A. Şiir üzerine yorum ve incelemelerde ‘dil’ sözcüğünün en az iki anlamı var: ‘dil’, ‘anlatım’. ‘Dil’ yalnızca: “ses, bürün, ek, kök/sözcük” gibi sözel birimler ile onlar arasından biçimlenme, dizim özellikleri ile anlama uyan seçimi içerir. ‘Anlatım’ ise, düşünsel iletimde metin türüne, konuya, beklenen yoruma göre dilin nasıl kullanıldı-ğını gösterir. Bu yazıda ‘dil’ birinci anlamla kullanıldı.
Türk şiirinde ikinciyeni adı verilen bir dönem var. İncelemelere göre oluşumu (1954-1960) arasına denk geliyor. O yıllarda yönetimin uyguladığı baskı aydınlanma-yı toplumsal yaşamı çok olumsuz etkiledi. Acaba o dönemde Dağlarca’nın şiiri de yö-netimin baskısından etkilendi de, gerek dili gerekse anlatımı tutuldu mu? O etki aca-ba Ăsŭ (1955, 302 s.), Delice Böcek (DB,1957, 56 s.), Mevlana’da Olmak: Gezi (1958, 39 s.), Batı Acısı (BA, 1958, 178 s.), Hoo’lar (1960, 70 s.) adlı kitapları için-deki şiirlere de işledi mi? [2]
Bilen bilir. 1950-1960 yılları arası Halkevi kitaplıkları yokedildi. Yabancıdilde öğretime geçişle aydınlanma durakladı. Türkçe engellendi ama özleştirme durdu mu? Hayır, yürüyor. Özleştirme ne demek? “ (i) bir yandan yabancı sözcüklerin anlam-larını, öte yandan (ii) üretilen yeni kavramları Türkçe alımlı yeni biçimlere yükle-mek”, böylece sözlüğü zenginleştirmek demek. Ancak, Dağlarca’nın 1960 sonrasında okurları artınca, 1954-1960 şiirlerinin özleştirmeye ardıl katkı sağladığından, elbette düzyazıya, günlük konuşmaya yansımaların olduğundan da söz edilebilir.
Dağlarca: BA 69: ‘tan agaranaca’ (kadar), 132 ‘bir eğri otça’ (gibi) derken, “ağaranaca”, otça” gibi iki yeni kavram mı üretmiştir? Hayır, orada “-cA” ekinin kullanım alanını genişletmiş, uyuyan Türkçe biçimleri uyandırmıştır. Sözcük üretmiş olmak için yalnızca biçimin değil, kavramın da öncesiz olması gerekir. Bir şair yeni olan ne üretir? Yalnızca ‘düşünce’, ‘deyiş’ , ‘imge’ mi? Şair sözlüksel yeni kavram da üretir mi? Zor da olsa denemelidir.
Özgün Deyişler ile bağlaşımları şiirlerden kopararak vermek pek anlamlı ol-muyor. O amaçla, “ARTI GÜÇ” (Hoo’lar :s. 29) adlı şiiri bütünüyle alıyorum. /hoo/’nun anlamı üzerine kararı kendiniz verin.
1.a. Çekmek değil ağaçların maviliğe ettiği, 1.b. Kuşlar gökyüzünü iteler. 2.a. Anlamlar daha da büyürken sessizliği duyarım: 2.b. Bir köyü bir karanlığa bir kötü yön iteler. 3.a Dağlar nidecek abansa da denizlere, | 3.b. Kıyıları azgın dalga iteler. 4.a. Öyle doludur ki buğdayla yasla ovalardan; 4.b. Kağnılarım kırk bin yıldır öküzleri iteler. 5.a. İterken varlığım gövdemi ölüme, 5.b. Ölü beni yeryüzüne iteler.” (s. 29) |
Şiirdeki “artıgüç” gerileten güç demek. O nedenle bu işlemde varlıklar tersine konumlanmış gibi. Söylenmek istenen düşünce, koyu yazılı 2b ve 4b satırlarında. “Karanlık” ile cehalete, “kötü yön” ile inanca ya da yönetime gönderme yapılıyor. ‘Bir köy’ denilerek yargı ‘ulusal bütünlük’ten yalıtılmış, çünkü baskı var. “Kağnı” ile “öküz” 1950’ler Anadolu’sunda süregiden uygarlıkta geri kalmışlığı simgeliyor.
‘Hoo’ ne demek? Dağlarca ‘bağarı, ayrılmış, yaslar uzunluğu’ diyor. “Çocuklu-ğum köyde geçti. O zamanlar, çifte koşulmayan hayvanlar ikiye bölünürdü: sığırlar, mandalar: Sığırları güdene ‘sığırtmaç’, mandaları güdene ‘mandacı’ koyunları gü-dene de ‘çoban’ denirdi. Sabahları herkes danasını, ineğini ‘sığıra salar’, hepsi köy meydanında toplanınca da, sığırtmaç onları alır, ‘sığır yolu’ndan otlağa götürürdü. Sığırlar doğru yürüsün, yanlardaki ekili alana girmesin diye sığırtmaç durmadan: /hoo/, /hoo/ diye bağırırdı. Bu sesi duyan sığırlar otlak yönünde yürümeye başlardı. Yandaki tarlalara sapan olursa, /hoo/ sesi ile birlikte sığırtmacın sopasını sırtında hisseder, yönünü değiştirirdi”. Dağlarca bunu bilmez mi! Acaba kitaba neden /haa/, /huu/, /heey/,... diye ad vermemiş? Demek ki “ayrılmış, yaslar uzunluğu “ ile açık neden örtülmüş.
O ileti, öylece şiirlere sinmiş ama, çok kapalı bir biçimde. Gençlerin o dönem-de bu metni kılavuzsuz anlamaları hemen hemen olanaksız. Kendinize bir sorun: siz o şiiri kendikendinize böyle mi yorumlardınız? Ben yapamazdım. Doğrusu, Dağlarca’ nın “Artı Güç” adlı şiiri, Ece Ayhan’ın “Çapalı Karşı (1958) adlı şiirinden daha ötelen-miş, daha çekingen kalıyor.
Başkaca özgün deyiş örnekleri de var: DB 18: yokun gücü, 55 yeraltı gölgele-yin, içi yelli taş, Gezi: 18 Gider toprağın yatay acısı, gider bir ışık üstünde, 25 Ölü er-tesi değil, bir Pazartesi, BA 119 yoksu bir rahatlık, Hoolar: 59 Daha yükselemez ki olduğum, 73 Ölü susar adımı, ... .
Sözlüksel türetmelere gelince, çoğu “kadar, gibi, benzer” sözcüklerini kullan-maktan kaçınma amaçlı görünüyor. ‘Kadar’ (Ar) gibi alıntı bir sözcüğün yerine -cA, ile -cAk eklerini işletmek güzel bir dil-içi çeviridir. İnanın, Leylâ Erbil’in “ikinciyeni”sel (1959) “Hallaç” öyküleriyle karşılaştırılırsa, Dağlarca’nın türevleri çok az sayılır.
B. Dağlarca[3] askerî okulda okuduğuna göre, Atatürk devrimlerine bağlı kala-rak Dil Devrimi’ni benimsemiş, öztürkçe yazmıştır. 1933-1950 arasında subay oldu-ğuna göre ulusal çizgiden dışarı çıkması olanaksızdır. Kaldı ki, 1950-1960 arasındaki devlet görevi de ona izin vermezdi. Öyleyse Dağlarca, gerek 1938-1950 arasındaki askerî disiplinden, gerekse 1950-1960 arasındaki devlet göörevinden dolayı yöne-timlerin baskısından sakınmak zorunda. ‘Toplumcu-gerçekçi’ şiir yazamazdı; ‘Garip’ akımına da katılmamış; ancak onlardan etkilenmiş mi demeli? Gene de sorunlara ka-palı, ama belli-belirsiz tepkiler vermedi denemez. Dağlarca, ülke içi ve ülkedışı sorun-larla 1960’ tan sonra mı ilgilenmeye başlamış?[4] Tutumu, Kurtuluş Savaşı ile Batı’ya ilişkin şiirleri dışında sanki o baskı dönemlerine uyuyor.
Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan “karşıdevrim”, 1950-1960 arasında aydınlanma sürecini tersine çevirdi. 1955’te okuryazar oranı %40.86 iken 1960’ta %39.48’e düştü[5]. Gazete “haber” dilinde Türkçe sözcük oranı 1946’da %57 iken Ad-nan Menderes yönetiminin son bulduğu 1960’ta % 51’e geriledi.[6]. 1952’de ortaöğre-timde, 1955’te yüksek öğretimde yabancıdilde öğretime geçilerek eğitimde kasıtlı , bugün bile önü alınamayan bir düzeysizleme başlatıldı[7].
1954-1960 arası Dağlarca şiirlerinde yenilik sözcüklerarası bağdaştırmalara yüklenmiş. Çoğunluk geniş zamanda anlatım ile aşırı ölçüde soyut, kişilemeler ger-çek yaşamın dışında. Anlamlama olsun, algılama olsun sezgisel, günlük dilin sözlüğü ile yetinilmiş. Genel okur o şiirleri ancak yüzeysel olarak anlayabilir. Benim gibi 1950’ li yılların Toplumsal gerçekçi ve Garip şiiri tutkununa Dağlarca şiirleri o sıralar olduk-ça kuru gelmişti. Öğretmenlerim de bir yol göstermeyince pek beğenememiş, ikin-ciyeni şiirine bakış da öyle kalınca, şiiri bırakmıştım.
15 Ekim 2008’de yitirdiğimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1933-2008 arasında ken-di şiirini Türkçe yaratan[8], en büyük şairlerden biri olarak 75 yıldır okundu. Bundan sonra da Türkçe’ye en vurgun şairlerden biri olarak ilgiyle okunacak.
Dağlarca’nın 1954-1960 arası türetmeleri ( DB: Delice Böcek, BA: Batı Acısı )
Ek, | anlamı | Örnekler ile geçtikleri metin, sayfa. |
-A | | Hoo’lar 13 alsağa (alınması gereken) |
-cA: ( gibi, kadar, benzer, kez, olarak). Ăsŭ: 17 böceklerce, 18/46/166/181 yerce, gökçe , 19 ağaranaca, 47/ 82 akşamaca, 95 yaşamlarca, 105 yazıca, 115 birce, ikice, üçce, 116 südünce, 185 yürüyüşünce, 139 taşça, toprakça, 191 tanlaraca, 222 böceklerece, 230 dizlerinece, 239/294 akşamla-raca, 244 uykuca, 253 bitkice, 258 tekce, 267 gökyüzüce. DB: 45 gönülce Gezi: 9 kopmuşçana, 26 bitkilerce, taşlarca, BA: 11. yelkenleri nece, 18 sevgice, ananca, 62 deniz ölümce eflâtun, 69 tan agaranaca, 84 Mısır heykellerince uzak, 92 gece-lerce gece, 122 ovalarca göğsü var. 123 yönlerce, 132 bir eğri otça, 147 soluğumuzca küçük, 191 yaşadığın-ca, Hoo’lar: 43 dağcana, 51 çınarca, 59 çiçekçe, 63 ce durumu, akarca, deyerce, 72 sokaklarca. |
-cAk: (kadar) Asu: 15 sevgicek, 27 ilk günücek, 67 mavicek, 71 kişilercek, 90 düşcek, 103 yeşil-cek, 106 sevicek, 183 göğecek, 195 yenicek, 198 dileğicek, 230 tüycek, 236 gececek, düşcek, 248 uykucak, 272 yeşilcek, 294 göklerecek.// DB: 19 yelcek, 29 günücek, Gezi: 39 güneycek BA:14 kırık heykellercek, 24 gök çiçekleri necek, 30 sevebildi-ğincek, 35 yeşillercek (gibi), 98 yercek, 122 sevgicek yılansı, 137 ekmeyecek, 160 resimcek, 182 yeryüzücek.// Hoo’lar: 66 sevgicek, 72 evlercek. |
-cIl: ile ilgili, sever, benzer. Ăsŭ: 83 dağcıl, 107 kuşcul, 150 gececil, 248 uykucul, BA 88 sevgicil etleri. |
-cIk | | DB 19 iştecik kayalar, |
-(I)l: (gibi, benzer, ilgili) Ăsŭ: 77 dağıl dağıl, 136 ikil, üçül, 246 yoğul, 259/277 yıldızıl, 269 eskil, güdül, 260 gökcül, 185 iyicil, 291 buzul. DB: 6/45 tek çoğul, 21 evil evil, 42 öcül, Gezi: 24 gi-zil, 25 boşul, yoğul, 30 güdül, BA 123 yoğul (kalabalık). Hoo’lar 69 piçil, 76 eskil, Hoo’lar: 32 uzanı, |
-gen | | Hoo’lar 56 ikigen (üçgene benzetme) |
-sIl | gibi | Ăsŭ: 203 anısıl, BA: 122”düşsül uyku, Hoo’lar: 20 yoksu, varsı (gibi) |
-lA-k | yakın | BA: 68 öllek gider (ölmeye yatkın). |
-I | | Asu: 33 olu, 58 örü, BA: 27 olu, 36 olu, dolaşı, 63 umu, 121 göklerin umusu, 244 öpü, BA: 36 olu, dolaşı, DB: 17 umu, 50 kımı-lar, Gezi: 18 umu, 45 olu, Hoo’lar: 6 hoo = bağarı, uzanı, 41 dolaşı, 62 umu, 66 ağarı, 76 olu. |
-lA | | BA: 28 sesle, 36 anıla, Hoo’lar: 30 varla. |
-sI: (gibi): Asu: 82 otsu, BA:119 yoksu bir rahatlık. 226 olursu, 249 uykumsu, 277 yıldızsı, 51 ölümsü. |
-(I)k | benzer | Asu: 27 yeğnik, BA: 146 küsük, 94 yeğnikliğimiz, Hoo’lar: 69 sus-uk. |
-tI | | DB: 6 oyuntu. |
-mAn | | Gezi 20 (akman), yeşilmen, sarıman. |
Aykı-rılık | sürece | Asu: 70 Gece-ler-leyin, 184 iki-leyin, 90 anla-r-lığ-ın-da, 227 yiğitlik-siz, DB: 117 en aşağ, yer altı gölge-leyin, Gezi:22 yeşil-leyin, 28 sevgi-leyin, 32 mavi-leyin, Hoo’ lar: 20 düz-leyin, eğri-leyin, 34 gittik-leyin, 36 yeni-leyin. |
-İm | | Hoo’lar: 38 gidim. |
-ArI | | Hoo’lar: 68 geceride (içeride gibi). |
-Ir | | Hoo’lar: 75 git-ir |
Sesler: Asu: 80 P sesinde anılar, BA: 38 “ü” (üzülme) sesi bir ince mavilik, 153 L sesli sözler, DB: 54 He sesi Te sesi, İ sesi, L sesi, Ce sesi, A sesi, P sesi, Me sesi, Ü sesi, Gezi: 37 B’de, C’de, L’de, H’de ahacık, Hoo’lar 68 Z’de uykusuz, boyutsuz,... . |
pekiştirme | BA: 46 upulu - dağdeniz. |
İkilemeler: Asu: 19 hiçil hiçil, BA: 20 yelken yelken gök, yel gemi gemi; 62 yoksu yoksu. 195 dolduru dolduru al-, DB: 26 içi yelli yelli, 57 dağılmış yazı yazı, Hoo’lar: 62 Timur oğlu Timur. |
Yöresel sözcük | Asu: 126 çiçek dene yeşil, BA: 160 heykelnen / 168 dene = dane, 260 cıscılbak, DB: ağlaşırkene, boğuşurkene, ... 14 kımraşır, ırak, Gezi 21 bilem. |
Sözcükler: Asu: 7 sürez (zaman), 13 gözyürek, 84 ölü/dağ/ot kez, 125 dağdanağrı yan-kı, 144 iyesiz (sahip-siz) evren, DB: 27 yeraydın (günaydın benzeri), Gezi: 31 sağ-al-da-maz, günoluğu, Hoo’lar: 38 yeşil kez. |
[1] Okan Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü öğretim üyesi.
[2] Sayın Ahmet Miskioğlu ile Okan Üniversitesi Kütüphane müdürü sayın Kenan Öztop ilk baskıları bul-mada bana çok yardımcı oldular.
[3] Fazıl Hüsnü Dağlarca: 1914 İstanbul doğumlu. Babası Süvari yarbayı. Gittiği okullar: Adana,Tarsus or-taokulu, Kuleli Askeri lisesi (-1933), Harpokulu -1935. Görevleri: 1935-1950 piyade subayı, 1950’de as-kerlikten ayrıldı. 1950-1960 arasında devlet memuru. 1960’ta emekli oldu. İlk şiiri 1933’te yayınlandı.
[4] İhsan Işık (2006): Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ans. S. 980. Elvan y.
[5] MEB: Cumhuriyetin 50. Yılında Milli Eğitimimiz. MEB y 1973..
[6] İmer, K. (1976), Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK y. (1973), “Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma”, Türkoloji Derg. V/1, 175-190. // (1999), Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kül-tür Bk.y. Aksoy, Ömer Asım (1970), Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK y. Coşkun, Alev (2007) Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Kitap y. s.78.
[7] 1946’dan sonra Milli Eğitim Bakanı artık Türk Dil Kurumu başkanı sayılmadı. MEB Talim ve Terbiye Dairesi de okul kitaplarının dilini koyu bir Osmanlıcaya çevirdi. Tutucu okul-yöneticilerinden çoğu türkçeleştirmenin karşısına geçti. Fen Bilimlerinde üniversitenin alıntı terimleri ortalığa yayıldı. O amaçla “sınav sorularının ders kita-bından sorulması” kuralı getirilerek öğrenme biçimi ile birlikte dil kullanımı da baskı altına alındı. Dil Devrimi (1928-) sonrasının toplumcu ve aydınlanmacı yazarları ile şairleri ders kitaplarına sokulmadı. O kurala uyan öğretmen uydu, uymayanlar oradan oraya sürüldü. Aydınlar ile öğretmenler, kullandıkları sözcükler ile (devrik) sözdizimi-ne bakılarak “solcu” ya da “komünist” diye damgalandı.
[8] Cemal Süreya, belli bir döneminden sonra (1960 mı?) Dağlarca’nın, “şiirlerine öz Türkçe olmayan tek sözcük girmesi”ni istemediğinden söz ediyor: (1980, Toplu Yazılar I, YKY 1991, s. 374). 1955 yılında yazılan “Asu” nun 1967 yılında türkçeleştirilerek yeniden basılma nedeni de böylece açıklığa kavuşuyor.
Çocukluk: Yitik Cennet
Nedim Gürsel
“Çocukların benim zayıf yanım olduğunu söylemeliyim, çocukların yapıtlarımda birinci sırayı tutması böyle açıklanabilir kuşkusuz. Evet onları çok seviyorum çünkü doğa karşısındaki davranışları hep duygusaldır. Onların sonsuz bir sevgi, neşe yeteneği vardır, ama bir o kadar da korkuları.”1
Dünya yazınında çocukluk sık yinelenen bir izlektir. Batı’da on sekizinci yüzyılda birey kavramının ortaya çıkışı ve kendini anlatmaya yönelik bir anlatım biçiminin yazınsal biçim olarak belirmesiyle, özellikle geçmişe yönelik bir bakış ayrıcalık kazanmış olmakla birlikte, Doğu’da özellikle halk masalı ya da destan gibi geleneksel anlatılarda çocukların önemli bir yeri olagelmiştir. Ancak bildiğim kadarıyla çok az yazar çocukluk dünyasını içkin değeriyle, yani düş ve düşgücü açısından özgül bir varoluş biçimiyle yapıtının merkezine yerleştirmiştir. İşte Yaşar Kemal bu yazarlardandır. Eğitsel açıdan değil, onları bir yazgıyı üstlenebilecek yetenekte birer roman kahramanı yapmak için ilgi duyar çocuklara. Yapıtının büyük bir bölümü acı ve sevinçleriyle çocukluğa bir övgü olarak okunabilir. Bu yazıda yazarın bazı yapıtlarını, tanımı biraz belirsiz de olsa, bu izlek açısından ele almaya çalışacağım. Çocukluk herhangi bir yaşam kesiti, doğumdan ergenliğe zorunlu bir geçiş değildir yalnızca; aynı zamanda (ve özellikle) insanın, kendinin ve dünyanın bilincine vardığı güç bir dönemdir.
Yaşar Kemal’in her kitabında kişiler arasında en azından bir çocuk bulunsa da bazı romanları tümüyle çocuklara yöneliktir, örneğin özyaşamöyküsel bir çevrim olan ve okuru iki kardeş arasında geçen cinayet ve intikamların anlatıldığı kanlı öyküyle karşı karşıya getiren “Kimsecik” ya da kahramanı hep düş kuran bir çocuk olan Al Gözlem Seyreyle Salih ya da çocuk suçları konusunda bir dizi röportaj olan Allah’ın Askerleri.
Özyaşamöyküsel Çevrim
Kimsecik üç ciltten oluşur: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi. Yazar “Yaşar Kemal’in bunca beklenen özyaşamöyküsü” diye sunulan bu romanı yazmak için on iki yılını vermiştir. Daha önceden de “Dağın Öteki Yüzü” adlı roman üçlemesinin önsözüne “Bu benim tanıklığımdır, hatta kendi yaşamımın romanlaştırılmış olaylarıdır” diye yazmıştır. Ancak Kimsecik’le ilgili söylediklerinde bu düşüncesi ince ayırtılar taşır: “Aslında bir özyaşamöyküsü değil, kendi ailemin bir saga’sını yazdım. Bu roman ailemin serüvenini anlatır” der.2 Yine de biz bu “serüven”i bir özyaşamöyküsü ve başkişi Mustafa’nın öyküsünü yazarın öyküsü olarak mı görmeliyiz? Yaşar Kemal’in çok sayıdaki söyleşilerinde söylediklerine ve Kimsecik’in üç cildiyle ilgili yayımlanan yazılara başvurmakla yetinirsek yanıt olumlu olacaktır. Ama yapıtla ilgili daha kesin bir yaklaşım, bir yaşamın romanı ya da Yaşar Kemal’in çoğu romanının geçtiği Çukurova’da (Antik Kilikya) yaşanmış bir çocukluğun romanı olarak okunan şu bin beş yüz sayfa içinde özyaşamöyküsünün göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılıyor.
Philippe Lejeune’e göre özyaşamöyküsü “Bir kişinin kendi yaşamıyla ilgili, bireysel yaşamının, özellikle de kişiliğinin öyküsünün öncelik kazandığı, geçmişe ilişkin bir düzyazı anlatıdır.”3 Bu tanım dile (düzyazı anlatı), ele alınan konuya (bireysel yaşam), yazarın konumuna (adı gerçek bir kişiye gönderir) ve anlatıcının durumuna (anlatıcıyla başkişinin aynı olma durumu) ilişkin öğeleri kapsar. Yaşar Kemal’in yazdığı metinler özyaşamöyküsünü özgül bir tür yapan bu kategorilerin ancak bir bölümüne uymaktadır. Kuşkusuz Kimsecik bir yaşamın öyküsü olan bir düzyazı anlatıdır, ancak olayı ve kişileriyle, görünüşte yazarın ve başkişinin farklı olduğu bir romana yaklaşır daha çok. Görünüşte diyorum, çünkü Mustafa’nın anlatısıyla Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da kendi yaşamını anlatmasını karşılaştırırsak, benzerliği, hatta iki anlatının aynı olduğunu hemen ayrımsarız. Özyaşamöyküsü her şeyden önce, yazar (adı ve sanıyla yapıtın kapağında nasıl yer almışsa öyle), anlatının anlatıcısı ve başkişisi arasında bir özdeşleşme gerektirdiğinden, yazarın gerçek yaşamına sıkça gönderen olayları anlatmasına karşın Kimsecik’i bir özyaşamöyküsü olarak niteleyemeyiz, çünkü anlatı üçüncü tekil kişi ağzından anlatılır ve başkişinin adı Mustafa’dır. Üstelik anlatıcının bakış açısı asla yazarınkiyle özdeş değildir: şöyle de diyebiliriz, yazar anlatma ediminde doğrudan yer almaz. Burada Lejeune’ün “özyaşamöyküsel sözleşme”, yani “son aşamada kitabın kapağında yer alan yazara gönderen ve metinde anlatıcıyla başkişinin aynı olmasının kesinlemesi”4 yoktur bu romanda. Yine de özyaşamöyküsünün, tanımı gereği, gerçek anlamdaki bir kurmacadan daha doğru olması anlamına gelmez bu, çünkü okur açısından önemli olan içtenlik değil, okurla yazar arasında oluşan sözleşmedir. Yazarla başkişi arasında özdeşlik açıkça dile getirilmemişse, (Kimsecik’te olduğu gibi) yazar istese de istemese de, okur benzerlikler kurmaya çalışacaktır; özdeşlik açıksa (gerçek bir özyaşamöyküsünde olduğu gibi) okur ayrımları bulmaya çalışacaktır. Biz de bu incelemede Kimsecik’te anlatılan olaylarla Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anlattığı gerçek olaylar arasındaki benzerlikleri bulmaya çalışacağız.
Özyaşamöyküsel Uzam
Yazar bir özdeşleşimi yadsısa ya da en azından anmasa bile, yazarla kişi arasında bir özdeşliğin bulunduğunu benzerlikler aracılığıyla hissetmeye başladığımızda, sanıyorum “özyaşamöyküsel roman”dan söz edebiliriz. Kimsecik’te işte böyle bir durum vardır: Mustafa’yla Yaşar Kemal bir elmanın iki yarısı gibi birbirine benzerler, oysa yazar, kahramanı için bir yaşam, bir roman kişisi yaşamı yaratmak zorunda kalmıştır. Yine de yazarla kahramanının yaşamının tek bir yaşam oluşturacak biçimde birbirine karışmasını engellemez bu yaklaşım. İkinci yaşam birkaç ayrıntı dışında birincisinin sadık bir kopyasıdır. Bununla birlikte kurmaca olmayan bir başka metne, konuşanın Kimsecik’in Yaşar Kemal adındaki yazarıyla özdeşleştiği bir söyleşiye başvuracağız. Çünkü tanımı gereği kurmaca olan roman fazla güvenilir değildir. Ama söyleşi de öyle değil mi? Philippe Lejeune’e bakarsak “Bir söyleşide yapıtı ve yaşamı üzerine saatlerce konuşmayı ve sözlerinin kitap halinde yayımlanmasını kabul eden yazar bir ölçüde sorumluluk üstlenir: çekirdek halinde ve sınırlı bile olsa okur kitlesine karşı bir tür özyaşamöyküsel sözleşmedir bu da.”5
Yaşar Kemal, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da yaşamını gözler önüne serer, karanlık ve aydınlık yanlarıyla uzun uzun çocukluğundan söz eder. Ama metne egemen olan ve baştan sona kendini duyuran büyük insan sesidir. Çocukluk yalnızca büyük insanın belleğinden yansır, çocuk kendini olduğu gibi anlatamadığından böyle bir şey de doğaldır. Oysa romanda yazar çocuğu yeniden seslendirir, romanın anlatılışında bir rol vererek onu doğrudan konuşturur. Böylece bir yanda “roman sözleşmesi” öte yandan da “özyaşamöyküsel sözleşme” vardır karşımızda: birbirini tümleyen bu iki kavram bizim, Yaşar Kemal’in Kimsecik’iyle Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’unu karşılaştırmamızı ve incelememizi sağlayacaktır. Ancak bu metinlerarası yaklaşımla ilgili son söz olarak çözümleme alanımıza bir başka kavramı daha katmamız gerektiğini belirtelim: Aragon’un “doğru-yalan” dediği şu pek ünlü adlandırmasına dayanan “özyaşamöyküsel uzam” kavramını.
“Gerçeklik kaygısı ne denli büyük olsa da, anılar asla tümüyle içten olmaz: her şey her zaman söylendiğinden daha karmaşıktır. Belki de, romanda gerçekliğe daha çok yaklaşılır”6 der André Gide. Böylece yazar, özyaşamöyküsü de dahil olmak üzere yapıtın tümünü kapsayan özyaşamöyküsel uzamdan söz eder, çünkü Si le grain ne meurt’ün yazarına göre kurmaca bu biçimiyle “kişisel” gerçekliğe daha yakınlaşır. “Roman biçimi insan gerçekliğini kavramaya, psikolojik çözümleme yapma isteğine karşın yüzeyde kalan özyaşamöyküsüne oranla daha elverişlidir”7 derken Yaşar Kemal de bu düşünceyi dile getirir. Yaşar Kemal’in iki yapıtından hangisinin daha gerçek olduğunu öğrenmeye çalışmak yerine –özyaşamöyküsünde karmaşıklık, romanda da doğruluk eksik olduğundan ne biri ne de öteki daha gerçektir– bunları “özyaşamöyküsel uzam” diye adlandırabileceğimiz bir uzamdan daha geniş bir uzama yerleştirmek gerekir. İşte bundan böyle Kimsecik’le Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’u ilişkilendirmek, özellikle de yazarın romanın başkişisine yansıma derecelerini görmek açısından her ikisini de bu uzam içinde değerlendirmek gerekir.
Yağmurcuk Kuşu
“Çocukluğumun krallığı!” Zamana hep sadık kalmış Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’undaki ilk tümce budur, bu yapıtta Yaşar Kemal, hayvan ve bitki örtüsüyle, dağları, köyleri, tarım işçileri, çiftlikleri, bereketli pamuk tarlaları ve üç yüzyıllık tarihiyle yaşamı boyunca kendisini etkilemiş olan Çukurova ve bu yörenin duygusal coğrafyasını anlatarak söze başlar. Sonra Birinci Dünya Savaşı’nda göç etmek zorunda kalan Kürt kökenli baba tarafından ailesini ve dayısı Mahiro’dan başlayarak tüm erkekleri kanuna karşı gelmiş kişiler olan anne tarafını anlatır. “Çocukluğumda beni özellikle etkileyen annemin amcasının yaşadığı maceradır. Kimi romanlarımda izleri bulunur”8 der. Onu dinlerken, dört ciltte anlatılan yüce gönüllü eşkıya İnce Memed’in serüvenleri ya da Yağmurcuk Kuşu’nda İnce Memed gibi başkaldırıp baskıcı Memidik Ağa’yı öldüren ve dağa çıkan Zalimoğlu geliverir akla.
Yaşar Kemal 1923’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu sırada Anavarza kayalıklarının eteğinde, Hemite köyünde doğmuştur. Türkiye için önemli bir tarih olan 1923, Cumhuriyetle aynı yaşta olan Yaşar Kemal için de önemlidir, kendisi cumhuriyetin azınlıklara karşı, özellikle de Kürtlere karşı özümleme siyasasını sorgulamaktadır. Ancak bu, kahramanına Cumhuriyetinin kurucusunun adını vermesini engellemez: “Çocuğa törenle kurtarıcı Cumhurbaşkanının adı kondu. Mustafa.”9 Şunları da söyler: “Sizin sandığınız gibi ben Kürt toprağında doğmadım. Babam, anam Doğu Anadoludan, 1915’te Rus ordusu Vanı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişler.”10 Yağmurcuk Kuşu’nun birçok bölümü bu göçü anlatır. Yaşar Kemal Güney’e kaçışı, savaşın etkisiyle yerle bir olmuş Orta Anadolu yollarında karşılaştıkları sefalet ve açlığı ve babası İsmail Ağa’nın ailesinin bir bölümünü yerleştirmeye karar verdiği Çukurova’ya inişlerini anlatır. Güç koşullara ve Ermenilerin terk ettiği bir çiftliğe el koyma düşüncesine İsmail Ağa’nın karşı çıkmasına karşın, yine göç etmiş bir Kürt aşiretinin başındaki kişinin yardımıyla Yaşar Kemal’in ailesi burada mal mülk sahibi olmayı başarır. Romanda babasının bir portresini çizdikten sonra şöyle der: “Babam çok uzun boylu bir adamdı. Belki bir doksan boyunda. Geniş omuzlu... Onu öyle anımsıyorum.”11 “İsmail Ağa güçlü bir adamdır, öylesine yakışıklıdır ki insan bıkmadan yüz yıl onu seyredebilir.” Kahramanın bebekliğinde beşiğinin başında Kürtçe ağıtlar mırıldanan da odur. Başka yerlerden kopup gelmiş bu türküler kuşkusuz Çukurova bölgesinde söylenenlerden çok farklıydı. Ama, babasını çok az tanımış olan yazar, İsmail Ağa’nın ölümünden sonra annesiyle evlenen amcasının özelliklerini babasına yakıştırmaktadır sanki. Tuhaf biçimde, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da İsmail Ağa adıyla anılan, gerçek babası değil, amcasıdır.
Kuşkusuz Yaşar Kemal’in yaşamını en çok etkileyen, çocukluğunun trajik olayı, babasının ölümü ve annesinin oğlunda intikam isteği uyandırmaya çalışmasıdır. “Ben dört buçuk yaşındayken, babam camide namaz kılarken onu, Vandan gelirken ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğu yüreğinden bıçakladı (...) Ben babamın camide, o, namaz kılarken yanındaydım, hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor diye ağladım. Ardından da kekeme oldum ve on iki yaşıma kadar zor konuştum”.12 İsmail Ağa’nın evlatlığı Salman onu Kimsecik’in birinci cildinin sonunda öldürür ve Mustafa ikinci cildin başında “yüreğim yanıyor” sözünü yineler durur. “Çocuğun başı döner gibi oldu, kusacağı geldi, ‘yüreğim yanıyor’, dedi usulca ve babasının ölüsü yanına, sivri kayanın üstüne sağıldı, oraya büzülüp bir topacık kaldı, gözlerini de babasının kıpırtısız yüzüne dikti.”13
Gerçekten de özyaşamöyküsel roman Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anlatılan çocukluğu çok yakından izlemektedir. Göçten Çukurova’ya gelişe, yolda bulunan ölmek üzere çocuğun evlat edinilmesinden, bu çocuğun babalığını öldürmesine kadar Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da açıkladığı özyaşamöyküsel öğeler romanda anlatılan olaylara tam anlamıyla uymaktadır. Ancak babanın öldürülmesine karşın mutlu bir çocukluktan başlayarak, yaşamın ana çizgileri bir romanı açıklamak için yeterli olacak mıdır? Sanmıyorum. Anekdot nitelikli olandan anlatısal olana, gerçek olandan düşsel olana geçiş roman anlatısının en önemli bileşenlerinden olan yazı düzleminde gerçekleşmektedir burada. Böylece ben de, özyaşamöyküsel uzamı oluşturan iki metin arasındaki benzerliklerin izini sürmeyi bir süre için bırakıp romana ve kurmacanın içine zor sızılan yapısına bakmaya çalışacağım. Örneğin olduğu gibi yazıya aktarılmış Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’daki gibi, sözlü dilin saydam niteliği, yaşantıların yazıya, olayların da anlatı örgüsüne dönüştüğü yazınsal metnin anlaşılmasında hatta değerlendirilmesinde bir engel oluşturabilir bazen.
Çocuklukların Krallığı
Yağmurcuk Kuşu birçok çocukluğun öyküsüdür, öncelikle başkişiler Mustafa ve Salman’ın, sonra da Mustafa’nın tüm arkadaşlarının. Neşeli ama saplantılı bir korkunun avucundaki tüm bu çocukluklar Türkiye’nin Güneydoğu’sunda küçük bir köyde yaşanır. Korkunç ve kurnaz toprak sahibi Memik Ağa’nın çiftliğinde tarım işçisi olan yoksul köylüler Halil ve Şahin’in öyküsü ya da İsmail Ağa ve ailesinin saga’sı gibi araya ana olay örgüsüne eklemlenen anlatılar dışında roman görünüşte nedensiz ya da tek bir nedene indirgenmeyecek denli karmaşık bir baba katlini anlatmaktadır. Salman’ın İsmail Ağa’yı öldürme nedenini asla öğrenemeyeceğiz. Kıskançlık onu cinayete itmiş olabilir mi? Kendisi bulunmuş bir çocukken, kendisini evlat edinen ana-babasına bunca bağlıyken, İsmail’le Zero’nun meşru çocuğu Mustafa dünyaya gelir ve bu doğumu kabullenmek Salman için güçtür, bu yüzden mi? Yoksa İsmail Ağa onun köylülere saldırganca davranışı yüzünden silahını elinden aldıktan sonra onu cezalandırmak için evden kovunca yaşadığı aşağılanma duygusundan mı? Bu cinayeti ergenliğin son döneminde, İsmail Ağa’ya olan umutsuz tutkusu yüzünden kapıldığı intikam duygusuyla, onu cinsellikle tanıştıran fettan kadın Emine’nin etkisiyle mi işler? Yoksa çocukluğunda aşiretler arasında geçen bir savaşın korkunçluğu mu onu şiddete sürükler? Belki de artık koruması olduğu babalığının onunla ilgili gizi açıklamaması için ya da onun yaşamını kurtaran bu adama karşı suçluluk duygusu yüzünden öldürmüştür onu? Babasını bir Tanrı gibi sevecek kadar ona taptığından, bu bir tutku cinayeti midir? Evet onu öyle çok sever ki başkasından önce kendi elleriyle onu öldürür çünkü İsmail Ağa’nın çok düşmanı vardır. “Öldürdüm, dedi. Ben öldürmesem onu zaten öldüreceklerdi. Herkes, herkes onu öldürüyordu”.14 Bu sorular daha da çoğaltılabilir ancak kesin bir yanıt bulmak olanaksızdır çünkü yazar bunlardan birinin değil tümünün yanıt olmasını ister. Gerçekte Yaşar Kemal insanoğlunun psikolojisini tüm derinliğiyle göstermek ister. Bunun için de bir kişi yaratır, yazar Karamazov Kardeşler’i birçok kez okumuş olmakla birlikte etkisi altında kalmadığını açıklasa da bence Dostoyevski tarzı bir kişidir bu.15 Salman ve Mustafa aslında tek bir gerçekliğin iki yüzüdür: kötülüğün ve iyiliğin avucuna düşmüş insanın. Romanın başında gerçek bir cennet gibi betimlenen çocukların evreni belki de yazarın bizi inandırmak istediği kadar düşsel güzellikte değildir. Bu, tüm biçimleriyle sadizmin var olduğu bir evrendir. “Salman Mustafa’yı tutsak kılmıştı. O ne isterse Mustafa çıt çıkarmadan yapıyordu. Onun ses çıkarmadığını anlayan Salman da, el altından ona işkence yapıyordu, çocuğun çekirgeden, sümüklüböcekten, kurbağadan iğrendiğini biliyor, kabuklarını teker teker kırdığı sümüklüböcekleri, başlarını, kanatlarını kopardıklarını, birer el büyüklüğündeki çekirgeleri, sivrilttiği kamış çöplerine geçirdiği yeşil kurbağaları çocuğun önüne yığıyordu. Mustafa önünde paramparça olmuş sümüklüböcek, çöplere geçmiş, gözleri daha da pörtlemiş, soluklanan kurbağa, üst üste cansız çekirge yığınlarını görünce tir tir titreyerek gözlerini kapatıyor, Salmansa bağırarak çağırarak, bir yabanıl oyunda çocuğun yöresinde dönerek oynuyordu. Sonra kocaman bir ateş yakıyor, çekirge, sümüklüböcek yığınlarını, ince kamış parçalarına geçirilmiş, bacakları oynayan, boğazları şişip inen kurbağaları içine atıyor, ocaktan dağılan içbayıltıcı koku dolduruyordu kayalıkları. Sonra günlerce çalışıp bir çakır yılan yakalıyor, getiriyor çocuğa, “tut bunu,” diye uzatıyor, Mustafa gene gözlerini yumuyor, Salman onun elini alıp soğuk yılanın üstüne koyuyor, Mustafa, kızgın demire değmiş gibi elini hızla geri çekiyordu.”16
Bazen de sadizm birbirinden nefret eden bu iki kardeşi birbirine yakınlaştırır, neredeyse onları suç ortağı yapar:
“Bundan sonra gene ağaçlara çıktılar, kayalara tırmandılar, yılanlar tuttular, kurbağaları karınlarından gene diri diri uzun kamışlara geçirdiler, kırlangıç yuvalarını bozup yavruların başlarını kopardılar, bostanlardan karpuz hırsızladılar... Bütün bunlara Mustafa gittikçe alışıyordu.”17
Salmanın sadizm eğilimi Mustafa’nın doğumuyla hissettiği dışlanma duygusundan ileri gelir, sonra bu duygu bir intikam arzusuna dönüşecek ancak hemen bastırılacaktır. Epey sonra, babasıyla oyun oynamakta olan Mustafa’nın mutluluğunu gölgelemek amacıyla bir kekliğin boynunu kopardığında bu arzu bir daha onu terk etmemecesine yeniden canlanacaktır. İsmail Ağa’nın dikkatini çekmek, öteki çocuğa, gerçek oğula kötü davransa da her zaman babasının sevgisine layık olduğunu kanıtlamak için her şeyi yapacaktır. Tüm çocukluğu boyunca tek var olma nedeni sahip olduğunu sandığı babasının varlığıdır, ancak Mustafa’nın doğumu onu bu düşten çekip alacaktır. Salman’ın duygu evreni bu yeni durumla yıkılacaktır, hayvanları öldürse de, kartallara ya da daha sonradan yapacağı gibi evlerin damlarına ateş etse bile Salman bu durumun üstesinden gelemeyecektir. Yalnız kalmayı isteyecektir, kendisine düşman olmuş insanlarla iletişim kurmaktan kaçacak, sonunda da babasını seven kadınla yatacaktır.
Salman’ın serüveniyle yazar bizi doğrudan doğruya, anneye duyulan arzunun ölüm arzusunun yerine geçtiği bir Oidipus evrenine sokar. Salman babayı öldürmekle intihar etmek arasında bir an bile duraksamaz. Babasını öldürür çünkü o kişilerin iplerini elinde tutandır, herşeyi bilen yazar kahramanlarının intiharına karşıdır.18 Böylece yazara göre Salman “caninin, kurbanınkinden de beter olan büyük trajedisini yaşar”.19
Yağmurcuk Kuşu’nun en ilginç yanlarından biri de kırsal bölgede çocuk cinselliğinin uyanışıdır kuşkusuz. Yaşar Kemal köylü çocuklarda doğal yoldan hayvanlarla ilişkiye yönelen cinsel uyanışı en ince ayrıntılarıyla anlatma –ifşa değil, böyle bir amacı yoktur yazarın– cesaretini gösterir. Salman’ın ilk cinsel deneyimleri köylülerin dediğine göre âşık olduğu kısrakla gerçekleşir. Yazar seyise “Sen bizim ahırı yol eyledin, bir işin mi vardı, yoksa burada bir sürmeli gözlüye karasevda mı bağladın?” ya da bir köylüye “Bu yaşa gelmiş bir delikanlı da evlendirilmezse, o da varır bir al taya sevda bağlar”20 dedirterek kara mizahı da elden bırakmaz. Mustafa ilkin “şaha kalkmış, kişnemiş, tepinmiş, zapt olunmaz olmuş”21 bir atla çiftleşmesini izlediği kısrakla kardeşinin birleşmesini dikizler. Ancak onu dikizlerken de neredeyse ahlaksız bir keyif duyar: “Al tay sağrısını usul usul Salmanın kasığına dayıyor, sonra da bir hoş, hüzünlü başını çevirip arkasındaki adama uzunca bakıyordu, gözlerini dikip, öyle insan gibi, sessiz, anlayışlı.”22 Yine ilk kez bir erkeklik organının dikleşmesini görür. Birleşme sahnesi karabasan gibi sık sık düşlerine karışır:
“Mustafa uykusundan çığlık çığlığa uyanıyordu. Salman tayın sırtında, al tay kaleden dağın doruğuna, oradan Anavarzaya uçarken Salman iniyor, al tayın sağrısına yapışıyor, bacakları havada sallanarak, taya yapışmış titreyerek, taya girerek, tay hoşlanarak gidiyorlardı. Çıngırdaklı, boynuzlu yılanların arasına giriyorlardı, kıvıl kıvıl kaynaşıyordu yılanlar... Dilleri kırmızı, uzun, kayaların arasında... Yılanlar al tayla birlikte, yan yana gökte uçuşuyorlardı, uzun, kıvrılarak, kıpkırmızı, yalım kırmızısına kesmiş, havada birbirlerine dolanarak... Salman al tayın sağrısında, al tay bacaklarını germiş, kendinden geçmiş, sağrısı kırışarak... Salman birden hayasını taydan çıkarıp, kocaman, Salmanın hayası bir at hayası kadar kocaman olmuş, al tay kederli, şaşkın gözlerle dönüp dönüp gökte uçarken Salmanın hayasına bakıyor, birden geriye dönüp bakarken Salmanın hayasını ısırıp koparıyor, kan yağıyor gökten köyün üstüne, bütün köylü dışarı çıkmış, gökten, Salmanın hayasından yağan kan yağmuruna bakıyorlar, başları gökte... Üstlerine Salmanın al tayın ağzındaki koparılmış kapkara hayasından yağan kandan insanlar tepeden tırnağa kana batıp çıkıyorlar. Evler, cami, mor kayalıkla dağ, keskin doruğun ucundaki ak kale, akan ırmak hep kıpkırmızı kana kesiyor”.23
Bu sahnenin iğdiş etme simgesine, hayvanla cinsel ilişki alanına kayan bu “ilk sahne”ye karşın Mustafa çok fazla sarsılmış gibi değildir; çünkü ergenlikte birçok çocuğun bu deneyimi geçidiğine inanır. Kaldı ki bu köy çocuklarının konuşmalarında geçen sıradan bir konudur. Yazarın gözünde bu cinsel sapıklıktan çok bir ilk deneyimdir. Çünkü köylerde büyüyen çocuklar kentli çocuklardan farklı değildir. Belki oyunları ve davranışları tümüyle aynı değildir, ancak düşünce biçimleri aynıdır. Çoğunlukla iyi anlaşırlar, birlikte oynarlar dans ederler. Ama bazen de çok sert biçimde kavga ederler:
“Memet ve Mustafa arıları elinden alıp öyle iplikleriyle bıraktıktan sonradır ki Nuri’yi dövmeye başladılar. Sonra Poyrazla, Âşık Aliyle, Tırtıl Yusufla, daha bir sürü çocukla kapıştılar... Bir anda köyün çocukları ikiye ayrılmışlar, dövüşerek köyün dışına çıkmışlar, Gökburunu geçip, ırmağın kıyısında dehşet bir taş savaşına koyulmuşlardı”.24
Romanın en güzel parçalarından biri de Mustafa’nın yağmurcuk kuşu adlı kuşun karşısında duyduğu coşkuyu anlatan parçadır. Yaşar Kemal’in romanlarında kuşlar çoğunlukla zararlı hayvanlar olarak nitelenir. Ama burada, çocuğun bakış açısıyla, kuşlar neredeyse büyülü bir niteliğe bürünür. Yazar yetkin bir kuşbilimci gibi, belki de yalnızca roman kişisinin hayalinde var olan bir kuşla çocuk arasında bir ilinti kurar:
“Yağmurcuklar uçtuklarında sular, çakıl taşları gün ışığı bir mavide ipince dağılarak, çoğalarak aydınlanır. Hiçbir çocuk yüreği hoplamadan yağmurcuğun som mavisine, kadife gözlerinin ürkek ılıklığına ürpermeden dokunamaz, bakamaz. Bir yağmurcuğu yakalayan çocuğun kıvançlı dünyası mavilenir. Ilık bir mavi gelir yumuşacık dünyasına oturur. Başında püren kokulu mavi yeller eser. Mavi kelebek bulutları akar aydınlığın içinden bir uçtan bir uca. Uykuları, düşleri mavileşir. Gün som mavi doğar, ışıklar mavi vurur dağların sırtına, suların dibine... Balıklar mavi mavi ipileyerek kaçışırlar. Yağmurlar mavi yağar. Tanyerlerinin ışıkları şırlayıp akarak, çın çın mavi öter. Yağmurda daha mavi uçuşurlar buğulanarak, yöreye masmavi bulutlar döşeyerek. Yıldızlar bir uçtan bir uca mavi akar, şimşekler mavi çakarlar. Tanyerindeki iri kuyrukluyıldızı, kendi yöresinde yalp yalp ederek dönerken ışıkları toprağı, dağları suları, göğü maviye bular.”25
Yaşar Kemal çocukların algıladığı doğayı betimlemekte usta değildir yalnızca. Aynı ustalıkla biz büyüklere çocukların o son derece karmaşık ve çoğunlukla o denli tuhaf oyunlarının kapısını aralar, örneğin bir tür saklambaç olan ve büyülü bir şeyler akla getiren “pıslanpatır”ın kapısını. Kaldı ki çocuklar da oyun oynarken ya da dünyayı yeniden yaratmak konusunda sahneye çıktıklarında gerçek büyücü gibidirler. Yaşar Kemal onları öteki dünyayla ilişki kurabilen, aşiretin tabulaşmış hayvanlarına öykünmeye her zaman hazır Şamanlar gibi görür:
“Yöreyi gözden geçirdikten sonra oynamaya başladılar. Mustafa hangi dilden olduğu belli olmayan, belki uydurma, belki Kürtçe, belki Salmanın o belli olmayan dilince, oynak bir türkü tutturmuş dönüyordu ortada. Memet de onun yöresinde, kendini türküye bırakmış dönüyordu. İki çocuk çok eski zamanlardan kalma, hiç kimseden öğrenmedikleri tuhaf bir oyun tutturmuşlardı, bir tür eski köçek oyunlarına benzeyen bir oyun. Elleri, ayakları, bacakları, gövdeleri bir uyumda savruluyorlardı. Belki bir kartal, bir kuş öykünmesi, belki de ulu bir kuşun göğe ağma oyunuydu bu.”26
Düşten Şiddete
“Bir yanım kan içinde, bir yanım düşlerin büyüsündeydi”27 der Yaşar Kemal, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da. Çocukken düşle karabasan, şiddetle mutluluk arasında hep bir gel-git gibi yaşanan bu ikilem romanı hem yapılandırır hem de romana temel bir özellik kazandırır: Tumturaklılık. Sekiz yaşında bir çocuğun bakış açısıyla yazarınki birbirine eklemlenirken her tür lirik kanatlanmaya başvurulur ve abartma sanatı doruk noktasına ulaşır. O zamana değin Yaşar Kemal’in bir biçem özelliği olan şey, yazının tözü olur, her tümceye ritim veren hızlı bir devinime dönüşür. Böylece düşle gerçeklik çocuğun evreninde bir olur. Doğa bir dekor olmaktan çıkarak gerçek bir başkişiye, bir anlatı eyleyenine dönüşür ve öteki kişilerin geleceğinde bir rol oynar. “O gün bugündür bütün düşlerim ak bulutlu ve renklidir. Doğa alabildiğince zengin ve verimliydi. Bir de daha düşlerime hep pamuk tarlaları girer. Ovada, bütün köycek pamuk toplamaya giderdik. Bir de arılara merak sardırmıştım. Bir yüksek kayalığın doruğuna yapılmış köyümün ortaçağ kalesinin yöreleri bir arılar cennetiydi. Yüzlerce, binlerce çeşit arı kayalıklarda açmış çiçeklerde kaynaşıyordu. Arılarla haşır neşir olmuştum. Bunda da yalnız değildim. Köyün çocuklarının çoğunluğuyla birlikteydim.”28 Böceklerle, karıncalarla, kuşlar ve bitkilerle içli dışlılık Yaşar Kemal’in çocukluğunun bir özelliğidir. Yağmurcuk Kuşu bu türden betimlemelerle doludur. Yazar Çukurova’nın değişken ışığını, tüm görkemiyle doğanın güzelliğini gözler önüne serer. Ancak çocukluğun bu cenneti, doğanın bu düşsel ve saf algılanışı yazarın kişiliğinin öteki parçasıyla, onun hep anlattığı ve yaşamını etkilemiş o trajik olaylarla çelişir: “Çocukluğumun krallığı çiğdemler, babamı öldüreni öldürtmek için uğraşlar, amcamın, anamın uğraşları, benim hiçbir zaman babamın öldüğüne inanamamam, inandığımda da ona sonsuz bir küskünlük.”29 Yaşar Kemal çocukluğuyla ilgili olarak “anlatılamayacak kadar zengindi,” doğada her yaratık, her renk, her koku beni sevinçten delirtiyor, kendimden geçirtiyordu, der. 30
Böylece Yağmurcuk Kuşu’nun yazarı için çocukluk, tüm yapıtında ama özellikle de Kimsecik çevriminde bir yansımasını bulduğumuz bir tür esrikliktir. Gerçekten de Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anılanlar romanda uzun uzun betimlenmiştir. Yaşar Kemal çocukluğunu anımsatmakla yetinmez, onu yazarak yeniden yaşar. Onu tanıyanlar babasının öldürülmesiyle altüst olsa da, içinde bu neşe dolu çocukluktan bir şeyler sakladığını bilirler: “Babam sağlığında, istediğim için, iki kırat koşulu pırıl pırıl bir fayton almıştı. Babam öldükten sonra o fayton, benim çok sevdiğim araba avlunun ortasında kalmış, güneşin, yağmurun altında kararmış, çürümüş, tavuklara folluk olmuştu.”31
Yazarın bu çocukluk anısını anlatıya nasıl kattığına bakalım:
“Araba geldi avluda durdu. Atlar daha hızlarını alamamışlar, körük gibi soluyor, eşiniyorlardı. (...) Mustafa önce şöyle uzaktan arabanın atların yöresinde her şeyi inceleyerek dolaştı, mutluluğundan uçuyor, gözü arabadan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Usul usul, tadını çıkararak yaklaşıyordu arabaya. Ve yaklaştıkça araba bir hoş taze deri, bir hoş yağ kokuyordu. Mustafa böylesine bir kokuyu ilk olaraktan alıyor, bir çeşit başı dönüyordu. Coşkusundan ne yapacağını bilemiyor, körüğü, tekerlekleri, koşumları, fenerleri teker teker elliyor, başı dönüyordu mest, bulutların üstünde uzaklara gidiyordu. Hiç farkında olmadan çocuk kendisini arabanın içinde buldu, arabanın içi de başka türlü kokuyordu. Mustafa bir kedi gibi arabanın her köşe bucağını kokluyor, arabadan iniyor, altına, tekerleklerin aralarına giriyor çıkıyordu.”32 Romancının bakışı burada kendi çocukluğundaki bakış açısıyla karışıyor. Ancak anlatıcı mesafeli duruyor, arzu edilen nesneyi, roman kişisi ele geçirmeden önce bu anlatıcı betimliyor. Sonra genişletme tekniğine başvuruyor, önce Mustafa’nın armağanını bize gösteriyor sonra bu armağana anlatı içindeki gerçek işlevini yüklüyor. Mustafa’yı bu denli mutlu kılan ve anlatıcıya anlatıyı genişleterek geliştirme olanağı sağlayan bu fayton aslında zehirli bir armağandır. Çünkü “arabanın içine, tam orta yere dimdik kurulmuş, sonsuz bir mutluluk, sevgi çağlayanı, bütün şu yöredeki çocukların, insanların hepsinin en üstünü, en mutlusu, en kıvançlısı olduğunun düşüne kapılmıştı.”33 Salman kıskanacak ve İsmail Ağa’ya içerleyecektir. Öteki armağanlar için de böyle olacaktır, tüm o ayakkabılar, giysiler, Çukurova’nın dört bir yanından gelen kutu kutu lokumlar. Ayrı tutulan çünkü meşru olan Mustafa, arkadaşlarının yardımıyla Salman’ın imrenme dolu bakışları karşısında koca tatlıyı bir lokmada yutacaktır. Bu sahne anmaya değer:
“Bir cami, bir çocuk boyunda, altı minareli, mavi, mavisi şavkıyor, içinde mollalar oturmuşlar, Kuranlarını açmışlar okuyorlar sallanarak, Kuranları da şekerden... Bir al tazı, bir sarı tavşanı kovalıyor, boynunu upuzun uzatmış, çalılıkların arasından, çalılıklar da şekerden... Bir fil kıçının üstüne oturmuş, hortumunu da havaya dikmiş, sütbeyaz, kocaman, gözleri küçücük, iğne ucu kadar, ışıldıyor ama, yanıp sönüyor. Bir güvercin göndermişler Mekkeyi Mükerremeden, gagası kırmızı, ayakları sarı, tüyleri altından... Bir ulu çınar ki, aslı İstanbulda Eyüp Sultandaymış. Çınarın altında bir leylek yürüyor gibi. Varsın yürüsün. Bu Mustafa var ya, sümüklü... O güzel camiyi yemeye minaresinden başlamış. İnsan hiç minareyi yer mi, şeker olsa da... Yesin bakalım. Güvercinin de başını ısırmış. Kuşun da gözü çıkmış o ısırınca, kör olmuş. Olsun bakalım. Caminin içindeki bir mollanın başını koparmış, üstelik de yemeyip çamura atmış (...) Sonra da bütün köyün çocuklarını evine çağırmış, camiyi dışarıya sofaya çıkarmış, haydi çocuklar bu camiyi yalayalım, demiş. Çocuklar korkmuşlar ürkmüşler, Allahın evi hiç yalanır mı, demişler, yalanır demiş o kâfir. Çünküleyim Allahın evi, içindeki mollalar, mollaların ellerindeki Kuranı Kerimler şekerdendir, demiş o kâfir. Başta kendisi, sonra da köyün çocukları kocaman, kürek gibi dillerini uzatıp yalamaya başlamışlar Allahın evini.”34
Alıntıları çoğaltabilirim çünkü Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da çocuklukla ilgili her şeyin romanda bir yeri var. Ancak Yaşar Kemal bu öğeleri olay örgüsüne katmakla yetinmiyor, aynı zamanda bunlara kesinliği olan işlevler yüklüyor. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da kısaca anlatılan her anekdot romanda olayın akışını belirleyen temel nitelikli bir öğeye dönüşüyor. Yağmurcuk Kuşu halkbilim açısından da çok ilginç bir yapıt. Çocukların oyunları, dili, büyüklere bakışı gibi konularda çok önemli bilgiler içeriyor. Çocukların içinde büyüdüğü toplumsal çevreyle doğanın birliğini titizlikle betimliyor roman. Yaşar Kemal Mustafa, Salman, Kuş Mehmet, Tırtıl Hüseyin gibi unutulmaz kişiler sunuyor, belki gelecekle ilgili olarak aynı şeyler tasarlamayan ve daha sonra yolları ayrılacak kişiler. Ancak yalnızca çocukların başarabileceği türden bir dostlukla birbirine bağlı kişiler.
Onlar kendilerini korkutan yılanlarla, kartallarla, sevdikleri böceklerle ve hayvanlarla bir arada büyürken, köy toplumu Çukurova’nın çehresini baştan aşağı değiştirecek ilerleme ve kapitalist kazançların dünyasına doğru gidiyordu. Tarım çiftliklerinin kurulması, “insan yutan” tarım makinalarının yaşama girmesi ve karayolu ağlarının gelişmesiyle birlikte bu “yitik cennet”ten, Yaşar Kemal’in “çocukluğumun cenneti” dediği bu olağanüstü çevreden geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Yağmurcuk Kuşu ilk işaretlerini çocukların aldığı çevresel (ekolojik) bir dönüşümün de romanıdır. Çünkü hâlâ doğanın güzelliğine ilgi duyan, daha güzel bir dünyayı, belki de Düldül Dağı’nın ötesinde var olan bir dünyayı düşleyen yalnızca çocuklar kaldı. İşte bu özyaşamöyküsel çevrimin ikinci cildi olan Kale Kapısı’nın konusu da budur.
1997
NOTLAR
1 Gösteri 69. sayı, “Yaşar Kemal ile Söyleşi” Ağustos 1986, s. 11
2 a.g.y., s. 11
3 Le pacte autobiographique, Seuil, 1975, s. 14
4 a.g.y., s. 26
5 Je est un autre, Seuil, 1980, s. 109
6 Le pacte autobiographique, s. 41
7 Varlık, No: 1010, Kasım 1991
8 a.g.y., s. 12
9 Yağmurcuk Kuşu, Adam Yayınları, 2. basım, 1997, s. 151
10 Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, Alain Bosquet ile Görüşmeler, Adam Yayınları, 1996, s. 32
11 a.g.y., s. 34
12 a.g.y., s. 34
13 Kale Kapısı, Adam Yayınları, 2. basım, 1997, s. 24
14 a.g.y., s. 54
15 Gösteri, 69. sayı, s. 10. Başka bir söyleşide, kendi yazgısıyla Dostoyevski’nin yazgısı arasında bir koşutluk kurar: her ikisinin de babası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Varlık, 1010. sayı, ss. 166-167
16 Yağmurcuk Kuşu, ss. 167-168
17 a.g.y., s. 172
18 Varlık, s. 16
19 a.g.y., s. 19
20 Yağmurcuk Kuşu, s. 26, s. 287
21 a.g.y., s. 25
22 a.g.y., s. 27
23 a.g.y., ss. 38-39
24 a.g.y., s. 208
25 a.g.y., s. 190
26 a.g.y., s. 206
27 Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, s. 46
28 a.g.y., s. 40
29 a.g.y., s. 46
30 a.g.y., s. 46
31 a.g.y., s. 35
32 Yağmurcuk Kuşu, s. 268
33 a.g.y., s. 269
34 a.g.y., s. 295
Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı, Everest Yayınları, 2000, s. 50-68.
Fethi Naci’ye saygıyla...
MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL Cemal Süreya’nın “Onu Türk edebiyatından bir an çıkarsak, o edebiyatın dengesi bozulur” dediği eleştirmen ve yazar Fethi Naci, 23 Temmuz 2008’de aramızdan ayrıldı. Milliyet Kitap olarak, çıktığı ebedi yolculuğun ardından büyük ustayı bir kez daha anmak istedik. Bu veda dosyasının, onun hakkındaki bilgilerimizi tazeleme işlevi görmesinin yanı sıra, ‘neyi kaybettiğimizi’ anlamanın yazılı kaynaklarından biri olmasını da hedefledik.
Temmuz Türk edebiyatı için ne kadar yaslı bir ay... Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Metin Altıok, Tomris Uyar, Cevdet Kudret, Ece Ayhan, Bilge Karasu, Esat Mahmut Karakurt, Orhan Hançerlioğlu... Hepsi temmuz ayında ayrılmışlar aramızdan. Geçtiğimiz ay bu kayıplara Türk edebiyatının ödünsüz eleştirmeni Fethi Naci eklendi.
23 Temmuz sabahı kalp ve böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını kaybeden Fethi Naci, ödünsüzlüğü yüzünden çekinilen ama bir o kadar da güvenilen, Semih Gümüş’ün ifadesiyle “Bir romancı kadar ilgi gören” bir eleştirmendi.
Naci’nin edebiyatımızdaki yerini en güzel anlatan tespitlerden biri de Cemal Süreya’ya ait: “Fethi Naci’yi Türk edebiyatından bir an çıkarsak, o edebiyatın dengesi bozulur”.
Milliyet Kitap olarak, çıktığı ebedi yolculuğun ardından büyük ustayı bir kez daha anmak istedik. Bu veda dosyasının, Fethi Naci’yi anmanın, onun hakkında bilgilerimizi tazelemenin yanı sıra, ‘neyi kaybettiğimizi’ anlamanın yazılı kaynaklarından biri olmasını hedefledik.
Meslektaşları Füsun Akatlı, Ömer Türkeş ve Semih Gümüş birer yazıyla katıldılar bu dosyaya; yazarlarımız görüşleriyle, Feza Kürkçüoğlu ise Milliyet Kitap ile paylaştığı fotoğraf albümüyle.
En özel katkı, Fethi Naci’nin son 27 yılını birlikte geçirdiği, ona ikinci bir yaşam sunan eşi Lale Kalpakçıoğlu’dan geldi. Kalpakçıoğlu, edebiyatın kalemi de kalbi de dev ustasını Milliyet Kitap okurları için kaleme aldı.
Bize düşen ise yaşamını, yapıtlarını, eleştiri anlayışını dilimiz döndüğünce, yerimiz yettiğince anlatmak oldu.
FETHİ AGA’NIN OĞLU
Asıl adı İsmail Naci Kalpakçıoğlu olan Fethi Naci, 1927’de Giresun’da doğar. İlk ve ortaokulu burada okur. Yoksul bir çocukluk geçirir Fethi Naci. İlkokul sıralarında babasının karpuz sergisinde çalışır, her akşam da harçılığını alır.
O harçlıkları biriktirdiği kumbarası okullar açılınca kırılır, küçük Naci’ye üst baş alınır. En son ortaokul birinci sınıfın yazında Tabelacı Sami Bey’in yanında çalışır, bitişik dükkandaki mücellitten ise kitap ciltlemeyi öğrenir.
‘Okumak’, Fethi Naci’nin yaşamına ilkokul ikinci sınıfta satın aldığı dergilerle girer. Dergi dedikse, haftalık yayımlanan “Çırak Uçman” adlı çocuk romanı ve benzeri dergiler...
Babaannesini karşısına alır ve yüksek sesle “Çırak Uçman”daki Oğuz’un maceralarını okur. Birlikte, aylarca Oğuz’un Giresun’dan geçmesini bekledikleri sevgili babaannesi, 1943’te Erzurum’da bir gazetede yayımlanan ilk yazısının da kaynağı olacaktır.
Fethi Naci’nin yaşamında en önemli figür ise babasıdır; Fethi Aga... Giresunlu, karpuz sergisi sahibi... Okuma yazma bilmez Fethi Aga. Bir ara arkadaşı Cıvık Hamdi ile birlikte kursa gittiyse de sadece adını yazmayı, onu da Feti diye yazmayı öğrenir.
Ama okumaya saygısı büyüktür. Oğlunun okuduklarını, ister ders kitabı olsun ister roman, aynı içtenlik ve sevinçle karşılar. Yalnızca imzasını atabilen karpuzcu Fethi Aga’nın belki de bu yaklaşımı sayesinde oğlu Türk edebiyatının en büyük isimlerinden biri olacaktır.
KİTABA KARŞILIK PALTO
Fethi Aga’nın oğlunu ortaokula gönderecek birikimi yoktur. Naci Kalpakçıoğlu, bileğinin hakkıyla, parasız yatılı sınavını kazanarak Erzurum Lisesi’ne gider.
Daha ciddi okumalara burada başlar. Erzurum’da kışın çetin şartları, öğrencileri okulda mahsur bırakır. O kar kıyameti aşıp da dışarı çıkamazlar (15 günde bir gittikleri hamam hariç).
Okumaktan başka yapacak şey yoktur. Böylece pek çok yatılı okuldan yetişen yazar gibi Fethi Naci de dünyayı elinde tuttuğu kitaplar yoluyla keşfeder.
Lisede okul kitaplığının düzenlenmesine yardım edince bütün kitap ve dergiler de serilir önüne birer birer. Varlık’lar, Yurt’lar ve Dünya’lar...
Sınıf arkadaşı Oğuz Öğün, babasının okuduğu Ulus gazetesinden Nurullah Ataç’ın yazılarını kesip getirir ona. Tüm parasızlığına rağmen İstanbul, Büyük Doğu, Yaratılış dergilerini satın alır bir yandan.
Okumayı o kadar çok sever ki, lise son sınıfta Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri”ni alabilmek için karlı bir kış günü paltosunu bit pazarında satar Fethi Naci. Bu sırada şiirleri İstanbul’da Yedigün dergisinde, Yeşilgireson gazetesinde, Halkevi dergisi Aksu’da yayımlanır.
Liseyi bitirdikten sonra ise neredeyse hiç şiir yayımlamaz. Giresun’daki Yeşilgireson gazetesinin sahibi Nuriahmed Çimşid hep destek verir bu genç yazara. Öyle ki lise son sınıftayken her memleketine dönüşünü haber yapar: “Değerli gençlerimizden Naci Kalpakçıoğlu şehrimize gelmiştir.”
Yıl 1945... Üniversite zamanıdır artık; İktisat Fakültesi’ne gitmeye karar verir. Yine para yoktur; babasının sattığı çamaşır teknesinin 20 lirasını cebine koyarak gelir İstanbul’a. Üniversitede bir kamu kuruluşunun bursuyla okur.
İLK ELEŞTİRİ NECATİGİL’E
Fakültede okurken öğleden sonraları menteşe imalathanesinde çalışır Fethi Naci. 1945’in sonlarına doğru, Behçet Necatigil’in “Kapalı Çarşı” kitabı üzerine Giresun Halkevi dergisi Aksu’da ilk eleştirisini yazar. Arkasından, 1946 yazında Yeşilgireson gazetesine verdiği Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” adlı kitabıyla ilgili eleştirisi gelir.
Şiirler ve öyküler de yazmaktadır bir yandan. “Mumlar” adlı öyküsü, Yeşilgireson’da yayımlanır. İleride, Sait Faik’i anlatan bu öyküyü “Bir Hikayeci: Sait Faik” adlı incelemesinin sonuna koyacaktır.
Fakülte yıllarında iktisatla edebiyat birlikte gider; hem eleştiriler hem de ekonomik toplumsal yazılar kaleme alır. Hatta 1948 yazında, üç ay boyunca Yeşilgireson’da her hafta bir başyazı yazar. İlk telif ücretini de bu yazılarla alır: 25 lira.
Bu sırada kendi çabasıyla Fransızca öğrenir, amacı sol düşünce kaynaklarına ulaşabilmektir. Bu alandaki bütün Türkçe kaynakları okumuştur, para biriktirip Edition Sociales’in yayımlarını alır.
Kendi deyişiyle Fransızcayı öğrenmek için ‘petkayı sıktığı’ dönemde Çehov’un “Bozkır” öyküsünü Fransız- casından okumaya çalışır bir gün. Bütün gün uğraşarak, zar zor bitirir öyküyü.
Laleli’de yürümeye başladığında aklında öyküdeki çocuk vardır; kendi çocukluğundaki yalnızlığını hatırlatır ona. Duygulanır bu benzerlikten Fethi Naci, sessizce ağlamaya başlar. Ve birdenbire fark eder ki öyküyü anlayıp duygulanmıştır, demek ki Fransızcayı sökmüştür.
İktisat Fakültesi’nden mezun olur 1949’da. Ancak burslu okuduğu için sekiz yıl mecburi hizmeti vardır. Konya Ereğli’deki Sümerbank fabrikasına girer önce. Ancak Sümerbank, mecburi hizmeti devredebileceği için 14 ay sonra kendi okulunda asistan olmak üzere başvurur, sınavı da kazanır.
Tam işler hallolmuşken fakültedeki polis memurlarından biri “Komünisttir” deyince asistanlığı suya düşer.
OKTAY DENİZ İMZASI
Tam bu sırada İstanbul Yüksek Tahsil Gençliği Derneği tevkifatı sırasında, derneğin kurucu ve yöneticileriyle birlikte tutuklanıp hapse girer. Bir buçuk ay Sultanahmet Cezaevi’nde yattıktan sonra tahliye edilir. Baba ocağından başka gidecek yeri yoktur, Giresun’a döner.
Kendi şehrinde dört ay sürgün hayatı sürer ve yeniden ver elini İstanbul... Cezaevinde tanıdığı arkadaşlarının çıkardığı Yeryüzü dergisinde yazmaya başlar, imzası Oktay Deniz’dir.
Artık üniversiteye dönemeyecektir, mecburi hizmet hesabı da Sultanahmet Cezaevi’nde kapatılmıştır. Bilim adamı olmak üzere yola çıkan İsmail Naci Kalpakçıoğlu’nun Türk edebiyatının en büyük eleştirmenlerinden biri olmasının kapısı böylece aralanır.
Bir süre sonra Yeryüzü ve Beraber dergilerinin yöneticileri arasında yer alır Şükran Kurdakul ile birlikte. O sırada bir dergi daha yayımlamak isterler, o dergi için Orhan Kemal’in bir hikayesini eleştirir, “Yazarın Gerçeğe Bakışı” başlığı altında.
Ancak dergi yayımlanamayınca yazı elinde kalır. Bu sefer Kaynak dergisine gönderir aynı yazıyı. Ancak Oktay Deniz imzası fazla ‘militanca’ gelir kulağa. Ve hayran olduğu babasının adını ekler adına, bundan sonra hiç değişmeyecek Fethi Naci imzası doğar böylece.
Bu eleştirisi Orhan Kemal’in canını sıkar. Hele ki 1955’te Yaşar Kemal’in “Teneke”si üzerine övgü dolu bir yazı yazınca büsbütün kızdırır Orhan Kemal’i. Ancak yıllar sonra Edip Cansever aracılığıyla tanıştıklarında beş dakikada aralarındaki buzları eritecek, dost olacaklardır.
Fethi Naci imzalı bu ilk eleştiri üzerine, dönemin en büyük eleştirmeni, değil genç eleştirmenlerin ünlü şair ve yazarların bile adlarını anması için bekledikleri Nurullah Ataç’tan bir yazı gelir.
Fethi Naci ile hemfikir değildir Ataç ama üslubunu beğenmiştir genç eleştirmenin. Tek cümle de yanlışını bulamamıştır. Ataç, sonraki yıllarda da hep ilgi gösterir Fethi Naci’nin yazdıklarına, destek verir.
TÜRKÇE ÖĞRETMENİ ATAÇ
Fethi Naci de Ataç’ı hep Türkçe öğretmeni gibi görür, Türkçeye saygıyı ondan öğrendiğini söyler.
1955’te yaşamında yepyeni bir sayfa açılır. Baba olur Fethi Naci, kızı Deniz doğar 10 Ekim’de...
İlk kitabı “İnsan Tükenmez” 1956’da yayımlanır. Buradaki yazılar Marksizmin klasiklerinden öğrendiklerini Türk edebiyatına uyarlama çabasıdır. O güne akdar söylenmeyen pek çok şeyin bu kitapta söylenmiş olması edebiyat dünyasını sarsar.
Nurullah Ataç bu kitap için yazdığı dört yazıdan birinde kimilerinin beğeneceğini söyledikten sonra şöyle devam eder: “Kimileri de ürperecektir: yavuzlar yavuzunun, yıkıcılar yıkıcısının, Şeytan’ın parmağını görecekler bu betikte, yırtılmasını, yakılmasını isteyeceklerdir”.
Ataç’ın kehaneti bir anlamda doğru çıkar; yakılmasını değil ama toplatılmasını isterler bu kitabın. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 142. maddeden dava açılır hakkında, türlü badireden sonra beraat eder Fethi Naci. Ancak sonraki yıllarda kendi yargılamasını yapmayı ihmal etmez; burada birtakım yeteneksiz şair ve yazarları sırf solcu oldukları için tuttuğunu itiraf edecektir.
1959’da askere gider. Ummadığı derecede rahat geçen askerliği sırasında yazmaya devam eder, burada biriktirdiği yazılar bir araya gelince ikinci kitabı “Gerçek Saygısı” buluşur okurla.
17 BİN LİRAYA YAYINEVİ
1960’a gelindiğinde ise, Dost dergisinin düzenlediği soruşturma sonucuna göre en beğenilen eleştirmendir artık.
‘60’ların başı edebiyattan git gide uzaklaşıp siyasete yöneldiği bir dönemdir. “Türkiye’de bir seyirci gibi yaşamadığını, bir şeyler yapabildiğini” hissettirir ona bu durum. 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur, ancak Behice Boran ile düştüğü fikir ayrılıkları sonucunda iki yıl sonra partiden ihraç edilir.
1964 itibariyle Türk solunun kilometre taşlarından, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinde hem Marksist öğreti çerçevesinde siyasal yazılar yazar hem de sanat sayfalarını yönetir. Genç yazarlara açar bu sayfaları...
Her ne kadar edebiyat dünyasında hatırı sayılır bir yer edinmişse de geçimini 1960-1964 arasında çalıştığı Bakırköy’deki Emayetaş fabrikasındaki yöneticilik görevinden sağlar. Ancak 1965’te grevler dönemi başlayınca işverenler, toplantılara giren Naci Kalpakçıoğlu’nun Yön’de yazan Fethi Naci oldu- ğunu öğrenirler.
Sonuç pek de şaşırtıcı değildir, işten çıkarılır. Tazminatı 10 bin liradır; elindekilerle birleştirince 17 bin lira olur. Üstelik o güne kadar Fethi Naci’ye ödeme yapmayan Doğan Avcıoğlu ona ayda 600 lira ödemeye başlar.
Bu sırada siyasi ve ekonomik içerikli yazıları Yön’ün yanı sıra Vatan gazetesinde, Türkiye İktisadi ve Sosyal Adalet dergisinde, Ant’ta da yayımlanmaktadır. Bu yazıları solun ilk büyük bölünüşünün yaşandığı 1968’de bırakacak, edebiyata ‘kesin dönüş’ yapacaktır.
1965’te işsiz kalınca bakar ki bu koşullarda bir iş bulması imkansız, yayıncılıktan başka bir şey yapamayacağını görür. Ve o 17 bin lira Gerçek Yayınevi’nin sermayesi olur. Doğan Avcıoğlu da işler düzelinceye kadar Yön’ün bürosunu kullanmasını teklif edince, yayınevinin ilk kitabı “Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm” çıkar piyasaya. 17 bin liranın 12 bin lirasına mal olumuştur bu ilk kitap; altı ayda altı bin satar.
EDEBİYATIN GÖREVİ
1965 yazında “Emperyalizm Nedir”i kaleme alır Fethi Naci. Bunu 1966’da “Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi”, 1967’de “Kompradorsuz Türkiye”, 1968’de “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” izler.
Edebiyata kesin dönüşünün ilk ürünü 1971’de yayımlanan “10 Türk Romanı” olur. Aslında bu kitabın temeli, 1960 yılında Pazar Postası’na birkaç Türk romanı üzerine yazdığı eleştirileriyle atılmıştır.
Edip Cansever ve Memet Fuat’ın ısrarlarıyla 10’a tamamlar bu sayıyı ve kitabı çıkarır. Hatta Edip Cansever o kadar ilgi gösterir ve destek olur ki yazımına, kitabı ona ithaf eder Fethi Naci.
Bundan beş yıl sonra ise “Edebiyat Yazıları” gelir. Burada edebiyata yanlış ‘görev’ yükleyenlere çatar Fethi Naci: “Edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikayenin, romanın, en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, romanın, hikayenin en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. Dahası var: Edebiyata yüklediğiniz göreve de yan çizmiş olursunuz.”
Bu sözler, Fethi Naci’nin eleştiri anlayışının temellerinden biridir aslında. Politik tercihlerle edebiyat eleştirisi arasındaki çizgiyi ne kadar kesin bir biçimde çizdiğini gösterir. Bundan sonra da kendi sözleriyle şu kriterle yaklaşır eserlere: “Söylenenler ancak edebiyata özgü biçimde söylendiği zaman bir edebiyat eserinden söz edilebilir, ancak böyle bir eser bize edebiyat hazzı verebilir; söz konusu, romansa, önemli olan romancının dilidir, bir dil ‘yazınsal dil’se, söylenenler ‘roman’ı oluşturmuştur. Söylenenler edebiyata özgü biçimde söylenmemişse, bir roman en yüce idealleri dile getirse bile, ben o romanı edebiyat eseri saymam.”
ÖLÜM YAŞANMIYOR Kİ...
“Edebiyat Yazıları”nın yayımlandığı 1976 yılı bambaşka bir biçimde milat olur Fethi Naci’nin yaşamında. Biricik kızı Deniz ve kısa süre önce ayrıldığı eşi Emel Hanım’ı, 24 Aralık’ta bir trafik kazasında kaybeder. Öyle bir milattır ki bu; işgüzar bir temizlikçi çöpe atana kadar 24 Aralık 1976’da kalmış bir takvim asılıdır evinin duvarında...
Onmaz acısına şu sözleri tercüman olur: “Acıyı yaşadım ben ve yalnızlığı ve sevgisizliği. Bir ölüm kaldı, o da umurumda değil. Ölüm yaşanmıyor ki...”
ELEŞTİRİ Mİ SABOTAJ MI
İki yıl sürecek koyu yası sırasında içkiye verir kendini. Cemal Süreya bu iki kaybın eleştirilerine de etki ettiğini söyleyecektir sonraki yıllarda. Süreya’ya göre ‘biraz daha ısırıcı’ olur, daha çok seçmeye başlar Fethi Naci.
İki yılın sonunda kendi deyişiyle ‘ölmediğini görünce’ tekrar yazıya döner, “Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme”yi yazar. Bu kitap kadar, belki de çok daha fazla, o yıllarda tanıştığı ve ömrünün sonuna kadar aynı yastığa baş koyacağı Lale Hanım sayesinde tutunur yaşama.
Bundan sonra “Bıktım” deyinceye kadar kesintisiz sürdürür eleştirmenliği. Tavizsiz, dobra, sivri kalemi zaman zaman bazı yazarları küstürse de, hemen her romancı Fethi Naci’nin kendisinden söz etmesini bekler.
Düşündüğünü apaçık yazdığı için yazarların kendisine darılmasını kapitalist düzen içinde edebiyat eserinin metalaşmasına bağlar Fethi Naci. “Yazar ‘mal’ını satmak kaygısına düştüğünden, eleştirmen, kitabını beğenmeyip kötülediği zaman buna yazınsal bir değerlendirme diye değil, ‘mal’ın satışına engel olan bir sabotaj diye bakıyordur”.
YAŞAR KEMAL’LE DOSTLUK
Bunun tam tersi de bir durum vardır. Bir romanını beğenmediğinde Yaşar Kemal’e küser Fethi Naci. Kemal’in “Etme eyleme, bir romancı iyisini de yazar kötüsünü de. Hem o roman o kadar da kötü değil” demesi nafiledir. Dinletemez. Sonra öfkesi geçer, dostluk devam eder.
Bu dostluğun çok ama çok önemli bir parçası da Yaşar Kemal’in roman ya da öykülerini yazmadan önce Fethi Naci’ye anlatmasıdır. Uzun uzun anlatır Yaşar Kemal, Fethi Naci dinler. Ama bazen kağıda dökülmez bu anlatılanlar.
Ne var ki unutmaz Fethi Naci, yıllarca peşlerine düşer, “Ne oldu” diye sorar. Yaşar Kemal de kırmasın kadim dostunu diye “Üzerinde çalışıyorum” der çoktan unuttuğu öykü için.
1980’ler ve ‘90’lar Yeni Dergi, Politika, Yeni Düşün, Adam Sanat, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet Kitap gibi yayın organlarında yazdığı, bir yandan da Gerçek Yayınevi’ni yaşatmaya çalıştığı yıllardır. Doğan Hızlan’ın benzetmesiyle ‘yakası ilikli, kravatlı eleştiriye spor gömlekli denemenin ferahlığını katmaya’ devam eder.
1986’da yayımlanan “Eleştiri Günlüğü”, 1990 tarihli, ona Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Bir Hikâyeci: Sait Faik - Bir Romancı: Yaşar Kemal” ve “Gücünü Yitiren Edebiyat” ile 1992’de yayımlanan “Roman ve Yaşam”dan sonra 1994 yılında iki kitapla Fethi Naci imzasıyla eleştiride kırkıncı yılını kutlar: “Eleştiride 40 Yıl” ve “40 Yılda 40 Roman”.
“Eleştiride 40 Yıl”da, artık okumaktan da yazmaktan da eskisi kadar haz almadığını söyler. Bu, birkaç yıl sonra onu eleştiriyi bırakmaya kadar götürecek bıkkınlığın sinyalleridir.
Nedeni konusunda kendisi de emin değildir, “Temmuz’daki Sivas katliamının bende sürüp giden etkisi, gitgide cılızlaşan edebiyatımız mı bunun nedeni, yoksa benim yorgunluğum mu... Bilmiyorum” diyecektir.
YİTİRMEDİĞİ ŞAİRLİĞİ
Ancak temennisi eleştirmenliğinin 50. yılında görüşmemektir okurla. Bir de vasiyeti vardır; ardından Fethi Naci Eleştiri Armağanı düzenlenmesini istemez.
1995’te eleştiri yazılarını bırakıp kendini “Reşat Nuri’nin Romancılığı” incelemesine verir. Ancak edebiyat dergilerinin bu kitabın adını anmamaları ve okur ilgisinin azlığı üzer Fethi Naci’yi. Halit Ziya Uşaklıgil ve Ahmet Hamdi Tanpınar romancılıkları üzerine yazacağı incelemelerden vazgeçer bu nedenle.
İki yıl sonra “50 Türk Romanı”nın yanı sıra her daim baki kalan şiir sevgisinin tek ürünü olan ve 1956-1995 arasında kaleme aldığı yazıları içeren “Şiir Yazıları” buluşur okurla.
‘60’lardan sonra roman eleştirisine ağırlık verse de, şiire yakınlığını kaybetmemiştir. Hatta Cemal Süreya’ya göre Naci’nin kusuru “Şairliğini hiçbir zaman yitirmek istememesi”dir.
17. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildiği, ancak Türkiye Yazarlar Birliği’nin eleştiri ödülünü reddettiği 1998 yılı kitapları açısından oldukça verimlidir. “60 Türk Romanı”, 1994-1997 arasındaki yazılarından oluşan “Kıskanmak” ve “Bir Hikâyeci: Sait Faik - Bir Romancı: Yaşar Kemal”in genişletilmiş versiyonları olan “Sait Faik’in Hikâyeciliği” ile “Yaşar Kemal’in Romancılığı” olmak üzere dört kitabı yayımlanır.
Kitaplarının finalini 1999’da “Yüzyılın 100 Türk Romanı” ve anılarını kaleme aldığı “Dönüp Baktığımda” ile yapar.
ALZHEİMER TEŞHİSİ
Ve temennisi gerçekleşir, gerçekten de buluşmaz okurla eleştirmenliğinin 50. yılı olan 2004’te... Çünkü binlerce sayfa romanla dolu olan zihni 2002’de ona oyunlar oynamaya başlamıştır. Teşhis Alzheimer’dır...
1997’de, 70. yaşını kutlamak için hazırlanan “Fethi Naci’ye Armağan” kitabı için Semih Gümüş’ün kendisiyle yaptığı söyleşide bir gün Nâzım Hikmet’in şu dizelerini okuyarak yaşama veda edeceğini söyler: “... Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, / çalıştık gücümüzün yettiği kadar/ seni bahtiyar kılalım diye./ devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,/ devam ediyor hayat./içimiz rahat,/ gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,/gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,/ işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri...”
2008’in 23 Temmuz’unda, uykusunda bu dünyayı terk ettiğinde içinden bu dizeleri okudu mu, Alzheimer buna izin verdi mi, bilinmez.
Ama ekmeğini de, Yaşar Kemal’in ardından söylediği “Türk edebiyatının en büyük eleştirmeniydi” sözünü de son damlasına kadar hak etmişti.
Dileriz, acılarla dolu bir yaşamın ardından huzur bulmuş, 32 yıl boyunca hasret kaldığı kızı Deniz’e kavuşmuştur.
Şimdi hasret sırası Türk edebiyatında...
YÜZ ROMANDAN BİR SEÇKİ
“Aşk-ı Memnu”
Halit Ziya Uşaklıgil
“... Bence ilk gerçek Türk romanı. Nedeni belli: Aradan seksen yılı aşkın bir süre geçtiği halde bugün de zevkle okunmakta. Zamanın yıkıcı gücüne dayanmayı başarabilmiş beş on Türk romanından biri. (...) ‘Aşk-ı Memnu’, romana özgü hareket bakımından da kusursuz bir örnek olarak gösterilebilir. Romandaki hiçbir hareket gelişigüzel düzenlenmemiştir; her hareket belirli bir amaca hizmet eder.”
“Çalıkuşu” Reşat Nuri Güntekin
“(...) ‘Çalıkuşu’nda alabildiğine duygu sömürüsü var: Reşat Nuri, sayfalar arasına, bol miktarda göz yaşartıcı bombacıklar doldurmuştur, bunun için ‘Çalıkuşu’nu gözyaşı dökmeden okumak hemen hemen olanaksızdır. ‘Çalıkuşu’nun çok okunuşunu, iyilikten çok bu bombacıklara borçlu olduğunu söyleyebilirim.”
“Huzur” Ahmet Hamdi Tanpınar
“‘Huzur’, Türkçede okuduğum en güzel aşk romanı. (...) Tanpınar’ın kendine özgü bir anlatımı, bir üslubu var. Bu kendine özgülük belki gereğinden de fazla belirgin; çünkü giderek roman diliyle çelişir duruma düşüyor.”
“Bir Gün Tek Başına”
Vedat Türkali
“ Bir sevda türküsüne benziyor ‘Bir Gün Tek Başına’; mutluluklar, hüzünler, sevinçler, acılar iç içe. (...) Gelişigüzel yazılmış, çırpıştırılmış tek cümle yok romanda. Temiz bir Türkçeyle yazmaya büyük özen gösterilmiş.”
“Ölmez Otu” Yaşar Kemal
“Yaşar Kemal, bir Türk köylüsünde de bir Shakespeare kişisinin yaşayabileceğini gösteriyor bu romanıyla. Gücü, yaşantısına bağlılığından geliyor.”
“Kurtlar Sofrası” Attila İlhan
“(...) ‘Kurtlar Sofrası’, insanların değil, doğruluğu tartışılabilir fikirlerin kol gezdiği bir ‘roman’ olup çıkıyor sonunda, daha doğru bir deyişle roman olamıyor. Çünkü Attila İlhan ‘roman işçiliğini’ küçümsüyor, ‘öğretmen-yazar’ olmak istiyor...”
“Tutunamayanlar” Oğuz Atay
“‘Tutunamayanlar’, çarpıcı konusu, değişik biçimi, usta tekniğiyle başarılı bir roman. (...) Zaman zaman sözün şehvetine kapılarak Oğuz Atay’ın aklına geleni yazdığı da oluyor ama genellikle bir kurgu kaygısının varlığı apaçık.”
“Her Gece Bodrum” Selim İleri
“Hüzünlerin, acıların, ayrılıkların karşılıksız sevgilerinin, yıkılışların yazarı Selim İleri; güneşli alanların değil yağmurlu sokakların yazarı; birbirini anlayıp sevmenin değil iletişimsizliğin yazarı; ‘yoz güzellik’in yazarı.”
“Sudaki İz” Ahmet Altan
“Okurun sağduyusunu böylesine küçümseyen, kendi kuşağından gençleri böylesine aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştıkları ‘devrimci prototipleri’ni ‘devrimci gençlik’ diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan bir başka roman okumadım.”
“Cevdet Bey ve Oğulları”
Orhan Pamuk
“(...) Konuşmalardaki ustalık. / Ayrıntı ustalığı. / Yer yer güçlü bir mizah. / Okurlara güveniyor. Ustaca saptamalarının, gözlemlerinin altını çizmeye kalkışmıyor.”
EN SEVDİĞİ 10 ŞAİR
Yahya Kemal
Nâzım Hikmet
Ahmet Muhip Dıranas
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Behçet Necatigil
Turgut Uyar
Edip Cansever
Cemal Süreya
Cevat Çapan
Hilmi Yavuz
EN SEVDİĞİ 10 ÖYKÜCÜ
Mahmut Şevket Esendal
Sait Faik
Sabahattin Ali
Orhan Kemal
Vüsat O. Bener
Nezihe Meriç
Tahsin Yücel
Füruzan
Tomris Uyar
Cemil Kavukçu
EN SEVDİĞİ 10 ROMANCI
Halit Ziya Uşaklıgil
Reşat Nuri Güntekin
Ahmet Hamdi Tanpınar
Yusuf Atılgan
Yaşar Kemal
Adalet Ağaoğlu
Oğuz Atay
Ferit Edgü
Orhan Pamuk
Kaan Arslanoğlu
EN SEVDİĞİ 10 ELEŞTİRMEN VE DENEMECİ
Beşir Fuad
Nurullah Ataç
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sabahattin Eyuboğlu
Vedat Günyol
Berna Moran
Memet Fuat
Tahsin Yücel
Füsun Akatlı
Semih Gümüş
(Yukarıdaki listeler, “Fethi Naci’ye Armağan” adlı kitapta Semih Gümüş’ün Fethi Naci ile yaptığı söyleşiden alınmıştır. İsimler, yazarların ve şairlerin yaşlarına göre sıralanmıştır.)

Gençlik yıllarında Fethi Naci. Aziz Nesin, İst. Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyeleri Cenap Karakaya, Necdet Eker (ayaktakiler, soldan sağa), Enver Aytekin ve Fethi Naci (oturanlar soldan sağa) Sultanahmet Cezaevi avlusunda..
EŞİ LÂLE KALPAKÇIOĞLU’NDAN FETHİ NACİ’YE MEKTUP
“Hiç merak etme, Fethi Naci’nin karısı olarak sapasağlam, dimdik yaşamaya devam edeceğim”
Canım,
Bugün tam 18 gün oldu sen gideli... Yaşamımda geçirdiğim en süratli 18 gün... Aslında geçmek bilmemesi gerekirdi bugünlerin ama fark ettim ki, yaşamamışım senden sonra. Hissettiğim, hiçlik, boşluk, yokluk sadece. Her şey anlamını yitirmiş gibi. Ama, toparlanacağım canım. Hatta toparlanmaya başladım bile, sana bu mektubu yazarken.
Hastalığının ilerlemiş safhalarında, seni o halde görmeye dayanamayıp, Gençay’ın (Gürsoy) da önerisiyle sık sık kendimi dışarıya atıyordum ya, sen gittikten sonra, tam tersi hep evimizde oturmak istiyorum. Huzur buluyorum yuvamızda. Hiç gitmemişsin, köşende oturuyormuşsun gibi... Babel’in “Odesa Öyküleri”ne başladım. Ragıp (Zarakolu) çevirmiş. Tashih gerektiren yazım hatalarıyla dolu.
Sık sık internette seninle ilgili yazılara, haberlere bakıyorum. (Allahtan senin gibi teknoloji özürlü değilim de, yararlanabiliyorum; anlık da olsa, mutlu oluyorum). Çok güzel şeyler yazmışlar senin için. Görebilseydin, çok sevinirdin, inan. En güzel güldüğün fotoğraflarını koymuşlar. Şiir yazmış senin için Dinç Çoban. Bu şiiri Turhan (Günay) Cumhuriyet Kitap’a da almış.
Çok onurlu, güzel bir şekilde uğurladık seni. Tüm dostlarımız bizimleydi. Şaşıracaksın ama tören çok kalabalıktı. Hatırla, seninle ölümünün üzerine defalarca konuştuğumzuda, espri yollu “Bu pezevenkler gelmezler cenazeme” derdin. Evet, onlar gelmedi ama, seni tüm sevenler oradaydı. Ne de çoklarmış!
Günlerce hakkında yazılar çıktı. Çok şey söylendi. Saklıyorum onları.
İşte böyle bir tanem. Mektubumun başında toparlanmaya başladığımı söylemiştim ya, hiç merak etme, Fethi Naci’nin karısı olarak sapasağlam, dimdik yaşamaya devam edeceğim. Evimizde, Safinaz’ımızla (Bu arada sen gittikten sonra Safinaz’ın huyu değişti. Artık beni tırmalamıyor!), senin anılarınla yaşamaya devam edeceğim. Gittiği kadar... Sonra ben de çekip gideceğim bu berbat dünyadan.
Lâle
YAZARLAR TÜRK EDEBİYATININ BÜYÜK KAYBINI ANLATTI
NEZİHE MERİÇ
“Naci Türk edebiyatının aşkıydı”
Hep söylendim, hep haklı çıktım. Ben “İçmeyin bu kadar” dedikçe, güzel arkadaşlarım, benimle hep dalga geçtiler. “Sus kız, mezar kazıcı olma” dediler. Sonunda, hepsi birer birer gitti işte. Yalnızlıklarımızı çoğaltarak. Gençliğimizde, Naci’ye de çok söylenmişimdir mutlaka ama sonradan gıkımı bile çıkaramadım. Evlat acısını böyle, taşıyamadan taşımaya gayret eden başka arkadaşım olmadı. İçmeyip de ne yapsındı.
Naci Türk edebiyatının aşkıydı. Bunu gençlere anlatmak çok zor. Gidenlerin hepsine söylediğim gibi, “Sen de oradaki arkadaşlarımıza tedirgin, mutsuz selamlarımı söyle. Orada huzuru bulursun inşallah sevgili kardeşim”.
DOĞAN HIZLAN
“Yazdıkları, kuşaklar boyu başvuru değerini koruyacak”
Fethi Naci ile Türk edebiyatı çok önemli, çok etkin bir eleştirmenini kaybetti. Özellikle Türk romanı üzerine yazdıkları, kuşaklar boyu başvuru değerini hep koruyacaktır. Ayrıca onun şiir üzerine yazılarını da edebiyat meraklılarının okumasını isterim.
CEVAT ÇAPAN
“Eleştirel yaklaşımında gerçeklik kadar güzellik duygusu da çok önemliydi”
Fethi Naci’nin eleştirel yaklaşımında gerçeklik duygusu kadar güzellik duygusu da çok önemliydi. Bu yüzden toplumsal gerçekleri edebiyatın bir çeşit temel kaynağı olarak görmekle birlikte, bu kaynaktan sanatçının nasıl yararlandığını, onu kişisel yaratıcılığıyla nasıl biçimlendirdiğini de hesaba katarak sonucu değerlendirirdi. Bunda onun kişisel beğenisinin yargısını nasıl dile getirdiğini de unutmamak gerekir.
TAHSİN YÜCEL
“Eleştirileri haftalarca konuşulurdu”
Cumhuriyet tarihinde iki önemli eleştirmenimiz oldu, bunlardan birincisi Ataç ikincisiyse Fethi Naci. Naci kendine göre bir toplumsal yazınsal görüşü olan, düşündüğünü ne politika ne dostluk açısından sakınmadan söyleyen, kendine özgü bir eleştirmenimizdi. Onu çok erken yitirdik; ölümünden önceki uzun hastalık dönemini de düşününce iç sızlatıcı oluyor.
Fethi Naci’nin eleştirileri genellikle yankı uyandırır, haftalarca konuşulurdu. Şimdi ise bir kitap konusunda 30 eleştiri yazılıyor ama hiçbiri yankı yaratmıyor.
ELİF ŞAFAK
“Yokluğu önemli bir boşluk yaratacak”
Açık söylemek gerekirse, yazarlar ile edebiyat eleştirmenleri arasında gerilimli, duygusal bakımdan iniş çıkışlı bir ilişki vardır çoğu zaman. Özellikle bizim gibi çok az sayıda edebiyat eleştirmeni çıkartan kültürlerde bu daha da belirginleşir. Ancak ben bu sınırlı tartışmaları, küsmeleri aşmak gerektiğine inanıyorum.
Edebiyat eleştirmenlerinin varlığı en başta biz yazarlar için önemli. Kitap odaklı eleştirilere en çok yazarların ihtiyacı var. Muhakkak ki uzun senelerini edebiyata adamış, bu alanda haklı bir ün yapmış Fethi Naci’nin yokluğu önemli bir boşluk yaratacaktır.
CEMİL KAVUKÇU
“Türk edebiyatının eleştiri anlamında bir dönemi kapandı”
Fethi Naci ile birlikte Türk edebiyatının eleştiri anlamında bir döneminin kapandığını söyleyebilirim. Hep şunu derdi “Eleştiri çok nankör bir kurumdur, onun için bizde eleştirmen yetişmez”. Gerçekten de Fethi Naci sonrası çok az eleştirmeniz bu alanda hizmet verdi. Onun yerinin asla doldurulamayacağını düşünüyorum.
A. ÖMER TÜRKEŞ
ELEŞTİRİ DÜNYASININ SON MOHİKANI FETHİ NACİ
Yazdıklarıyla edebiyat alanına yön veren, çağdaşı yazarlarla diyaloğa giren ve kendisinden sonrakileri etkileyen Fethi Naci, benim kuşağımın en büyük ustasıydı. ‘70’lerden söz ediyorum. Sosyalist mücadele içinde yer alan bir gençtim. Yazmak aklımdan geçmiyordu ama iyi bir okuyucuydum. Ve bir edebi metnin nasıl değerlendirileceğini ilk olarak Fethi Naci’nin yazılarından öğrenmiştim.
Gerçekten de öğreticiydi Fethi Naci. Onun yazdığı, bizim okuduğumuz yıllar anlamanın ve anlatmanın, aydınlatmanın önemli sayıldığı zamanlardı. Sözün ve yazının dünyayı değiştireceğine duyulan inancın ürünüydük hepimiz.
Bir kuşağın sözcüsü
Fethi Naci de dil oyunlarına, teorik böbürlenmeye, edebi metin üzerinden kendi yıldızını parlatmaya gönül indirmeyen yalın üslubuyla, düşüncelerini okuyucuyla paylaşmak için yazıyordu.
Yazmak, siyasi ve toplumsal ideallerle, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna ve edebiyatın böyle bir dünyaya katkıda bulunacağına dair ateşli bir inançla ilgiliydi. Fethi Naci de insan için, toplum için, sosyalizm için, edebiyat için yazıyordu. Fethi Naci’ye gücünü veren budur.
Fethi Naci’yi bir kuşağın sözcüsü, ortak beğeninin ölçütünü koyan bir eleştirmen yapan en önemli etken, doğru zamanda doğru yerde bulunması, toplumsal mücadele ile buluşmasıdır.
Beğenisi vardı
Hayat hikayesine baktığımızda açıkça görülüyor; Fethi Naci hem siyasi mücadelenin içindeydi hem edebiyatın. Ancak ideoloji ile edebi değeri birbirine karıştırmamış, sosyalist / muhalif duruşundan ne siyasette ne edebiyatta ödün vermişti.
Elbette hem Marksist teoriyi hem edebiyatı kavrayacak bilgi birikimine de sahipti Fethi Naci. Ama o zamanlarda teori, sırf teori yapmak için değil insanı ve toplumu zenginleştirmek içindi. Bugünün teori fetişizmi içinde uçuşan edebiyat, kültür, sanat, siyaset teorilerinden çoğunu hiç okumamış, belki de bir kısmının adını bile duymamıştı. Duysa da aldırış etmeyecekti zaten.
Bir edebiyat yapıtını teorinin laboratuvarında ölçüp biçmeye gönlü razı gelmezdi ustanın. Edebi beğenisi vardı Fethi Naci’nin. Otoritesini sağlayan başka nedenler de vardı kuşkusuz; ama asıl olan beğeni sahibi olmasıdır. Marksist dünya görüşüyle harmanlanmış bu beğenisiyle bakmıştı Türk romanına. O, eleştiri dünyasının son Mohikanıydı.
SEMİH GÜMÜŞ
FETHİ NACİ’NİN KILI KIRK YARAN ELEŞTİRİ ANLAYIŞI
Fethi Naci’nin eleştiriyi büyük bir açıklık ve kendine tanıdığı özgürlük alanı içinde görmüş olması bile yeniliktir. Edebiyatımıza egemen olan anlayışın hiçbir zaman demokrat olamaması, eleştiri ve özeleştiri kültürüne adamakıllı uzak durması Fethi Naci’nin kendi eleştiri anlayışı doğrultusundaki verimliliğini etkilememişse, bu hem onun yazar kimliğini gösterir hem de ne denli önemli bir kararlılığı örneklediğini.
Onun ne dediği merak edilen bir eleştirmen oluşunda yargılarını çekinmeden dile getirmesinin de payı var ama bu dilediğince davranma biçimi, onun kılı kırk yaran eleştiri anlayışını gölgelememelidir.
İki önemli nokta
Eline aldığı kitabı hem çabuk hem de hiçbir ayrıntısını kaçırmadan okuma özelliği de eleştirilerinin biçimini belirlemiştir belki ama kendi anlayışını oluştururken, bana kalırsa şu iki noktadan çıkmıştı:
Nurullah Ataç’ın sonunda çözümleyici olmaktan çıkan öznelliğindeki aşırılığı dizgesel, ilkesel bir okuma biçimine dönüştürme kaygısı ve Marksizm içinde oluşmuş bakış açısı.
Her ikisinin de dönemin eleştiri anlayışı için yenilik olduğuna kuşku yok. Üstelik Fethi Naci, kendisiyle birlikte oluşan bir başka anlayışın, eleştiriyi nesnel-bilimsel bilgi olarak gören anlayışın da dışında kalabilmiştir ki, edebiyatımızın sözü en dinlenir eleştirmeni oluşunda bunun payı büyüktür.
Bakarkör olmamak
Yaşadığı yıllarda nasıl görülmüşse görülmüştür, sonunda herkes dilediğince yargılıyor ama Fethi Naci’nin edebiyatımıza yaptığı en önemli katkının ne olduğunu düşündüğümde, şunu görüyorum:
Okuma kültürümüzü topyekûn değiştirmiş, onun düzeyini yükseltmiş ve bakarkör olmamayı öğretmiştir. Ondan beklenenlerin tersine, eleştirinin işlevi de bundan başka hiçbir şey değildir. Demek eleştirinin işlevine tam uygun düşen bir eleştiri anlayışının da kurucularındandır Fethi Naci.
Bunu yazdıklarıyla nasıl temellendirdiğini anlamak için dört kitabına bakabiliriz ki, onun eleştiri anlayışının bütünü de oralarda oluşmuştur: “Yüzyılın 100 Romanı”, “Reşat Nuri Güntekin’in Romancılığı”, “Yaşar Kemal’in Romancılığı”, “Sait Faik’in Hikâyeciliği”.
Edebiyat ortamının yaşadığı değişim yüzünden son yıllarda eleştiriden uzaklaşmaya başlamasının nedeni bu kitaplarında savunduğu edebiyat anlayışında bulunabilir. Kendininkiyle geçerli olanı bağdaştırması olanaksızdı elbette...
FETHİ NACİ’NİN YAPITLARI
“İnsan Tükenmez” (1956)
“Gerçek Saygısı” (1959)
“Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm” (1965)
“Emperyalizm Nedir?” (1965)
“Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi” (1966)
“Kompradorsuz Türkiye” (1967)
“100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” (1968)
“10 Türk Romanı” (1971)
“Edebiyat Yazıları” (1976)
“100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme” (1981)
“Eleştiri Günlüğü” (1986)
“Bir Hikâyeci: Sait Faik- Bir Romancı: Yaşar Kemal” (1990)
“Gücünü Yitiren Edebiyat” (1990)
“Roman ve Yaşam” (1992)
“Eleştiride 40 Yıl” (1994)
“40 Yılda 40 Roman” (1994)
“Reşat Nuri’nin Romancılığı” (1995)
“50 Türk Romanı” (1997)
“Şiir Yazıları” (1997)
“60 Türk Romanı” (1998)
“Kıskanmak” (1998)
“Sait Faik’in Hikâyeciliği” (1998)
“Yaşar Kemal’in Romancılığı” (1998)
“Yüzyılın 100 Türk Romanı” (1999)
“Dönüp Baktığımda” (1999)