CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN ADIYAMAN MİTİNGİNDE YAPT

1/3/2009 · Kategori: Haber-Izlenim

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

ADIYAMAN MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

(1 MART 2009)

 

“Hepinize çok teşekkür ediyorum. Sağolun. Sağolun Sevgili Adıyamanlılar. Adıyamanlığı çok özledim. Çok teşekkürler.

Bir kez daha Adıyaman’da sizlerle bir arada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın, sağolun, varolun, sizi daima böyle kendine güvenen, güçlü, umutlu, iddialı, dimdik ayakta, hakkına sahip çıkmaya hazır Adıyamanlılar olarak görmek istiyorum.

Sevgili Adıyamanlılar, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, durumunuz nasıl? İyi mi? Keyfiniz yerinde mi? Durumunuz iyi mi? İşler yolunda mı? Masrafınız, kazancınız birbirini karşılıyor mu? Gelir-gider birbirini tutuyor mu? İşler yolunda mı? Bakıyorum aranızda çiftçilik yapan, köyden gelmiş, topraktan gelmiş değerli arkadaşlarım var, sevgili Adıyamanlılar var. Siz çiftçi kardeşlerim, nasıl durumlar? Tarlada durum nasıl? Toprakta durum nasıl? Keyfiniz yerinde değil mi? Yani çiftçi olarak yaptığınız masrafı, harcamayı, elde ettiğiniz ürünü satarak karşılayamıyor musunuz? Zarara çalışıyorsunuz yani. Hazırdan yiyorsunuz yani. Sermayeden yiyorsunuz yani.

Peki esnaf kardeşlerim var. Esnaflar nasıl? Onların ileri yolunda mı? Esnaf, sanatkar, zanaatkar, usta, ustabaşı, dükkan sahibi, işyeri sahibi, nasıl işler yolunda mı? Piyasa iyi mi? Borçlar ödeniyor mu? Vergiler, primler, stopajlar yatırılabiliyor mu? Yanınızda çalışan çocuğun aylığını ödeyebiliyor musunuz? Bir dükkanın yerine ikinci bir dükkan açabiliyor musunuz? Dükkanın kirasını ödemek bile güç mü oluyor?

Ne oldu Adıyaman’a? Bu bildiğimiz Adıyaman’a ne oldu? O güzel Adıyaman’a, o bereketli topraklara ne oldu? Niye böyle bu işler? Medeniyetlerin merkezi, uygarlığın merkezi, bereket dolu Adıyaman toprağı, Türkiye’nin en büyük su varlığının yer aldığı Adıyaman, yer altı zengin, yerüstü Adıyaman, madeni, petrolü her şeyi olan Adıyaman, ne oldu? Afet mi geldi, kıran mı girdi, ne oldu?

Sevgili Adıyamanlılar, Adıyaman Türkiye’nin çok özel bir yeridir. Benim gözümde de daima öyle olmuştur. Adıyaman’a bakarken şu duyguyu yaşarım. Eğer Türkiye’de varlık içinde yokluk çeken bir yer göster deseler hiç kuşku yok hemen Adıyaman’ı gösteririm. Adıyaman gerçekten varlık içinde yokluk çekmek ne demek bunu en güzel şekilde gösteren yerdir. Her şeyi zengin Adıyaman. Yer altı zengin, yerüstü zengin, petrolü var, suyu var. Türkiye’nin en büyük su varlığı Adıyaman’da. Dünya çapında su varlığı. Su dünyanın geleceği bakımından en önemli olan unsur. Petrolden daha önemli olacak belki. Su zengini Adıyaman.

Şimdi değerli arkadaşlarım, Adıyaman’ın suyu var. Her yerde su yoktur, toprak vardır. Adıyaman’ın toprağı da var. Adıyaman’da 300 bin hektar sulanabilir arazi var. Bunun 50 bini sulanıyor. Yani sulanabilecek muazzam bir arazi var. Arazinin sulanması Adıyaman’da yaşayan insanın cebine para girmesi, yüzünün gülmesi, zenginleşmesi, kendini güvende hissetmesi demek. Bunu yapamıyoruz. Bakın GAP projesi uygulandı. GAP projesi Adıyaman’ın bir ilçesinin 70 köyünün sular altında kalmasına yol açtı. GAP’in bedelini ödeyen Adıyaman’dır. GAP Türkiye’nin gücüdür, dünyanın gücüdür. En büyük fedakarlığı Adıyaman yapmış. 11 tane sulama projesi ilan edildi. 10 tane baraj, birde Besni sulama projesi. Ne oldu? Bir tanesi yapılabildi gerisi unutuldu. Unutulan baraj değildir, unutulan Adıyamanlıdır, Adıyamanlı!

Değerli arkadaşlarım, Adıyaman dertli yer, Adıyaman sorunlu yer, Adıyaman haklı olan, davası kazanılabilecek olan yer. Adıyaman’ın neye ihtiyacı var biliyor musunuz? Adıyaman’ın önce kendi davasını savunacak bir avukatı ihtiyacı var. Benim adımda son zamanlarda avukata çıktı. Ben buraya Adıyaman’ın avukatlığına talip olduğumu söylemeye geldim. Adıyaman’ın davası güzel dava, haklı dava, büyük dava. Onu savunacak inançlı bir temsilciye ihtiyaç var. Sizden Adıyaman’ın vekaletini istiyorum. İnşallah bu seçimde, belediye başkanlığı seçiminde bize vekaleti vereceksiniz, Adıyaman’a nasıl sahip çıkılırmış, Adıyaman’ın hakkı nasıl korunurmuş hep beraber göstereceğiz.

Değerli arkadaşlarım, sizin bir tütününüz vardı değil mi? Dünya çapında meşhur bir tütünü vardı Adıyaman tütünü. O tütün Adıyaman halkının da en önemli gelir kaynağıydı. İşte görmeyenlere gösterelim. Adıyaman’ın tütünü. Adıyaman’ın en önemli geçim kaynağı, en önemli geçim kapısı. Öyle değil mi? Adıyaman’da 55 bin aile tütünden geçimini sağlıyordu. Ne oldu? İndi, indi, şimdi 20 bine indi. 2010 yılında da yasak değil mi? Tütünü yasaklıyoruz.

Şimdi değerli arkadaşlarım, tütünü niye yasaklıyoruz. İnsanlar sigara içmekten vaz mı geçtiler. Yani sigara yaygın bir tüketim maddesi. Dünyanın her yerinde. Türkiye’de de öyle. Türkiye’de eğer sigara içilecekse o sigaranın tütününün Adıyaman’da yetişmesini önlemenin anlamı ne? Niye Adıyaman’da tütün yetiştirilmesini önlüyorsunuz, niçin? Ne yarar bekliyorsunuz. Yani Marlboro tütünü içeceğiz, sigarası içeceğiz. Yabancı sigara içeceğiz. Dünyanın en önemli sigara pazarlarının başında Türkiye. Senin gücün o sigara firmalarına Adıyaman’ın tütününü kullanmak zorundasın demeye yetmiyorsa orada sen niye duruyorsun.

Değerli arkadaşlarım, bu tütün konusu önemli. Bakınız; 2004 seçimine girerken Başbakan buraya gelip 200 kiloya indirilen, inşallah sizin alacağınız kararla onu sağlayacağız merak etmeyin. 400 kilo olan kota 200’e indirildi, bunu tekrar 400 kiloya çıkaracağız dedi mi demedi mi? Dedi değil mi? Ne oldu? O kota 200’den 400’e çıktımı? Ne oldu? 200’de yasak haline gelmeye başladı değil mi? Yasak oldu değil mi? 2010’da yasak. Böyle bir şey olabilir mi? Yani Adıyaman’ın tütün yetiştiricisinin ekonomik durumu, geçimi bakımından bir ilin en önemli geçim kaynağının kurutulmasına nasıl sessiz kalınabilir. Bunun haklı hangi gerekçesi olabilir. Bunu anlamak mümkün mü? Adıyaman’da tütün ekmek yasak olacakmış, tütün ekilmeyecekmiş.

Değerli arkadaşlarım, bakın burada açıkça size söz veriyorum. Ben çok söz veren bir insan değilim. İnandığım bir dava oldu mu açıkça söylerim. Şimdi o duygular içinde Adıyaman’da söz veriyorum. Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında tütüne alternatif tarım faaliyetinin sağlanabilmesi için gerekli sulama projeleri tamamlanıp yürürlüğe girinceye kadar o kırsal alanlarınız sulanabilir oluncaya kadar Adıyaman’da tütün ekmek serbest olacaktır! Adıyaman’da tütün ekimini sulama projeleri tamamlanıncaya kadar serbest bırakmayı Cumhuriyet Halk Partisi Deniz Baykal sözü olarak Adıyaman’da size ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, nedir bunların tütünle alıp veremediği. Çelikhan’ın dağ köylerinde kendine özgü kıyılmış tütün var. Yani bunu neredeyse yasaklamaya vardıracak tedbirlere ne gerek var. 5 milyar ceza ile, ağır para cezasıyla bunu cezalandırmanın ne anlamı var. Esrar mı yetiştiriliyor, eroin mi yetiştiriliyor orada?

Değerli arkadaşlarım, hatırlayacaksınız biz Afyon’da Türkiye’ye yapılan uluslararası baskılar sonucu haşhaş ekimi yasaklandığı zaman gene söz vermiştik. Demiştik ki, Afyon’da haşhaş ekimini serbest bırakacağız. Bıraktırdık. Şimdi de Adıyaman’da tütün ekimini serbest bıraktıracağız.

Sevgili Adıyamanlılar, tütün öyle bir şey ki sadece çiftçi bakımından değil, tütün işleme faaliyetinde çalışan işçiler bakımından da büyük önem taşıyor. Tekel tütün işleme fabrikası ne durumda? Kapanmak üzere değil mi? 1500 işçi 700’e indirildi. Şimdi 700 işçide 4C diye her türlü sosyal haklarından arındırılarak, tütün eken çiftçi geçim kaynağı kurutularak, tütünde çalışan işçide sosyal haklarından mahrum bırakılarak 4C statüsünün içine sokulacak ve bir süre sonrada kapının önüne bırakılacak. 700 işçi. Eğer bu hükümette şu kadar insaf varsa buradan göreve çağırıyorum derhal o 700 işçiyi 4C statüsüne geçirmeden 29 Mart’a kadar başka kurumlara transfer etmelidir ve onların haklarını, hukukunu güvence altına almalıdır.

Değerli arkadaşlarım, buraya gelip insanlara yeşil kart dağıttık diye övünmesi değil, insanları işinden, aşından mahrum edip yoksullaştırıp ortada bıraktıktan sonra yeşil kart veriyoruz diye övünmek bir iktidarın hakkı değildir. iktidarın görevi vatandaşına iş vermektir iş. Geçim kapısı vermektir.

Sevgili Adıyamanlılar, 1 yılda Türkiye’de 645 bin kişi işsiz kaldı. 645 bin kişi işsiz konumda 1 yılda. Kasım ayı itibariyle. Aralık’ta, Ocak’ta, Şubat’ta ekonomi daha sıkıştı. Yatırımlar bitti, büyüme küçülmeye döndü, fabrikalar kapanmaya, işçi çıkarmaya başladı. Böyle bir noktada şimdi Türkiye’de önümüzdeki günlerde işsizlik daha büyük dert olacaktır. İşsiz kalmak bir ailenin başına gelebilecek en büyük felakettir.

Değerli arkadaşlarım, 645 bin aileyi konuşuyoruz. 3 milyon insan demek bütün insanlara bakarken. 3 milyon vatandaşımız 1 yılda geçim kaynağından yoksun bırakıldı. Bu büyük konu, bununla uğraşmak lazım, buna çare bulmak lazım. Bunu anlatmaya çalışıyoruz iktidara. Başbakan geziyor, dolaşıyor. Geziyor, dolaşıyor ne yapıyor, ne anlatıyor? Çiftçinin derdini konuşuyor mu? İşsizin işsizliğini konuşuyor mu? Esnafın sıkıntısını konuşuyor mu? Emeklinin derdini konuşuyor mu? Onlara çare olacak bir söz söyleyebiliyor mu? Yok. Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi, varsa yoksa basın, medya, tutturmuş bizlerle uğraşıyor. Sen işine bak işine. Senin görevin Türkiye’yi yönetmek. Milletin sorunlarına, sıkıntılarına çare bulmak. Benimle bir derdin varsa kendi düzenlediğin mitingde arkamdan atıp tutma. Benimle bir derdin varsa, bana yönelik bir suçlaman varsa, bir şikayetin varsa meydanlarda miting toplayıp, devletin bütün güvenlik gücünü ortaya yığıp binaların tepesine de keskin nişancıları yerleştirip, askerle, polisle buraya taşıdığın kalabalıklarının önünde benim aleyhimde konuşma. Kendine güveniyorsan çık karşıma televizyonda konuşalım. Kendine güveniyorsan televizyona çık milletin önünde, 70 milyonun önünde konuşalım. Bak buraya geldiğin zaman beni meydanlara çağırmıştı koştum geldim işte Adıyaman’dayım, meydandayım. İşte Adıyaman, işte Cumhuriyet Halk Partisi!

Sevgili Adıyamanlılar, öyle değil mi, haklı değil miyim? Yani benim aleyhimde söyleyecek bir lafın varsa karşıma çık da söyle. Dünyanın her yerinde bunun usulü var. Televizyona birlikte çıkarız. Tarafsız gazetecilerde dizilir, 70 milyonda televizyonu açar ve izler. Varsa söyleyecek bir şeyin söyle. Ben cevap vereyim. Sonra bırak ben senin hakkında söyleyeyim. Sende bir onları dile birde sen cevap ver. İnandırabiliyorsan milleti inandır. Başbakan kaçıyor. Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı kaçar mı? Kaçıyor. Meydana çağırıyor. İşte meydan geldik ne olmuş. Sen kendi meydanında konuşuyorsun, bende kendi meydanımda. Böyle bir şey olmaz. Gel birlikte çıkalım. Birlikte çıkalım televizyonun önünde, millet izlesin. Bizim hakkımızda birbirimize ne söylenecekse herkes söylesin. Biz birbirimize söyleyelim. Vatandaşta görsün hükmünü versin. Ben razıyım. Sende razı mısın?

Şimdi sevgili Adıyamanlılar, Başbakan Adıyaman’a verdiği sözleri tuttu mu? Yani önce bir defa kotayı kaldıracağım dedi. Bitirdi değil mi? Peki nizibi köprüsünü kuracağım dedi mi, demedi mi? Buraya geldiğinde demiş miydi, dememiş miydi? Demişti. Ama aradan geçen 3 – 4 yıl sonra şimdi unuttu galiba değil mi? Haberim yok dedi değil mi bu son gelişinde. Değil mi, aynen öyle oldu değil mi? Buraya geldi köprüyü kuracağız dedi. 4 yıl sonra bu seçimde geldiğinde dedi ki ne köprüsü benim haberim yok bundan. Kardeşim 4 tane milletvekili gönderdi Adıyaman oraya. O 4 milletvekilinin işi ne Allah aşkına? Oy veren insanın bu kadar derdi var. O derdini Başbakana söylemedikleri anlaşılıyor. Geçen seçime girerken vaat et diye söylemişler o da söylemiş. Söylemiş ama dudağıyla söylemiş yüreğiyle değil, beyniyle değil, dudağıyla söylemiş dudağıyla! Şimdi hatırlatınca a hatırlamıyorum öylemiymiş bilmiyorum diyor.

Şimdi değerli arkadaşlarım, iktidarın manzarası bu. Bu manzara en iyi Adıyaman’dan gözüküyor. İktidarın tablosu, manzarası Adıyaman’dan baktın mı en güzel şekilde görünüyor.

Sevgili Adıyamanlılar, seçimler niçin yapılıyor Allah aşkına? Bu seçimin anlamı ne? Niçin seçim var? Yani kuru gürültü yapmak için, karşılıklı suçlamaları birbirine yöneltmek için mi var? Benim gözümde seçim vatandaşın derdini dile getirmek için var. Vatandaşın sorununu anlatmak için var. Ben onun için buradayım. Adıyaman’ı hatırlatmak için buradayım. Adıyaman’ı konuşmak için buradayım. Adıyaman’a verilip de tutulmayan sözleri takip etmek için buradayım. Eksik olmayın sizde bize destek vermek için söyle bunları, anlat onlara demek için buradasınız.

Şimdi seçimin bir anlam taşıması bu meydanda söylenen sözlerin boşta kalmamasıyla mümkündür. Meydanın kutsiyeti var demokraside, şerefi var. Ona buna çamur atmak için meydan toplanmaz. Meydan vatandaşa söz vermek için toplanır. Verdiği sözü tuttuğunu göstermek için toplanır.

Sevgili Adıyamanlılar, şimdi Türkiye’nin bu seçime giderkenki manzarası nasıl? Şöyle elinizi vicdanınıza koyun bir bakın. Nasıl bir Türkiye tablosu var. Yani vatandaşın ekonomik durumu ortada, çiftçininki ortada, esnafınki ortada, emeklinin ortada. Herkesin durumu ortada, işsiz kalan gencin durumu ortada. Bu sorunlar konuşuluyor mu burada? Başbakan bir çare biliyorsan söyle dedi bana. Ben bir değil 7 tane çare söyledim, 7 tane. Dedi ki, çare söyle uygulamazsam siyaseti bırakacağım. Bak, bak, bak. Çare söyle uygulamazsam siyaseti bırakacağım dedi. Onun üzerine bende çıktım 7 tane çare söyledim. 1 değil, 7 tane çare. Doğru dürüst ağzını açıp bir değerlendirme yaptı mı? Bize meydan okumaya çalıştı cevabını verdik. Şimdi o cevabı tekrar etmek istemiyorum. Ama o cevap geçerli olmaya devam ediyor. Bir davet yaptı, o davete ben cevap verdim gereğini yapmadı. Gereğini derken siyaseti bırakmasını kastetmiyorum. Gereğini derken o 7 çarenin uygulanmasını kastediyorum. Uygula da milletin şu ekonomik sıkıntısına biraz çare bul. Bak dünyadaki ülkelerin içinde ekonomisine çare aramayan, tedbir aramayan bir Türkiye kaldı. Bütün ülkeler, Amerika’sı, Almanya’sı, Fransa’sı, İtalya’sı tümü tedbir paketlerini açıkladı. Vatandaşa bir şeyler veriyor. Bu sıkıntıyı vatandaşını ezdirmeden taşıtabilmek için herkes bir çözüm yolu arıyor. Çözüm yolu yok derken al dedik 7 tane çözüm yolu gösterdik. Ama Başbakanın kılı kıpırdamadı.

Değerli arkadaşlarım, ekonomide sıkıntı var Türkiye’de. Çok açık. Ekonomi küçülmeye başlamış, insanlar işinden çıkarılıyor, senetler ödenmiyor, çekler ödenmiyor, haciz gelmeye başlamış, çiftçiye haciz geliyor. Çiftçinin sulama için kullandığı elektrik parası ödenebilir gibi değil. Ne oluyor sonuçta? Haciz uygulanmaya başlıyor. Tarlasına, toprağına, traktörüne haciz gelmeye başlıyor. Sanayiye teşvikli ucuz elektrik veriyorsun. Ama Adıyaman’ın suyunu baraja toplamışsın, Adıyaman’ın toprağını işgal etmişsin. Söz verdiğin sulama projelerini, barajları uygulamamışsın. Sen uygulamadığın için vatandaş elektrik enerjisiyle toprağını suluyor. Ona sattığı elektriği de sanayiciye sattığından daha pahalıya satıyorsun. Bunda insaf var mı? Bunda çiftçi dostu olmak var mı? Köylüye sahip çıkmak var mı? E ne olacak bunları konuşacağız, konuşacağız ortada kalacak mı bu laflar? Gereğini yapacak mıyız? Ne zaman yapacağız? 29 Martta inşallah, hep birlikte. Yaparsanız buralarda boş söz konuşulmaz olur. Ama yapmazsanız her gelen bir şey söyler gider, oyları alır ve ondan sonrada bu lafların bir anlamı kalmaz. Demokrasinin anlam kazanması vatandaşın haksızlığa karşı çıkmasıyla, hakkına sahip çıkmasıyla, hesap sormasıyla mümkündür.

Değerli arkadaşlarım, bakınız bugün Türkiye’de benim gözümde iki önemli konu var. Birisi ekonomik sıkıntı. Yani işsizlik. Yani ekonomik daralma. Yani insanların hayat pahalılığı, geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kalması. Birinci ana temel konu bu. İkinci temel konu şu değerli arkadaşlarım hepimizi yakından ilgilendiren. Nedir o? Yolsuzluklar. Türkiye’de yolsuzluk var mı? Adıyaman’da yolsuzluk var mı? Adıyaman’da da mı var? Türkiye’de yolsuzluk cumhuriyet tarihinin en yüksek düzeyinde var. Gelmiş geçmiş hiçbir hükümet döneminde yaşanmamış yolsuzluklar var Türkiye’de.

Değerli arkadaşlarım, her ülkede yolsuzluk olabilir. Ama bu yolsuzluklarla iktidar mücadele eder. Türkiye’de yolsuzluk var. Hem de nasıl var. Fakat Türkiye’deki yolsuzlukla hükümet mücadele etmiyor. Sorun bu. İktidar yolsuzlukları mücadeleyi bırakın kolu kanadı altına almış, himaye ediyor. Bakın bir Deniz Feneri yolsuzluğu var. Biliyorsunuz değil mi? Deniz Feneri yolsuzluğu yolsuzluğun tarifini değiştirdi. Eskiden yolsuzluk deyince insanın aklına eline fırsat geçmiş sütü bozuk birisi devletin imkanlarını alıp götürür diye bilirdik değil mi? Eskiden öyleydi. Şimdi öyle değil. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk, örgütlü yolsuzluk, dernekleşmiş yolsuzluk, şirketleşmiş yolsuzluk, hep birlikte yapılıyor. Yolsuzluk yapmak için şirket kuruluyor, dernek kuruluyor, derneğin genel müdürü var, yardımcısı var, muhasibi var, kuryesi var, personeli var. Ne için? Yolsuzluk için. Eskiden bir şirkette birisi yolsuzluk yapardı, gerisi bunu fark edince onun üzerine giderdi mahkemeye verilirdi. Şimdi? Şimdi olay o değil. Şimdi yolsuzluk için teşkilat kuruluyor. Şimdiki yolsuzluklar aldı verdi artık. Şimdiki yolsuzluklar teşkilatlı yolsuzluk, örgütlü yolsuzluk, mevzuata uygun yolsuzluk. Mevzuatı kullanıyor, kanunu kullanıyor.

Değerli arkadaşlarım, sevgili Adıyamanlılar insaf ediniz adam dernek kurmuş gitmiş Almanya’ya. Almanya’da Ramazan mübarek gün. Milletin fitresine, zekatına göz dikmiş. Diyor ki, yardım edin ben açları doyuracağım, yoksullara bakacağım, kimsesizleri himaye edeceğim. Paraları bana verin diyor. Vatan hasreti içinde Almanya’daki insanlarda bunu destekliyorlar, paralarını, pullarını veriyorlar. Bunlar topluyor paraları sonra özel kurye aracılığıyla parayı Türkiye’ye gönderiyor. Türkiye’ye gelen para ne oluyor? Gene o insanların şirketlerine dönüşüyor. Şirket kuruyorlar, televizyon kuruyorlar. O televizyonda siyaset yapıyorlar. Hangi siyaseti yapıyorlar? Sosyal demokrat siyaseti mi yapıyorlar? Ne siyaseti yapıyorlar? AKP siyaseti yapıyorlar. Deniz Baykal’ı mı met ediyorlar orada? Kimi met ediyorlar? Tayyip Erdoğan’ı met ediyorlar. AKP yöneticilerini met ediyorlar. Yolsuzlukla paraları alıyorlar AKP siyasetini destekliyorlar değil mi? Bu ortaya çıktımı? Bunu ortaya kim çıkardı? Türk emniyet güçlerimi, polisimiz mi, güvenlik kadrolarımız mı, bizim savcılarımız mı, bizim hakimlerimiz mi, kim çıkardı? Almanya’nın güvenlik güçleri, Almanya’nın savcıları, Almanya’nın yargıçları çıkardı. Öyle değil mi? Ne yaptı? Kısa bir süre içinde tümünü topladı, iddianameyi hazırlardı, yargıladı, suçluların bir kısmını cezaevine koydu, sonra bize bir yazı yazdı. Suçluların hepsi burada değil, bir kısmı Türkiye’de, isimleri de şunlardır dedi. Tamam mı? Ne oldu sonra? Şimdi bunu soruyoruz bizim hükümete bu dosyayı ne yaptınız diye. Diyorlar ki Almanya’ya yazı yazdık, Almanya bize cevap verecek, dosyayı gönderecek, bizde öğreneceğiz konuyu. Bu konunun suçlusu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Mağduru Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Çalanda bizim, çaldıranda bizim. Onları alıp Türkiye’ye taşıyanda bizim. Şimdi RTÜK’ün başında Başbakanın yakın dostu. Bütün televizyonlara yön verecek kuruluşun başında kuryelik yapan kişi. Kurulan şirketler, o haram parayla kurulan şirketler Türkiye’deki şirketler. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’de. E sen niye Almanya’dan yazı bekliyorsun, dosya bekliyorsun. Senin savcın yok mu, senin emniyet müdürün yok mu, senin güvenlik teşkilatın, polisin yok mu, senin mahkemen yok mu, senin kanunun yok mu, senin devletin yok mu?!! Almanya’dan dosya gelecekmiş de bunu takip edeceklermiş. Onun üzerine bir arkadaşımızı gönderdik dosyayı alıp getirdi. Meydan meydan gösterdim işte sana dosya diye. Ondan sonra geldi. Şimdi diyorlar ki, dosyayı tercüme etmemiz lazım. Dosya Almanca diyorlar.

Şimdi bu yolsuzları yapanları sen tanıyor musun diye Başbakan sordum. Başbakan önce tanımıyorum demeye çalıştı. Ama tam diyemedi, ık mık, sonra tanıdığı ortaya çıktı. Geçen günde diyor ki, canım tanıyor olabilirim tanımanın ne kabahati var. Tanıma değil, çok yakın ilişki içindeler. Hısım akrabalık ilişkilerine kadar gidiyor. Olabilir. Adam diyor kavun değil ki, dibine bakasın da koklayasın. Ne yapalım diyor öyle çıkmış diyor. Ben sen bir suçluyu tanıyorsun diye seni suçlamıyorum. O suçlunun suçunun cezasını vermek için kılını bile kıpırdatmıyorsun, himaye ediyorsun diye seni suçluyorum. Bu Deniz Feneri. Başka şöyle bir düşünün Türkiye’de Sabah ve ATV iki önemli medya kuruluşu değil mi? Ne oldu? Satıldı. Kim aldı, nasıl aldı? Başbakanın damadının başında bulunduğu şirket aldı değil mi? Nasıl aldı, başka almak isteyen yok muydu? Almak isteyenler yavaş yavaş kenara çekildi. Bir baktık bir tek kişi kalmış, bir tek talip. Başka talip yok. Bir kişi istiyor. E ne yapalım dediler başka birisi istemediğine göre buna verelim verdiler. Kim o? Başbakanın damadının başında bulunduğu şirket. Peki parayı nasıl verdi o şirket? Kendi cebinden mi çıkardı verdi? Ziraat Bankasından, Halk Bankasından. Yani çiftçiye destek olması gereken, haciz memuru gönderdiği çiftçiye destek olması gereken Ziraat Bankası çiftçiye değil, Başbakanın damadının başında bulunduğu şirkete televizyon ve gazete kazandırmak için kredi verdi. Halk Bankası esnafa kredi vermesi gereken Halk Bankası bunu yaptı. Çok özel koşullarda. Şimdi versin de görelim bakalım. Bu ekonomik krizde onun ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. 750 milyon dolar verildi. 750 milyon dolar ve şirket alındı. Şimdi 750 milyon dolar ödeniyor mu, ödenecek mi? Ne zaman ödenecek? Burada yolsuzluk yok mu değerli arkadaşlarım? Böyle bir olay bir Avrupa ülkesinde olsa yer yerinden oynamaz mı? Başbakan kendi damadına devletin bankasından kredi verip, teminatsız kredi verip böyle bir alışverişi yaptırabilir mi? Yaptıramaz. Yaptırdı. Bunların hepsi yolsuzluk.

Değerli arkadaşlarım, gene hatırlatayım bir Tüpraş satışı vardı. %14,76’sı birisine el altından konuldu. Tanıyor musun dediler Başbakana? Önce tanıyorum dedi, daha sonra tanıdığı ortaya çıktı. 14.76, 750 milyon dolar mahkeme kararıyla tespit edilmiş. Gitti. Bir telekom satışı oldu. Telekomun karıyla satışın parası ödeniyor. Öyle şartlar yaratmışlar ki telekomun yıllık karıyla taksitleri ödeniyor. Ve tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurdular. Kim vurdu? Yabancılar. Hariri ailesi, Lübnanlılar. Kim sattı? Bu iktidar sattı.

Şimdi değerli arkadaşlarım, bunların hepsi kuşkulu işler. Bunların hepsi incelenecek. Ama bu dönemde incelenemiyor. Bunların incelenmesi gerek mi yor mu? Bunlar incelenmeden Türkiye’de gerçekler ortaya çıkarılabilir mi? Türkiye’deki kirliliğin, yolsuzlukların özü, temeli bu konuların üzerine gidersek çözülür. Başbakan bana ekonomiye çaren ne dedi 7 tane çare söyledim sustu. Ağzını bıçak açmıyor. Niye bana yolsuzlukların çaresi ne diye sormuyor? Yolsuzlukların çaresi ne diye sorsun o çareyi de söyleyeyim. Nedir o çare? O çare şu; önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la Deniz Baykal’ın dokunulmazlıklarını kaldıracaksın. İlk çare bu. Kaldır. Bana sormuyor, çare ne demiyor. Sor da söyleyeyim bende çareyi. Çare bu işte. Gel senin ve benim dokunulmazlıklarım kaldırılsın, mahkemeler serbestçe bizi soruştursun. Sen ne biliyorsan git ver savcıya.

Şimdi biz şikayet ediyoruz. Bize diyor ki, ne şikayet ediyorsun millete git savcıya ver. Arkadaş savcıya vereceğizde senin dokunulmazlığın var. Kaldır dokunulmazlığını savcıya verelim. Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ilk yapılacak işlerden biri bu milletvekilliği dokunulmazlığı imtiyazını, zırhını, kalkanını ortadan kaldırmak, milletvekilinin de sade bir vatandaş gibi olmasını sağlamak. İlk işlerden birisi bu. Türkiye öyle temizlenir. Önce eşitlenelim. Bugün milletvekiline emniyet dokunamıyor, savcı soru soramıyor, hakim yargılayamıyor, sorgu hakimi ifadesini alamıyor. Böyle şey olur mu? O da neler yapıyor, neler yapıyor? Milletin sırtından bütün bunlarda. Milletvekili dokunulmazlığı niçin verilmiştir? Kürsüde özgürce herkesin düşüncesini ifade edebilmesi için. O var olmaya devam edecek, kürsünün dokunulmazlığı olacak. Kürsüde konuşulan lafın sorumlusu olacak, suç olmayacak. Milletvekili çıkacak neyi doğru biliyorsa suç olsa dahi o kürsüde, o kutsal kürsüde konuşacak. Dokunulmazlık bu. Yoksa dokunulmazlık hostes tokatlamak, ev sahibini yumruklamak, çeki senedi ödememek, olunca kavga çıkarmak, yolsuzluk tezgahı kurmak, sahtekarlık yapmak değildir.

Bugün 1 Mart 2009. 6 yıl önce bugün TBMM’de tarihi bir oturum yaşandı. Bu hükümet ve Recep Tayyip Erdoğan ve bütün AKP yönetimi meclise geldi dedi ki, Irak’a müdahale yapılacak, bu müdahaleye biz topraklarımızı açalım, Irak’ı işgal edecek olan güçler gelsinler Türkiye’ye yerleşsinler. Ne zaman çıkacakları konusu da belli değil. Türkiye’yi bir üs gibi kullanıp Irak’a saldırsınlar, Irak’ı işgal etsinler. Bunun iznini istiyoruz, tezkeresini istiyoruz diye meclise geldiler. Hatırlıyorsunuz değil mi? Eğer o tezkere kabul edilmiş olsaydı bugün Türkiye’nin Adıyaman’ına kadar uzanan bölgesinde, Güneydoğu Anadolu’sunda, Şanlıurfa’sında, Diyarbakır’ında, Antep’inde 70 bin Amerikan askeri helikopterler, uçaklar, üsler kurulmuş olacaktı. Ve hala oralar o güçlerin bulunduğu, barındığı yer olacaktı. Ve oradan Irak’a yönelik askeri harekat yapılacaktı. Bunu nasıl önledi Türkiye? Bunu önleyen, buna karşı mücadele eden temel güç neydi? Bakın bugün 6 yıl geçti. Bunu ilk ortaya çıktığı zaman Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz çok kararlı bir şekilde reddettik. Biz topraklarımızda yabancı asker, yabancı ordu istemiyoruz dedik. Türkiye’yi komşu bir ülkeye Irak’a saldırının üssü olarak kullandırtmayız dedik. Buna izin vermeyiz dedik. Buna kimsenin hakkı yoktur dedik, büyük bir mücadele verdik. O kadar etkili, o kadar haklı, o kadar vicdanlara hitap eden bir mücadeleydi ki, AKP milletvekillerinin bir kısmı da bize destek verdi. Bizimle beraber davrandı ve Türkiye Cumhuriyetini tarihi bir vebalden, tarihi bir sorumluluktan kurtaran o muhteşem kararı TBMM’de CHP’nin öncülüğünde 6 yıl önce hep birlikte aldık.

Bakın, bugün Başbakan Gazze’deki İsrail saldırısı dolayısıyla orada hayatını kaybeden 1300 kişi için büyük üzüntü duyduğunu ifade ediyor ve bunun mücadelesini veriyor. Bu mücadeleyi anlıyoruz. Gazze’deki 1300 kişinin zalimce öldürülmesine en büyük tepkiyi hep birlikte gösteriyoruz. Ama insaf etmez misiniz Gazze’deki 1300 kişinin ölümüne karşı çıkanlar Irak’ta 1 milyon Müslüman öldürülürken ne yapıyorlardı? Irak’ta 1 milyon Müslüman hayatını kaybetti. Eğer biz 1 Martta o kararı almamış olsaydık Türkiye’de bugün o sorumluluğun bir parçasıydı.

Bakın şimdi Amerika’da bir seçim yapıldı. Yeni bir Cumhurbaşkanı seçildi Barack Obama. İlk aldığı karar bu askerleri geri çekeceğim dedi. Bakın o askerleri geri çekeceğim dedi. Amerika diyor Amerika. Biz o zaman buna karşı çıkarken oraya asker gönderilmesi Türkiye’nin aleyhinedir. Sadece Türkiye’nin değil Amerika’nın da aleyhinedir diyor idik. Ama o zamanki Bush yönetimi onun farkında değildi. Ama şimdi yeni bir yönetim geldi o işin yanlış olduğunu gördü. CHP’nin noktasına onlarda geldiler. Şimdi soktukları askerlerini geri çekmeye çalışıyorlar. Yanlıştan dönmeye çalışıyorlar. Amerika yanlıştan dönmeye çalışıyor, bizi de o yanlışa sürükleyeceklerdi. Türkiye’nin o yanlışa sürüklenmesine engel olan temel güç Cumhuriyet Halk Partisidir. Sümerbankı, sütü, hepsini biliyoruz. Kapatılan fabrikaları biliyoruz. Yani bu iktidarın ne getirdiğini, ne götürdüğünü hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Türkiye’de de biliyorsunuz, burada da. Bakın bu iktidar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin 220 milyar dolar borcu vardı. 220 milyar dolar borç. Kimin borcu? 80 küsur yıllık Türkiye Cumhuriyetinin borcu. İçinde Atatürk-İnönü’den, Celal Bayar – Adnan Menderes’ten, Süleyman Demirel’den, Turgut Özal’a kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin borcu var. Hangi tarih itibariyle? 2002. 1923-2002. Türkiye’nin toplam borcu 220 milyar dolar. Bunlar işbaşına geldiler, 7 yıldır işbaşındalar. Bu 7 yıllık dönemde bu borç azaldı mı? 220’den 200’e düştü mü, 150’ye düştü mü? Hayır. Ne oldu? 220 milyar dolar borç yükseldi, yükseldi, yükseldi. Nereye kadar yükseldi? 500 milyar dolara kadar yükseldi. 500 milyar dolar. Yani 80 yılın borcunu 2 katına katlamıştır bu iktidar 7 yılda. Ayrıca ne yapmıştır? Gelmiş geçmiş hükümetlerin yaptığı, yani cumhuriyet döneminin, Atatürk-İnönü döneminin, Bayar – Menderes döneminin, Demirel döneminin, Özal döneminin eserlerini, tesislerini, fabrikalarını, işletmelerini ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden satmıştır. Öyle değil mi? Yani Türkiye’nin bilançosu çıkarılırken Türkiye’nin borcu nerden nereye geldi. Elindeki avucundaki ne oldu? Bunları düşünmek gerekmez mi? Yani bir aileyi düşün, ailenin ekonomik durumuna el koymuş birisi, gelmiş demiş ki ben toparlayacağım sizi ailenin borcu 3 ken 7 olmuş. Ananın elindeki, kolundaki altınlar, beşibiryerdeler alınmış, götürülmüş satılmış, evin ne kadar varlığı varsa elden çıkarılmış. Bu arada deniliyor ki, bak size sıkıntı çektirmedik. Rahatça harcama yaptınız, bir güçlük çekmediniz deniliyor. Şimdi ne oldu? Onun sonuna gelindi. Şimdi sıkıntı kendisini hissettirmeye başladı. Fabrikalar kapanıyor, işyerleri kapanıyor, insanlar işini kaybediyor. Adıyaman’da da aynısı olmadı mı? Değil mi? Sümerbanklarda gitti, süt tesisleri de gitti, tarımsal tesislerde gitti. Şimdi de tekel gidiyor değil mi?

Şimdi sevgili Adıyamanlılar, bütün bunların değerlendirmesini en iyi şekilde sizin yapacağınıza ben inanıyorum. Adıyaman bu seçimi bir fırsat olarak kullanmalıdır. İktidara bir uyarı yapmalıdır. Buna ihtiyacı var iktidarın. Yani bunlara büyük oy verildi. Sizde verdiniz. Öyle değil mi? Şimdi o oyları bunlar hak ettiler mi? O oyların hakkını verdiler mi? O oyların gerektirdiği hizmeti ortaya koyabildiler mi? Ne yaptılar? Oyla şımardılar. Yanlarına yaklaşılmaz oldu. Ne de olsa millet bize oy veriyor diye hiç kimsenin lafını, sözünü dinlemez oldular. Çok oyu taşımak iktidarlar için kolay değildir. Çok parada insanı bozar, çok oyda bazen partileri bozar. Yani birisi hiç aklına gelmeden bir yerden, spor lotodan, milli piyangodan büyük bir para bulursa şaşırabilir, dengesi bozulur, aile düzeni bozulur, çoluğu çocuğuyla ilişkisi bozulur. Vay ben ne oldum der gider İstanbul’da bir yer tutar. Kumara, zevki sefaya kaptırır kendisini. Üç gün sonra elde avuçta bir şey kalmaz. Sonra süklüm püklüm döner geri değil mi? Bu arada da hastalanır, tedavi olur, ruh sağlığı gider değil mi? Allah muhafaza. Bazı partilerde hak etmeden birdenbire büyük oy sahibi olunca ne oldum başlarlar, ona çatarlar, buna çatarlar, ortalığı karıştırırlar, millete hükmetmeye başlarlar. Seçime giderken çıkarlar mesela millete derler ki, oyunu bana vereceksin ha. Bana vermezsen sana gösteririm hizmet vermem derler. Milleti tehdit etmeye, millete şantaj yapmaya başlarlar. Değil mi? Yani sen milleti ne hakla tehdit ediyorsun, sen kim oluyorsun da millete hükmetmeye kalkıyorsun. Seçim niye yapılıyor, seçim yapmanın anlamı ne? Seçimi yapacaksın, millet kimi isterse onu getirecek. Bak şimdi işbaşında bir iktidar, bir belediye. Bu belediye aynı anlayışta bir iktidar var diye büyük hizmet verdimi?

Şimdi değerli arkadaşlarım, bakın belediyeyi getirdiniz, Adıyaman’ın temel sorunları çözüldü mü? Su sorununuz çözüldü mü? Çözülecek diye söz verildi mi? Daha önce verildi değil mi? Peki söz verildi sorun çözüldü mü? Ne oldu? Bizim bir sürü belediyemiz var. CHP’li belediye. Öyle bir hizmet veriyorlar ki o belediyeler. Şimdi hepsi yeniden adayımız, inşallah yeniden seçilecekler. Hepsi bölgelerinin sevgilisi. En büyük hizmeti vermeyi başarmışlar. Yani aynı partiyi belediyeye teslim ettin diye hizmet mi geliyor? Nerede geliyor? İşte Adıyaman’ın hali ortada.

Değerli arkadaşlarım, hizmet erbabı tarafından getirilir. Bu işi de bizim belediyelerimiz en iyi şekilde bilip uygularlar. Türkiye’deki gidişatta zaten bir iktidar değişimine doğru yelken açmış durumunda. İnşallah önümüzdeki dönemde yeni bir Türkiye ortaya çıkacak, yeni bir Adıyaman, yeni bir hükümet, yeni bir Türkiye hep beraber yola koyulacağız.

Şimdi size Adıyaman’daki Belediye Başkanı Adayı arkadaşlarımı sunmak istiyorum. Önce Adıyaman Belediye Başkan Adayımız Zeynel Aslan. Zeynel Aslan pırıl pırıl bir Adıyamanlı evladınız, kardeşiniz, ağabeyiniz. İnşallah onu seçeceksiniz. Hep beraber destek olacağız. Adıyaman’ın kaderini değiştireceğiz. Hep birlikte her şeye yeniden başlayacağız. Besni Belediye Başkan Adayımız Fahri Serter. Besni Belediye Başkan Adayımız Fahri Serter bana Kemal Tabak’ı hatırlattı. Kemal Tabak çok değerli bir arkadaşımdı, kardeşimdi, yiğit bir insandı. Kendini halka adamış, millete adamış bir insandı. Örnek bir şahsiyetti. Şimdiki siyasetçiler gibi karışık işlerle ilgisi yoktu, para, pul peşinde değildi. İhale peşinde değildi, çıkar peşinde değildi, derdi günü Adıyaman’dı, derdi günü Besni’ydi. İnşallah o güzel insanların siyaset dönemini Türkiye’mize yeniden taşırız. Gene inşallah, o anlayışı, o ahlakı, o memleket sevgisini, o fedakarlığı Türkiye siyasetine hep beraber taşırız. Başkanımızı yürekten kutluyorum, başarılar diliyorum.

Gölbaşı Belediye Başkan Adayımız Necati Kurupınar. Tut Belediye Başkan Adayımız Cemal Avcı. Gerger Belediye Başkan Adayımız Erdal Özdemir. Çelikhan Belediye Başkan Adayımız Abdurrahman Yolcu. Kahta Belediye Başkan Adayımız Mehmet Gürses.

 

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN ADANA MİTİNGİNDE YAPTIĞI

21/2/2009 · Kategori: Haber-Izlenim

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

ADANA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

21 ŞUBAT 2009

Sevgili Adanalılar, sevgili Çukurovalılar, hepinizi hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden bütün Çukurovalı kardeşlerimi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.

Böyle muhteşem bir mitingde, böyle bir toplantıda sizlerle beraber olmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum, hoşgeldiniz, şeref verdiniz.

Bugün Adana’da bir yerel seçim öncesinde hep bir aradayız. Sizleri çok özlemiştim. Uzun bir süreden beri... Bu pankartları indirelim. Hepsine teşekkür ediyorum, sağolun, hepsini gördüm. Çok teşekkür ederim. Çok güzel hazırlıklar yapmışsınız, elinize sağlık. Hepinize teşekkür ederim. Ama indirelim, herkes rahatça toplantıyı izleyebilsin.

Sevgili Adanalılar, bir yerel seçim öncesinde hep bir aradayız. Ama benim dikkatimi çekiyor bu seçim giderek bir yerel seçim olmaktan çıkıyor. Bu seçimde halkımızın konuya ilgi gösterişi, Türkiye’nin içine girdiği sorunlar, sıkıntılar maalesef artık bu seçimi bir yerel seçim olmaktan çıkarmaya başladı. Çünkü hepimiz görüyoruz ki dertlerimizin, sorunlarımızın kaynağı aslında çok derindedir. Yerel seçimin ötesinde Türkiye siyasetinin temellerinden kaynaklanan sorunlarımız, sıkıntılarımız var. Olay belediye seçimi olmanın ötesine geçti. Bakın bu seçimde bir araya gelen insanlarımız, bu seçimde kendilerini ifade etmek isteyen insanlarımız aslında belediye seçiminin ötesindeki sorunlarını, sıkıntılarını ortaya koymak, onlara yönelik bir çözüm sağlamak istiyorlar. Herkesin derdi var, herkesin sıkıntısı var. Bu sıkıntıların kaynağını insanlarımız yeni yeni görmeye başladılar. Siyaset halkın dertlerini çözmek için yapılır. Halkın sorunlarına çare bulmak için yapılır. Siyaset sandığa gidip oy vermekten ibaret değildir. Siyaset halkın kendisini rahat, mutlu, özgür, huzurlu hissedebilmesini sağlamak için yapılır.

Şimdi sevgili Çukurovalılar, hiçbir parti ayrımı yapmadan size soruyorum halinizden memnun musunuz? Elinizi vicdanınıza koyunuz, kimseye haksızlık yapmayınız. İçinde bulunduğunuz durumu bir düşününüz. Bugünü düşününüz, dünü düşününüz, önceki günü düşününüz, yarını düşününüz. Bulunduğunuz durumdan Allah aşkına memnun musunuz? Çiftçiyseniz memnun musunuz? Esnafsanız memnun musunuz? Gençseniz memnun musunuz? Emekliyseniz memnun musunuz? Ev kadınıysanız memnun musunuz? Öğrenciyseniz, gelecekten umutlu musunuz? Aldığınız, sattığınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, masrafınız birbirini tutuyor mu? Yarına güvenle bakabiliyor musunuz? Borçlarınız ödeniyor mu?

Değerli arkadaşlarım, siyasetin amacı ne? Siyaset ne için yapılır? İnsanları müreffeh, mutlu, huzurlu, güvenli hissettirmek için yapılır öyle değil mi? Peki siz bunu hak etmiyor musunuz? Dünyanın her yerindeki insanların yaşadığı gibi yaşamayı, yani borcunuzu ödeyebilmeyi, çocuğunuzu okutabilmeyi, ailenize bakabilmeyi namerde muhtaç olmadan namusluca bir hayat sürdürebilmeyi siz hak etmiyor musunuz?

Değerli arkadaşlarım, bu Türkiye’nin gerçeği. Türkiye buraya nasıl geldi? Hangi yoldan geldi? Kimlerin kaptanlığında geldi Türkiye buraya? Türkiye buraya gelirken bu işin buraya varacağını söyleyenler yok muydu? Bunları anlatanlar yok muydu? Bu gidişin gidiş olmadığını söyleyenler yok muydu? Geldik işte. Nedir bugünkü Türkiye tablosu? Artık büyüyen Türkiye bitmiş, kalkınan Türkiye bitmiş, küçülen Türkiye dönemi gelmiş. Yeni fabrikaları açılan Türkiye dönemi bitmiş. Fabrikaları kapanan Türkiye dönemi gelmiş. İnsanlarına iş veren, gençlerine ekmek veren, gelecek veren, umut veren, istihdam imkanı sağlayan Türkiye bitmiş, işten çıkaranların Türkiye’si gelmiş. İşini terk edenlerin Türkiye’si gelmiş. Esnaf, Türkiye’nin dürüst namuslu insanları, ekonomiyi sırtında taşıyan insanlar. Bu insanlar sabah dükkanını açar besmeleyle akşam dükkanını kapatır şükrederek. Nedir onların hali? Sabah akşam dükkanını açıyor, kapıyor. Ama bir sor bakalım ne oluyor?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye sermayeden yemeye başladı. Hazırı yiyor Türkiye. Yani devlet hazırı yiyor, şirketler hazırı yiyor, aileler hazırı yiyor, vatandaşlar kişiler hazırı yiyor. Öyle değil mi? Türkiye’ye bu böyle gelmedi mi? Göz göre göre gelmedi mi? Türkiye küçülüyor. Türkiye’nin borçları artıyor. Ailelerinde borçları artıyor. Kredi kartları borçlarınızı ödüyor musunuz? Aldığınız konut kredisi, tüketici kredisi borçlarını ödüyor musunuz? 2,5 milyon insan borçlarını ödeyemedi takibat altında, 2,5 milyon insan. İnsan deyip geçme, her bir insanın arkasında aile var, aile. 2,5 milyon aile. Bugün eyvah ne zaman haciz gelecek, ne zaman malımı, mülkümü elimden alacaklar korkusuyla yatıyor. Millet doğru dürüst uyuyamaz hale geldi, uyuyamaz. Kabus görüyor, kabus millet. İşini kaybetme kabusunu görüyor, malını kaybetme kabusunu görüyor.

Sevgili Çukurovalılar, bakınız sadece Kasım ayında 1 yıl dikkate alınınca 2008’de 1 yılda eklenen işsiz sayısı Türkiye’ye 645 bin. 645 bin kişi yeni işsiz oldu. Ne zaman? Kasım ayında, 1 yıl için. 645 bin kişi. 300 bin kişide işsiz ama bana iş mi verirler diye kendini kaydettirmemiş. Ama işsiz. Uğraşmıyor. 300 binde onlar. 945 bin. 1 yılda sevgili Adanalılar 1 yılda 945 bin kişi Türkiye’de işini kaybetti, işsiz oldu. Bu resmi rakam. Gerçeğine bakarsan daha fazla. Gerçek fazla, bu indirilmiş, örtbas edilmiş, makyajlanmış, pudralanmış rakam bu. Resmi rakam. Ama o bile görüyor ki 945 bin kişi 1 yılda işsiz kalmış. Türkiye’nin ordusu ne kadar? Türk Silahlı Kuvvetleri ne kadar? 700 bin kişi. 700 bin kişilik ordumuz var, 945 bin 1 yılda işsiz kalan işsiz kalan insanımız var. İyimi? Bu iyi bir Türkiye tablosu mu? İşsiz ordusu Silahlı Kuvvetleri geçmeye başlamış değerli arkadaşlar. Yılda gelen işsiz sayısı. Tümünü toplarsan çoktan milyonlar geçmiş.

Değerli arkadaşlarım, bu vahim bir tablo. Çünkü işsizlik deyip geçmeyeceksin. İşsiz olan insanın huzuru yoktur, ailesinde saadeti yoktur, gelecekten güveni yoktur. O insanın özgürlüğü de, demokrasisi de bir anlam taşımaz. En temel özgürlük çalışma özgürlüğüdür, çalışma! İş bulma özgürlüğüdür. Akşam evine ekmek götürme özgürlüğüdür, çoluğuna çocuğuna bakabilme özgürlüğüdür.

Şimdi bunlar elimizden alındı. Bunlar iş başına geldiği zaman Türkiye’nin 220 milyar borcu vardı. 220 milyar dolar. Aradan 6,5 yıl geçti, 7 yıl geçti. Şimdi Türkiye’nin borcu azaldı mı? Hani ekonomi çok iyi gidiyordu? Ekonomi iyi gidiyorsa önce borcunu ödeyeceksin borcunu. Sen borcun olsa, bir yerden para bulsan ne yaparsın? Önce borcunu ödersin, bir rahatlarsın değil mi? Türkiye’nin ekonomisi iyi gidiyormuş. 220 milyar dolar borcu vardı ödeyip azalttın mı onu? 200 milyar dolara mı indirdin, 150 milyar dolarımı indirdin? Ne oldu? 220 milyar dolar 500 milyar dolar oldu 500 milyar! İki katından daha fazla arttı bu dönemde. Devletin ekonomisi böyle. Senin ekonomin nasıl gidiyor bunu en iyi sen biliyorsun. Çiftçinin ekonomisi nasıl gidiyor çiftçi biliyor. Narenciye dalında kaldı ağaçta. 30 bine, 35 bine alan yok. Gübre fiyatı patladı millet yeni tarım yılı geliyor toprağa gübre atamadı. Çiftçi boynu bükük.

Değerli arkadaşlarım, ne buğdaycı teşvik ediliyor, ne pamukçu teşvik ediliyor. Yunanistan pamuk ekmeye, dünyaya ve Türkiye pamuk satmaya başladı. Bizim Çukurova dünyanın en güzel pamuk bölgesi boynu bükük kaldı. Türkiye Yunanistan pamuğunu getiriyor, Çukurova çiftçisi eli böğründe Çukurova’nın bereketli topraklarında pamuk yetiştiremiyor.

Değerli arkadaşlarım, bu doğru bir politikamı demektir? Türkiye içeriye giriyor. Çiftçinin boynu bükülüyor, genç iş bulamıyor, esnaf kendini oyalıyor. Sabah açıyor akşam kapatıyor. Demin verdiğim işsiz rakamlarında esnafın sayısı yok. Halbuki o esnaf gerçek işsiz. Yani işi var gibi, dükkanı var gibi gözüküyor ama sen git bir berberlere sor bakalım, sen git bir esnafa sor bakalım şöyle bir dolaşıver Anadolu’nun kentlerinde, Adana’nın sokaklarında. Esnafın halini bir soruver bakalım. Yanındaki çocuğun primini, sigortasını ödeyebiliyor mu, aidatını verebiliyor mu, dükkanın kirasını, suyunu, elektriğini karşılayabiliyor mu? Hazır yiyor esnaf hazır, sermayeden yiyor.

Şimdi Türkiye’nin tablosu bu. Bu tablo bu iktidar elinde oluştu değerli kardeşlerim. Bugün fabrikalar kapanmaya başladı, çalışamıyor. Bugün ekonomi allak bullak oldu. İşsizlik patladı, borç patladı. Türkiye bunların yönetiminde çok ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya. Türkiye zaten kötü yönetiliyordu, birde ekonomik kriz bindi üstüne. O ekonomik kriz konusunda da hiçbir tedbir almıyorlar, ha bugün geçer, ha yarın geçer diye kulaklarının üstüne yatmışlar bekliyorlar. Tedbir yok, çare yok. Dünyada 38 ülkenin içinde tedbir almamış tek Türkiye var. Ne yapacağını bilmiyor. Tedbir araması gereken iktidar bir bütçe çıkardı. Bütçe delik deşik. Bütçenin hiçbir ciddiyeti yok. Çıkarken söyledik yanlış bütçe diye. %4 kalkınacak diye bütçe yaptılar. Ona göre vergi geliri alırız dediler, ona göre harcama yapacağız dediler. Fakat Türkiye bırak %4 büyümeyi küçülmeye başladı. Küçülen Türkiye’de o rakamlar anlamını kaybetti. Ama harcamayı sanki Türkiye büyüyormuş gibi yapıyorlar. Nereye yapıyorlar harcamayı? Çiftçiye mi yapıyorlar, esnafa mı yapıyor, sanayiye mi yapıyorlar, fabrikalara mı yapıyor, emekliye mi yapıyorlar? Kime yapıyorlar? Seçim kazanmak için yapıyorlar. Seçim rüşveti dağıtıyorlar. Türkiye kalkınan Türkiye’ymiş gibi seçim rüşveti dağıtmak için harcama yapıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bakın Türkiye’de işsizlik var, yoksulluk var. Buna karşı devletin alması gereken tedbirler var. Ama bu tedbirlerle sakın ha Tunceli’de buzdolabı dağıtmayı karıştırmayın ha. Tunceli’de buzdolabı dağıtmak, çamaşır makinesi dağıtmak, bulaşık makinesi dağıtmak yoksullukla mücadele programı değildir. milletin gözünü boyama, oyunu alma mücadelesidir. Oy rüşvetidir, seçim hovardalığıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu iktidar eğer yolsuzlukla mücadele etmek istiyorsa yapması gereken şey açıktır. Ne yapacak? Her aileden en az bir kişiye iş bulacak. Yoksullukla mücadelenin en doğru yolu her aileden en az bir kişinin iş sahibi olmasını, sigortalı olmasını, ailesine sigorta imkanı getirmesini sağlamaktır. Bunu sağlandın mı o insan yoksullukla nasıl mücadele edeceğini kendisi bilir. Sen onun yerine buzdolabı almaya kalkma. O neye ihtiyacı var, neye muhtaç, ne yapması lazım senden iyi bilir. Kendi adamından aldığın buzdolabını senin ihtiyacın diye Tunceli’de satmaya kalkma. Onun parasıyla o insanlar kendi ihtiyaçlarını daha iyi karşılar. Ama onlara iş ver, iş, iş, iş!!!

Sevgili Adanalılar, bakın yıllar öncesinden beri biz Cumhuriyet Halk Partisi şunu söylüyoruz. Bizim siyasetimizin temelinde insan vardır. Biz siyaseti insan için yaparız. Bizim amacımız insana hizmettir derdik ve insana hizmeti de şöyle yansıtırdık. İnsanın en temel ihtiyacı iştir, iş. İnsana iş lazım iş. Emeğini kullanacağı imkan lazım, gücünü kullanacağı imkan lazım. Ailesine, çoluğuna, çocuğuna bakabileceği imkan lazım. Bunun yolu iş vermektir iş. Devletin en temel görevi insana iş sağlamaktır diyor idik. Ve sonra diyorduk ki, insanın ve toplumun bir başka temel ihtiyacı ahlaktır, ahlak diyorduk. Hatırlıyor musunuz? İş ve ahlak. İşte lazım, ahlakta lazım. Ahlak dediğimiz ne? İşte bugünkü manzara. İş dediğimiz ne? Türkiye’nin buraya gelmekte olduğunu görüp onu anlatıyorduk. Bırakın kendinizi aldatmayı, parayla oynamayı, faizle oynamayı üretime bakın. Üretim demek iş vermek demektir. İnsan olmadan üretim olmaz. Toprağına sahip çık, tarlana sahip çık, tezgahına sahip çık, madenine sahip çık, fabrikana sahip çık. İş yaptır iş. Yok falan bankayı sattım, falan bankayı aldım. Şuradan şu kadar faiz, buradan bu kadar repo. Al sana faizi repoyu batırdın ülkeyi öyle diye diye. Başka temel ihtiyaç ne? Ahlak diyorduk ahlak. Canım nereden çıktı ahlak. Ahlak çıkmazsa ne olur. İşte bugünkü manzara olur.

Değerli arkadaşlarım, şu yolsuzluk tablosunu görüyor musunuz? Dünyada hiçbir ülkede Türkiye’deki kadar büyük, yaygın yolsuzluk manzarası yoktur. Türkiye’de yolsuzluk artık kişisel yolsuzluk olmaktan çıktı yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk oldu teşkilatlı. Örgütlü, organize. Yani birisi tek başına yolsuzluk yapmıyor. Şirket kuruyor şirket, dernek kuruyor dernek. Dernekli yolsuzluk dönemi. Dernek kuruyorsun, ne için kuruyorsun? Hayır için mi? Hayır yolsuzluk için dernek kuruyorsun.

Değerli arkadaşlarım, adam derneği kurmuş Almanya’da. Gitmiş oradaki vatan hasretiyle yüreği yanan, Ramazanda iyice vatan diyen, millet diyen benim durumum gene iyi işsiz kalmış hemşehrilerim diyen, yüreği yanan insanlara gidiyor diyor ki, Ramazanda yapacağın hayrı, vereceğin fitreyi, zekatı benim derneğime ver. Ben senin için en iyi şekilde onu yerine götürürüm diyor. Ve insanlarda ellerindeki, avuçlarındaki kaynakları bunlara emanet ediyorlar. Topluyorlar. Sonra ne oluyor? Oradan alıyorlar Türkiye’ye kuryeyle taşıyorlar. Teşkilat var ya. Teşkilatlı iş. Herkesin bir görevi var, kuryesi var. Kurye alıyor parayı getiriyor. Nereye getiriyor? İstanbul’a, Ankara’ya. Ne oluyor orada? İstanbul’da, Ankara’da şirket kuruluyor. Kişilerin üzerine şirketler kuruluyor, işler yapılıyor, paralar kazanılıyor. Başka ne kuruluyor? Televizyon kuruluyor televizyon. Televizyon kuruluyor. O televizyon ne yapıyor? İktidara destek oluyor. Kimin televizyonu oluyor o? Ergenekon’un televizyonumu oluyor? Kimin televizyonu oluyor? AKP’nin televizyonu oluyor. Ergenekon’un kasasını arıyorlardı. Ergenekonun kasasını aradılar. Araya araya bulamadılar. Birisini buldular işte kasa bu dediler. Adam vefat etti, öldü cenazesini belediye karşıladı. Şimdi bir sendikacıyı bulmuşlar, Metal-iş sendikasının Sayın Başbakanını, Mustafa Özbek’i. O kasadır diye onun üzerine gidiyorlar. Sen işçiden kasa çıkarmayı bırak. Sen kasa arıyorsan etrafına bir bakıver. Etrafında çok kasa var senin, çok kasa var. İşte o kasalardan biriside bu. Deniz Feneri kasası. Televizyon kanalı kurulmuş, televizyon kanalı AKP’ye destek oluyor. Vatan adına, millet adına, din adına, iman adına, ahlak adına anlatıyor. Dibinde ne var? Dibinde yetimin hakkı var. Dibinde haram var haram!

Şimdi millet bunu görecek, o kanalı dinleyecek bunlara oy verecek. Bunlarda millete hizmet edecek, hayırlı çalışmalar yapacak, namuslu çalışmalar yapacak Türkiye kalkınacak. Olur mu böyle bir şey sevgili Çukurovalı? Olur mu böyle bir şey? Sende akıl yok mu? Sende zeka yok mu? Sende vicdan yok mu? Bu gidişe nasıl olurda evet dersin. Aradan aylar geçti. 5,5 ay geçti hala Almanya’daki dosya gelmedi. Bunlara ne oldu bu iş diyoruz. Almanya’dan dosyayı istedik diyorlar.

Şimdi sevgili Çukurovalılar, elinizi vicdanınıza koyunuz. Almanya’da dosya olmasa, Almanya’da bu insanlar yargılanıp mahkum olmasalar biz bir şey yapmayacak mıydık? Bizim bir şey yapmamız gerekmiyor muydu? Yani biz Almanya’ya bağımlı mıyız? Orada yolsuzluğu yapanlar Türk bizim vatandaşlar. Yolsuzluğa para kaptıranlar bizim vatandaşlar. Türkiye’nin vatandaşları. Buraya getiren kuryeler, Türkiye’nin vatandaşları. Üstelikte önemli devlet noktalarında, saygıdeğer vatandaşlar RTÜK’ün başında.

Değerli arkadaşlarım, yolsuzluğu yapan vatandaş, parası çalınan vatandaş, aracılık yapanlar vatandaş, buraya getirenler vatandaş. Burada kurulan şirketler Türk şirketleri. Burada kurulan televizyon Türk televizyonu. Şimdi adalet bakanı diyor ki Almanya’dan dosya bekliyoruz, dosya gelsin bakacağız. Almanya’dan dosya gelmese bu yolsuzluk karşısında senin harekete geçmen gerekmiyor mu? Almanya’ya boynumuz eğik mi bizim? Senin kanunun yok mu, senin emniyet görevlin yok mu, savcın yok mu, yargın yok mu, adaletin yok mu, kanunun yok mu?!!! Almanya’dan dosya bekliyormuş. Kaplumbağanın sırtına koysalar gelirdi dedim. Yılın yarısı geçti hala dosya yok. Dosya yok, dosya yok. Onun üzerine geçenlerde mecliste gösterdim. Al sana dosya işte, al sana dosya! Dosya bu, işte dosya. Sen getiremedin dosyayı Cumhuriyet Halk Partisi getirdi. Hadi yap gereğini de görelim.

Sevgili Adanalılar, yok da yok olan dosya değil. Yok alan niyet. Niyet yok. Peki niye niyet yok? Bu yolsuzluk yapanları Başbakan tanıyor mu, tanımıyor mu? Tanımıyorum falan der gibi oldu. Sonra fotoğraflar çıktı kondu. Akraba. Tanıyor mu? Tanıyor. Peki bu yolsuzluk yapanların faaliyetlerine himaye getirmiş mi Başbakan? Teşvik getirmiş mi? Evet. Bunlara bir kanun çıkarmış. Demiş ki, siz devlete, millete yararlı derneksiniz. Bak, bak, bak. Devlete, millete yararlı derneksiniz demiş bunlara. Öyle deyince bütün devlet teşkilatı bunlara açılıyor. Önce bunlara bu rütbeyi vermiş. Sonra demiş ki sizi vergiden de muaf ediyorum. Siz vergi vermeyeceksiniz demiş.

Değerli arkadaşlarım, bu milletin, bu vatanın huzuru ve barışı için sınırda canını veren Mehmetçiğe yardım etmek için kurulmuş olan Mehmetçik Vakfı vergi veriyor bu sahtekarlar vergi vermiyor AKP sayesinde. Kim çıkardı bu kanunları? Bu himayeleri kim getirdi?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de yoksullukta var, işsizlikte var. Halkın ızdırabı da var, halkın acısı da var, sıkıntısı da var. Ama Türkiye’de büyük yolsuzluk var. Her yerden daha büyük yolsuzluk var. Resmi himaye altında yolsuzluk var. İşte örnek.

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu seçim sadece yerel seçim değil derken size bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu seçimde oy kullanırken dürüst, namuslu belediye başkanını arayacaksınız bulacaksınız. Denenmemiş yeni bir belediyecilik kuşağını işbaşına getireceksiniz. Pırıl pırıl insanları seçeceksiniz. Ama aynı zamanda bu seçimde oy kullanırken şu Deniz Feneri’nin hesabını da soracaksınız. Sakın ha unutmayın. Bu seçim Deniz Feneri seçimi. Yani hem bu yolsuzluğu yapıyorlar, hem de din imandan yanlarına yaklaşılmıyor. Ağızlarını açtılar mı Allah diyorlar, peygamber diyorlar, din diyorlar, iman diyorlar. E yaptığın ne senin, yaptığın ne? Bu sahtekarlığa hak ettiği şamarı vuracak mısınız? Göreceğiz. Buna mecburuz.

Şimdi bakın, Türkiye’de bu kadar olay yaşanıyor. Türkiye’de bir Başbakan var, bir hükümet var. Ekonomi yangın yeri, işsiz sayısı patlamış, fabrikalar kapanmış, iş yerleri, dükkanlar kapanmış. Halk ızdırap içinde. Başbakan bu konuları konuşuyor mu? Meydana çıktığında bir gün işsizlikten bahsettiğini görüyor musun? Kapanan fabrikalardan bahsettiğini görüyor musun? Halkın, emeklinin acılarına ne yapmayı düşündüğünü anlattığını görüyor musun? Neyle meşgul o? Bunları bırakmış, bunları yok sayıyor. Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi. Varsa yoksa medya.

Değerli arkadaşlarım, başbakanın büyük sıkıntısı var. Başbakan ne söyleyeceğini bilemez halde. Çok tehlikeli bir yola girdi. Bakınız bir süredir diyor ki; benim hakkımda yolsuzluk iddiaları yapıyorlar. Bu iddiaları yapacağınıza gidin savcılığa ihbar edin diyor. Tamam mı? Peki biz savcılığa dosyayı vereceğizde senin dokunulmazlığın ne olacak? Gel senin dokunulmazlığını kaldıralım. Sadece senin değil gel Deniz Baykal’ında dokunulmazlığını kaldıralım. Sen ne biliyorsan mahkemeye ver, ben ne biliyorsam ben mahkemeye vereyim. Böyle dosyası varsa gitsin mahkemeye versinle bu iş olmuyor. Kaldır dokunulmazlığı. Bak şu vatandaşlar gibi bir oluver. Normal bir vatandaş oluver. Bak ben hazırım bunlar gibi olmaya. Dokunulmazlık falan istemiyorum ben. Vatandaş olmak yetiyor bana.

Sevgili Adanalılar, dokunulmazlıktan korkan Başbakan Türkiye’ye yakışıyor mu? Dokunulmazlığa muhtaç, mecbur Başbakan Türkiye’ye yakışıyor mu? Ahlak, dürüstlük, hukuk diyorsan, demokrasi diyorsan, demokrasi eşitlik değil mi? Sen halk gibi eşit olmayı bir kabul ediver de bir görelim. İmtiyaz isteme imtiyaz. Niye istiyorsun? Çünkü benim arkamda dosyalar var. Sen dosyalarının hesabını vermemişsin.

Değerli arkadaşlarım, bakın Türkiye siyasetini bu konuda yeni bir anlayışa getireceğiz. Türkiye’de şimdi şöyle anlayışlar vardı. Şimdi bazı belediye başkanları hem çalıyor, hem iş yapıyor derler. Bazıları için. Bazılarına adam iş yapmıyor çalıyor derler. Bazılarına da adam hem çalmıyor, hem iş yapıyor derler. Değil mi? Şimdi hedefimiz ne? Hedefimiz hem çalmayacak, hem de iş yapacak iş, iş!!!

Şimdi çalanlarda iki türlü. Bazı belediye başkanları kendisi çalıyor. Bazı belediye başkanları hem kendisi çalıyor, hem başkalarına çaldırıyor. Başkaları bazen kendi belediyesinin etrafında oluyor, bazıları Ankara’ya kadar uzanıyor. Ankara’ya kadar uzatıyor hırsızlığı. Bazıları da ne çalıyor, ne de çaldırtıyor. Hedefimiz ne olacak? Ne kendi çalacak, ne Ankara’ya çaldıracak. Bunun yolu ne? Bunun yolu önce milletvekili dokunulmazlığını kaldıracaksın. Kaldıracaksın ki, Ankara çalma tezgahının bir parçası olmasın. Çünkü çalma üç ayaklı masa gibi. Üç ayaklı masa. Masanın bir ayağında uyanık bir iş adamı oluyor. Masanın öbür ayağında onunla işbirliği yapan bir bürokrat oluyor. Bir devlet memuru, yol, yöntem gösterecek, usul erkan gösterecek, ona kanun gösterecek, nizamname gösterecek bir bürokrat lazım. O oluyor. Üçüncüsü hem bürokrata sahip çıkacak, hem işadamını kollayacak ve payını alacak siyasetçi bulunuyor. Üç ayak. İş adamı, bürokrat ve siyasetçi. Haramzade işadamı, gözü para için dönmüş bürokrat ve sahtekar namussuz bir siyaset adamı. Üçü el ele veriyorlar Türkiye’yi soyuyorlar Türkiye’yi.

Şimdi buna son vermenin yolu milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaktır. İlk bunu yapacağız arkadaşlar. Hala yapılmadı. Milletin önünde söz verdi Başbakan ama unuttu verdiği sözü. İnşallah önümüzdeki dönemde Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ilk yapacağımız işlerin başında milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması geliyor.

Şimdi sevgili Adanalılar, Başbakan milletin derdiyle uğraşmayı bıraktı, yolsuzlukları ortadan kaldırmayı bıraktı, onunla mücadele etmeyi bıraktı, yolsuzlukları dile getirenleri susturmaya çalışıyor. Şimdiki hevesi yolsuzlukların konuşulmasını önlemek. Yolsuzlukların konuşulmasını önlemek istiyorsan yapman gereken şey çok açık. Yolsuzlukların kendisini önleyiver. Kendisini önle sende rahat et, millette rahat etsin. Hayır yolsuzlukları yapacağız ama konuşulmayacak. Dile getirilmeyecek, söylenmeyecek.

Şimdi biz Deniz Fenerini Türkiye’de soruşturulması gereken yolsuzluk olarak ortaya koyduk. Bu Cumhuriyet Halk Partisinin çabasıyla çıkmıştır. Bu dosyaları Cumhuriyet Halk Partisi getirttirmiştir, davayı başından beri biz izledik. Hep bu konuyu Türkiye’ye biz anlattık. Ama gazetelerin bir kısmı Başbakanın denetiminde olmayan kısmı bu konuya ilgi gösterdi. Onlarda bu konuyu yazmaya başladılar. Şimdi Başbakan bunaldı. Siz misiniz Deniz Fenerini yazan, bu yolsuzluğu dile getiren. Bende size ne yaparım görürsünüz dedi. Ve şimdi hiçbir hukuk devletinde, hiçbir demokratik ülkede olamayacak olan, olmaması gereken zulüm niteliğinde mali uygulamalar başladı. Yani buradaki esnaf ve işadamı arkadaşlarım bilirler. Arada sırada biraz sesi yüksek çıksa bir iş adamının hemen maliyenin memurları gelip şu defterleri getir derler. Öyle değil mi? Bir kişi sesini çıkarmıyor. Bir kişi sesini çıkarsa hemen getir bakalım defterlerini diyecekler diye korkuyor diyor. Kim diyor bunu? Odalar Borsalar Birliğinin Başkanı diyor. Şimdi bu boş laf olmaktan çıktı açıkça uygulamaya başladı. 820 trilyon Türkiye’nin vergi rekortmenine vergi kaçakçılığı yapıyorsun diye ceza kesmişler.

Şimdi değerli arkadaşlarım, bunun bir siyasi amaçlı baskı niteliğinde olduğunu bütün dünya gördü. Ama bunun ötesinde olay. Olay şu; bir demokratik ülkede böyle bir şey olabilir mi? Bir hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Yani sen böyle yaparak demokrasiyi ve hukuk devletini işlemez hale dönüştürmüş olmuyor musun? Peki demokrasi ne o zaman? Ne demokrasi? Senin aleyhinde yazan, senin işine gelmeyen şeyi yazanın sen çanına ot tıkayabilirsen, boğazını sıkabilirsen, onu konuşamaz hale getirirsen demokrasiden, basın özgürlüğünden söz etmek imkanı var mıdır?

Türkiye’de bakın burada soruyorum değerli arkadaşlarım, sevgili Adanalılar size soruyorum Türkiye’de medya, basın, televizyonlar 7 yıl öncesine göre bugün daha özgür müdür, daha serbest midir, daha rahat mıdır, değil midir? 7 yıl öncesine göre Türkiye’de basın ve televizyonlar iktidar karşısında doğru bildiklerini daha kolayca söyleyebiliyor mu, söyleyemiyor mu? Bitti, bitti. Türkiye’de yolsuzluklar 7 yıl öncesine göre azaldı mı, arttı mı? Türkiye’de vatandaşların temel kişisel özgürlükleri, telefonla serbestçe konuşma hakkı 7 yıl öncesine göre daha çok mu, daha az mı? Telefonlarınız dinleniyor mu, dinlenmiyor mu? E bu ne? Eskiden hafiye teşkilatı vardı. Padişahlar, kendinden korkan padişahlar eyvah bana karşı bir hareket olur mu diye korkanlar biz gizli hafiye teşkilatı, jurnalciler teşkilatı kurardı, o teşkilatla kim ne konuştu, kim ne söyledi, kim kimin aleyhinde raporlar tanzim ettirirdi, takibat yapardı değil mi? İstibdat döneminde değil mi? Şimdi demokrasi dönemindeyiz öylemi? Bu demokrasi döneminde herkes telefonla konuşmaya korkuyor. İçinden geçip şöyle rahatça bu iktidara yüreğini boşaltamıyor. İki kişi akrabasıyla konuşacak, komşusuyla konuşacak bırak konuşsun. Hayır. Herkes korku içinde değil mi? Türkiye bir korku toplumuna dönüştürülüyor değil mi? Bunun demokrasi neresinde. Size bir şey daha soracağım. Bakın önemli sorular sordum. Basın daha özgür mü? Değil. İnsanlar daha özgür mü? Değil. Yolsuzluklar daha az mı? Peki çok kritik bir soru daha soracağım. Yargı 7 yıl öncesine göre daha bağımsız mı? Daha tarafsız mı? E ne oldu, nereye gidiyor Türkiye? Nereye gidiyor? Yargı elden gidiyor, basın elden gidiyor, insan hakları elden gidiyor, yolsuzluklar yaygınlaşıyor. Bunun adı demokrasi öylemi? Seçim öncesinde buzdolabı dağıtarak, onu bunu dağıtarak milletin oyunu almak demokrasi mi, demokrasinin yaygınlaşması mı? Yoksullukla mücadelemi? Bu yozlaşma, yozlaşma. Bu çürüme, çürüme. Demokrasi yozlaşıyor demokrasi. Toplum yozlaşıyor toplum. Bu gidişe dur diyecek artık Türkiye’de milletin dışında güç yoktur. Milletin dışında bu gidişe kimse dur diyemez. O nedenle görev milletindir, halkındır, sizindir. Bu seçimi bir fırsat olarak değerlendirip hep beraber bu gidişe dur demek zorundayız. Bu bir milli görevdir milli. Belediye görevi olmanın ötesinde bu bir millet görevidir, millet.

Sevgili Çukurovalılar, sizlere bu güzel buluşma için ben yürekten teşekkür ediyorum. Çok doluyum. Sizde dolusunuz. Söylenecek çok şey var. Bakın burada sözkonusu olan Başbakanın bir basın grubuyla kavga etmesi değildir. Bir basın grubuyla Başbakanın kavgası değildir burada önemli olan. Burada önemli olan basının ötesinde Başbakanın milletin doğruları öğrenme hakkına karşı çıkıyor olmasıdır. Başbakan milletin doğruları öğrenme hakkına karşı çıkıyor. Vahim olan bu. Bu sizi ilgilendiriyor. Bana ne itişsinler, kakışsınlar, o ona vursun, bu buna vursun. Al birini vur birine. Bunu deyip sıyrılmak imkanı yok. Sözkonusu olan senin, benim, milletin gerçekleri öğrenme hakkı. O gerçekleri birileri mutlaka söyleyebilmelidir. Bununla bilen, yansıyan gerçekler bunlar. Ama bunun çok ötesinde daha neler var, neler! Türkiye’yi karanlık bir toplum haline dönüştürüp gerçeklerin ortaya çıkmasını önlemek istiyorlar. Hala bu noktadayız. Başbakan çıkmış meydanlarda ona saldırıyor, buna saldırıyor. Yok İsmet Paşa şöyleymiş, yok Cumhuriyet Halk Partisi böyleymiş. 40 yıl önce nüfus cüzdanına damga vururlarmış da ekmek karnesi dağıtırlarmış. Bunları anlatıyor Başbakan. Ne söyleyeceğini şaşırmış halde. Diyojenleri karıştırıyor, Ziya Paşadan deyişler aktarmaya çalışıyor yüzüne gözüne bulaştırıyor. Ona saldırıyor, buna saldırıyor. Sen onu bunu bırak da şu işsizlik hakkında milleti rahatlatacak bir laf söyleyiver canım.

Merak etmeyin Türkiye sahipsiz değildir. Türkiye’yi kimseye teslim etmeyiz. Türkiye’yi bunlara teslim etmeyiz. Türkiye böyle çok iktidarları gördü geçirdi. Bunlarda geldi ve geçer. Ama millet kalır, milletin özü kalır, Türkiye’nin bağımsızlığı kalır, Türkiye’nin temelleri kalır, Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’si kalır!!!

Başbakan bana meydanlara gel meydanlara diyordu. E geldik işte meydana. Adana’dayız, Çukurova’dayız. Meydanın hasındayız hasında. Anadolu’nun özündeyiz özünde. Sadece bugün değil, ben 30 yıldır bu meydanlardayım. Başbakan bana meydanlara gel diyor ben geldim meydana. Şimdi bende Başbakana diyorum ki, Sayın Başbakan gel de seninle şu tarafsız gazetecileri de önümüze alalım, televizyonda bir güzel tartışıverelim. Yani böyle mitingde çıkıp da mikrofon elinde, kimse soru soramaz, mikrofonun sesi de çok yüksek. Bütün yandaşlarını da toplayıp esip savurmak kolaydır. Yani bu Türkiye’de adet. Bizde yapıyoruz. Ama asıl dünyada demokrasilerde olan nedir? Demokrasilerde Başbakanla ana muhalefet lideri çıkar televizyona, karşı karşıya gelirler o onun hakkında soracağını sorar, öbürü öbürünün hakkında soracağını sorar. Herkes anlatacağını anlatır. Millet bunu dinler, aracısız dinler. Evinde oturur ve bunu dinler. Kim doğru söylüyor, kim kıvırıyor, kim samimi, kim sahtekar bunun hükmünü millet verir. Gel çıkalım şu televizyona. Çıkalım televizyona birbirimize bir soralım. Benim arkamdan konuşmayı bırak. Söyleyecek bir şeyin varsa yüzüme söyle. Müsaade et bende söyleyeceklerimi senin yüzüne söyleyivereyim. Ne kaçıyorsun? Ayrıca her görüşten gazetecilerden bir grubu çağıralım televizyonculardan gazetecilerden 5 kişi, 6 kişiyi çağıralım. Onlarda bize soru sorsunlar, eşit zaman versinler. O sorulara ben cevap vereyim. O sorulara sen cevap ver. Millette izlesin. Aklından geçen soruları birisi sorsun, onu dinlesin. Niye gelmiyorsun? Bak Amerika’da seçim oldu. Amerika’daki seçimde ne oldu? İki partinin lideri çıktılar, konuştular, sorular soruldu. Millette izledi hükmünü verdi. Fransa’da seçim oldu. Orada da aynı şekilde. Dünyanın her yerinde demokrasi böyle işler. Demokrasi vatandaşın bilgilenebilmesini gerektirir. Bilgi tek taraflı şartlama değil. Yüksek sesle bağırıp çağırma değil. Bilgilenme her iki görüşünde ifade edilmesine tanık olsun vatandaş. Onu da dinlesin, onu da dinlesin aklı neye yatarsa ona oy versin. Niye kaçıyorsun? Demokrasi kaçağı, demokrasi bu Başbakan!!!

Medyayı susturarak, medyayı ağır para cezalarıyla susturarak vatandaşın demokrasi anlayışına hizmet edilmez. Türkiye’de demokrasiye hizmet edilmez. Demokrasiden kaçmıyorsan medyadan korkmayacaksın. Muhalefetten korkmayacaksın. Muhalefetin arkasından konuşmayacaksın. Kaçmayacaksın, kaçmayacaksın. Çıkacaksın televizyona tartışabileceksin. Yapıyor musun? Yapamıyorsun. Niye? Korktuğu bir sürü soru var. Yüzüne sorulmasından korktuğu bir sürü soru var. Hem benimle çıkmıyor. Hem de bütün dünyada örneği görülen basın toplantılarını yapmıyor. O basın toplantılarında gazeteciler gelir özgürce istediği soruyu sorar. Bu Başbakanla adım atmasını engelliyor bazı gazetecilerin. İşine gelmeyen haber yaptı diye Başbakanla mitinge katılmasını önlüyor. Bu korku ne? Onun korktuğu sorular var. O sorular bende. Ben o soruları soracağım. O nedenle Başbakan bizim karşımıza çıkmıyor. Ne yapıyor? Buralarda esiyor, savuruyor. Yok Türkiye böyle kalkınmış, Türkiye şu kadar zenginleşmiş. Boş laf, boş laf. Palavrayla milletin karnı doymuyor.

Sevgili Adanalılar, şu seçimde şöyle silkinelim. Şöyle bir toparlanalım. Çok fazla meydanı boş bıraktınız. Çok fazla bunlara fırsat verdiniz. Olmaz işe sahip çıkacaksın. Oydu buydu diye ayrılmak, bölünmek, parçalanmak, onun oyduydu, bunun busuydu bunları bırakın. İş açık, iş açık. Oraya mı destek olacaksın yoksa ona karşı mücadele eden Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisine mi? İş çok açık.

Sevgili Çukurovalılar, bakın bu seçimde biz Çukurova’ya yakışan, Çukurova’nın hak ettiği yeni bir dönemi açabilecek arkadaşlarımızla yola çıkıyoruz. Sizlerden de bizim bu çabamıza sahip çıkmanızı, destek vermenizi bekliyoruz.

Bakınız bu seçimde bizim bu bölgedeki adaylarımızı sizlere tanıtmak istiyorum. Önce Kilis’ten başlayalım. Sayın Abdullah Cançelik Kilis Belediye Başkan Adayımız. İşte Abdullah Cançelik aslan gibi bir Anadolu çocuğu. İnşallah Kilis halkının desteğiyle belediye başkanı olarak da Kilis’e hizmet edecek. Genç, enerjik, tuttuğunu koparacak, inşallah belediye başkanı olarak seçilecek.

Komşumuz Osmaniye’nin Belediye Başkan Adayı Sayın Haydar Aktürk. Haydar Aktürk Osmaniye Belediye Başkan Adayımız. Kahramanmaraş Belediye Başkan Adayımız Rifat Kabakçı. Hatay Belediye Başkan Adayımız İdris Şentürk. Gaziantep Belediye Başkan Adayımız Mustafa Yılmaz. Sizin Mustafa evet. Mustafa’nız hayırlı olsun. Ve Mersin Belediye Başkan Adayımız Macit Özcan. Deneyimli, başarılı, Mersin’i hak ettiği güzelliğe taşımış çok değerli, Türkiye çapında kendisini kabul ettirmiş bir belediye başkanımız. Hayırlı olsun Mersin’imize.

Şimdi Adana’ya da bir Macit Özcan gibi bir Belediye Başkanına ihtiyaç var mı? Adana’yı şöyle sahiplenecek, kuzeyini, güneyini ayırmadan bütün Adana’ya hizmet edecek bir belediye başkanına ihtiyaç var mı? İşte Ümit Özgümüş. Gerçekten Adana’da yeni bir dönemin başlamakta olduğunu görüyorum. İnşallah bunu en güzel şekilde geçekleştireceksiniz. Çok deneyimli, başarılı, kendisini kabul ettirmiş, sanayi odamızda Adana gibi çok önemli bir sanayi merkezinin desteğini alarak başkanlığını kabul ettirmiş, çizgisi sağlam, ahlakı sağlam, başarılı olacağı açık, enerjisi yerinde pırıl pırıl bir belediye başkan adayı. Hayırlı olsun sevgili Adanalılar.

Şimdi Adana metropol bölgede ilçe belediye başkan adayı arkadaşlarımı çağırıyorum. Seyhan Belediye Başkan Adayımız Turan Özer. Yeni bir isim. Siyasete, belediyeciliğe her türlü hizmeti vermenin altyapısına sahip. İnşallah önümüzdeki dönemlerde Adana kendisiyle iftihar edecek. Adana’mıza büyük hizmetler yapacak. Hayırlı olsun, kutluyorum kendisini. Çukurova Belediye Başkan Adayımız Yıldıray Arıkan. Hem deneyim var, hem de yeterince yenilik. O dengeyi kurmak lazım. Adana’da onu kuruyoruz. Yeni isimler, deneyimli isimler. Yüreğir Belediye Başkan Adayımız Turgay Develi. Sarıçam Belediye Başkan Adayımız Latif Uluç. Onun dışında hadi ben almışken bırakmayım, ayrım yapmayalım arkadaşlarımıza. Onları da buraya çağırıyorum. Karaisalı Belediye Başkan Adayımız Hikmet Akçam. Ceyhan Belediye Başkan Adayımız Hüseyin Cerit. Karataş Belediye Başkan Adayımız Boğaçhan Ünal. Tufanbeyli Belediye Başkan Adayımız Mustafa Bulun. Saimbeyli Belediye Başkan Adayımız Uğur Yıldırım. Kozan Belediye Başkan Adayımız Mustafa Azgın. Feke Belediye Başkan Adayımız Yaşar Sapmaz. İmamoğlu Belediye Başkan Adayımız İbrahim Erdoğan. Aladağ Belediye Başkan Adayımız Mustafa Üz. Pozantı Belediye Başkan Adayımız Adem Aydın.

**************************************

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

KOCAELİ MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

22 ŞUBAT 2009

Teşekkür ederim, sağolun, eksik olmayın, çok teşekkürler. Bu pankartları biraz indirebiliriz. Gördüm, çok teşekkür ediyorum. Pankartlardaki sözler için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Onları indirebiliriz. İndirelim. Ha şöyle birbirimizi görelim. Özlemiştim. İzmit’i, Kocaeli’yi çok özlemiştim.

Sevgili İzmitliler, sevgili Kocaelililer, önce bu muhteşem toplantı için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Eksik olmayın. Hoşgeldiniz, sefa verdiniz, bize güç kattınız. Sefa verdiniz diyorum. İnşallah seçimde de bir sefa vereceksiniz. Her seçim Kocaeli’de heyecanlıdır, canlıdır. Ama bu seçim biraz daha heyecanlı, biraz daha canlı, biraz daha coşkulu. Kocaeli ayağa kalkmış, Kocaeli Türkiye’ye sahip çıkma, Kocaeli’ye, İzmit’e sahip çıkma kararını almış. Bunu görüyorum. Bu kararınızdan dolayı da hepinizi yürekten kutluyorum. Size bu yakışır.

Kocaeli spor, Antalya spor iki kardeş takım. Çok teşekkür ederim, eksik olmayın. Bu akşamki maç içinde başarılar diliyorum.

Şimdi değerli arkadaşlarım, belli büyük heyecan var, büyük coşku var. Millet ayakta. Genellikle yerel seçimlerde böyle olmaz. Ama bu defa bir başka heyecan var. Acaba bunun altında ne yatıyor? Niçin acaba insanlarımız bu seçime bu kadar büyük coşkuyla, heyecanla, umutla katılıyorlar. Niçin? Bana öyle geliyor ki sizin amacınız elbette Kocaeli’nde, Büyükşehirde Sefa Sirmen’i Büyükşehir Belediye Başkanı yapmaktır. Elbette Kocaeli’ndeki belediyelere Cumhuriyet Halk Partili başkanları geçirmektir. Bunu görüyorum. Ama öyle bir hissiyatım var ki sanki bu size yetmeyecek gibi geliyor. Öyle bir ayağa kalkmışsınız ki, sizi belediye başkanlığı kesmeyecek. Daha daha diyeceksiniz. Sadece kent yönetimi değil, Türkiye yönetimi de değişsin diyeceksiniz. Öylemi? Yani siz buraya Kocaeli için geldiniz elbette ama Türkiye içindemi geldiniz? Türkiye içindemi buradasınız? Bence de öyle. Kocaeli bu meseleyi çok doğru kavramış. Yürekten kutluyorum. Sizlerle iftihar ediyorum. İyi ki varsınız, iyi ki siz buradasınız sevgili Kocaelililer.

Sevgili kardeşlerim, nasılsınız iyi misiniz? Siyaset bir yana durumlar nasıl durumlar? Siyaseti, seçimi bırakalım şimdi. İşler yolundamı? Geçiminiz yolundamı? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, gideriniz birbirini tutuyor mu? Kredi kartı borçları ödeniyor mu? Konut kredileri, araba kredileri, banka kredileri, tüketici kredileri ödeniyor mu?

Şimdi değerli arkadaşlarım, gerçekten elinizi vicdanınıza koyunuzda bir değerlendirme yapınız. Durumunuz nasıl, ekonomi, gelir gider tablosu nasıl gözüküyor ev içinde, aile içinde? Yani çalışıyorsunuz, işsizseniz iş arıyorsunuz, işiniz varsa bütün gücünüzle çalışıyorsunuz, emekliyseniz bunca yılın karşılığı olarak devletin verdiği emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyorsunuz, çocuğunuza yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. İşsiz kalmışsa onun yarasına merhem olmaya çalışıyorsunuz. Nasıl gidiyor, oluyor mu? Kalkınma var mı kalkınma? Büyüme var mı? Güçlenme var mı ekonomik olarak? Niye böyle? Yani çiftçiyseniz çiftçinin kazancı artmadı mı? Yani mazot fiyatları, gübre fiyatları çok mu yükseldi? Bu sene gübre fiyatları dolayısıyla çiftçi tarlasına gübremi atamadı. Öylemi oldu? Sattığıyla masrafı birbirini tutmuyor mu? Banka borçları ödenemiyor mu? İcra takibatı başladı mı köylerde? Yani ziraat bankası, diğer bankalar alacaklarını tahsil etmek için çiftçinin malına, mülküne, evine haciz memuru göndermeye başladı mı? Öyle değil mi? Kocaeli’de icra dairesinin sayısı hızla artıyor mu katlanarak? İcraya düşenlerin sayısı 10 binleri katlanarak aşmaya başladı mı? Esnaf ne halde esnaf? İşler yolundamı, alışveriş yolundamı? Kazanıyor mu? Sermayeyi koruyor mu esnaf? Kazancını arttırabiliyor mu? Niye değerli arkadaşlarım, bu iş niye böyle oldu? Hani Türkiye kalkınıyordu? Hani Türkiye zenginleşmişti. Hani adam başına 10 bin dolar yıllık kazanç vardı? Yani 15 milyar dolar. 4 kişilik bir ailede 60 milyar dolar. 4 kişilik bir ailede 60 milyar dolar kazancı olan kimse bu miting meydanında yok mu? Burada yok. Nerede onlar? Nerede?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye kalkınıyor, zenginleşiyorsa bu zenginlik nereye gidiyor? Çiftçiye gidiyor mu, esnafa gidiyor mu, emekliye gidiyor mu emekliye? Memura gidiyor mu, işçiye gidiyor mu?

Değerli arkadaşlarım, burası Kocaeli, burası İzmit. Türkiye’de sanayiinin başkenti. Kalkınmanın, sanayiinin motoru burası. Otomotiv sanayi burada. Türkiye’nin en güçlü sanayi tesisleri burada. Siz Türkiye’nin kalkınmasının amiral gemisisiniz. Türkiye sizin arkanızdan kalkınacak. Nasıl İzmit şimdi kalkınmaya devam ediyor mu? Fabrikalar açılıyor mu? Kapanıyor mu? Üretim artıyor mu? Azalıyor mu üretim? Yarı yarıya inmeye başladı mı? İşsiz sayısı katlanarak artıyor mu? 30 bin kişi sadece İzmit’te bir yılda işsiz kaldı mı değerli arkadaşlarım? Kaldı mı? İşsiz kalmak ne demektir Türkiye’yi yönetenler bunu biliyorlar mı? İşsiz kalmak sadece bir insanın meşgalesini, işini kaybetmesi anlamına gelmez. İşsiz kalmak bir insanın ailedeki, mahalledeki, toplumdaki yerini kaybetmesi anlamına gelir. Siz çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan bir babanın ızdırabının ne demek olduğunu bilir misiniz? Eşinin ihtiyacına cevap veremeyen bir aile reisinin ne demek olduğunu bilir misiniz? 30 bin kişi işte burada o durumda şimdi. 1 yılda sizin yüzünüzden.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de 1 yılda Kasım ayı itibariyle 1 yılda işini kaybeden insanların sayısı 635 bin. 1 yılda Türkiye’de Kasım ayı itibariyle işini kaybeden insan sayısı 635 bin. 300 bin kişide işsiz olup da ne de olsa bana iş veren yok diye iş aramayan insan. Toplam 935 bin kişi. Türkiye’nin ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sayısı 700 bin. 700 bin askerimiz var. İşsizler ordusuna 1 yılda katılan vatandaş sayısı 935 bin. Bu iyi bir tablomu arkadaşlarım? Dünyada yani 200 ülkenin olduğu BM’ye mensup ülkelerin arasında işsizlik oranında Türkiye 4. ülke. Dünyada işsizlik oranı en çok yüksek olan ve yükselmekte olan ülke Türkiye.

Değerli arkadaşlarım, bu güzel bir Türkiye mi? Bunun arkasında ne var? Bunun arkasında kalkınmayı, yatırım yapmak, sanayi tesisi kurmak, üretim yapmak olarak görmeyen, kalkınmayı banka, kredi, faiz, repo işi zanneden, ithalatla zenginleşeceğini zanneden, devletin parasını, dövizini, birikimini, sermayesini ithalata dayayıp yapay bir refah ortamı yaratarak kalkınmayı gerçekleştirdiğini zanneden yanlış zihniyet var. Üretim yapmayan, yatırım yapmayan, fabrika açmayan, tam tersine fabrika satan zihniyet var. Bunun arkasında özelleştireceğim diye Türkiye’nin en güçlü kuruluşu, telekomu 2 yıllık, 3 yıllık kazancına karşılık karıyla ödeyecek taksitlere bağlayıp, kim olduğunu bilmediğimiz, arkasında kimin olduğundan haberdar olmadığımız, iktidarla ilişkisi netleşmemiş karışık bir uygulama var. Özelleştirme uygulaması var.

Şimdi sen o telekomları sattın, rekor karlar etti diye gazetelerde haberleri okuyorsunuz. E ne olurdu onu satmasaydın da bu devletin insanına hizmet ederek, bu devletin insanını çalıştırarak, bu ülkenin zenginliğine katkı vererek Türkiye’de çalıştırabilseydin onu. Verdik gitti.

Değerli arkadaşlarım, bu bu ülkeye hizmet vermiş, Atatürk’ten, İnönü’den, Celal Bayar’dan, Adnan Menderes’ten, Süleyman Demirel’den, Turgut Özal’a kadar kimlerin eserleri varsa, kimlerin hizmetleri varsa, kimlerin ortaya koyduğu tesisler varsa ne yazık ki bunlar bu geride bıraktığımız 6 – 7 yılda bir bir ucuz demeden, pahalı demeden elden çıkarıldı, satıldı, savıldı ve o paralarla zenginleştik diye hava basıldı. Lüks harcamalar yapıldı. Gümrük kapıları kaldırıldı, ithalat serbest bırakıldı. Zenginleştik denildi ama 3 gün sonra acı gerçek ortaya çıktı. Şimdi artık büyüme dönemi bitti, küçülme dönemi başladı. Şimdi borç ödeme dönemi başladı. Bunlar iktidar oldukları zaman 220 milyar dolar Türkiye’nin borcu vardı. Bütün Türkiye’nin. Yani Atatürk döneminden başlayarak 80 yılın borcu 220 milyar dolar. 6 yılda 500 milyar dolara çıkardılar. Bu borç senin borcun kardeşim senin borcun. Senin borcun, milletin borcu, halkın borcu. 500 milyar dolar borç oldu. Geçmişte yapılmış ne kadar eser varsa hepsi satıldı. Tüpraşlar, Ereğli Demir-çelikler, Telekomlar, SEKA’lar ne varsa hepsi satıldı. Satıldı savıldı ne oldu? Elde yok, avuçta yok, sen işsiz, ben işsiz ne olacak halimiz diye kara kara düşünen bir Türkiye tablosu yaratıldı.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin ekonomide durumu dünyadaki benzer ülkelerin tümünden farklıdır. En büyük sıkıntıyı yaşayan ülke Türkiye. Büyük açıklarımız var, büyük borçlarımız var, büyük işsizliğimiz var, fabrikalar kapanıyor. Türkiye gerçekten sıkıntılı bir noktada duruyor şuanda. Buraya da yıllardan beri izlenen bu politikayla geldik.

Şimdi bu tabloyu kimlerin ortaya koyduğu açık. Türkiye bu kadar büyük sorunlarla karşı karşıyayken bana söyler misiniz bu seçim döneminde Başbakan gittiği yerlerden vatandaşlara bu konuyu fark ettiğini gördüğünü, bu konunun nereden kaynaklandığını ve bu konuyu nasıl çözeceğini söyleme ihtiyacını hissediyor mu? Gittiği yerlerde vatandaşın bu derdinden söz ediyor mu? Başbakana bakarsanız Türkiye’nin siyasetinde sanki ekonomik sıkıntı yok, işsizlik yok, kapanan fabrikalar yok, kapanan işyerleri yok, esnafın sıkıntısı yok. 1,5 milyon insan kredi kartı borcunu ödeyemediği için takipte. 1,5 milyon insan. 500 bin insan banka kredisini, konut kredisini ödemediği için sıkıntıda. Bir çare arıyor musun? Dünyada bu tabloya çare aramayan bir tane ülke var sevgili İzmitliler. Bir tane ülke var Türkiye. Her ülke iyi kötü çare, tedbir söyledi. Biz 1,5 aydır bu hükümete bu konuda alması gereken tedbirleri anlatmaya çalışıyoruz.

Bakın, bunu önlemek için yapılması gereken şey açıktır. Bütün dünya onu yapıyor. Vatandaşın alım gücünü takviye edeceksin. İşsiz vatandaşın, emekli vatandaşın, dar gelirli vatandaşın alım gücünü takviye edeceksin. Ona destek olacaksın, o piyasaya çıkacak. Onun piyasada ortaya koyacağı talep ekonominin çarklarını döndürecek, fabrikaları çalıştıracak. Yarım çalışan fabrikalar tam çalışacak. Yatırımı, üretimi, sanayii kolaylaştıracaksın. İşçi başına aldığın primi, aldığın sigorta ödeneğini, stopajı düşüreceksin. Bugünkü düzeyde pirim ve stopaj keserek işçi çalıştırılması mümkün değildir. Dünyada işçi çalıştırmayı en çok vergiyle ağırlaştıran ülkelerin başında Türkiye var. İşsizliğin en çok olduğu yer Türkiye. Kalkınması gereken yer Türkiye. Ama sanki işçi çalıştırmak, istihdam etmek suçmuş gibi vergi üzerine vergi bindiriliyor.

Değerli

ÖDP, kendi lideri Ufuk Uras'ı kınadı.

20/12/2008 · Kategori: Haber-Izlenim

ÖDP, kendi lideri Ufuk Uras'ı kınadı.

Radikal, 19/12/2008

ÖDP lideri Ufuk Uras'ın parti içine yönelik eleştiri içeren konuşmasına sert tepki geldi. ÖDP MYK, yaptığı 'zorunlu' açıklamada Uras'ı kınadı

 

 

 

ANKARA - Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), parti içinde Ergenekoncuların olduğu imasında bulunan Genel Başkan Ufuk Uras’ı, “Partimizi ve Türkiye sosyalist hareketlerinin bütün geçmiş devrimci değerlerini faşistlik, milliyetçilik ve Ergenekonculuk gibi suçlamalarla karalamaya çalışan ve bu saldırılara çanak tutarak destekleyen tutumları çevreleri ve kişileri kınıyoruz" açıklamasıyla eleştirdi.

ÖDP’de Genel Başkan Ufuk Uras ile parti içinde Devrimci Yol geleneğinden bazı kesimler  arasında uzun süreden beri yaşanan tartışma Ergenekon davası ve çatı parti tartışmalarının ardından bölünme noktasına kadar geldi. Uras’a yakın bazı isimlerin CHP’den belediye başkanlığı için kulis yaptığı, Uras’ın parti içindeki kendisine muhalif kesimleri Ergenekoncu olarak suçladığı  iddiası ve çatı partisi girişimlerinin ardından İstanbul’da toplanan ÖDP MYK toplantısında masaya yatırıldı.

4 MADDELİK 'ZORUNLU' AÇIKLAMA

Parti için yol ayrımı sayılabilecek MYK toplantısının ardından, “Partimiz Hakkında Medyada Yer Alan Haberlerle İlgili Olarak Zorunlu Bir Açıklama" başlığıyla 4 maddelik bir açıklama yapıldı. Açıklamada, yerel seçim çalışmalarının kongrede alınan “eşitlikçi ve özgürlükçü bir sol seçeneğin oluşturulmasını" kararı doğrultusunda yürütüldüğü belirtilerek, “Medyada ÖDP’nin CHP’yi destekleyeceği şeklinde çıkan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Bazı ÖDP üyelerinin CHP listelerinden aday olmaya çalışmaları tamamen bu kişilerin şahsi tasarruflarıdır partimizi bağlamamaktadır. ÖDP yerel seçimlerde kamusal, demokratik ve katılımcı bir yerel yönetim programını esas alarak, bugünkü yerel yönetim anlayışına karşı gerçek bir alternatifi bu doğrultuda ortak hareket edebilecek bütün sol-sosyalist kesimlerle birlikte tartışmak ve hayata geçirmek için çaba göstermektedir" denildi.

Çatı Partisi çalışmalarına katılma konusunda ÖDP’nin yetkili kurulları tarafından alınmış bir karar ve Parti Meclisi ile MYK tarafından bu konuda kimseye görev ve yetki verilmediğinin belirtildiği açıklamada, medyada çatı partisi çalışmalarına katıldığı haberleri çıkan Ufuk Uras’ın da partinin yetkili kurullarına bu konuda bir karar alınmak üzere herhangi bir öneri getirmediği ifade edildi.

ERGENEKONCU SUÇLAMASINA CEVAP

Açıklamanın en dikkat çeken yerlerinden biri de Ergenekon davasına ilişkin oldu. Ergenekon davasının olumlu yönler barındırmakla birlikte ÖDP’nin, davayı “devlet içindeki bir egemenlik ve çıkar çatışmasının bir parçası" olarak gördüğünün ifade edildiği açıklamada şöyle denildi: “Partimizin bu tutumu özellikle AKP’nin arkasındaki güçler ve destekçileri tarafından sürdürülen hayasız bir karalama kampanyası ile hedef alınmıştır. Partimizi ve Türkiye sosyalist hareketlerinin bütün geçmiş devrimci değerlerini faşistlik, milliyetçilik ve Ergenekonculuk gibi suçlamalarla karalamaya çalışan ve bu saldırılara çanak tutarak destekleyen tutumları çevreleri ve kişileri kınıyoruz."

URAS NE DEMİŞTİ?

Zaman gazetesine açıklamalarda bulunan ÖDP lideri Ufuk Uras, Ergenekon davasıyla solu bulandıran faşistlerin ayıklandığını belirtirken bunun sol için ‘hayırlı bir gelişme’ olduğunu vurgulamıştı. Uras şöyle devam etmişti: “Ulusal sol denilen, kendi içinde çelişik kesim sol ile ilişki kuramadı. Çünkü sol, demokrasiden yana tutum alır. Her türlü siyasi cinayet şebekesine karşı durur. Veli Küçük’lerle, Kemal Kerinçsiz’lerle ilişkilendirilecek bir sol olamaz."

'ÖDP’lileşme süreci’nin sancısını yaşadıklarına savunan Uras, “Biz ÖDP’yi kurarken gökyüzünün, geçmişin kuyularından çıktığımızda göründüğü kadar dar olmayacağını söylemiştik. Önemli olan, geçmişin kuyularından çıkarak geleceği inşa etmektir.” şeklinde konuşmuştu. (Radikal, anka)