mi sizin kafanızda? Şunu bilin benimde kafamda tam bunlar işte. Tam bunlar! Beni seçimden çok daha fazla işte bunlar ilgilendiriyor. Seçim bahane, seçim bir fırsat, seçim bir araç. Neyin aracı? Milletin dertlerinin çözülmesinin aracı. Milletin şikayetlerinin çaresinin bulunmasının aracı, milletin ekonomisinin düzelmesinin, çiftçinin halinin düzelmesinin, dürüst, namuslu insanların, namerde muhtaç olmadan bu memleketlerde başları dik, onurla yaşayabilmelerinin mücadelesi. Bunun için siyaset, bunun için seçim.
Sevgili Sinoplular, bizim için seçim bir külah kapma yarışı değil. Bir iktidar bulma yarışı değil. Bizim için seçim; ya bizde iktidara gelelim bal tutar parmağını yalar, bizde arkadaşlarımızla sebeplenelim, bizde çevremize rant dağıtalım, bizimde çocuklarımıza ballı işler bulsunlar, fırsatlar yaratsınlar arayışı değil. Hiçbir zaman olmadı, şimdide değil, bundan sonrada olmayacak sevgili kardeşlerim olmayacak! Bizim için seçim milletin derdinin çözülmesi.
Şimdi buradasınız soruyorum size. Nasıl haliniz, durumunuz iyimi, işleriniz yolundamı, geçiminiz yolundamı, aldığınız, sattığınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, masrafınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödendi mi? Kredi kartı borçlarını ödeyebiliyor musunuz? Sinop’ta da var değil mi? Ne oldu gençler iş bulabiliyor mu? Esnafın durumu düzeldi mi, alışveriş canlandı mı? Sattığının yerine fazlasını koyabiliyor, satıyor kazanıyor mu? Yoksa hazırdan mı yiyor, yoksa sermayeden mi yiyor, yoksa dostlar alışverişte görsün kabilinden dükkanı sabah besmeleyle açıyor, akşam Allah’a şükür diye kapatıyor ama sermaye gidiyor mu? Öyle mi? Öyle değil mi? Çiftçiler, topraktan geçimini sağlayanlar nasıl yüzü gülüyor mu, rahatladılar mı? Ne oldu buğdayın fiyatı, gübrenin fiyatı birbirini tutuyor mu? Yemin fiyatı, sütün fiyatı birbirini tutuyor mu? Mazotun fiyatı, ürünün fiyatı birbirini tutuyor mu? Ne oldu çeltik ekenlerin yüzü gülüyor mu? Genişledi mi çeltik alanları? Daha mı çok üretiyorsunuz, daha mı az? Daha mı çok kazanıyorsunuz daha mı az? Borçlar azaldı mı? Bir dükkanın yanına bir dükkan daha kondu mu? Dünyada öyle oluyor değerli kardeşlerim. Dünyada gerçek bu. Her ülke öyle yapıyor. Bizde de böyle olabildi mi?
Şimdi ekonomide bu sıkıntı yaşanıyor. Sinop’ta haciz uygulamaları başladı mı? İcra var mı? Esnafa icra geliyor mu, çiftçiye icra geliyor mu? İcranın el koyduğu arabalar için yediemin yeni arsalar mı kiraladı Sinop’ta? Öyle oldu değil mi? Genişleyen alan o değil mi? Vatandaşa yönelik takibat genişliyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, peki sizin işleriniz iyi değil, Türkiye’nin işleri iyimi? Devletin işleri sağlam mı? Devlet daha rahat mı, ayağını sağlam basıyor mu? Devletin borçları azaldı mı? Devletin borçları bunlar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin borcu 220 milyar dolardı. Hangi Türkiye’nin borcu? 80 yıllık Türkiye’nin borcu. Çok teşekkür ederim, başarılar diliyoruz bizde inanıyoruz. Sinop’ta kazanacağımıza inanıyoruz, güveniyoruz. Çok teşekkür ederim. Onu kapatalım. Tamam mı arkadaşlar, arkayı kapatmayalım. Türkiye’nin borcu değerli arkadaşlarım, 220 milyar dolardı. 80 yıllık Türkiye’nin borcu. İçinde Atatürk-İnönü dönemi var. Celal Bayar – Adnan Menderes dönemi var. Süleyman Demirel dönemi var, Turgut Özal dönemi var. Diğer başbakanların dönemi var. Tümünün ortak birikmiş borcu 220 milyar dolar. Bunlar işbaşına geldi. 7 yılda o borç, 80 yıldaki borç 1 kattan fazla. Bugün Türkiye’nin borcu 500 milyar dolar.
Değerli arkadaşlarım, 220 milyar dolarlık borç 500 milyara çıkmış. Elde avuçta ne varsa geçmiş dönemlerin yaptığı eserler, fabrikalar, tesisler, santraller, petro-kimya tesisleri, demir-çelik tesisleri tümü satılmış. Oradan da büyük para kazanılmış, borç yapılmış. Bu kadar birikimle 80 yılda Türkiye’de harcanan paradan çok daha fazla iki katından fazla bu 7 yılda bunların eline geçmiş, harcamışlar. Sonuçta eğer Sinop’ta benim çiftçi kardeşim diyorsa ki, vallahi biz bu işten bir şey anlamadık, elde avuçta ne varsa elden çıkıyor, bende çiftçiliği bırakmak zorunda kalıyorum, çoluğum, çocuğum ne yapacak diyor ise, esnaf ne olacak bu işin sonu artık ticarette bize hayır kalmadı, yer kalmadı diyor ise, gençler girecek iş bulamıyorum, yatırım yok, fabrika yok, tesis yok, bizi işe alan yok, okuyoruz, diplomayı alıyoruz tayin eden yok, memlekette öğretmen açığı var ben öğretmenlik diplomamı aldım ama aylardır bekliyorum hala tayin edilmiyorum diye eğer boynu bükük dolaşıyorsa bunun sebebini sormak hepimizin görevidir değerli arkadaşlarım. Bu kadar para, bu kadar zenginlik, bu kadar imkan Türkiye’nin elinden geçiyor, borca giriyoruz, eldekini avuçtakini satıyoruz ama vatandaşın hayatına yansıyan, onu mutlu eden, onu rahatlatan bir sonuç yok. Bu doğal mı değerli arkadaşlarım. Bunu böyle kabul edebilir miyiz? Bunun bir çaresini bulmak lazım. Öyle değil mi? Türkiye’nin ekonomisi iyi gidiyor diyebilir miyiz? Bu konuyu şikayet ediyoruz, işsizlik işsizlik diye biz anlatıyoruz. Bizden başka bunu konuşan yok. Başbakan meydanlarda. Sinop’a da geldi. İşsizlikten bahsetti mi, çiftçinin durumundan bahsetti mi, esnafın derdinden bahsetti mi? Türkiye artık kalkınamıyor, büyüyemiyor, küçülüyor, bunun çaresini şöyle şöyle bulacağız dedi mi? Ne konuştu burada? Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi, varsa yoksa medya televizyonlar, basın, gazeteciler, o dedi, bu dedi. Dedikodunun ötesinde sadrişifa, vatandaşın derdine çare olacak söylediği hayırlı bir laf var mı? Koca kampanya. Bağırıyor, çağırıyor gittiği her yerde. Önüne geleni azarlıyor, önüne gelene hakaret ediyor. Niye? Bir sıkıntısı var Başbakanın. Başbakanın sıkıntısı var. Milletinde sıkıntısı var. Milletin sıkıntısına çare bul, görevini yap.
Değerli arkadaşlarım, Başbakan çıkıyor diyor ki, ben geziyorum, dolaşıyorum. İyi arkadaş gez dolaş. Senin gezmene, dolaşmana bir şey söylemiyoruz. Gez dolaş da, ama aynı zamanda görevini de yap. Senin görevin şimdi mesela bu ekonomik sıkıntı karşısında bir tedbir paketi hazırlayıp ilan etmektir. O tedbir paketini uygulamaktır. İşsizliğe çare aramaktır, yoksulluğa çare aramaktır. Yolsuzlukla mücadele etmektir. Bunları yapıyor musun? Hayır bunları yapmıyor. Geliyor buralarda ben geziyorum, dolaşıyorum bu CHP şöyle, bu medya böyle. Kardeşim CHP’yle uğraşacağına sen işini yap. Vatandaş sen işini yaptığın zaman seni takdir eder, senin hakkını verir. Sen bırak onunla, bununla uğraşmayı görevini yap sen görevini. Çiftçiye karşı görevini yap, esnafa karşı görevini yap, emekliye karşı görevini yap.
Sevgili kardeşlerim, geçenlerde Başbakan ben böyle işsizlikten falan konuşuyorum. Bir yerde çıktı dedi ki, bir çaresi varsa söylesin dedi. Bir çaresi varsa söylesin, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Bende çıktım dedim ki, senin siyasi hayatını bitirmeni istemiyorum, çare bulmanı istiyorum. Sordun çareyi sana söylüyorum dedim. Bende bu konuda uygulanabilir, gerçekçi, ipe un sermeyen, ayağı yerde 7 tane teklif yaptım. 7 tane teklif. Bu teklifi ekonomiyle ilgili çevreler, iş dünyası, esnaf kuruluşları, sendikalar, iktisatçılar, her birisi ya çok önemli, çok doğru, işte bunları yapın diye karşıladı. Olumlu karşıladı herkes. Bende merakla bekliyorum Başbakan ne söyleyecek acaba. Çıkmış demiş ki, çare söyle, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm. Bir defa çare talep ederken siyasi hayatımı bitiririm demek ne anlama geliyor. Senden bunu isteyen yok. Bu ne biçim laf? İçinde bir gerilim var, içinde bir sıkıntı var, içinde bir kavga etme ihtiyacı var, meydan okuma ihtiyacı var. En normal konuyu konuşurken dahi, işsizliğe çare nedir konusunu konuşurken dahi çareyi söyle, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm diyor. Garip. Bunu duymamazlıktan geldik çareyi söyledik. Bekledik iki gün çıksın bir şey söylesin. Bu işle ilgili herkes çok doğru, işte yapılması gereken budur diyor. Dünyada krize tedbir almayan bir tek Türkiye kaldı. Türkiye dışındaki bütün ülkeler tedbir aldılar. Sadece Türkiye’de Başbakan meydan meydan dolaşmakla öğünüyor. Ama dünyadaki bütün başbakanların yaptığını yapmıyor. Amerika yaptı, Fransa yaptı, Almanya yaptı, İtalya yaptı, her yer yapıyor. Sende yap, ilan et. İşsizlikten kırılıyor insanlar. Aileler intihar etmeye başladı. Toplu intiharlar yaşanıyor.
Değerli arkadaşlarım, bakınız 1 yılda Kasım sonu itibariyle işinden ayrılan insan sayısı 645 bin. Resmi rakama göre. Gerçeği daha fazla. Ama resmi rakama göre söylüyorum 645 bin resmi rakama göre kendileri kabul ediyor insan işinden ayrılmak zorunda kaldı.
Değerli arkadaşlarım, işsiz olmakla işten çıkarılmayı birbirinden ayırmak lazım. İşsiz olanların bir kısmı gizli işsizdir. Uzun süreden beri işsizlik durumu devam ediyordur. Ama birden bire çalışırken bir aile, bir insan işinden uzaklaştırıldığı zaman o başka bir olaydır. O büyük bir şoktur. Bu konuştuğum 645 bin o işinden çıkarılmış insan sayısı. İşi varken işi yok olmuş, işinden atılmış, akşam eve ekmek götüremez hale birden düşmüş insan sayısı. Bu büyük olay. Bu acı bir olay. Türkiye’nin ana meselesi bu. Bunu anlatıyoruz Başbakana. Çare söyle dedi peki dedik 7 tane çare. Sonra çıktı dedi ki, hadi sen işine bak. Benim işim milletin derdi. Ben milletin derdiyle ilgili çare düşüneceğim, çare söyleyeceğim. Hadi sen işine bak, bu millet seni iktidara getirmiyor, 40 fırın ekmek yesen de iktidara gelemezsin. Bu neyin cevabı? İşsizliğe çare demiş, bende çaremi söylemişim. Çareye karşı söylediği laflar bunlar.
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir üslup değil. Bu üslup maganda üslubu. Bu üslup Başbakan üslubu değil. Biz Türkiye’de böyle Başbakanlara alışık değiliz. Biz Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Adnan Menderes’in üsluplarına alışığız. Zarafete, terbiyeye, nezakete, saygıya alışığız. Ne söylediğini bilmeye alışığız. Devlet sorumluluğu taşımaya alışığız. Bu külhan beyi üslubu, bu maganda üslubu. Ona yakışıyor olabilir. Ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına yakışmıyor. Bana diyor ki, 40 fırın ekmek ye iktidara gel.
Değerli arkadaşlarım, sevgili Sinoplular, içimden geçen şu; bak sen iktidar olmuşsun ama adam olamamışsın. Sen iktidar olmuşsun, ama adam olamamışsın. Bana öyle geliyor ki, 40 fırın ekmek yesen de adam olamazsın. Çünkü sen ne söylediğinin farkında değilsin. Bir gün bir şey söylüyorsun, ertesi gün bambaşka bir şey. Söylediğini takip etmiyorsun, kendin davet ediyorsun söylenen lafı anlamamazlıktan geliyorsun.
Değerli arkadaşlarım, Başbakanlık ahlakıyla, siyasetiyle, bilgisiyle, kültürüyle belli bir seviyeyi gerektirir. Herkesin bu konuda bir sorumluluk taşımaya ihtiyacı vardır. Ne konuştuğunu bilmeye ihtiyacı vardır. Başbakan asabını kontrol edemiyor, ne zaman ne söyleyeceğini tam bilemiyor. Aynadan okuyarak konuştuğunda mesele yokta aynadan çıktığı zaman ortalık karışıyor. Ama üslubuna dikkat etsin. Geçenlerde her kuşun başından kavurma olmaz demiş. Kuş ve baş laflarını da çok fazla ağzına almasın. Bir; her kuşun etin yenmez unutmasın bir. İki; kuş ve baş lafları onun ağzına pek yakışmıyor. İnsanın aklına o başın içinde ne var, kuşun nesi var sorusu geliyor. O nedenle Başbakan bu konuları bıraksın. Bildiği konulara girsin, onları konuşsun, onları tartışalım.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Başbakan sıkıntılıda bu sıkıntının kaynağında ne var? Bizden şikayetçi, birde basından ve televizyonlardan şikayetçi. Niye şikayetçi? Bizden şikayetçi olması için bir neden yok. Biz ona siyasi hayatını takip edebilmesi için haksız yasaklarını kaldırmak için gayret göstermişiz. Millet oy vermiş ona, %34,5 oy vermiş, o oyu alan bir partinin Genel Başkanı iktidar olmalıdır, demokrasinin icabı budur. Benim milletin oyuna saygım var, milletin kullandığı oya değer veriyorum, olay sen değilsin, milletin iradesi, elbette bunun gereği yapılmalıdır demişiz, önünü açmışız. Bizim bir sorunumuz yok, bir sıkıntımız yok onunla. Gerektiği zaman her zaman elimizi uzatmışız, destek olmuşuz. Türkiye’nin sorunları için gerektiğinde anayasa değişikliklerine destek vermişiz, yasal düzenlemelere destek vermişiz, Türkiye’nin hukukunu dışarıya karşı bütün gücümüzle savunmuşuz. Bizim onunla problemimiz yok. Şimdi sen niye durup durup Cumhuriyet Halk Partisi diyorsun. Benimle uğraşıyor yetmiyor İsmet Paşa’yla uğraşıyor. İsmet Paşa’yla uğraşıyor ama Atatürk’le uğraşmaya cesaret edemiyor. Yani dilinin altında bakla varda işte 80 yıl, meksen yıl diye verip veriştiriyor, anlayan anlıyor. Ama İsmet Paşaymış, Deniz Baykal’mış bizlerle uğraşıyor. Şimdi birde medyayla uğraşıyor. Niye uğraşıyor? Bak bizim sana karşı bir husumetimiz yok. Bu şikayetçi olduğun medyada sana en büyük desteği veren medya, seni iktidarda tutan medya. Sana bugüne kadar en büyük omuz vermiş olan medya o. Şimdi niye şikayetçi oraya gelmek istiyorum. Niye şikayetçi şimdi? Şimdi bizimde Cumhuriyet Halk Partisi olarak medyanın da üstünde durduğu bazı konular bunu rahatsız etmeye başladı. Birden bire rahatsız olmaya başladı. Nedir onlar? Yolsuzluklar. Evet başta Deniz Feneri. Deniz Feneri çıktı Başbakanın kimyası, fiziği, her şeyi bozuluverdi. Dengesi bozuluverdi Başbakanın. Niye öyle oluyor, nedir bu Deniz Fenerinin önemi? Deniz Fenerinin anlamı ne? Deniz Fenerinin değeri ne? Neyi ortaya koyuyor Deniz Feneri? Deniz Feneri Türkiye’deki yolsuzluğun artık kişisel, bireysel yolsuzluk olmaktan çıktığını, yolsuzluğun artık bir insanın ahlakının bozuk olmasından, sütünün bozuk olmasından kaynaklanmadığını, yolsuzluğun artık teşkilatlı, örgütlü, dernekleşmiş, şirketleşmiş, mevzuatı yönlendiren, mevzuatı kullanan, kanunu kullanan, devleti kullanan, iktidarı kullanan bir yolsuzluk haline dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu Deniz Feneri bunu ispatladı. Bir yolsuzluk ki evlere şenlik. Tam tersi hayırsevermiş gibi kendilerini takdim ediyorlar, hayır için para toplayacağız diyorlar. Parayı topluyorlar Almanya’da vatandaştan yardım yapacağız diye kuryeler vasıtasıyla buraya taşıyorlar topladıkları parayı. O parayı kendi hesaplarına şirketlerde değerlendiriyorlar, televizyon kanalı kuruyorlar, televizyon kanalında AKP’ye destek oluyorlar ve bu çarkı döndürüyorlar. Onlar bu çarkı yaparken hükümet bunları himaye ediyor. Ne yapıyor? Başbakan ve Bakanlar Kurulu karar alıyor. Diyor ki, bu millete hayırlı bir teşkilattır. Bu halka, topluma yararlı bir teşkilattır diyor. Karar çıkarıyor. Bu karar çıkınca bütün kapılar açılıyor onların önünde. Arkasından bir karar daha çıkarıyor diyor ki, buna vergi kolaylığı getirmek lazım. Vergi almamak lazım, vergiden muaf yapmak lazım. Türkiye’nin barışı, huzuru, bütünlüğü için, cephede, sınırda hayatını tehlikeye atmış, gazi olmuş, şehit olmuş insanların ailelerine, insanlara yardımcı olmak için kurulmuş olan Mehmetçik Vakfına tanınmayan vergi bağışıklığını bu sahtekarlara tanıyor. Kim tanıyor? Bu iktidar tanıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu ortaya çıktı. Kim ortaya çıkardı? Bunu Alman mahkemesi ortaya çıkardı. Alman mahkemesi konuya el koydu, böyle bir sahtekarlığa ben izin veremem dedi. Konuyu inceledi, soruşturdu ve hükme bağladı. Konu net. Şimdi Almanya’da karara bağlanmış bu yolsuzluğu yapanlar bizim vatandaşlarımız. Paraları toplanan insanlar bizim vatandaşlarımız, paraları buraya taşıyanlar gene Türk vatandaşları. Burada kurulan şirketler Türk şirketleri, televizyon Türk televizyonu. Almanlar mahkum ediyor, bizim hükümetin çıtı çıkmıyor bu ana kadar. Kimse meşgul değil. Ya bu bizim işimiz, bizim kanunları ilgilendiren bir mesele. El atın bu işe diyoruz. Diyorlar ki, Almanya’da mahkemeye yazı yazdık, mahkeme dosyayı göndersin bakarız. O dosya olmasa sen bakmayacak mısın bu işe? Bu Türkiye’deki bir kanun ihlali. Türkiye’deki bir yolsuzluk. Türklerle ilgili bir yolsuzluk. Almanya’dan dosya bekleniyordu. 5 ay beklediler, 6 ay beklediler dosyayı. Cumhuriyet Halk Partisi olarak gittik, o dosyayı aldık Türkiye’ye getirdik. Şimdi geldi diyorlar. Şimdi ne bekleniyor? Tercüme edilmesi bekleniyormuş. Türkçe’ye tercüme edilecek ve öğrenecek bizimki kanunsuzluğu. Ya kanunsuzluğu yapan vatandaşlarımız. Bizim vatandaşlarımızda senin arkadaşların ya. Senin arkadaşların, yakınların, eşin, dostun. Tanıyor musun onları dedik. Önce tanımıyorum demeye çalıştı, sonra fotoğraflar, belgeler ortaya çıktı. Şimdi diyor ki dün konuşmuş bir yerde insanın diyor arkadaşı suç işlemiş olabilir diyor. Belki seninde arkadaşın suç işlemiştir diyor. İnsanlar kavun değil ki dibine bakıp anlayasın diyor. Bozuksa diyor. Kim hakkında diyor? Fener yolsuzluğunu yapanlar hakkında. Onlar bunun yakınları, eşi, dostu, gitti zaman beraber olduğu insanlar. Olabilir ben sana sen onları niye tanıyorsun diye eleştiri yöneltmiyorum, seni bundan dolayı suçlamıyorum. Seni ben bu yolsuzluk ortada olduğu halde Başbakan olarak yetkilerini kullanıp bunlar hakkında gereken işlemi yapmadığın için suçluyorum. Niye yapmıyorsun, niye? Niye bu konuyu aydınlığa kavuşturmadın, niye bu yolsuzluğun üzerine gitmedin niye? Canım yakınım olabilir kabahat değil diyor. Canım yakının olabilir kabahat değil ama sen takip etmiyorsun o suç, suç. Takip etmiyor olman suç, sen onun hesabını ver.
Şimdi bunlar yazılıyor ya arkasından başka bazı hikayelerde çıktı, eşin, dostun, çoluk çocuğun durumları. Maşallah çocuklar eşin dostun katkısıyla okudular. Şimdi eşin dostun katkısıyla ballı börekli iş sahibi oldular kısa bir süre içinde. Bu imkanı sağlayanlar Başbakanın yakınları, dostları. Bu tabi Türkiye’yi rahatsız ediyor. Dünyanın herhangi bir demokrasisinde böyle bir şey olamaz. Olduğu zaman kıyamet kopar, bunun hesabı sorulur. Şimdi bunlar yazıldıkça Başbakan rahatsız oluyor, söylendikçe rahatsız oluyor. Yazanlara yöneliyor, söyleyenlere yöneliyor. Asabı bozuluyor meydanlarda esiyor, savuruyor.
Şimdi bunu bir kenara bırakmasını sağlamak lazım. İşimize bakacağız, işimiz Türkiye, Türkiye’nin ekonomisi, milletin derdi, halkın sorunları. Bunların çözülmesi lazım. Yolsuzlukların önlenmesi lazım. Bakın şimdi ben Başbakana diyorum sen gezip dolaşıyorsun iyide niye benimle tartışmıyorsun diyorum. Dünyanın her yerinde iktidar ve muhalefet seçim öncelerinde bir araya gelir ve tartışırlar. Bak gene seçime gidiyoruz niye tartışmıyoruz seninle diyorum. Meydana gel, meydana gel diyor. Ben meydana geldiğim zaman sen yoksun. Ben meydanda olduğum zaman sen yoksun. Yani o iş ayrı, bu iş ayrı. Meydan işi ayrı, tartışma işi ayrı. Meydana gelelim. Meydanda sen kendi kalabalığını toplamışsın, devletin güvenlik güçlerini de yerleştirmişsin, keskin nişancıları da zirvelere koymuşsun, ellerine de vermişsin silahları. Ondan sonra meydana gel, meydana gel. Meydanı bırak sen karşıma çık karşıma. Karşıma çık. Bak ben senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşma. Sen benim hakkımda ne söyleyeceksen çık karşıma söyle. Bende senin hakkında ne söyleyeceksem yüzüne söyleyeyim yüzüne. Gel karşılıklı konuşalım. Orada burada kendi kalabalıklarının önünde nutuk atarak bize saldırma. Bende böyle saldırmak istemiyorum. Zaten saldırmak istemiyorum. Çık tartışalım, tartışalım. Ne biliyorsan ortaya koy, bende koyacağım! Bak sen Başbakansın, elinde bütün devlet gücü. Bizim hakkımızda ne biliyorsan ortaya koy. Dilinin altında gevelediğin bir şeyler var. Çık karşıma söyle. Cevabını al. Bende sana söyleyebilmek istiyorum. Niye bana senin hakkında burada söylediklerimi yüzüne söylememe izin vermiyorsun? Millette izlesin, televizyonda izlesin herkeste bunu. Niye bunu istemiyorsun? Neden kaçıyorsun, neden? Başbakana kaçmak yakışır mı? Demokrasi kaçağı olmak Başbakana yakışır mı? Meydan meydan geziyorum diye demokrasi kaçağı olduğunu kamufle edemezsin, örtbas edemezsin. O iş ayrı, bu iş ayrı. Meydanlarda gez, sonrada gel karşıma sorularıma cevap ver, sen bana sor bende onlara cevap vereyim. Niye kaçıyorsun bundan? Olay bu değerli arkadaşlarım.
Sevgili Sinoplular, olay bu. Başbakanın her şeyi şeffaf, saydam, açık, net. Milletin önünde konuşmaya hazır olmadığını görüyoruz. Niye hazır değil, ne eksik var, ne yanlış var. Bunları da hep beraber ortaya koyarız, koyuyoruz. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Bilin ki, bize verip veriştiriyorsa ya da medyaya verip veriştiriyorsa arkasında bir şeyi örtbas etme, kapatma ihtiyacı var.
Şimdi sevgili Sinoplular, memleketin durumu ortada. Bu diyordu ki iktidara gelirken 3Y formülü diyordu. Yoksulluğu ortadan kaldıracağım diyordu. Kalktı mı değerli arkadaşlarım? Yoksulluk kalktı mı? Sinop’ta yoksulluk kalktı mı? Yoksulluğu kaldıracağım dedi. Yolsuzluğu kaldıracağım dedi. Yolsuzluk kalktı mı? Yoksa katlandı mı? Yolsuzluklarda kalkmadı. Üçüncü Y de yasaklardı yasakları kaldıracağım dedi. Yasaklar kalktı mı? Yani cep telefonuyla konuşurken bile yüreğinizde bir korku var değil mi? Acaba bizi dinleyen var mı diye? İnsan eşiyle, dostuyla, karısıyla, kocasıyla, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla şöyle yüreğini aça aça dertleşemiyor, konuşamıyor, şikayet edemiyor öyle değil mi? Bir teşkilat kurmuş mutlakıyet dönemlerindeki padişahların kurduğu teşkilat gibi. Hafiye teşkilatı kuruyordu onlar. Buda böyle bir telefon dinleme teşkilatı kurmuş. Herkesin telefonunu dinleyip oradan kimisini mahkemeye, kimisini şantaja tabi tutarak amaçlarına ulaşmaya çalışıyor. Medya daha özgür mü, basın daha özgür mü değerli arkadaşlarım? Bugün basın iktidara mesela daha önce Turgut Özal’a yaptığı gibi yapabiliyor mu? Demirel’e yaptığı gibi yapabiliyor mu? Ecevit’e yaptığı gibi yapabiliyor mu? Hiçbirisi mümkün değil. Basını kontrolüne almış, televizyonları satın almış, üçte ikisi kendisinin kontrolünde. Öbürlerini de susturacağım diye her türlü şantaj, tehdit, baskı. Öyle değil mi? Ne oldu yasaklar kalktı mı? Yoksulluk kalkmadı, yolsuzluk kalkmadı, yasaklar kalkmadı öyle değil mi?
Şimdi diyor ki, bizim işimiz hizmet gücümüz millet diyor. Şimdiki son lafı bu. Ben onu sana söyleyeyim. Senin işin hizmet, gücünde millet değil. Senin işin talan, gücün yalan, dolan, adında Recep Tayyip Erdoğan.
Şimdi olay bu değerli arkadaşlarım. Bu iş böyle gitmez. Hiçbir iktidar ebedi değildir. Şimdi bunlar bütün güçleriyle bu seçimde oylarını arttırmaya çalışıyorlar, korumaya çalışıyorlar. Niçin? Bu yaptıklarını milletin şikayet etmediğini söyleyebilmek için. Yani bütün amaçları bak işte biz yaptık. Yolsuzluk diyorsun yaptık, gittin şikayet ettin. Ekonomiyi, vatandaşın derdini unuttun dedin unuttuk. Çiftçiyi, köylüyü bir kenara bıraktın dedin bıraktık. Esnafı perişan ettin dedin ettik. Ama millette bize oy veriyor diyebilmek için kanepe dağıtıyorlar, dolap dağıtıyorlar. Dağıtmadıkları kalmadı. Sırf bunu diyebilmek için.
Şimdi sevgili Sinoplular, bakın bu seçime giderken bu konuda üzerinize bir büyük görev düştüğünü, milli ve manevi bir görevin, bir vebalinde üzerinize düştüğünü unutmamalısınız. Vereceğiniz oylarla bu yanlışlara destek olmuş duruma düşmemelisiniz. Yanlış olur. Türkiye’ye yanlış istikamet verirsiniz, kötü olur, şikayet ederiz. Onlar içinde kötü olur. Bakın bunlar oylarını arttırdılar bu son seçimde iyi oldu mu onlar için? Şımardılar. Fazla oyu taşımak kolay değildir. Fazla parayı taşımakta kolay değildir. Yani birisine totodan, lotodan, piyangodan bir büyük para çıkar, adamın ne aile huzuru kalır, ne vicdanı huzuru kalır, hayatı allak bullak olur, şaşırır kalır. Eşi, dostu, karısı çocukları, ailesi, arkadaşları, hepsi neymiş bu ya diye şikayet etmeye başlarlar. Bir süre sonrada eldeki avuçtaki gider, perişan olur döner sonra. Öyle değil mi? Bunu taşımak kolay değildir. Bunlarda bu oyu taşıyamadılar. Bu yüksek oyu taşıyamadılar. O yüksek bunları şımarttı, ne oldum demeye başladılar. Yapmadıkları yok. Vatandaşa da, millete de, devlete de en büyük sorunları, sıkıntıları yarattılar. Şimdi bu seçimde ne olur bu fırsatı vermeyin. Bu fırsatı vermeyin, bunların eteğinden şöyle bir çekiverin. Frene bir basıverin. Bu gidişe bir dur diyiverin. Bu milletin hayrınadır, milletin yararınadır.
Şimdi bunun fırsatı bu seçim. Bunu bu açıdan da en iyi şekilde kullanacağınıza inanıyoruz.
Evet sevgili Sinoplular, sizin işiniz kolay. Çünkü memleketin hali bunlara hayır demenizi gerektiriyor. Çünkü Sinop’ta belediye başkanlığı seçimi de gene Cumhuriyet Halk Partili Baki Ergül’e oy vermenizi gerektiriyor. Öyle değil mi? İşiniz kolay. Baki beye oyu verdiniz mi vicdanda rahat. Görevde yapılmış olacak. En güzeli. Yani hangi ilin eline böyle fırsat geçer. Baki bey gibi iyi yetişmiş, deneyimli, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü yapmış, yatırımı bilir, hizmeti bilir, ekonomiyi bilir, para kullanmayı bilir, ne yapacağını bilen bir insan. Üstelik dürüst bir insan. Üstelik Sinop çocuğu, ada çocuğu ada.
Şimdi böyle bir evladınız önünüze aday olarak gelmiş. Herhalde onu en iyi şekilde değerlendireceksiniz öyle değil mi? Geçen defa zaten bir şanssızlık, bir talihsizlik oldu. Artık yeter 5 yıl geçti. İnşallah bu defa en güzel şekilde yapacağız. Öylemi? Baki Ergül gibi bir adayım olduğu için ben mutluyum, göğsüm kabarıyor. Sizde böyle bir belediye başkan adayınız olduğu için eminim mutlusunuz ve gereğini de yapacaksınız. Hayırlı olsun, hayırlı olsun Baki Ergül. Baki bey en güzel hizmetleri yapacak. Sinop’un neye ihtiyacı varsa o. Hastane şehrin dışına çıktı burada bir sağlık merkezi lazım. Hemen gereğini yapacağına inanıyorum. Sinop’un içine bir sağlık merkezi. Vatandaşın gecesi var, gündüzü var, aniden çıkacak ihtiyacı var. Hemen ulaşabileceği bir sağlık merkezini mutlaka gerçekleştirecek. Mezbaha işini halledecek. Değil mi? İşsizliği halletmeye çalışacak. Yapacak, yapacak. Bir tereddüt yok onları zaten söylüyor.
Şimdi Baki bey Sinop’a da yakışıyor, Sinop’ta bu hizmetleri talep ediyor. Bunun en iyisini yapacağınıza inanıyorum.
Şimdi bakın bizim belediye başkanlarımız var. Onlar bulundukları yerde çok güzel hizmetler yaptılar. Yaptıkları için bu defa gene büyük bir destekle inşallah kazanacaklar. Hepsi bizim belediye başkanlarımız, iftihar ediyoruz. Her birisi tutuğunu koparan, yöresine büyük hizmetler vermiş değerli başkanlarımız olarak ortaya çıktı. Şimdi bakıyorum hükümet bugüne kadar söylemediği bir şeyi şimdi söylemeye başlıyor. Hükümet bugüne kadar aman ha muhalefet partisine oy vermeyin, hizmet gelmez falan demiyordu. Bugüne kadar hiç demiyordu. Şimdi ilk kez bunu söylemeye başladı. Bu genellikle bir siyasi parti batışa geçince, tökezlemeye başlayınca, işler çıkmaza girince akla gelir. Sermaye tükenmiştir, vatandaşa söyleyecek bir söz kalmamıştır, vaat edilecek bir hizmet kalmamıştır. Olumludan değil, olumsuzdan, tehditten, şantajdan yola çıkarak vatandaşın oyunu etkileme mecburiyeti içine düşmüştür. İkinci dönemde olur bu genellikle ve o zaman bu yola başvururlar. Şimdi bu iktidarda bunu söylemeye başladı. Önce birisi, sonra baktım öbürü, bir başkası. Yani ağırbaşlı, sağduyulu bir insan diyebilirdik. Kastamonulu hemşehrimiz oda başladı maalesef. Yani üzüntüyle görüyorum AKP’lilerin eli ayağı koyvermiş. Şimdi ne yapmaya çalışıyorlar? Tehdit etmeye çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, tehdidi kim kime yapar? İnsan sevdiği, yararını istediği, hayrını istediği birisini tehdit eder mi? Tehdit kime yapılır? Hasma yapılır, düşmana yapılır. Seçmene tehdit yapan bir iktidar milletin dostu sayılır mı, milleti seviyor diye düşünülür mü? Kimi tehdit ediyor? Milleti tehdit ediyor. İktidar milleti tehdit ediyor. Sen bu hale düşmüşsen ölmüşsünde ağlayanın yok demektir. Gitmişsin sen zaten. Yani daha öncede bu denendi hatırlayın. Bunu Özal zamanında ikinci dönemde denerler hep. İkinci dönemde denediler. 89 öncesinde bunu söylediler. Bu millet şantaja gelmez. Bu millet kendisine hükmetmeye kalkan iktidarlardan hoşlanmaz. Efelik yapmaya, külhanbeylik yapmaya gelmez. Millete saygı göstereceksin. Seçim niye yapılıyor? Millet kimi isterse o gelecek hizmet edecek. Bizim belediyelerimiz var. Her birisi müthiş başarılı, pırıl pırıl. Önümüzdeki seçimde inşallah göreceksiniz oylarını arttırarak gelecekler. Hizmeti yapmış. Eğer sen muhalefete oy vermeyi cezalandırmak istiyorsan o zaman niye seçim yapıyorsun? Seçim yapma o zaman tayin yap. Millete ne soruyorsun. Milleti aldatmaya mı çalışıyorsun? Millete soruyor gibi gözüküp tehdit ederek kendi tercihini dayatmaya kalkıyorsun. Böyle bir demokrasi olur mu? Bunlar yanlış işler. Bak Trabzon’da da bir belediye başkanımız var aslan gibi gayet başarılı. Şimdi bilen bilmeyen herkes görüyor ki aslanlar gibi gelecek alacak. Hiç kuşku yok. Oradan tut İzmir’ine, Mersin’ine kadar her yerde. Her birisi hizmet etmenin yolunu bulmuş. Baki beyde hem seçilecek, hem Sinop’un dediği olacak, bakanların dediği değil, Sinop’un dediği olacak. Hem de Sinop en güzel hizmeti alacak.
Bu seçimde sadece Baki Ergül’ü seçmekle kalmayın. Şu iktidara çok ihtiyaç duyduğu bir demokrasi dersini de veriverin. Demokrasi neymiş bir gösteriverin, bir öğretiverin. Bu lafların Sinop’ta işlemeyeceğini, Sinoplunun bu laflara pabuç bırakmayacağını bir gösteriverin.
Şimdi Sinop İlçe Belediye Başkan Adaylarımızı da buraya çağırıyorum. Ayancık İlçe Belediye Başkan Adayımız Taylan Mithat Övet. Boyabat İlçe Belediye Başkan Adayımız Hüseyin Atıkara. Dikmen İlçe Belediye Başkan Adayımız Alaattin Özdemir. Durağan İlçe Belediye Başkan Adayımız Emin Adıgüzel. Erfelek İlçe Belediye Başkan Adayımız Muzaffer Şimşek. Gerze İlçe Belediye Başkan Adayımız Osman Belovacıklı. Türkeli İlçe Belediye Başkan Adayımız Hasan Erden Özden. Yenikent İlçe Belediye Başkan Adayımız Şenol Şensoy.
Ergenekon operasyonunun 9. dalgası bu sabah erken saatlerde Tuncay Özkan'ın gözaltına alınmasıyla başladı. İstanbul, Ankara ve İzmir'de eş zamanlı yürütülen operasyonlarda gözaltına alınan isimler arasında; Adil Serdar Saçan, eski Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, eski Ankara DGM Savcısı ile Emekli Albay Tanju Güvendiren de bulunuyor.
İstanbul- Eski Esenyurt Belediye Başkanı ve Gürbüz Çapan ve bazı Adli Tıp çalışanları da Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Çapan'ın Bahçeşehir Esenkent'teki evinde sabah saatlerinde polis ve jandarma ekiplerince arama yapıldı.
Ergenekon soruşturması kapsamında, gazeteci Tuncay Özkan, “Biz Kaç Kişiyiz” hareketinden Evrim Baykara, Kanaltürk'ün eski yöneticisi Kerimcan Kamal, Kanaltürk'ün eski spikeri Duygu Dikmenoğlu, Dr. Hüseyin Nazlıkul da gözlatına alınanlar arasında bulunuyor.
Operasyon kapsamında gözaltına alınan diğer isimler ise şöyle; Şafak Akbaş,Yıldıray Baran ve Mustafa Tavşan
Özkan, Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nde
Özkan'ın Bebek Cevdetpaşa Caddesi'nde bulunan evinde saat 06.30 sıralarında başlatılan ve yaklaşık 8,5 saat sürdürülen arama ve inceleme çalışmaları tamamlandı.Evde bulunan ve hakkında gözaltı kararı alınan Tuncay Özkan, arama işleminin tamamlanmasının ardından polis ekiplerince emniyete götürülmek üzere kelepçe takılmadan evden çıkartıldı.Tuncay Özkan'a destek olmak için evinin önünde toplanan ''Bizkaçkişiyiz Sivil Toplum Platformu" üyeleri, bu sırada slogan atarak Özkan'a destek oldu. Özkan'ı görmek için polis aracına doğru yönelen gruptan bazı kişiler ile polisler arasında kısa süreli arbede yaşandı.
Özkan, sivil polis aracına bindirilerek emniyete götürüldü. Özkan'ın ayrılmasının ardından evindeki aramalarda el konulan ve 2 poşete doldurulan evrak da emniyete gönderildi.
Özkan, hastanedeki sağlık kontrolünün ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Emniyete garaj kapısından alınan Özkan, daha sonra Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne çıkartıldı.
Özkan, hastaneye getirilişi sırasında neden gözaltına alındığını soran gazetecilere, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk adını söyleyerek, ''faşizm'' yanıtını verdi. Bir başka soru üzerine de ''polislerin evindeki her yeri aradığını'' ifade eden Özkan, hastaneden çıktıktan sonra bindirildiği polis aracında da yüksek sesle ''faşizm'' diye bağırdı. Özkan, emniyete girerken de basın mensuplarına, ''Gazetecilik yapılmasını engellemeye çalışıyorlar'' dedi.
Biz TV'nin İstanbul ve Ankara büroları da arandı
Biz TV'nin Kağıthane'deki merkezinde yapılan arama da Özkan'ın evindeki aramayla aynı saatte tamamlandı. Polis, arama sırasında el konulan çok sayıda CD, video kaset, doküman ve evrakı koliler halinde bir polis minibüsü ve otomobiline koyarak, incelemek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürdü.
Terörle mücadele ekiplerinin, Biz TV'nin Ankara bürosundaki yaptığı arama ise yaklaşık dört buçuk saat sürdü.
Biz TV'nin avukatı Mutluhan Karagözoğlu, arama sırasında herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığını açıkladı.
Gazeteci Emin Çölaşan da Ankara'daki büronun önüne gelerek basın mensuplarından bilgi aldı.Çölaşan, operasyonların ''AK Parti iktidarı tarafından gündem değiştirmek için yapıldığını'' söyledi.
''Siz de gözaltına alınmaktan korkuyor musunuz?'' sorusuna Çölaşan, ''Ben kendi adıma korkmuyorum. Ama her an başıma bir şey gelebilir. Çünkü bu operasyon kapsamında ne kadar AKP karşıtı varsa gözaltına alındı'' karşılığını verdi.
Operasyonların sabah erken saatte yapılmasına ilişkin bir soru üzerine Çölaşan, ''Tuncay Özkan veya diğer gözaltına alınan kişiler emniyet tarafından çağrıldığında kaçacak kişiler değil. Gün doğmadan yapılan bu operasyonlar bence AKP muhaliflerine verilen bir gözdağıdır'' diye konuştu.
Doğu Perinçek'in eski avukatı da gözaltında
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek'in eski avukatı ve Aydınlık dergisi yazarı Emcet Olcaytu da Ergenekon soruşturması kapsamında Kadıköy'de gözaltına alındı.Olcaytu'nun avukatı Murat Bülent Hattatoğlu, soruşturma kapsamında, Olcaytu'nun Kadıköy Ziverbey'deki evinde İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince arama yapıldığını açıkladı.
Saçan da gözaltında
Operasyon kapsamında eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürü Adil Serdar Saçan da Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Saçan'ın Üsküdar'daki evinde arama yapıldı.
Adil Serdar Saçan, Ergenekon soruşturmasını ilk başlatan isim olarak biliniyor. Ergenekon soruşturması kapsamında Tuncay Güney'i sorgulayan Saçan, batık banka patronlarına ve Başbakan Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen Albayrak ailesine yönelik operasyonlar düzenlemişti.
Ankara'daki gözaltılar
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yazılı emriyle bu sabah eski Ankara DGM Savcısı Emekli Albay Tanju Güvendiren, Kardiolog Dr. Mesut Özcan, Adli Sicil Memuru Mahir Akkar ve emekli polis memuru Adnan Kılıçarslan polis tarafından gözaltına alınarak Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne getirildi.
Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince Ankara Adalet Sarayına getirilen Dr. Mesut Özcan, Adli Tıp Kurumunda sağlık kontrolünden geçirildi. Özcan, adliye çıkışında, gazetecilerin sorusu üzerine, ''Neyle suçlandığımı bilmiyorum. Evimden alındım, arama yapıldı'' dedi. Kalp cerrahı olduğunu söyleyen Özcan'ın, Tuncay Özkan'ın doktoru olduğu öğrenildi.
Gözaltına alınan ve sağlık kontrolünden geçirilen Mahir Akkar'ın ise ''adli bilirkişilik'' yaptığı belirtildi. Akkar, Adli Tıp'tan çıkışında gazetecilere ''Ergenekon örgütü üyesiymişiz, alakamız yok. Piyango bize de vurdu'' diye konuştu.
Gözaltına alınanlardan emekli Albay Tanju Güvendiren Askeri Yargıtay Onursal Üyesi, Ankara DGM'de çalıştığı dönemde terör örgütlerine yönelik ciddi kararlara imza attığı için özel olarak korunuyordu.
İzmir'deki gözaltı
Soruşturması kapsamında İzmir'de gözaltına alınan Kanaltürk televizyonunun eski haber müdürü Adnan Bulut, uçakla İstanbul'a getirildi. Bulut, Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki sağlık kontrolünün ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan Caddesindeki yerleşkesine götürüldü.
Ali Sirmen'den Ergenekon yorumu
Bu sabah NTV'deki Yazı işleri programına katılan gazetemiz yazarı Ali Sirmen, "Bu ergenekonun nereden gelip nereye sıçrayacağını kestirmek zor. Nurseli İdiz'e özel yaşamı ile ilgili sorular sorulmuş, kendisi de bu işten bir şey anlamamış. Eruygur Paşa malesef sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Eruygur Paşa, masum da ilan edilse malesef bir kıymeti kalmadı" dedi.
Gözaltlarına tepkiler
''Ergenekon'' soruşturması kapsamında Kanaltürk televizyonunun eski sahibi gazeteci Tuncay Özkan'ın da aralarında bulunduğu son gözaltına alınmalar Başkentte basın açıklamasıyla protesto edildi.
Çeşitli sivil toplum örgütlerine mensup bir grup, Sakarya Caddesi'ndeki heykelin önünde toplandı.
Burada okunan basın açıklamasında ''yargının en kısa sürede gerçekleri ortaya çıkaracağına inanıldığı'' belirtilerek, ''Hukukçulara olan inancımızı tekrarlayarak, halkımızı hukuksuzluğa karşı hukuki tepkilerini dile getirmeye davet ediyoruz'' denildi.
Çeşitli dövizler taşıyan ve slogan atan grup, açıklamanın ardından dağıldı.
İstanbul'da protestolar
''Bizkaçkişiyiz Sivil Toplum Platformu'' üyelerinden oluştuğu belirtilen yaklaşık 100 kişi, gazeteci Tuncay Özkan'ın da aralarında bulunduğu bazı kişilerin soruşturma çerçevesinde gözaltına alınmasına tepki göstermek amacıyla, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan Caddesi'ndeki yerleşkesi önünde bir araya geldi.
Türk bayrakları ve dövizler taşıyan, sloganlar atan ve marşlar okuyan protestocular, özellikle Tuncay Özkan'ın serbest bırakılması istedi.
Gruptakiler, gerekirse emniyet müdürlüğü yerleşkesi karşısındaki yeşil alanda çadır kurup protestolarını sürdüreceklerini söyledi.
Bu kişilerin gösterisi sırasında Tuncay Özkan'ın avukatı Nurettin Dicle Evren de emniyet müdürlüğüne geldi.
Evren, gözaltındaki Özkan'ın sağlık durumunun iyi olduğunu, ancak henüz ifade alma işleminin başlamadığını belirterek, bu işleme yarın başlanacağını kaydetti.
Gruptakilerin, emniyet yakınındaki bekleyişi sürüyor.