GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

12/3/2009 · Kategori: Gezi

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

MUĞLA MİTİNGDE YAPTIĞI KONUŞMA

12 MART 2009

 

 

 

Sevgili Muğlalılar, çok değerli kardeşlerim, bir kez daha Muğla’da sizlerle birlikte olmanın sevincini, mutluluğunu yaşıyorum. Yurdumuzun her yeri güzel, her yerinde yaşayan insanlarımızın bir başka değeri var. Ama benim gözümde Muğla’nın bambaşka bir yeri var. Muğla’mız sadece Türkiye’nin değil dünyanın en önemli, en güzel bir coğrafya parçası, eşi benzeri bulunmaz bir vatan parçası. Muğlalı insanlarımız, Muğlalı vatandaşlarımız ülkemizin aydınlık düşünceli, bilinçli, vatansever, Türkiye’yi en güç noktalardayken sahiplenip günümüze kadar şaşmadan Atatürk cumhuriyeti anlayışı etrafında kucaklamış olan bir halk, bir vatandaş kitlesi. Bütün Türkiye Muğla’ya bu duygularla bakar. Hepimiz Muğla deyince Muğla’nın bir başka yer olduğunu biliriz. Bu anlayış ve bu duygular içinde şimdi Muğla’da sizlerle beraberim. Ve bütün Muğlalı kardeşlerimi bu meydanda olan olmayan bütün Muğlalı kardeşlerimi hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden sevgiyle, saygıyla, şükranla selamlıyorum.

 

Sevgili Muğlalılar, bugün Muğla’da bu toplantıda bir aradayız. Bir belediye seçimimiz var, bir il genel meclisi seçimimiz var. Bu seçim bütün Türkiye’de büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Gördüm o pankartları, o pankartları hazırlayan bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim, eksik olmayın, sağolun. Şöyle yüz yüze gelebilelim. Çok güzel, çok teşekkür ederim, sağolun, hepsini gördüm. Çok teşekkür ederim. Kafaca belde örgütüne de, Çameli ilçe teşkilatımızı da. Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan diyen Fethiye gençlik kollarımıza da, hepsine teşekkür ederim. Bozarmut belde gençlik kollarımızı da, Dalaman ilçe başkanlığımızı da. Sağolun Ortaca’ya da tümüne. Yevmiyeyle değil yüreğimizle geldik diyen kardeşlerime de teşekkür ederim. Marmaris’e de elbette Marmaris’e de teşekkür ederim. Datça gençlik kollarımıza da. Sağolun hepsini indirelim.

 

Şimdi bu seçimin özel bir ilgiyle karşılandığına dikkati çekiyordum. Bütün Türkiye’de öyle, Muğla’ya geldik Muğla’da da öyle. Tabi bu seçim önemlide ama bana öyle geliyor ki siz buraya önümüzdeki 29 Martta seçilecek belediye başkanı arkadaşlarımıza sahip çıkmak için geldiniz tamamda sadece onun için gelmediniz bir duyguda var bende. Değil mi? Yani buraya gelirken sizin kafanızda belediyenin ötesinde bir takım düşüncelerde var, bekleyişlerde var. Yani buraya gelirken siz sadece belediye için değil, Türkiye için geldiniz gibi geliyor. Yani belediyeyi kim alacak diye değil, Türkiye’ye kim sahip çıkacak, var mı sahip çıkacak birisi diye görmek için geldiniz gibi geliyor bana. Öyle değil mi? Siz hem Türkiye’ye kim sahip çıkacak diye görmek için geldiniz. Ama bence hem de birilerine sakın ha yanlış hesap yapmayın, Türkiye sahipsiz değildir demek için geldiniz. Yani bizim mesajımızı dinlemek için değil, kendi mesajınızı Türkiye’ye vermek için, biz varız, Türkiye’ye sahip çıkıyoruz, dimdik ayaktayız demek için geldiniz. Öyle değil mi? Ben öyle anlıyorum. Eksik olmayın, hoş geldiniz, çok mutlu oldum, çok teşekkür ediyorum. Bizde o inançtayız. Türkiye’miz sahipsiz değildir. Türkiye’yi kurda kuşa yem etmeyeceğiz. Türkiye’mize sahip çıkacağız, hakkımıza, hukukumuza sahip çıkacağız.

 

Sevgili Muğlalılar nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz keyfiniz nasıldır, işleriniz yolundamıdır, keyfiniz yerinde midir, geliriniz, gideriniz birbirini karşılıyor mu? Kazancınız, masrafınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödeniyor mu, çocuklar iş bulabiliyorlar mı? Emekliler şöyle rahatça hayatlarının bu son döneminde huzur içinde, güvenlik içinde yaşayabiliyorlar mı? Esnaf ticaretinden memnun mu? Çiftçi çiftçiliğinden memnun mu? Ektiğini uygun fiyata satabiliyor mu? Masrafı, kazancı birbirini karşılıyor mu? Yani çiftçide iyi değil, esnafta iyi değil, emeklide iyi değil, ev kadını da iyi değil, öylemi? Gençlerde iş bulamıyor.

 

Sevgili Muğlalılar, gerçekten durum böyle. Sadece Muğla’da değil, Türkiye’nin her yerinde böyle. Bakıyorum Muğla’da bu toplantımızda köylerden gelmiş çiftçilik yapan, tarımdan geçimini sağlayan değerli Muğlalı çiftçi kardeşlerim var. Kardeşimiz diyor ki, ben çiftçiyim, yazmış kağıda “Anamda burada, babamda burada” diyor. Merak etmeyin gereken dersi seçimde 29 Martta yanına ananı da, babanı da alıp sandıkta vereceksin. Göstereceksin onlara. Çiftçinin anasını, babasını sandıkta ona göstereceksin.

 

Şimdi sevgili Muğlalılar, pamuk eken Muğlalılar, var değil mi aranızda? Nasıl pamuğun durumu? Pamuğun durumu iyimi? Pamuğu bu sene kaça verdiniz? 800’e. Daha bile aşağıya ama 800’e. 2002’de kaça veriyordunuz? 2002’de de gene aynı şekilde. 2002’de de 800’dü, şimdide 800. Peki gübre ne oldu, mazot ne oldu? Gübre 2002’de 15 milyondu, 2009’da 70 milyon oldu. Değil mi? 800’dü şimdi gene 800. Pamuğun tablosu bu. Zeytinyağı neydi? 3-3,5 milyon değil mi? 2002’de aşağı yukarı gene öyle. Şimdi tütünü hiç sorma. Tütün zaten bitti. Tütünü fiilen bütün Türkiye’de bitirdiler. Sigara tüketimi bittimi? Hayır sigara devam ediyor. Ama hangi tütünü içiyoruz? Dışarıdan getirilen ithal tütünü içiyoruz. Kendi çiftçimizin tütünü yasakladık, çiftçiyi mağdur ettik. Sadece tütün ekilebilecek olan o kıraç topraklardan para kazanılması şansını kaldırdık, dışarıdan tütün ithal ediyoruz, onunla sigara yapıyoruz o sigarayı vatandaşımıza satıyoruz. Pamuğu Yunanistan’dan ithal ediyoruz. Yurtdışından pamuk ithal ediyoruz, Türkiye’deki pamuk ekimini karlı olmaktan çıkardık, onu da inişe geçirdik, pamukta ekilmez hale geldi. Narenciye ne oldu? Narenciye dalında kaldı. Eken pişman, toplayan pişman. Şimdi maden özellikle Marmaris’i nasıl bozduğunu arkadaşlarımız bize hatırlatıyorlar.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, sevgili Muğlalılar, çiftçi bu toplumun temeli, topraktan geçimini sağlayan insan. Hepimizin güvencesi. Dünyada tarımda en ileri gitmiş ülkelerin arasındaydık. Kendimize yetirdik. Şimdi dışarıdan tarım ürünü ithal ederek ayakta kalabiliyoruz. Çiftçiliği cezalandırdık, çiftçiliği geri plana ittik. Türkiye ekonomisini böyle kurtaracağımızı zannettik. Türkiye mısırını da ithal ediyor, buğdayını da ithal ediyor, pamuğunu da ithal ediyor, meyvesini de ithal ediyor. Böyle bir noktaya Türkiye’nin gelmesi iyi olmuştur diyebilir miyiz? Bunun doğru bir politika olduğunu söylemek mümkün mü? Dünyada kalkınmış olan ülkeler tarımlarına destek vermiyorlar mı, sahip çıkmıyorlar mı, çiftçilerini desteklemiyorlar mı?

 

Değerli arkadaşlarım, bu dönemde 2002 - 2009 bu 7 yıllık dönemde hiç şüphe yok Türkiye’de tarım en büyük sıkıntıyı çeken kesimlerin başındadır. Tarımdan insanlar göçmüşlerdir, kentlere gelmişlerdir, kentlerde geçimlerini sürdüremez hale düşmüşlerdir. Sosyal sorunlar yaratılmıştır. Ekonomik sorunlar yaratılmıştır. Çiftçinin hali böyle. Esnafın hali nasıl? Esnafın işi yolundamı? Ticareti yerinde mi, kazancı yerinde mi? Düşünün burası Muğla. Türkiye’nin en gelişmiş yerlerinin başında geliyor. Turizm diye bir olay var. Siz sadece buradaki kendi vatandaşımıza değil, buraya gelmiş olan yerli yabancı bütün turistlere de mal satıyorsunuz, ticaret yapıyorsunuz. Buradaki esnafın, buradaki ticaret erbabının durumu her yerden daha farklı, daha iyi, daha çok imkanları var. Burada daha çok para dönüyor. Hem Türk parası dönüyor, hem yabancı para dönüyor. Avrupa’da kazanılan burada harcanıyor. Öyle olduğu halde buradaki esnafımıza bir sorun bakalım yanında çalışan çocuğun pirimi, stopajını ödeyebiliyor mu? Dükkanın kirasını ödeyebiliyor mu? Çeki, senedi dönüyor mu? Onlarda şikayetçi. Türkiye’de esnafta şikayetçi, sanayide, işadamı da şikayetçi. Türkiye hani kalkınmıştı? Hani Türkiye zenginleşmişti? Hani Türkiye almış, vermişti. En ileri ülke haline geliyorduk. Ne oldu? Şimdi birbiri ardından kaygı verici haberler geliyor. Türkiye’de fabrikalar kapanıyor. Şimdi fabrika açma, fabrika yapma çağı, dönemi bitti bu iktidarda şimdi Türkiye fabrika kapatma dönemine geldi. Bu iktidar fabrika satan, fabrika kapatan iktidar olarak hatırlanacaktır. Türkiye’de 500 işçinin üzerinde işçi çalıştıran 350 tane büyük fabrika var. Bunların yarısı kapandı, 350 fabrikanın yarısı kapandı, diğer yarısı da kapasiteyi düşürdü. Bugün sanayiimizde 10 tane tezgahtan 4 tanesi çalışmıyor. Tezgah kurulmuş, tezgahı kurmak için para harcanmış, borç alınmış, döviz bulunmuş, satın alınmış, getirilmiş, monte edilmiş, o fabrika çalışacak diye işçi tutulmuş, ustabaşı tutulmuş, mühendis tutulmuş, çalışıyor. Şimdi birden bire o 10 tezgahın, her sanayideki 10 tezgahın 4 tanesi kapandı. O 4 tanesinden geçimini sağlayan insan işsiz, mühendis işsiz, usta işsiz. O fabrikalara para yatırmış olan iş adamı o borcu nasıl ödeyeceğim diye kıvranıyor, faiz üzerine geliyor. O fabrikaları kurmak için diyelim 1100 liradan doları alan o işadamı şimdi 1700 liradan, 1760 liradan o borcu ödemek zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış.

 

Değerli arkadaşlarım, bunun doğru bir politika olduğunu söylemek mümkün mü? Kalkınan bir ülkenin durumu olarak bunu söylemek mümkün mü? Bakınız 2008 Kasımı – 2009 Kasımı 12 ayda, 1 yılda Türkiye’de 1 milyon insan işini kaybetti. Kasım itibariyle söylüyorum. Aralık yok, 2009’un Ocak’ı yok, Şubat’ı yok. Asıl ciddi sıkıntının ortaya çıkmaya başladığı günler o günler.

 

Değerli arkadaşlarım, işsizlik en temel sorun haline geldi. Yeni gençlerimize iş vermek bir yana işini bulmuş, fabrikasını bulmuş, işini kurmuş olan insanlar işini kaybetme noktasına geldi. Onlar işini kaybeder hale geldiler. Bunun altında ne yatıyor?

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye büyük para harcadı, çok büyük para kullandı. Gelmiş geçmiş hiçbir iktidar bunların kullandığı parayı kullanmadı. Nasıl para kullandı bunlar? Halktan vergi aldılar, halka zam yaptılar oradan aldılar onları bir kenara koyuyorum. Bunların ötesinde gelmiş geçmiş iktidarların hiçbirisinin kullanmadığı bir başka büyük kaynağı kullandılar. İki tane kaynak kullandılar. Birisi büyük borç yaptılar değerli arkadaşlarım. Büyük borç yaptılar. İki; var olan fabrikaları, tesisleri Türkiye’nin zenginliğini sattılar. Eldekini, avuçtakini, geçmiş dönemlerde yapılmış olan eserleri sattılar ve onların parasını aldılar, o parayı kullandılar kullanıyorlar.

 

Şimdi iki tane soru var. Bunlar Türkiye’nin kaynaklarını, çünkü borçla Türkiye’nin kaynağı. Onu ödeyecek olan millet, sizsiniz, sizin çocuklarınız, bizim çocuklarımız, millet ödeyecek o parayı. Milletin parasını hangi ölçüde aldılar bir. İki; o parayı nasıl kullandılar, nerede kullandılar. Millet bunu soracak. Şimdi bakın size rakamı veriyorum.

 

Sevgili Muğlalılar, 85 yıllık cumhuriyet döneminde içinde Atatürk İnönü hükümetleri var, içinde Celal Bayar, Adnan Menderes hükümetleri var, içinde Demirel hükümetleri var, içinde Turgut Özal hükümetleri var. İçinde Erbakan hükümeti dahil, diğerleri dahil tüm hükümetler var. 2002’ye kadar 1923 – 2002. 89 yıl. Bu dönem içinde Türkiye’nin gelmiş geçmiş hükümetlerinin alıp harcadığı borç 220 milyar dolar. Hepsinin, tümünün 220 milyar dolar borcu. Kaç yıl için? 89 yıl için.

 

Değerli arkadaşlarım, sadece bu hükümetin sadece 7 yılda sizin adınıza aldığı borç 500 milyar borç. 220 nerede, 500 milyar nerede? Bugünkü borç 500 milyar. Arada 280 milyar dolar sadece bunların kullandığı borç var.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu kadar büyük kaynak kullanmış, Türkiye’ye bu kadar yük yüklemiş Türkiye’nin sırtına, bu kadar borç yüklemiş, 80 küsur yılın kullandığı paradan daha fazlasını 220 – 280. 280 milyar dolar kullanmış iyimi? Yetmemiş elde avuçta ne varsa satmış. Elde avuçta. Cumhuriyet döneminde yapılmış ne kadar eser varsa hepsini satmış. Yani Tüpraşlar, Ereğli demir-çelikler, telekomlar hepsi satılmış.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bunun üzerine de onu koy. Birde şunu düşünün. O 220 milyar dolarla o gelmiş geçmiş hükümetler neler yaptı? Türkiye’de neler yaptı bir onu düşün. Türkiye’yi teslim aldılar Türkiye’de iplik yok, dokuma yok, tekstil yok, şeker yok, çimento yok, demir yok, bir şey yok Türkiye’de. O yok Türkiye’de onlar iplik fabrikalarını kurdular, tekstil fabrikalarını, şeker fabrikalarını kurdular. O olmayan Türkiye’de Karabük demirçeliği kurdular, Ereğli demirçeliği kurdular, İskenderun demirçeliği kurdular, alüminyum fabrikalarını kurdular Seydişehir alüminyumu. Petro kimya tesislerini kurdular, petrol çıkardılar, rafineri kurdular.

 

Değerli arkadaşlarım, demiryoluyla Türkiye’yi döşemeye çalıştılar. Sivas’a demiryolunu uzattılar. Karayolu yaptılar, baraj yaptılar, Atatürk barajını yaptılar, Keban barajını yaptılar, termik santralleri yaptılar.

 

Değerli arkadaşlar, en son 220 milyar dolarla oldu. Üniversite yaptılar, ordu kurdular, hava kuvvetleri yaptılar, deniz kuvvetleri yaptılar. Gençlerimizi eğittiler, hastaneler açtılar. Değerli arkadaşlar, her şey 220 milyar dolarla. 280 milyar dolarla Allah’ını severseniz bunlar ne yaptılar? Ne yaptılar Allah aşkına? TOKİ karşılar mı bunu? Bir TOKİ’yle izah etmek imkanı var mı bunu? Ayrıca eldeki avuçtaki o fabrikaları sattılar satarken bari çık da Allah razı olsun de. Bu eseri gerçekleştiren insanlardan Allah razı olsun de. Bunlar bu tesisleri kurdular, yıllarca Türkiye’ye hizmet etti, şimdi ben bunu satıyorum, şükranla bir adını anıver. Tam tersine sanki düşmanmış gibi suçlayarak ne yaptılar bunlar diye cumhuriyet dönemine hakaret üzerine hakaret ediyor, ondan sonrada o cumhuriyet döneminin eserlerini satarak gününü gün ediyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye eğer o imkanları ekonomimizin altyapısını güçlendirmek için, yeni işyerleri açmak için, yeni sanayi tesisleri kurmak için, teknolojiyi geliştirmek için, gençlerimizi eğitmek için harcamış olsaydı bugün Türkiye bambaşka bir Türkiye olurdu. Şimdi ithalata alıştık, ithalata o paraları harcadık. Türkiye’de dışarıdan aldı her şeyi, pamuğunu da dışarıdan aldı, meyvesini de dışarıdan aldı. E borçlar arttı. Şimdi o borçları nasıl ödeyeceğiz diye Türkiye sıkışmaya başladı.

 

Sevgili Muğlalılar, bunun yanlış bir politika olduğu ortadadır. Bankaları sattılar, fabrikaları sattılar, ekonomi üzerindeki kontrolü kaybettiler, Türkiye’yi ayakta tutacak, Türkiye’nin üretimini arttıracak, sanayiini geliştirecek, güçlendirecek ciddi adımlara yönelmediler. Ve şimdi krediydi, borçtu, repoydu, faizdi diyerek ekonomiyi para, faiz, kredi repo diye anlayarak tarımı unutup, üretimi unutup, sanayiyi unutup Türkiye’nin gerçek zenginliğini ayağa kaldırmayı unutup rakamları şişirip onunla tatmin oluyorum diyerek günü geçirdiler. Şimdi balon sönmeye başladı, köpük çözülmeye başladı, makyaj akmaya başladı, işsizlikti, kapanan fabrikalardı, piyasanın daralmasıydı, esnafın bunalmasıydı gerçek sıkıntılar ortaya çıkmaya başladı.

 

Bakın bir süredir iktidara diyorum ki, bakın dünyanın her yerinde tedbir alınıyor, sizde tedbir alın seyrediyorsunuz. Bakın Türkiye’de bu sıkıntının bedelini insanlar ödüyor, borçlar ödenemez hale geldi. Bugün Türkiye’de hızla borçluluk rakamları şişiyor. Bakın Merkez Bankasının rakamlarını veriyorum size sevgili Muğlalılar, Türkiye’de ferdi kredi ve kredi kartı borçlusu olarak borcunu ödeyemez hale düşmüş insan sayısı 2007 yılında 207 bindi. 2008 yılında 686 bine çıktı. 3 katından fazla arttı. 2009 yılının Ocak ayında 138 bin kişi sadece Ocak ayında borç ödeyemez hale geldi. Onu bütün yıla yansıtacak olursak 1,5 milyonun üzerinde 2009 yılında insan kredi kartı borcunu ödeyemez hale gelecektir. Bu vahim bir manzaradır. Yani kredi kartı borcunu ödeyemeyen insanlar artık tek başlarına değil aile olarak ciddi bir mali yükün altına girmişler demektir. Onun sıkıntısını yaşayanlar bilir, onun acısını yaşayanlar bilir. Adam işinden ayrılmış, elinde banka kredi kartı var. Kredi kartıyla alışveriş yapmış, artık maaş gelmiyor, ne olacak, nasıl ödeyecek? Ödeyemiyor. Ödeyemeyince temerrüt faizi işlemeye başlıyor. Temerrüt faizi Allah muhafaza. Normal faizle ödeyemeyen insan temerrüt faiziyle ödeyebilecek mi? Ve sıkışmaya başlıyor. Böyle bir borçluluk helezonu Türkiye’yi kavramaya başladı değerli arkadaşlarım. Şimdi önümüzdeki dönemde ciddi bir sorun olarak bu çıkacak. Hükümete dedik ki, bunlara bir çare bulun, dondurun bunların borçlarını, bunlar iyi niyetli insanlar, işinden çıkarıldığı için ödeyemiyor. Dondur borcunu, takside bağla, süreye yay, ödenebilir hale gelsin. Hiç ilgilenmedi.

 

Geçenlerde bunları ben konuşuyorum. E biliyorsan söyle dedi. Söyle eğer söyleyemezsen konuşma, söylediğin reçeteyi de uygulamazsam ben siyasi hayatımı bitiririm dedi. Şimdi biz ona siyasi hayatını bitir falan diye bir şey söylemiyoruz. Onu millet kararlaştırır. Millet bilir o işi. Sen çareyi uygula. Ekonomi sıkıntıda tedbir al. E sen konuşuyorsun biliyorsan söyle dedi. Biliyorum dedim 7 tane madde söyledim ona 7 tane madde. Bunun üzerine bu ağzını bozdu. Yok 40 fırın ekmek ye, git ehlinden öğren de gel, sen kim oluyorsun da bunları söylüyorsun. Merak etmeyin ben ağzının payını verdim.

 

Şimdi aradan bir 10 – 15 gün geçti. Bugün gazetelerde var. Bizim o teklif ettiğimiz maddeleri çalışmaya başlamışlar. O istikamette çözüm arayışına girmişler. Sana biz onu zamanında söyledik. Yani orada mesela şunu söylemiştik biz hatırlatayım. Demiştik ki, ekonomiyi hareketlendirmek, talebi arttırmak lazım. Sanayiyi teşvik etmek lazım. Bunun için çalışan insanın üzerinden alınan prim ve stopajı azaltmak lazım. Türkiye’de prim ve stopaj dünyada en yüksek. Yani bu kriz döneminde bir kişiyi çalıştırana devlet diyor ki, sen onun maaşını ödüyorsun, onu istihdam etmişsin çalıştırıyorsun. Madem öyle yapıyorsun ona verdiğin paranın yarısı kadar bana da ver diyor. Kardeşim bu kriz döneminde, bu işsizlik döneminde eğer bir işadamı, bir esnaf yanına birisini alıp çalıştırıyor ise ona gidip teşekkür etmek lazım. Ona işçiye verdiğinin yarısı kadar asgari ücretin en azından yarısı kadar bir ek ödemede bana yap demeyeceksin. Senin parandan önce Türkiye’de ailenin içine girecek aylık maaş önemli. Bırak ailenin içine girecek maaşı o veriversin. Sen birde onun üstünden ek vergi alacağım diye onun tepesine binme. Yanlış politikadır bu. Bunu anlatıyoruz. Hiçbir Avrupa ülkesinde Türkiye’deki kadar yüksek çalışan insandan ek vergi alınmıyor. Bunu biraz indir dedik. Olmaz falan diye bu bağırdı, çağırdı. Şimdi onun üstünde çalışıyorlar. Öyle olacak, yapılması gereken bu. Stopajı indireceksiniz, KDV oranlarını indireceksiniz. ÖTV’yi indireceksiniz.

 

Bakın biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak ne diyoruz? Önümüzdeki dönem Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çiftçinin kullandığı mazottan ÖTV almayacağız, ÖTV alınmayacak çiftçinin mazotundan. Gübredeki KDV’yi %1’e indireceğiz. Bu destek politikalarını bütün dünya uyguluyor. Sende uygulayıver.

 

Değerli arkadaşlarım, bu artık bir kaçınılmaz ihtiyaç haline gelmiştir ve şimdi o noktaya bu iktidarında gelmek zorunda olduğunu görüyorum. Arayışa başladılar. Zamanında girsene. Sana Cumhuriyet Halk Partisi söyledi. O doğrultuda çalışmanı yap, adımları hep birlikte atalım ve Türkiye’yi rahatlatmaya çalışalım.

 

Değerli arkadaşlarım, ekonominin durumu ortada. Gerçekler ortaya çıkmaya başladı, makyaj döküldü, sıva dökülmeye başladı, sıkıntı her yerde hissediliyor. Gerçek görülüyor. Peki yolsuzluklarla ilgili tablo nasıl? Yolsuzluklar ne alemde? Yolsuzluklarla ilgili tartışmaları da izliyorsunuz herhalde değil mi? Ne olduğunu görüyorsunuz.

 

Bakın sevgili Muğlalılar, biliyorsunuz ama bir daha söyleyeyim. Bugün Türkiye’de cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış ölçekte, cumhuriyet tarihinde görülmemiş yoğunlukta ve yepyeni bir zihniyetle yolsuzluk yapılıyor. Hangi zihniyetle yolsuzluk yapılıyor? Eskiden yolsuzluk kişilerin, şahısların yaptığı yolsuzluktu. Eline fırsat geçen birisi eğer sütü bozuksa, ahlakı zayıfsa şeytana uyup yolsuzluk yapıyor idi. Şimdi durum değişti. Şimdi yolsuzluk kişiler yapmıyor, şimdi teşkilatlı yolsuzluk var. dernekleşmiş yolsuzluk var, şirketleşmiş yolsuzluk var, sistemli yolsuzluk var, mevzuata uygun yolsuzluk var. mevzuatla birlikte yapılan yolsuzluk var. Devletin himayesinde yapılan, devletin katkısıyla yapılan yolsuzluk var.

 

Değerli arkadaşlarım, bir Deniz Feneri olayı var. İşte bu anlayışı ortaya koyuyor Deniz Feneri. Adam gitmiş Almanya’da dernek kurmuş. Diyor ki, Türkiye’deki yoksullara yardımcı olacağım, açları doyuracağım, yoksulları giydireceğim, bana yardım verin, mübarek ramazan ayında gidiyor milletin fitresini, zekatını topluyor, parayı topluyor camilerde dolaşarak, din iman diyerek. Paraları topluyor, topladığı paraları bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye taşıyor. Türkiye’de o gelen parayla şirket kuruyorlar kendi aralarında her birisi çeşitli şirketler kuruyorlar. Yetmiyor birde televizyon kanalı kuruyorlar. Televizyon kanalında da Tayyip beyi methediyorlar, iktidarı methediyorlar, AKP’ye destek oluyorlar. Hangi parayla? Din iman diye toplanmış fitre, zekat parasıyla Almanya’daki vatandaşın helal parasıyla kendi karışık işlerini finanse ediyorlar. Şimdi bu çark ortaya çıktı. Bu iş olurken bu şirkete hükümet ne yapıyor Türk hükümeti? Olmaz böyle şey yapmamı diyor. Hayır. Bunlara diyor ki, siz hayırlı bir iş yapıyorsunuz bunlara kamuya yararlı, topluma, millete yararlı damgasını vuruyor. Devlet teşkilatında işlerini kolaylaştırsınlar diye. Bunlar devlete hizmet eden teşkilattır diyor. Bunlardan vergi kolaylığı sağlayıp vergi almama yoluna gidiyor. Mehmetçik vakfına, şehitlerimizin ailelerine, gazilere yardımcı olmak için kurulmuş, hayatını, canını bu vatan için gözden çıkarmış, mayına basmış, bacakları kaybolmuş o insanlara tanımadığı vergi bağışıklığını, vergi muafiyetini bu sahtekarlara tanıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, kim yapıyor bunu? Hükümet yapıyor. Yolsuzluğu öbürü yapıyor, vergi bağışıklığını kim sağlıyor? Hükümet sağlıyor. Başbakana soruyoruz tanıyor musun bunu diyoruz. Tanımıyorum demeye çalışıyor ama arkasından tanıyorum diyor. Nasıl tanımasın oğulları bacanak.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir olay bu Deniz Feneri. Hala gerekeni yapmıyorlar. Almanya tuttu bu işi bu suçtur dedi, bu yanlış iştir dedi takip etti, yargıladı ve cezalandırdı. Sizde harekete geçin diyoruz. Bize diyorlar ki, yazı yazdık Almanya’ya dosyayı bekliyoruz diyorlar. Kardeşim sen Almanya’daki dosyayı niye bekliyorsun? Bu soygunu yapanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, soyulan insanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, kurye yapıp buraya parayı getirenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, RTÜK’ün başında. Türkiye’de devlet teşkilatının başında. Türkiye’de kurulan şirketler bizim ticaret kanunumuza göre kurulmuş şirketler. Televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Ya sende harekete geç diyoruz Almanya’dan dosya gelsin diyor. Almanya 6 ay dosya beklendi 6 ay. Almanya’da dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı Türkiye’ye çoktan gelmişti. Baktık dosya gelmiyor onun üzerine ben bir arkadaşımızı görevlendirdim Ali Kılıç arkadaşımız Almanya’yı yakından tanıyor. Git şu dosyayı al gel dedim. Gitti dosyayı aldı getirdi. Bende çıktım miting meydanlarında Başbakana dosya, dosya diyordun işte al sana dosya diye gösterdim. Şimdi Başbakan diyor ki, almış eline diyor kırmızı kaplı dosyayı onu gösteriyor diyor. Türkiye’de kırtasiyecilerde öyle kırmızı kaplı dosya çok diyor. Şimdi kırmızı kaplı dosya Türkiye’de çok da, hakkında zimmet ve kalpazanlık iddiasıyla savcıların fezleke tanzim ettiği bir Başbakan dünyanın Türkiye dışında hiçbir yerinde yok. Yani Türkiye’de Başbakan dosyalı, dosyası ortada, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak onları önleyebiliyor. Sonrada çıkıyor diyor ki, kırtasiyede dosya çok, kırmızı kaplı dosya çok. Sen kırtasiyecideki dosyanın rengini, kapanığını bırak da içine bak, içine, içinde neler var o dosyanın!

 

Tabi bunları ben anlatıyorum. Olay bundan ibarette değil. Türkiye’de son dönemde yaşanan olayları şöyle bir gözden geçirin her alanda yolsuzluk var. Mesela telekom satışı. Yani öyle bir satış oldu ki sevgili Muğlalılar, hatırlıyorsunuz satışın ödenmesi gereken yıllık taksitinden daha fazla yılda telekom kar getiriyor. Alanlar karın bir kısmıyla taksiti ödediler. Satış yapıldıktan sonra bunlar çıktı biliyorsunuz Lübnan’da Hariri ailesine satıldı. Satış yapıldıktan sonra bunlar çıktılar dediler ki, biz sattık bunu ama senin ödeyeceğin KDV’nin %10’unu indirdik dediler. %10 KDV indirimi yapıldı 100 milyonlarca dolar. Yani bu para Hariri ailesinin cebine mi girdi, yoksa Başbakanın uygun gördüğü bir çevreye mi gitti? Nereye gitti bilemem. Yani o %10 devletten çıktı, milletten çıktı. Milletten çıktı bir yere gitti. Ve bunun kararını bunlar aldılar. Yani niye aldınız kardeşim. Bu kıyağı niye yaptınız niye, kime yaptınız bu kıyağı? Bu ortaya çıktımı? Çıkmadı. Şimdi bütün bunlar ortaya çıkacak. Ne zaman ortaya çıkacak? Cumhuriyet Halk Partisi iktidara gelip milletvekili dokunulmazlığını kaldırdığı zaman bütün bunların içyüzü ortaya çıkacak. Şimdi biz bunları anlatıyoruz. Sadece buda değil, Tüpraş’ın %14.75’ini Ofer’e sattılar İsrailli Ofer’e. Bunun kanunsuz olduğu ortada. 750 milyon dolar Türkiye’nin zararı. Bunlar büyük rakamlar, ciddi olaylar. Bunların her birisinde önemli konu var. Yani bunları ben söylüyorum, Başbakan çok kızıyor. Buna kızıyorsan cevap ver. Çık anlat doğrusunu. Deniz Feneri’ni gel anlat. Muğla’ya geldi mi Başbakan? Gelmedi mi? Gelirse Deniz Fenerini bir anlatmasını isteyiverin. Deniz Fenerini bir anlatıversin. Şimdi bunu konuşmamızdan rahatsızsa buna cevabını verir. Bak ben sürü iddia söylüyorum.

 

Efendim 80 yıl önce nüfus kağıtlarında ekmek karnesi verildi diye mühür varmış. 80 yıl önce valiler Cumhuriyet Halk Partisi il başkanı da oluyormuş. Bunları anlatıyor. Şimdi ya kardeşim oradan başladı, buraya geldi. Ne bedeller ödedik diyor. Sen daha ananın karnında bile değildin bu işler olduğu zaman. O işi yapan insanlar Türkiye’yi demokrasiye taşımak için, Türkiye’yi ekonomik kalkınmaya taşımak için ne gerekiyorsa onu kendileri yaptılar. Türkiye’yi bir demokratik hukuk devleti haline dönüştürdüler. 80 yıl önce valiler Cumhuriyet Halk Partisi il başkanıdır diye sen örnek göstereceğine bugün günümüzde valileri AKP’nin il başkanı gibi kullanıyor olmanın hesabını bir ver. Bak Yüksek Seçim Kurulu çıktı böyle şey olmaz dedi. Seçimin adaleti var, hukuku var, düzeni var, böyle bir şey olamaz dedi. Beni ırgalamaz diyor. Yüksek Seçim Kurulu seni ırgalamıyorsa kim seni ırgalıyor? Sen hukuk dinlemez misin, yasa dinlemez misin? Anayasa dinlemez misin? Sen nesin ne? Ali kıran baş kesen misin sen? Yüksek Seçim Kurulu ırgalamıyor bunu. Yüksek Seçim Kurulu çaresiz kalıyor, savcıya suç duyurusu yapıyor, İçişleri Bakanına suç duyurusu yapıyor. Buda diyor ki ben valimi yedirmem. Sen valiyi yedirmem diyorsun ama işine gelmediği zaman bir ilde üç defa vali değiştiriveriyorsun.

 

Değerli arkadaşlarım, devlet düzenini allak bullak ettiği ortadadır. Bugün açıkça ifade ettim. Bütün devlet görevlilerine bir kez daha Muğla’dan ifade ediyorum. Herkes aklını başına alsın, iktidarlar gelir geçer. Hiçbir iktidar ebedi değildir. Hele bu iktidarın ebedi olmadığı çok açıktır. İnşallah 29 Mart’ta da gidici olduğunu herkes görecektir. 29 Martta görecektir. Bu iktidar gidicidir. Kimse bu iktidara dayanmasın. Kanuna dayansın kanuna. Hukuka dayansın, devletin düzenine dayansın. Bu iktidara sırtını dayayanlar, Recep Tayyip Erdoğan’a sırtını dayayanlar, AKP’ye sırtını dayayanlar bilsinler ki bu iş böyle gitmez. AKP’yle gelenler günün birinde ASP ile giderler. AKP’yle gelenler Acele Posta Servisiyle giderler.

 

Şimdi sevgili Muğlalılar, Başbakan bizim haklı ve önemli söylediklerimiz konusunda kişisel suçlama, tartışma, kavga açarak bu konuları örtbas etmek istiyor. Aslında Başbakana daha önce söyledim bir kez daha söylüyorum. Bu konularda rahatsızsa yapması gereken iş; gelip milletin önünde bu konuları derli toplu konuşmaktır. Eğer haklı olduğuna inanıyorsa, benim bu söylediklerime verecek bir cevabı varsa, ya da benim hakkımda söyleyeceği bir iddiası varsa milletin önünde, televizyonda eşit süre tanınarak Türkiye’nin saygın televizyoncuları, gazeteleri önünde bu konuyu konuşalım. Millet onu da dinlesin, beni de dinlesin. Onun benim hakkımda söylediklerini de dinlesin, benim onun hakkında söylediklerimi de dinlesin. Eğer varsa cevabı söylediklerime cevabını versin. Ben onun söylediklerine cevabımı vereyim millette takdir etsin. Millet televizyonda kim doğru söylüyor, kim yanlış söylüyor, kim samimi, kim değil, bunu görür. Ben buna güveniyorum. Gel çıkalım her şeyi orada konuşalım. Ne korkuyorsun, ne kaçıyorsun milletten! Bütün demokrasilerde uygulama bu değil mi? Seçimden önce partiler çıkıp bu konuları konuşmaz mı? Amerika’da konuşmadı mı, Fransa’da konuşmadı mı? Her yerde böyle olur. 2007’de geliyordun şimdi gene gelsene. Gelemiyor. Peki televizyonda milletin önünde konuşmuyorsun ama dilinin altında bir takım laflar var. Bak bende açıkça bir şeyler söylüyorum. O zaman gel sana gene bir çağrı yapayım. Mecliste bütün milletvekillerinin değil sadece iki kişinin Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ikisinin milletvekili dokunulmazlığını kaldırıverelim. Sende milletvekili dokunulmazlığının arkasına saklanma, bende saklanmayım. Birlik de sade vatandaş olarak hukukun karşısına, yargının karşısına, savcının karşısına, kanunun karşısına çıkıverelim. Buna da hayır diyor. Gel televizyonda konuşalım diyoruz hayır diyor. Gel diyoruz dokunulmazlıklarımızı kaldıralım hayır diyor. E ne yapıyorsun? Milleti köşeye sıkıştırarak tartışmaya yapılmadan, gerçekler ortaya çıkarılmadan bu işi bağlamak istiyor. Şu Tunceli’de olanlara bakın sevgili Muğlalılar. Olacak iş midir Allah aşkına? Seçime 3 gün kalmış buzdolabı dağıtıyorlar, çamaşır makinesi dağıtıyorlar, üçlü kanepe dağıtıyorlar. Çekyat dağıtıyorlar. Neymiş? Yoksullukla mücadele ediyorlarmış. Bak, bak, bak. Yoksullukla mücadele programı buzdolabı dağıtıp. Yoksulluk sadece Tunceli’de değil, her yerde var. Her yerde dağıt o zaman. Her yerde dağıt niye Tunceli’de dağıtıyorsun? Tunceli’yi köşeye sıkıştıracak. Tunceli’yi tutacak köşeye sıkıştıracak. Niye Tunceli?

 

Şimdi seçime daha epey varken hatırlarsınız Başbakan diyordu ki, bu seçime girerken İzmir’i alacağız, Çankaya’yı alacağız. Değil mi? Öyle diyordu. Şimdi seçime yaklaşınca İzmir lafı da unutuldu, Çankaya lafı da unutuldu. Onları bıraktılar artık, havlu attılar. Öyle bir iddia kalmadı. Ama anlaşılıyor yeni bir hedef koymuş, Tunceli hedefi koymuş. Tunceli hedefini niye koydu diye düşünüyorum. Herhalde İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir fırtına gibi estiğini görerek Kemal Kılıçdaroğlu’na ve onun çok sevdiği Kamer Genç’e, çok yakın dostu Kamer Genç’e haddini bildirmek için hedef diye Tunceli’yi seçmiş. Tunceli’yi şöyle ayırıp orada ne gerekirse buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, koltuk takımı ne istiyorsan verelim aman ne olur şu Tunceli’yi bize ver de millete bir ders verelim, millete çıkıp bir konuşalım demek için çırpındığını anlıyoruz. Öyle değil mi?

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle seçim olur mu, böyle demokrasi olur mu, böyle hukuk olur mu? Bunları söylüyorum Başbakan diyor ki, 400 – 500 buzdolabı dağıtmakla seçim adaleti bozulur mu diyor. 400 – 500 buzdolabı dağıtarak seçim adaleti bozulmazmış. Peki kaç adet buzdolabı dağıtarak seçim adaleti bozulur? Kaç olacak, ne zaman bozulacak? Tunceli’de 500 tane buzdolabı, Nazmiye’de 500 tane buzdolabı önemli. Yani önemli olsa ne, olmasa ne? Yanlış, yanlış. Bir zamanlar Turgut Özal hani diyordu ya Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz diye. O anlayışın uzantısı. Şimdi oraya paraysa para, buzdolabıysa buzdolabı, kömürse kömür ne gerekirse yapacağım seçim alacağım diyor idi. Şimdi bununda olmayacağını gördü. Son zamanlarda nereye geldi? Son zamanlarda diyor ki benim başkanımı seçmezseniz hizmet gelmez. Şimdi bu tehdit, şantaj noktasına geldi.

 

Değerli arkadaşlarım, yani eğer sen kime hizmet vereceksen onun orada seçilmesi gerekiyorsa seçimi kaldıralım sen tayin ediver belediye başkanlarını. Milleti ne yoruyorsun, milleti ne ortaya çıkarıyorsun. Tayin et o zaman. Hani tek parti diyordun, 80 küsur yıl önce diyorsun. Senin bu anlayışını 80 yıl öncekiler bile uygulamadılar. Sen ne yapıyorsun demokraside var mı böyle bir şey? Önce bakanları başladı, şimdi kendisi başladı. Bu neyi gösteriyor buluyor musunuz sevgili Muğlalılar. Bunlar yolun gözüktüğünü, Abbas yolcu, Abbas’ın yolu tuttuğunu gösteriyor. Buna eskiler asarı izmihlal derlerdi. Çöküş belirtileri, çöküş işaretleri. Yani çıkmaza girdin mi başlarsın. Önce çıkar sağlayıp değiştirmeye gayret edersin. O olmazsa tehdit etmeye başlarsın. Şimdi evvelsi günde Aydın’da yeni bir noktaya işin geldiğini gördük.

 

Sevgili Muğlalılar hatırlıyorsunuz Başbakan bir süre önce IMF ile ilişkiler konusunda diyordu ki IMF milletin ümüğünü sıkacak. IMF milletin ümüğünü sıkmadan sen 13 yaşındaki çocuğun ümüğünü sıkmaya başladın.

 

Değerli arkadaşlarım, Başbakanlığın otobüsüne, partinin otobüsüne oyuncukları dolduruyor. Bir kente gidince çocuklara oyuncak dağıtıyor. Oyuncak gören çocuklar gelsinler, ilgi göstersinler etrafında bir hareket olsun diye. Buna alışmış. Orada 13 yaşında bir çocuk, babası işini kaybetmiş, aile boynu bükük, perişan. Çocuk diyor ki Allah bu seçimde senin cezanı verecek. Otobüs geçerken. Otobüs geçerken bunu söylüyor. Bu duyuyor, otobüsü durduruyor, hemen korumalar, polis koşuyor çocuğu yaka paça alıyorlar otobüsün yanına getiriyorlar. Otobüsün üstüne çıkıyor çocuk. Bir yandan arkadaki polis onu sıkıştırıp baskı altına alırken öte yanda Başbakan elini çocuğun boynuna sarıyor, hırsla sıkıyor, parmakları, tırnakları orada iz bırakıyor, çocuğun parmak izleri var, tırnak izleri var çocuğun boynunda. Ümüğü sıkılıyor çocuğun. Daha sonra doktor rapor veriyor, fotoğraflar çekiliyor, iş yargıya düşüyor. Şimdi bu manzarayı düşünebilir misiniz değerli arkadaşlarım. Yani bu ne zihniyettir, ne anlayıştır? 13 yaşında bir çocuk babası işsiz kalmış, aile perişan. Sen o çocuğa hak vereceksin. O çocuğu ikna edeceksin. O çocuğa yardımcı olacaksın. Çocuğu tazyik altına almaya, baskı altına almaya, ümüğü sıkmaya başbakan olarak senin ne hakkın var.

 

Değerli arkadaşlarım, gerçekten utanç verici bir manzara. Bu olabiliyor. Bu duygularla ülke kucaklanır mı? Bu duygularla ülke sahiplenilir mi? Bir süre önce Mersin’e gitti. Mersin’e giderken çiftçinin hali ne olacak diye soran bir çiftçi vardı ya “Ulan ananı da al git” demişti Başbakan o terbiyeli üslubuyla, o nazik üslubuyla. Şimdi gene bu ortaya çıkar diye korktular adamı derhal gözaltına aldılar. Başbakanın geleceği saatte gözaltına aldılar.

 

Değerli arkadaşlarım, bu bir siyaset anlayışıdır, bu bir kişilik yansımasıdır ki ne demokrasiye uygundur, ne bizim örfümüze, adetimize, kültürümüze, geleneklerimize uygundur. Buna hepimiz büyük üzüntüyle tanık oluyoruz. Bu seçim döneminde insanların karakteri, kimliği, kişiliği böylece çok daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Bütün bunların gereğini seçimde hep beraber yapacağız. Sizlere güveniyoruz. Üzerinizde büyük bir sorumluluk var, büyük bir vebal var. Burada Yeşilbağcılar köyü satıldı diye köylülerimiz bizi uyarıyorlar.

 

Şimdi Başbakan otobüsünde çocuklara şirin gözükeyim diye oyuncak dağıtıyor. Arkasından çocuğun birisi şikayetini söyleyince ümüğünü sıkıyor. Başbakan seçim otobüsünde çocuklara oyuncak dağıtacağına o çocukların babasına iş versin iş! Yapılması gereken bu. O çocukların oyuncaktan önce işe ihtiyacı var. babalarının işine ihtiyacı var. Önce bunu yapacaksın. Başbakan seçimi meydan toplantısından ibaret zannediyor. Bana da meydana gel, meydana gel diyor. İşte meydana geldim, işte Muğla. Bu da meydan değil mi? Buradaki vatandaş değil mi? Buradaki vatandaşın hukukunda bir eksik var mı? Bu memleketin üstelik bilinçli, ne istediğini bilen, namuslu, dürüst vatansever insanları. Bana diyor ki, sana eskort verelim. Sana eskort verelim eskortla dolaş. Ben eskortla dolaşmam. Benim hiçbir zaman bir eskort talebim olmamıştır. Ben hayatın içindeyim, ben toplumun içindeyim. Sabahleyin giderim kendi alışverişimi sabahın erken saatlerinde tek başıma yanımda koruma bile olmadan kendim yaparım. Benimde, ailemin de himayeye ihtiyacı yok. Biz bu toplumun bir parçasıyız. Bu toplumun içinde yaşıyoruz. Eskorttu, koruma ordusuydu, panzerdi bizim işimiz değil. Bak dün Ankara’da çıktık, halkın içine girdik, Altındağ’da, Mamak’ta, Çankaya’da mahalle mahalle dolaştık, dükkan dükkan dolaştık vatandaşlarla hemhal olduk. İsteyen bize geldi, biz her yere girdik. Başbakan bana boyuna çağrı yapıyor. Bende buradan çağrı yapayım Başbakana gelsin Başbakan bir gün birlikte yanımıza hiçbir koruma, polis, asker, jandarma panzer almadan iki normal insan gibi çıkalım pazara gidelim pazarda filemizi doldurup alışverişi yapıp evimize bir gelelim. Birlikte bir çıkalım pazara. Benim her zaman yaptığım işi oda yapıversin, gelsin birlikte yapalım. Yani sana Allah cezanı versin diyen 13 yaşındaki çocuğu polislerine aldırtıp arabanda onun ümüğünü sıkmak marifet mi? Şöyle çık bir dolaş bakalım git pazaryerine, vatandaşları dinleyelim, pazarcıları dinleyelim, halkı dinleyelim, şöyle bir dolaşalım. Var mısın? Bana eskort tavsiye ediyor. Benim eskorta ihtiyacım yok. Eskortunu sen kendin kullan. Şu mitingde jandarma kuşatması mı var, polis kuşatması mı var? Halkın içindeyiz.

 

Sevgili Muğlalılar, bu gidiş iyi gidiş değil. Bu demokratik gidiş değil. Bu gidişi inşallah seçimde en güzel biçimde siz değerlendireceksiniz. Buna Türkiye’nin ihtiyacı var. bunu Muğlalılar nasıl en iyi şekilde gerçekleştireceklerini çok iyi bilirler. Bunu en güzel şekilde yapacağınıza inanıyorum. Muğla’da bizim çok güzel bir ekibimiz var. Buraya hizmet vermiş arkadaşlarımız. Bakın bizim belediye başkanlarımız muhalefet döneminin belediye başkanları. Yani Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda değil. AKP iktidarda ve onlar belediyede hizmet ediyorlar. Nasıl hizmet edilir en güzel örneğini veriyorlar. Muğla’da da veriyorlar, İzmir’de de veriyorlar, Çanakkale’de de veriyorlar, Trabzon’da da veriyorlar, her yerde en başarılı şekilde veriyorlar. Tekrar onların tümü bizim adayımızdır. O adaylarla halkın karşısına çıkıyoruz. İnşallah halkımız onları tekrar görevlendirecek. Nasıl hizmet edileceğini onlara en iyi şekilde gösterecekler. Muğla’da belediye başkanımız bu dönemde en güzel hizmetleri verdi. Kanalizasyonun %70’i tamamlandı. Arıtma tesisi tamamlanmak üzere. Muğla gibi bir yerde belediye olarak muhalefet noktasında en güzel hizmetleri yaptı. Diğer arkadaşlarımız aynı şekilde. Onlarla iftihar ediyoruz. Türkiye’nin yüz akı belediyecilik örneklerini vermiş olan arkadaşlar onlar.

 

Şimdi böyle bir ekiple bu hizmetleri verdik. Üstelik artık bu iktidarın gidiciliği de ortaya çıkmaya başladı. Bu işin böyle gitmeyeceği de görülmeye başlandı. Bunların artık süresi doldu, doluyor, yolu tuttular gidiyor. İnşallah seçeceğiniz belediye başkanları bugün AKP iktidarında göreve başlayacaktır 29 Martta ama Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında devam edeceklerdir. Siz bu gidişi doğru okuyan illerin başında geliyorsunuz. Muğla olarak bu gidişi ta 2002’den beri milim şaşmadan milim. Hiç şaşırmadınız siz. Bunların iç yüzünün ne olduğunu daha o günden gördünüz. Daha herkes anlamazken siz anladınız, hüküm verdiniz ve haklı olduğunuz ortaya çıktı. Muğla’nın haklılığı geride bıraktığımız 7 yıl içinde haklı çıkmıştır. Şimdi herkes Muğla’nın yanına geliyor Muğla’nın yanına. Diğer yerlerde Muğla’ya evet haklısın demeye başlıyorlar. Böyle bir gelişme başlamış. Şimdi Muğla’da biz bu başarıyı gerçekleştiren arkadaşlarımızla bir kez daha yola çıkıyoruz.

 

Değerli arkadaşlarım, buradaki belediye başkan adaylarımı Cumhuriyet Halk Partisinin size bir kısmı geçmişte de hizmet vermiş çok değerli arkadaşlarımızı sizlere sunuyorum. Bodrum Belediye Başkan Adayımız Mazlum Ağan. Mazlum Ağan Bodrum’da Bodrum gibi herke