Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası

25/3/2009 · Kategori: Dosyalar

Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası

Yazdır PDF

Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası
Türkiye'deki İslamcılık Tehlikesi

by Rachel Sharon-Krespin
Middle East Quarterly
Winter 2009

http://www.meforum.org/2071/fethullah-gulenin-buyuk-ihtirasi

Original English version of this item: Fethullah Gülen's Grand Ambition

Türkiye'nin iktidar partisi AKP, yonetiminin yedinci yılına girerken Türkiye artık bu partinin ikitidarı eline geçirdiği yıldaki laik ve demokratik ülke değildir. AKP bürokrasiyi kendi kontrolü altına geçirerek Türkiye'nin temel kimliğini değiştirmiştir. AKP'nin yükselişinden önce Ankara'nın yüzü Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya çevriliydi. Bugün, Avrupa Birliği'ne katılma retoriğine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırıp Rusya ve İran'a yaklaştırmış ve Türk dış politikasının Orta Doğu'daki pozisyonunu yeniden şekillendirerek, İsrail'e duyulan sempatiden vazgeçip Hamas, Hizbullah ve Suriye'ye yönelik dostlukları geliştirmiştir. Amerikan karşıtı, anti-Hırıstiyan ve anti-Semitik duygular artış göstermiştir. Türkiye'nin bu radikal dönüşümün ardında sadece AKP'nin siyasi makinası değil, gizemli Hocaefendi Fethullah Gülen tarafından yönetilen sinsi İslamcı tarikat da vardır. Bu İslamcı tarikat, kendini hoşgörü ve uzlaşma savunucusu olarak göstermeye çalışıyor olsa da, tam tersi birtakım karanlık işlerin peşinde koşmaktadır. Bugün Fethullah Gülen ve takipçileri, yani Fethullaçılar, sadece iktidarı etkilemekle yetinmiyor, iktidarı ele geçirmeye çalışıyorlar. Bugün Türkiye'de 85 bin cami var. Yani, her 800 vatandaşa bir cami düşüyor. Bunu bir de hastane sayısıyla karşılaştıralım: Her 60 bin vatandaşa bir hastane. Türkiye'de kişi başına düşen cami sayısı dünyadaki en büyük orandır. Bir de 90 bin imamı düşünün. Doktor ve öğretmen sayısından daha çok.

Türkiye'de medrese benzeri binlerce imam-hatip okulu ve sayısı 4.000'i aşan devlet destekli resmi Kuran kursları var-bu rakama gayri resmi Kuran kursları dahil değildir. Onları da eklerseniz, en az on kez daha büyük bir rakamla karşılaşabilirsiniz. Diyanet İşleri Bakanlığı'nın harcamaları beşe katlanmıştır. 2002'de 553 trilyon Türk lirası (yaklaşık 325 milyon Amerikan doları) harcama yapmış olan bakanlık, harcamalarını AKP'nin ilk dört buçuk yıllık iktidarı sırasında 2.7 katrilyon liraya çıkarmıştır. Bu bakanlığın bütçesi diğer sekiz bakanlığın toplam bütçesinden daha büyüktür.[1] Türkiye'de Cuma namazına katılım oranı, İran'ınki aşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Danıştay'ın hükümlerine karşın, devlet okullarında zorunlu Sünni İslam eğitimi devam ediyor.[2] Hem Başbakan Erdoğan, hem Diyanet İşleri Bakanı Ali Bardakoğlu "ulema danışalım"a karşı gösterilen tepkileri eleştirmişlerdi.

Bütün bu gelişmeler arasında, Fethullah Gülen Türkiye'nin siyasi platformunu şekillendirmeye çalışan bir artör olarak ortaya çıkıyor. Bunu yaparken de hem AKP'nin içindeki yandaşlarını kullanıyor, hem de cemaatin inanılmaz derecede büyük meyda imparatorluğunu, finans kurumlarını, bankalarını, işletme birimlerini, binlerce okul, üniversite, ışıkevleri ve benzeri kurum ve kuruluşlardan oluşan uluslararası ağını harekete geçiriyor. Fethullah Gülen bir finans imparatorudur. En iyi tahminlerle, 25 milyar dolarlık kontrol dışı ve karanlık bir bütçesi var.[3] Fethullahçı cemaatin AKP'yi doğrudan destekleyip desteklemediği, AKP'yi iktidara getiren güç olduğu henüz tam anlamıyla kanıtlanmamış olsa da, detaylar o kadar da önemli değil. Her ne olursa olsun, Fethullah hareketi AKP'nin iktidara gelmesini sağlayan en büyük güçtür.

Fethullah Gülen'in Geçmişi

1942 yılında Erzurum'da doğan Fethullah Gülen, kendisini peygamber olarak kabul eden bir imamdır.[4] Batı dünyasında pekçok kişinin reformcu ve hoşgörü[5] savunucusu olarak alkışladığı, Türkiye ve Türkiye ötesi için "ılımlı İslam"ın katalizörü olarak kabul edilen sırlarla dolu bir kişi Gülen. Batı'da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, bir "aydın", "bilim adamı" ve "eğitimci"[6] olarak övülen Fethullah Gülen'in eğitimi beş yıl devam ettiği ilkokulla sınırlı. Sertifikasını aldıktan sonra, önce Edirne'de daha sonra da İzmir'de imamlık kariyerini devam ettirdi. Gülen, 1971'de yasadışı dinî faaliyetlerinden dolayı (örneğin, yasadışı yaz kamplarında gençlerin beynini yıkamak) güvenlik güçleri tarafından tutuklandı ve ondan sonra zaman zaman son derece laik Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yakın takibe alındı.[7] 1981 yılında, vaizlik görevinden emekli oldu.

Kendisini dinlerarası diyaloğun savunucu olarak pazarlayabilmek için Papa II. John Paul ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla[8] buluşup bu üç din arasındaki ortaklıkları vurguladı. Fethullah Gülen, kendisini ve hareketini Anadolu mistisizminin günümüzdeki hoşgörü versiyonu olarak satmaya çalışıyor; bu yaparken de Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük mistik düşünürlerin edebî eserleri kullanıyor; kendisinin bu sufilerin hoşgörü mesajlarını paylaştığı sahte imajını yaratmaya çalışıyor.[9] Bu düşünürlerden yapılan alıntılar Fethullah Gülen'in propaganda malzemelerini süslüyor.

Fethullah hareketi, emrindeki bütün örgütler ve üniversiteler (büyük paralar akıtmaya devam ettiği Georgetown üniversitesi dahil), Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da Gülen konferansları düzenliyorlar. Ekim 2007'de, İngiltere Lordlar Kamerası Fethullah Gülen onuruna bir konferans organize etti.

Gülen, Sa'id-i Nursî olarak da bilinen Şeyh Sa'id-i Kürdî'nin (1878-1960) öğrencisi ve mürididir. Nursî İslamcı Nur hareketinin kurucusudur.[10] Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, yeni Türk parlementosunda yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyet'in İslamcı temellere dayandırılması gerektiğinin savunusunu yapmış; Atatürk'e, Atatürk devrimlerine, çağdaş ve laik Cumhuriyet'e ihanet etmiştir.

Gülen, 1998'de şeker hastalığı tedavisi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Bu göç aynı zamanda Gülen'in 2000'de Türkiye'yi dinî bir ayaklanmaya teşfik eden ve gizli kameralarla kayda alınan vaazlarından dolayı yargılanmasını da örtbas edebilmesi imkanını sağladı. Gönüllü sürgününden buyana, Fethullah Gülen Pennsylvania'nın doğusunda, şehirden uzak büyük bir malikânede kendisini koruyan ve hizmette kusur etmeyen yaklaşık 100 müridiyle ikamet ediyor. Bu uşaklar, türban ve cübbeli geleneksel İslamcılar gibi değil, eğitim görmüş, takım elbise giyip kıravat takan çağdaş görünümlü erkeklerden oluşuyor. Uşaklar, Hocaefendi'lerinin emirlerine bağlı, hatta Hocaefendi'nin buyruğu gereği elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden kişilerden oluşuyor. Bir gün evlendiklerinde, Fethullah'ın direktifleri doğrultusunda, eşlerinin şeriat kurallarına göre giyinmeleri zorunlu tutuluyor.[11]

Gülen'in Eğitim Şebekesi

Fethullah Gülen şebekesinin temelinde onun eğitim kurumları var. Gülen'in eğitim şebekesi muhteşem. Tam otuz beş yıl Fethullah'ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren'in tahminlerine göre, Türkiye'deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75'i Gülen okullarına kayıt yaptırmıştır.[12] Gülen, bütün Türkiye'ye yayılmış binlerce seçkin ortaokulu, üniversiteyi ve öğrenci yurlarını kontrolü altında tutuyor. Bunlara en büyüğü Fatih Üniversitesi olan özel üniversiteler de dahil.

Türkiye dışında Gülen hareketi yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın her yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor. Fethullah bütün bunları Allah rızası için yapmıyor elbette. Gülen'in adamları 8 ila 12. sınıf gençliğini hedefleyip, bu gençleri Işıkevleri'nde eğitime tabi tutup beyinlerini yıkıyorlar. Fethullah okullarında eğitilen bu gençler gelecekteki hukuk, politika ve eğitim kariyerlerine hazırlanıyorlar. Bu süreçte hedeflenen tek bir amaç var: bu gençleri geleceğin İslamcı Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetici sınıfları olarak hazırlamak. Emirlerini doğrudan Fethullah Gülen'den alan zengin Fethullahçılar, okullar ve Işıkevleri açmaya devam ediyorlar. Bu, Sabah yazarı Emre Öz'ün "eğitim cihadı" dediği olaydır.[13]

Bu okullar şebekesi, daha büyük bir stratejinin sadece küçük bir parçasını teşkil ediyor. 2006'da yaptığı bir mülakatta Nurettin Veren "Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor... Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan subaylar var. Hükûmetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen'e danışmadan hiçbirsey yapmazlar" demişti.[14]

AKP'nin tartışılan eğitim politikaları ve yandaşı Fethullahçı okullarda devam eden İslamcı beyin yıkama faaliyetleri,Türk toplumunun İslamcılaştırılması sürecini hızlandırmıştır. İktidarının ilk döneminde, Erdoğan'ın AKP hükûmeti okul kitaplarını değiştirmiş, dinî dersleri vurgulamış ve binlerce imam Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki kadrolarından alınıp Türkiye'nin her yerinde öğretmen ve yönetici olarak atanmıştır.[15] Aynı zamanda bir Fethullah Gülen sempatizanı olan, Türkiye'nin ilk İslamcı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçıyı YÖK Başkanı olarak atamıştır. Gül, Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanarak, pekçok Fethullahçıyı Türkiye Cumhuriyeti'nin üniversitelerine rektör olarak atamayı da başarmıştır.

Türkiye dışında da Fethullahçı okullar örgüte yeni üyeler kazandırmak için kullanılan bereketli topraklar gibidir. Türk kökenli Fransız bilgini Bayram Balcı, Institut d'Etudes Politiques'te savunduğu, "Orta Asya'daki Gülen Okulları" konulu doktora tezinde şunları yazmıştı: "Fethullah'ın amacı Türk milletinin İslamcılaştırılması ve dış ülkelerde İslamın Türkleştirilmesidir. Fethullah'ın yurtdışındaki düzinelerce okulu-çoğu erkek çocuklar için açılmıştır-doğrudan 'okul içinde' olamasa da 'okul dışında' zorla İslam'a döndürme amacıyla kullanılmaktadır." Balcı konuya biraz daha açıklık getiriyor: "Fethullah devlet, din ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden canlandırmak istiyor."[16]

Fethullahçı Nur hareketinin Orta Asya'daki okulları, yıllarca Sovyet baskısı tarafından laikleştirilmiş bölgelerde İslam'ın yeniden canlandırılması için mücadele etmektedir. Balcı bu durumu şöyle açıklıyor: "Cemaat'in amacı, geleceğin İngilizce ve Türkçe konuşan, Fethullahçılara ve Türkiye'ye olumlu bakan milli elitlerini eğitip etkisi altına almaktır." Bu kuşkular nedeniyle bölgedeki pekçok ülke Gülen'in eğitim kurumlarına karşı önlemlerini almıştır. Özbekistan bu okulları şeriatı teşfik ettikleri gerekçesiyle yasaklamıştır.[17] Rus hükûmeti de Fethullah hareketinin Federasyon'un çoğunluğu Müslüman olan bölgelerdeki faaliyetlerine kuşku ve endişeyle bakmakla kalmayıp sadece Gülen okullarını değil, Nur tarikatının ülkedeki bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.[18]

Elbette Özbekistan ya da Rusya çoğulculuğa verdikleri önemle bilinen ülkeler değil ama Gülen okullarına ve Fethullahçı beyin yıkama faaliyetlerine karşı duyulan şüpheler, Hollanda gibi ülkelere de sıçramıştır. 2008'de Hollanda'nın Hırıstiyan Demokrat, İşçi, ve Muhafazakar partileri, "Türk imamı Fethullah Gülen"le ilişkisi olan kurumlara yapılan devlet yardımlarının birkaç milyon Euro düzeyinde kesilmesini öngörmüş ve Gülen cemaatinin bütün faaliyetlerinin en ince detaylarına kadar soruşturulmasını istemiştir. Bu kararın verilmesinde Gülen'in Işıkevi'nde çalışan Amsterdam merkezli Uluslararası Soysal Tarih Enstitüsü directörü Erik Jan Zürcher ile beş eski Fethullah cemaati üyesinin Hollanda televizyonda Cemaat'n adım adım laik düzeni yıkmaya çalıştıklarını belirtmeleri etkili olmuştur.[19]

Soruşturmaya alınan kurumlar Gülen hareketiyle olan bağlarını inkâr etmiş olsalar da, Zürcher hareketin Batı'yla olan bütün ilişkilerinde tipik takiyye ideolojisini uyguladığını belirtti. Adı belirtilmeyen ama Gülen okullarında ve Işıkevleri'nde çalışmış eski bir Cemaat üyesi, Fethullahçıların Hollandalıları "pis, günahkâr kâfirler" olarak tanımladıklarını rapor etti. Aynı kişi, Fethullahçıların "En iyi Hollandalı Müslüman olmuş olandır. Bütün Hollandalılar Müslümanlaştırılmalıdır" dediğini belirtti.[20] Güya "hoşgörü" öğreten ve yüzden fazla ülkede at koşturan binlerce Fethullahçı okuldan bir tanesi bile Suudi Arabistan ya da İran gibi şeritın pençesine düşmüş ülkelerde faaliyet göstermiyor. Bu okullar, laik Müslüman ve Müslüman olmayan ülkelerdeki öğrencileri radikal İslamcılığa yönlendirmeye programlanmışlardır.

Kontrol Mekanizmalarının Altüst Edilmesi

Fethullahçılar Türkiye'nin 200,000 polisli Emniyet teşkilatını işgal etmeyi de başarmışlardır. Bu sızmanın korkunç etkilerinden biri, Fethullahçı polislerin laik Cumhuriyet'e bağlı polisleri sindirip yerlerine Hocaefendi'ye bağlı polisleri yerleştirmiş olasıdır. Nurettin Veren'in sözleriyle, "Emniyet teşkilatında polis üniforması giyen imam başkanlar var. Pekçok komiser emirlerini bu imamlardan alıyor."[21] İstanbul Emniyet Teşkilatı bünyesinde yer alan Organize Suçlar Masası'nın eski başkanı Serdar Saçan hazırladığı raporlarda Fethullahçı örgütün güvenlik güçlerine sızdığını doğrulamıştır. Saçan, 2006'da verdiği bir mülakatta şunları söylüyordu:

Fethullahçılar, Emniyet Teşkilatı bünyesindeki örgütlenmelerine 1970lerde başlamışlardır. Polis akademilerinde, öğrenciler sınıf komiserleri tarafından Işıkevleri'ne götürülüyorlardı. Bu komiserlerden biri bugün Emniyet Teşkilatı'nın başına geçmiştir. Benim Polis Akademisi'nde bulunduğum yıllarda, mesela AKP'nin iktidara geldiği 2002'de, Fethullah Gülen örgütüyle ilişkisi olmayan polislerin ya maaşları kesilmiş ya da işten atılmışlardır... Polis Akademisi'nden birincilikle mezun oldum ve yirmi dört yıllık kariyerim boyunca mesleğimdeki üstün başarılarımla gurur duydum. 2002'den sonra, AKP terfi etmemi engelledi. AKP, sadece dosyaları karşıdevrimci İslamî faaliyetlere katılmakla kirlenmiş polisleri terfi ettirdi... Teşkilat'ta yükselmenin tek yolu, belli bir Cemaat'e üye olmaktan geçiyordu. Bugün Emniyet Teşkilatı'ndaki üst düzey polislerin yüzde sekseni Fethullah Cemaati'nin üyesidir.[22]

Elbette bu tip afedelerin bir bedeli vardır.[23] Ekim 2008'de, Türk polisi Saçan'ı "hükûmeti devirmeye çalışan Ergenekon'a üye olduğu" komplosuyla tutuklamıştır.[24] Perçok araştırmacı, Ergenekon komplosunun AKP hükûmetinin kendisini eleştirmeye kalkışan kişileri taciz edip cezalandırmak için kullandığı bir siyasi mekanizma olduğuna inanıyor.[25] Gazeteci yazar Merdan Yanardağ Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki İslamcı sızmaya dair bazı istatistikler sunmuştur. Yanardağ şöyle diyor:

Ramazan'dan önce Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki personele yemek sayısını belirlemek bahanesiyle Ramazan'da oruç tutup tutmayacakları sorulmuştur. 4.200 memur arasından sadece 17'si oruç tutmayacaklarını belirtmiştir. Bu on yedi kişiden bazılarının hasta olabileceğini de göz önüne alırsanız, bu oranın ne ölçüde korkunç olduğunu anlarsınız.[26]

2008 baharındaki telefon dinleme skandalları da Emniyet Teşkilatı'nın en önemli birimlerindeki Fethullahçı yapılanmayı göstermektedir. Nisan 2007'de Türk Emniyet Teşkilatı'na mahkeme kararıyla verilen sınırsız yetkileri kullanarak, teşkilatın Türkiye'deki bütün telefon, cep telefonu, SMS, e-posta, fax ve internet iletişimlerini gizlice kaydetmesi, pekçok Türk vatandaşının kişisel telefon konuşmalarının Fethullahçılar tarafından dinlendiği korkusu daha da büyümüştür.[27] Fethullahçıların Emniyet Teşkilatı'nı istila etmesi, teknolojiyi kısıtlayıp bilgiyi denetimleri altında tutması, Türkiye içindeki siyasi emellerini gerçekleştirmelerini sağlıyor. Söz gelimi, Şubat 2008'de Tuğgeneral Münir Erten'in gizlice kaydedilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak Kürdistan'ına yapacağı askerî operasyon hakkındaki konuşması, Genelkurmay Başkanı ile yaptığı özel görüşmenin detayları ile General Ergin Saygun'un sağlık durumuyla ilgili kişisel bilgiler pekçok websitesinde yayınlanmıştır.[28]

Bir sonraki ay YouTube dahil pekçok websitesi, savcı Salim Demirci ile bir meslektaşı arasındaki Erdoğan ve o zamanki Diyarbakır valisi ve Erdoğan ofisinin danışmanı olan Efkan Ala hakkındaki konuşmaları yayınlanmıştır. Erdoğan, Demirci hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.[29] Haziran 2008'de, İslamcı Vakit gazetesi Saygun'un tıbbî raporunun tamamını yayınlamış, şeker hastası olduğunu ve Gülhane Askerî Hastanesi'nde gördüğü bütün tedavileri ve aldığı bütün ilaçları bütün detaylarıyla yayınlamıştır.[30]

Konuşmaları gizlice dinlenip kaydedilenler arasında Yüksek Öğretim Kurumu'nun eski başkanı Erdoğan Teziç ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin ileri gelen üyeleri de vardı. Bu gizli kayıtlar, İslamcı websitelerinde ve Fethullah Gülen'in gazeteler şebekesinde yayınlanmıştır. Pekçok Türk gazeteci bu konuşmaların Fethullaçılar tarafından kontrol edilen polis teşkilatı tarafından gizlice kaydedildiğine inanmaktadır. Raporlara göre, dinleme masasının başındaki şahıs, Ağustos 2005'te Tayyip Erdoğan tarafından göreve getirilmiş bir Fethullah Gülen örgütü üyesidir.[31] Vakit, Yeni Şafak, Zaman, and the AKP yanlısı "liberal" Taraf dahil, bütün İslamcı gazeteler, devlet binaları ve askerî karargâhlardaki özel konuşmaları yayınlamışlardır. İslamcı, AKP yanlısı medya, güya AKP hükûmetini yıkmayı amaçlayan sözde Ergenekon komplosunun laik askerî personeli, gazetecileri ve üniversite profesörlerini kapsayan "çok gizli" polis operasyonunun kanıtlarını yayınlamaktan çekinmemiştir.[32] Bu tür sızıntıların en önemli amacı, AKP'ye karşı çıkan, onu eleştiren herkesi anında taciz edip cezalandırmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaktır.

Polis Teşkilatı'ndaki İslamcılaşmanın, AKP karşıtı göstericilerin maruz kaldığı polis zorbalığına da katkıları çok büyük olmuştur. 1 Mayıs 2008'de polis, İstanbul'un Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs Bayramı'nı kutlamak isteyen işçilere gaz bombaları, biber gazı ve sopayla işkence etmiştir. Pekçok gösterici yaralanmıştır.[33] İşçi sendikaları ve muhalefet partileri, polis zorbalığını şiddetle kınamış ve Erdoğan'ı muhalif sesleri polis aracılığıyla susturmakla suçlamıştır.[34] Polis, İstanbul Tuzla limanındaki işçi protestolarını da bastırmıştır.[35] Aynı şekilde, polis, Erdoğan'ın politikalarını eleştirmeye kalkışan vatandaşları taciz etmiştir. Erdoğan'ın korumaları, Erdoğan'ın sosyal güvenlik politikalarını açıkça eleştirdiği için, 46 yaşındaki Antalyalı bir adamı kaçırmış, adamı kimselerin bilmediği bir yerlere götürüp dövmüş, tehdit etmiştir. Bu saldırıya maruz kalan adam, Erdoğan'ın korumalarının evine gizlice silah ya da uyuşturucu madde saklayabileceklerini, kendisini öldürebileceklerini bildirmiştir.[36] Türk Silahlı Kuvvetleri anayasanın garantörü olsa da, Nurettin Veren, Fethullahçıların polise ve diğer kurumlara olduğu kadar, orduya da sızdıklarını iddia etti:

Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen'in hizmetine adadılar... Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur... Fethullah'ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında-tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi-minnetkârlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen'e verirler. Hatta yeni mezun olmuş subaylar, mezuniyet töreninde kendilerine verilen kılıçları Fethullah'a hediye ederler.[37]

Nurettin Veren'e göre, Fethullah Gülen Türk Silahlı Kuvvetleri'ki her kırk İslamcı subay içinden bir tanesinden fazlasının atılmamasını, geriye kalan İslamcı subayların ise sanki hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri gerektiğini savunmuştur. Bu tip iddialar komplö teorilerinin ürünleri gibi görünseler de, son zamanlardaki AKP yanlısı medyaya yapılan sızıntılar, askerî kadrolara sinmiş pekçok İslamcı gücün olduğunu kanıtlıyor; Fethullah Gülen'e bağlı altyapının Genel Kurmay Başkanlığı'nda önemli bir yeri olduğu spekülasyonlarını ortaya atıyor. Yüksek Askerî Şura'nın, tarihinde ilk kez, hiçbir şüpheli İslamcı subayı ordudan atmaması, bu tip spekülasyonlara geçerlilik kazandırıyor.

AKP hükûmeti, Gülen hareketine yargı analında da yardımcı olmuştur. İktidarının ilk beş yılında Erdoğan, binlerce yargıç ve savcıyı AKP yanlısı kişilerce değiştirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı da bir İslamcı olduğuna göre, selefi Ahmet Necdet Sezer'in aksine, bu tip önemli pozisyonlara İslamcıların atanmasını veto etmesi pek mümkün görünmüyor. Tam tersi, AKP bu tip binlerce yeni atamalar yapmak istiyor.[38] AKP, yargıç adaylarının İslam'a ve İslamcılığa bağlılıklarını ölçmek için önce AKP bürokratları tarafından mülakata tabi tutulmasını zorunlu kılan bir yasa çıkarmıştır. AKP'nin yargı sistemini hedeflediğinin en belirli örneklerinden biri, Van Üniversitesi eski rektörü Yücel Aşkın'ın AKP yanlısı, laiklik düşmanı kişilerce tacize ve cezalandırmaya tabi tutulmuş olmasıdır.[39] Buna, savcının Genelkurmay Başkanı olmadan önce General Yaşar Büyükanıt'ı Şemdinli soruşturmasına bulaştırmaya çalışmış olması ve Ergenekon masalı da eklenebilir.

Bu tip inanılmaz bir şekilde politik ve intikam duygularıyla beslenen davalar, Utah Üniversitesi siyaset bilimcisi Hakan Yavuz gibi bazı eski Fethullah Gülen sepatizanlarının fikir değiştirmelerine neden olmuştur. Bir mülakatta, Yavuz odatv.com'a dört önemli hukukî davanın düşüncelerini değiştirdiğini bildirmiştir: Aşkın davası, Şemdinli davası, 2005'te gerçekleştirilen Atabeyler operasyonu (sözde Tayyip Erdoğan'a süikast düzenlemeye çalışan bir "çete"ye karşı yapılan operasyon)[40] ve Ergenekon masalı (soruşturması). Yavuz şöyle açıklıyor: "Cemaat bu dört davayı da yönlendirmeye çalışmıştır. Cemaat'in gazetelerinin arşivlerindeki Yücel Aşkın'ı yok etmeye yönelik iftira dolu raporlara bakın! Şimdi de Ergenekon masalı! Bu derece önemli insanları yargısız, bir yıldan fazla hapisanelerde çürütmek kabul edilebilir birşey değil." Yavuz, Gülen Cemaati'nin kendi üyelerine çok başka bir dille konuştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesiyle çelişen bir siyasi ajanda peşinde koştuğunu vurguladı. Hakan Yavuz, Fethullahçıları insanları parayla satın almakla suçladı. Yavuz, Fethullahçıların insanları büyük paralar karşılığı Cemaat'e kazandırmaya çalıştıklarını ve onların laik Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı konuşup yazı yazmaları için, herhangi bir fatura vermeksizin, Cemaat tarafından satın alındıklarını itiraf etti.[41]

Beşinci Aşama

Polis, ordu ve mahkemeler Türkiye Cumhuriyeti bünyesindeki birtakım resmî yapılanmalar aracılığıyla normalde hukukun üstünlüğünü korumakla yükümlü gibi görünse de, birtakım güçlerin Türk medyasını kontrol ve suistimal etmesi mümkündür. Türk medyasının geleneğinde gücü kötüye kullanma ve yolsuzluğu korkusuzca duyurma vardır. Erdoğan başbakanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren "basın özgürlüğü" kavramından ne kadar nefret ettiğini kanıtlamıştır. Erdoğan'ın böyle bir kavrama tahammülü yoktur. AKP hükûmeti, sistemli bir şekilde sadece hükûmeti öven ve hükûmet adına konuşan bir medya tekeli yaratmaya çalışmıştır. Erdoğan kontrol edemediği medya organlarına acımasızca saldırmıştır. Yönetiminin daha ilk döneminde Erdoğan altmış üç gazeteciye, pekçok yazara ve muhalefet partilerinin millet vekillerine karşı yüzden fazla dava açmıştır. Bu davaların tam sayısı büyük bir ihtimalle çok daha korkunç boyutlardadır. 2008'de Erdoğan, Demokratik Sol Parti'nin parlementoda, gazetecilere karşı kaç tane dava açtığına dair yönettiği soruyu, bu tip bilgilerin kendi "şahsî" hayatıyla ilgili olduğu gerekçesiyle yanıtsız bırakmıştır.[42] Erdoğan'ın hür gazeteciler aleyhine açtığı davaların nedeni, diğer demokrasilerde son derece normal olarak karşılanan eleştirilerdir. Mesala, 2005'te Erdoğan Cumhuriyet gazetesi karikatüristi Musa Kart'ı kendisini bir yumak ipliğe sarılı bir kedi olarak resmettiği için mahkemeye vermiştir. Aynı şekilde, geçen yıl haftalık mizah dergisi Leman'ı 30 Ocak 2008'deki kapağında kendisini küçük düşürdüğü gerekçesiyle dava etmiştir.[43]

Erdoğan, açtığı bu davaların kimilerini kaybetmiş olsa da, davaların etkisi tüyler ürperticidir. Gazeteciler, yaptıkları her eleştirinin malî bir bedeli olduğunu, Başbakan tarafından cezalandırılacaklarını, hatta yayınlarının AKP kanalıyla toplatılabileceğini biliyorlar.AKP'nin altı yıllık iktidarı süresinde, hükûmet pekçok medya organını pençesine alıp AKP yandaşı Fethullahçı holdinglere satmıştır. Söz gelimi, 2007'de TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu), Türkiye'nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah-ATV'yi bir geceyarısı baskınıyla ele geçirmiştir. Erdoğan tarafından atanan kişilerce doldurulan TMSF, daha sonra yönetim kurulu başkanlığını Erdoğan'ın damadının yaptığı Çalık Holding'e satılmıştır. Çalık, bunun finasını iki devlet bankasından aldığı borçla ve Katar merkezli bir medya şirketine Sabah hisselerinin yüzde yirmibeşini satarak gerçekleştirmiştir. Ahmet Çalık'ı Ocak 2008 Suriye ziyareti sırasında Katar Emiri Hamad bin Halife'le tanıştıran kişi ise Abdullah Gül'dür. Çalık Şubat'ta Gül'e, Nisan'da Erdoğan'a Katar ziyaretleri sırasında eşlik etmiştir. Medya, Sabah-ATV grubunu satın almak isteyen diğer ticaret birliklerinin Erdoğan tarafından ihaleden çıkmaya zorlandıklarını, böylece Çalık'ın tek ihale teklifçisi konumuna kavuşturulduğunu bildirmiştir.[44] O zamandan beri Sabah gazetesi hizmette kusur etmeden AKP'nin savunuculuğunu yapıyor. Eylül 2008'de Erdoğan bütün parti üyelerinin ve yardımcılarının Doğan Medya Grubu'nun gazetelerini boykot etmesini emretti. Bunun tek sebebi, Doğan Grubu'nun İslamcı "yardım kurumları"nın para aklama faaliyetlerini yayınlamasıydı.[45] Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi İslamcı gazeteler ile İslamcı televizyon kanallarını ve radyo istasyonlarının AKPci ve/veya Fethullahçı sahipleri vardır. Tirajlarına baktığımızda, İslamcı gazetelerin Türkiye'deki gazete satışlarının en azından yüzde kırkını ellerinde tuttuklarını görüyoruz.[46]

Fethullah Gülen'in Planları

Holdinglerin Türk toplumunda her zaman çok önemli bir yeri olmuştur. Aydın Doğan ve Mehmet Emin Karamehmet gibi laik işadamlarının hem endüstri alanında, hemen de medya, bankacılık sektörü, hatta eğitimde önemli çıkarları vardır. Ama Türkiye tarihinde başka hiçbir kişi Fethullah Gülen'inki gibi Türk toplumunu kökten değiştirmeye çalışan bir siyasi hareket başlatmamıştır. Bugün Gülen güçlü bir partizan medyayı kontrolü altında tutuyor. Bu şebeke sadık bürokratları, partizan üniversiteleri, akademiyi, partizan savcı ve yargıçları, partizan emineyet ve istihbarat kurumlarını, partizan kapitalist ticaret odalarını, sivil toplum kuruluşlarını, işçi sendikalarını, partizan öğretmenleri, doktor ve hastaneleri içeriyor. Fethullah Gülen'i bu denli tehlikeli kılan nedir? Bu sorunun en iyi yanıtı Gülen'in kendi vaazlarında gizlidir. 1999'da Türk televizyonu Gülen'in üyelerinden oluşan bir kalabalığa vaaz verdiği bir video kaydını yayınlamıştır. Bu kayıtta Fethullah Gülen, Şeriat kurallarıyla yönetilen bir İslamcı Türkiye hayalerini ve bu hayalleri nasıl gerçekleştireceğinin yollarını anlatıyordu. Gülen vaazlarda şunları söylüyordu:

Belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar... bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış birşey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar... Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar... Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi birşeydir. Civcivleri terkedip terkeden bir kuluçka gibi civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi birşeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir... Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım ama sizin mahremeyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de... çöp kutusuna atıp geçeceksiniz.

Fethullah şöyle devam ediyor:

Her yerin kapalı olduğu, kapıların kilitlenmiş olduğu zamanlarda bizim Işıkevlerimiz eskisinden çok daha önemli görev yaptılar. Eskiden medreseler vardı, görevleri vardı, okulların görevleri vardı, tekkelerin görevleri vardı. Bu Işıkevleri okul olmak, medrese olmak, aynı zamanda tekke olmak zorundaydı... İzin devletten gelmedi, devletin kanunlarından gelmedi, bizi yönetenlerden de gelmedi. İzin Allah'tan geldi... Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu.[47]

Başka bir vaazda Gülen şunları söylüyor:

Çok sancılı bir baharda yaşıyoruz. Yeni bir millet doğuyor. Milyonların milleti doğuyor, yüzyıllarca yaşayacak, Allah'in izniyle. Kendi kültürüyle kendi yapısıyla. Bir doğum nasıl sancı verirse, milyonlarinki de sancısız olamaz. Elbette sancı çekecegiz. Bir millet ateizme açılmışken, materyalizme açılmışken, kendinden kaçmaya alışmışken... kendine ait bütün değerleri arkasına atıp bir mevcud-ı mechule, bir ma'şuk-ı mechule doğru koşmuşken... geriye dönülmesi zannelidiği kadar kolay olmayacaktır ve bunun için ne çekilse... değer.[48]

Ve Gülen başka bir vaazında meydan okuyor:

Bizim hizmetimizin felsefesi biryerlerde bir ev açmaktır ve bir örümceğin sabrıyla ağlarımızı öreceğiz, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleyeceğiz ve ağlara düşenleri eğiteceğiz. Biz ağlarımızı onları yemek için değil, kurtuluşlarını göstermek, ölü vücutlarına ruhlarına can vermek için kuruyoruz.[49]

Fethullahçıların çoğu ve Cemaat'e çalışan İslamcı medya, bu vaaz kayıtlarının belli ölçülerde tahrif edilmiş olduğunu iddia etseler de,[50] Fethullah Gülen örgütünden kaçmayı başarmış kişilerce hazırlanan video kliplerinin sayısına bakarsanız, bu iddia ve inkârların tutarsızlığı daha iyi anlaşılır.

Fethullah Gülen'e Amerikan Hükûmeti Desteği İddiaları

Pekçok Türk analist, Gülen ve Amerikan hükûmetindeki detekleyicilerinin henüz seçimleri kazanmadan önce Erdoğan'a Beyaz Saray'dan bir davetiye temin ettiğine inanıyor. O zamanlar Erdoğan'a İslamcı faaliyetleri nedeniyle politika yasağı getirilmiş ve bu olay 2002 Türkiye seçimlerinden önce bir ABD onayı olarak sunulmuştu. Gülen'e Amerikan hükûmeti ve özellikle de CIA desteği verildiği, Türkiye'nin laik elitleri arasındaki hâkim bir görüştür ama ortada bu iddiaları doğrulayabilecek hiçbir kanıt yoktur.

Türk laiklerinden "Gülen'e ABD'nin destek verdiği" varsayımlarını kanıtlamaları istendiğinde genellikle Gülen'in Pennsylvania'daki 20 yıllık ikametini "kanıt" olarak gösterirler. 24 Haziran 2008'de Yargıtay, daha önemsiz bir mahkemenin Gülen'i laik Türk Cumhuriyeti'ni devirmek amacıyla yasadışı bir terör örgütü kurmak suçundan beraat ettirmesini olayladığında, Gülen başka bir hukuk savaşını daha kazanmıştı-bu kez Amerika Birleşik Devletleri'nde. Bir Federal Mahkeme, Amerikan İç Güvenlik Kurumu'nun ve Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'in Yeşil Kart başvurusunu "eğitim alanında olağanüstü yeteneklere sahip kişi" kriterine uymadığı için reddetmesi kararını, geri çevirmişti. Amerikan İç Güvenlik Kurumu Fethullah Gülen'i eğitim alanında bir uzman ya da bir eğitimci olarak değil, "çok büyük ve etkili bir dinci ve siyasi hareketin holdingler sahibi bir lideri" olarak tanımlamıştı.[51]

Gülen'in bu mahkeme kararıyla Amerika'da oturma izni alması Türk analistlerin komplo teorilerini beslese de, Amerikan hükûmeti Gülen'i yücelten bütün faaliyetlerin kendi hareketi tarafından finanse edildiğini belirtti. Gülen 18 Haziran 2008'deki duruşması için hazırlanan dosyasına çoğu ilahiyatçılardan ve kendisini ve örgütünü destekleyen Türk politikacılardan gelen 29 destek mektubu ekledi. John Esposito-Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Prince Alwaleed Bin Talal Center for Muslim-Christian Understanding'in direktörü-Fethullahçılardan büyük miktarlarda bağış aldıktan sonra, Gülen onuruna bir konferans sponsor etti ve Gülen'in savunma dosyasına eklenecek bir mektup yazdı. İki eski CIA çalışanı, George Fidas ve Graham Fuller ile Amerika'nın eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramowitz da Gülen için destek mektubu yazdı.

Mektuplar işe yaramış görünüyor. 16 Temmuz 2008'de Amerikan bölge yargıcı Stewart Dalzell bir genelge yayınladı. Bu genelgeyle Amerikan Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'e 1 Ağustos 2008'e kadar, "olağanüstü kaabiliyetlere sahip bir yabancı" olduğu gerekçesiyle, çalışma izni vermesini telep ediyordu. Mahkeme, göçmenlik bürosu soruşturmacısının Gülen'in başarılarını ölçmek için sadece "eğitim alanı"nı kullanmasının bir hata olduğuna, ilahiyat, siyasi bilimler ve İslam araştırmaları alanlarının da göz önüne alınmasının gerektiğine karar verdi. Mahkeme, Amerikan Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi Yönetimi Temyiz Bürosu'nun Gülen'in eserlerinin "bilimsel" olmadığı yolundaki hükmünün de hatalı olduğu kanısına vardı. Bu kararın en büyük nedeni mahkemenin "bilimsel" kelimesini son derece muğlak bir şekilde yorumlamasıydı. Son olarak, mahkeme Gülen'in Amerika'da yaşamak isteyen kişilerde aranan "Birleşik Devletler'in menfaatinedir" zorunluluğunu da yerine getirdiği kararını verdi.[52]

İkametinin ardındaki hukukî mantık ne olursa olsun, ABD'nin Gülen'e oturma izni vermiş olması, Gülen hareketinin "Washington'ın AKP ve Fethullahçı yandaşlarına destek verdiği" imajını yaymaya devam etme gücünü verecek ve Türkiye, kuruluşunun yegane temeli olan laiklikten biraz daha uzaklaşacaktır.

Sonuçlar

Gülen pekçok dostun, bütün dünyayı dolaşan yoldaşlarının ve parayla satın alınmış gazeteci ve akademisyenlerin desteğinin verdiği keyfi çıkarıyor. Gülen'in faaliyetlerinden duyulan endişe, çoğu zaman Türk, Amerikan ve Avrupa medyası tarafından "paranoya" olarak sunuluyor, bu konudaki uyarılar ciddiye alınmıyor. Türkiye'nin başsavcısı AKP'yi laik anayasayı yok etmeye çalışmak suçundan dava ettiğinde, İslamcılara destek veren medya ile Batılı diplamat ve gazeteciler, davayı "anti-demokratik bir hukukî darbe" olarak yorumladılar.[53] Ama bu kaynakların büyük bir çoğunluğu, İslamcılıkla demokrasi arasında, laiklikle faşizm arasında bir dikotomi olduğu varsayımından yola çıkarak, Ergenekon tutuklamalarını da topa tuttular. İslamcı medya tarafından Türkiye'deki İslamcıların "reformcu demokratlar," modern, laik Türk aydınlarının ise "gericiler" olarak sunulmaya devam edilmesi, modern politikadaki en saldırgan ama maalesef etkili yalanlardan biridir.[54]

Türkiye'de dindar Müslümanların Ramazan'da oruç tuttukları için saldırıya uğradıkları görülmemiş bir olayken, son yıllarda bunun tam tersi pekçok olay yaşanmış, oruç tutmadıkları ya da içki içtikleri için pekçok Türk vatandaşı İslamcı saldırıların kurbanı olmuştur.[55] Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan Türk kadınları belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır.[56]

Batı dünyasında hâkim olan "dindar Müslümanlarla din-karşıtı laik Kemalistler arasındaki çatışma" imajının tam tersi, laikler dahil, Türklerin büyük bir çoğunluğu geleneksel ve dindar insanlardır ve kendilerini "önce Müslüman" olarak tanımlarlar.[57] Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını "Türk" olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, "Türk" olabilmenin tek yolunun "Müslüman" olmaktan geçtiği yolundadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye'de İslam'ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. Fethullah Gülen Türkiye'deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam'ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor.[58] Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri "İslam'ın camide tutuklu kılınmış olması"na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam'ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir. Türklerin büyük bir çoğunluğu, kısa bir zaman önce AKP liderlerinin laikliğin "din ve devlet işlerinin ayrımı" olarak tanımlanmasına nasıl karşı çıktıklarını çok iyi hatırlıyor. Gül-27 Kasım 1995 tarihinde The Guardian'da yaptığı mülakat dahil-laikliği her fırsatta aşağılamıştır. Türk İslamcıların yegane gayesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş prensiplerini ortadan kaldırmaktır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı liderleri Fethullah Gülen'in "hoşgörü" retoriğinin bir aldatmaca olduğunu görmemeye devam ettiği sürece, kendilerini "dinlere özgürlük diyaloğu"nun değil, "Türkiye'yi kim kaybetti?" sorusuna yanıt aramaya çalışan bir aşamanın kurucuları olarak bulacaklardır.

[1] Can Dündar, Milliyet (İstanbul), Haziran 21, 2007; Reha Muhtar, Vatan (İstanbul), Haziran 22, 2007.
[2] Milliyet, Mart 10, 2008; Hürriyet (İstanbul), Mart 10, 2008.
[3] Helen Rose Ebaugh ve Doğan Koç, "Funding Gülen-Inspired Good Works: Demonstrating and Generating Commitment to the Movement," fgulen.com, Oct. 27, 2007.
[4] Merdan Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? (İstanbul: Siyah Beyaz Yayın, 2006), Nurettin Veren'in Kanaltürk'te verdiği söyleşilere dayanarak, Haziran 26, Temmmuz 3, 2006.
[5] "Fethullah Gülen Is an Islamic Scholar and Peace Activist," International Conference on Fethullah Gülen, Erasmus University, Rotterdam, The Netherlands, Kasım 2007; J. J. Rogers, "Giants of Light: Fethullah Gülen and Meister Eckhart in Dialogue," The University of Texas, San Antonio, Tex., Kasım 3, 2007.
[6] Söz gelimi, bk., Rogers, "Giants of Light"; USA Today, Temmuz 18, 2008.
[7] Bülent Aras, "Turkish Islam's Moderate Face," Middle East Quarterly, Eylül 1998, s. 23-9.
[8] Anadolu Ajansı (Ankara), Şubat 10, 1998.
[9] "Muslim World in Transition: Contributions of the Gülen Movement" konferansında Mevlana Celleddin-i Rumi'den alıntıların yeraldığı broşürler dağıtılmıştır (London, Ekim 25 - 27, 2007).
[10] Aland Mizell, "Clash of Civilizations versus Interfaith Dialogue: The Theories of Huntington and Gülen," KurdishMedia.com, Aralık 31, 2007; "Are Islam and Kemalism Compatible? How Two Systems Have Impacted the Kurdish Question?" Iraq Updates, Kasım 28, 2007.
[11] Nurettin Veren'le Söyleşi, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[12] Ibid.
[13] Sabah (İstanbul), Kasım 30, 2004.
[14] Veren mülakatı, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[15] Cumhuriyet (İstanbul), Aralık 23, 2007.
[16] Bayram Balcı, "Central Asia: Fethullah Gülen's Missionary Schools," Ekim 2001.
[17] Merdan Yanardağ ile mülakat, Gerçek Gündem (İstanbul), Kasım 20, 2006.
[18] Hürriyet, Nisan 11, 2008.
[19] Erik-Jan Zürcher, "Kamermeerderheid Eist Onderzoek Naar Turkse Beweging," NOVA documentary, Temmuz 4, 2008.
[20] Cumhuriyet, July 9, 2008; Netherlands Information Services, Temmuz 11, 2008.
[21] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[22] Adil Serdar Saçan, mülakat, Kanaltürk, Temmuz 3, 2006.
[23] Ibid.
[24] Samanyolu televizyonu, Ekim 13, 2008.
[25] Söz gelimi, Michael Rubin, "Erdoğan, Ergenekon, and the Struggle for Turkey," Mideast Monitor, Ağustos 2008.
[26] Yanardağ mülakatı, Gerçek Gündem, Kasım 20, 2006.
[27] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[28] "ŞOK! Tuğgeneral Münir Erten'den ŞOK açıkklamalar!" Ekim 27, 2008'de ulaşıldı.
[29] "Şok Video! Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci," Ekim 27, 2008'de ulaşıldı.
[30] Vakit (İstanbul), Haziran 14, 2008.
[31] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[32] BBC News, Şubat 4, 2008; Frank Hyland, "Investigation of Turkey's 'Deep State' Ergenekon Plot Spreads to Military," Global Terrorism Analysis, Jamestown Foundation, Temmuz 16, 2008.
[33] Reuters, Mayıs 1, 2008; Sendika.org, Labornet Turkey, Mayıs 1, 2008; Vatan, May 1, 2, 2008; Milliyet, Mayıs 1, 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 1, 2, 2008
[34] Vatan, Mayıs 2, 2008; Milliyet, Mayıs 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 2, 8, 2008.
[35] Hürriyet, Şubat 28, 2008.
[36] Milliyet, Mayıs 14, 2008.
[37] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[38] "Turkish Judiciary at War with AKP Government to Defend Its Independence," MEMRI Special Dispatch No. 1520, Mart 27, 2007.
[39] "The AKP Government's Attempt to Move Turkey from Secularism to Islamism (Part I): The Clash with Turkey's Universities," MEMRI Special Dispatch No. 1014, Kasım 1, 2005; "Professor from Van University in Turkey Commits Suicide after Five Months in Jail without Trial," MEMRI Special Dispatch No. 1025, Kasım 18, 2005.
[40] Zaman (İstanbul), Nisan 18, 2008.
[41] Odatv.com, Mayıs 30, 2008; Hürriyet, Haziran 13, 2008; Akşam (İstanbul), Haziran 16, 2008.
[42] Radikal (İstanbul), Nisan 7, 2008.
[43] Hürriyet, Ekim 21, 2008.
[44] Hürriyet, Mayıs 14, 2008.
[45] Hürriyet, Eylül 7, 8, 9, 10, 11, 12, 2008.
[46] Milliyet, Temmuz 14, 2008; Cumhuriyet, Temmuz 15, 2008
[47] ATV, Haziran 18, 1999.
[48] ATV, Haziran 18, 1999.
[49] ATV, Haziran 18, 1999; "The Upcoming Elections in Turkey (2): The AKP's Political Power Base," MEMRI Inquiry and Analysis No. 375, Temmuz 19, 2007.
[50] Sabah, Ocak 2, 3, 2005.
[51] "Fethullah Gülen v. Michael Chertoff, Secretary, U.S. Dept. of Homeland Security, et a

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN UŞAK MİTİNGİNDE YAPTIĞI

18/3/2009 · Kategori: Dosyalar

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

UŞAK MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

(18 MART 2009)

 

 

 

Sevgili Uşaklılar, çok değerli kardeşlerim, bu büyük buluşmaya hepiniz hoşgeldiniz. Uşak’ta bu büyük ve güzel mitingde sizlerle beraber olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Sizleri özlemiştim. Bir kez daha böyle inançlı, coşkulu, ne istediğini bilen Uşaklılar olarak sizi bu meydanda görmek beni çok sevindirdi. Hepinize hoşgeldiniz diyorum. Sizin buradaki varlığınızın çok derin anlamları var. Böyle bir coşkulu, büyük mitingi Uşak’ta yapıyor olmamızın çok büyük anlamı var. Onun ben farkındayım. Onun anlamını biliyorum. Siz buraya gelirken niye geldiğinizi biliyorsunuz. Ben sizi burada selamlarken sizin niye burada olduğunuzu biliyorum. Siz buraya Uşak sahipsiz değildir, Türkiye sahipsiz değildir demek için geldiniz. Sizi yok sayanlara biz varız, işte buradayız demek için geldiniz biliyorum. Eksik olmayın. Uşak’a ne zaman gelsem çok özel duygular yaşarım. Uşak bizim milli mücadelemizin en önemli ceplerinden birisidir. Hepimiz Uşaklıların vatanseverliğini, Uşaklıların bilincini, Uşaklıların Türkiye sevgisini biliriz. Bu duygularla bugünlere geldik. İnşallah bundan sonrada Türkiye’ye Uşak milli mücadele döneminde olduğu gibi gene sahip çıkmaya devam edecektir.

 

Sevgili Uşaklılar, bugün 18 Mart. 18 Mart bizim için çok önemli bir gün. Bugün Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın 94. yıldönümü. Çanakkale Deniz Savaşı bilinen sıradan bir askeri başarı olmanın çok ötesinde önem taşır. Çanakkale Deniz Savaşı sadece boğazı ve İstanbul’u kurtarmakla kalmamıştır. Siyasetin 20. yüzyıldaki şekillenmesine damgasını vurmuştur. Çanakkale’de o Deniz Zaferini kazanarak Türk milleti İstanbul’u kurtarmıştır. Dünyanın en büyük sömürgesi ülkelerine birinci dünya savaşının tek mağlubiyetini yaşatmıştır. Birinci dünya savaşının en önemli zaferi Çanakkale’de gerçekleştirilmiştir ve müttefik ülkeler yeni bir durumun ortaya çıktığını, dünyada yeni bir dengenin ortaya çıktığını, istedikleri gibi artık her yere hükmedemeyeceklerini, kendilerine birilerinin çıkıp dur diyebileceğini acı bir şekilde yaşarak öğrenmişlerdir. Dünyanın en güçlü donanması Çanakkale boğazında yenilmiştir ve ondan sonra Çarlık Rusya’sı devrilmiştir. Çarlık Rusya’sının devrilmesine giden siyasetin kritik noktası Çanakkale Savaşıdır. Sadece Anadolu kurtarılmış değildir, sadece Türkleri Anadolu’dan sürüyüp atmak isteyen bir takım batılı ülkeler orada mağlup edilmiş değildir. Ta Hindistan’a, Pakistan’a kadar uzanan sömürge ülkeleri de artık Avrupa’ya teslim olmak zorunda olmadıklarını, kendi bağımsızlıklarını elde edebileceklerini Çanakkale Savaşında görmüşlerdir. Çanakkale Savaşı dünyanın siyasi haritasını değiştirmiştir. Dünyanın siyasi gidişatını değiştirmiştir. Böylesine büyük bir zaferi gerçekleştiren bir milletin çocukları olmak hepimiz için en büyük ve en haklı iftihar kaynağıdır.

 

Büyük şairin dediği gibi “Ecdat gökten inerek öpse o pak alnında eğer gerçekten muhteşem bir zafer”. Bu zaferin kazanılmasına katkı vermiş olan bir kısmı Çanakkale savaşında şehit olmuş, gazi olmuş bütün insanlarımızı bugün başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere hepimiz saygıyla, rahmetle anıyoruz.

 

Sevgili Uşaklılar, Uşak gibi milli mücadelemizin en önemli bir cephesinin yaşandığı bir kentimizde bu Çanakkale Savaşının yıldönümünü hatırlamış olmamız çok uygun düşmüştür. Bu mücadelenin anlamını en iyi sizler bilirsiniz. Uşak’ta da siz Anadolu’yu kurtarmak, Anadolu’yu işgal etmek isteyenlere hak ettikleri dersi vermek için en büyük zaferi kazandınız, en büyük mücadeleyi yaptınız. Allah sizlerden razı olsun. Milli mücadelemizin yük akı kentlerimizin başındadır Uşak.

 

Sevgili Uşaklılar, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, durumunuz nicedir? Keyfiniz yerinde midir, gidişat yolundamıdır, kazancınız, geliriniz masrafınızı, harcamanızı karşılıyor mu? Uşak kalkınıyor mu? Uşak büyüyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş bulabiliyor mu? Uşak’taki çiftçimiz hayatından memnun mu? Ektiğinin karşılığını alabiliyor mu? Söz verilen hizmetler getirildi mi? Pancarın kotası kaldırıldı mı? Mazot düşürüldü mü? Gübre indimi? Buğday hak ettiği fiyatını bulabildi mi? Yani çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. Uşak tarımın çok önemli olduğu bir kentimiz. Uşak’ta büyük çiftçilik var, tarım var. Gitti mi diyorsun? Gitti. Ne oldu? Mazota zam üzerine zam yaptılar, gübreye zam üzerine zam yaptılar, ilaca zam üzerine zam yaptılar. Çiftçinin ürününü düşük fiyata aldılar. Nasıl düşük fiyata aldılar? Gümrük kapılarını açtılar. Her şeyin ithalatı serbest dediler değil mi? Başka ülkelerin çiftçilerini devletleri destekledi. Bizim çiftçiyi bizim devletimiz desteklemedi köstekledi değil mi? Onun sonucunda bizim çiftçimizin boynu bükük kaldı öyle mi? Çiftçinin borçları ödeniyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mü? Yani siz işinize geldiği için mi öyle söylüyorsunuz, gerçekten öylemi? Yani şimdi Uşak’taki şeker fabrikasında pancar üreten köylülerimiz sıkıntıya girmeye başladılar. Niye? Çünkü Türkiye’de artık pancara dayalı şeker politikası bir tarafa bırakıldı, ithalata dayalı, mısır ithalatına, tatlandırıcıya dayalı bir şeker politikası uygulanıyor değil mi? Şimdi elinizde bir şeker fabrikası kaldı. Aman ha ona iyi sahip çıkın. O da gidiyor mu? Onu da götürecekler. Bu şeker fabrikası da gidici öylemi? Peki bu son dönemde Uşak’taki çalışkan, üretici müteşebbis Uşaklıların öncülük yaptıkları tesisler var. Siz tekstil alanında iddialı, önemli bir kentsiniz. Yani Uşak herkesin yapamadığını yapıyor. Astarlık üretiyor, yaşmak üretiyor. Kapandı mı onlarda? Onlarda gitti ha? Türkiye’de bu alanda en iddialı sizdiniz. Niye gitti? İthalat kapılarını mı açtılar? Çin’den mi geldi, başka yerden mi geldi? Onlar damping yaptılar bizim sanayiyi çökerttiler. Öylemi? Peki hükümet yok mu o seyretti mi? Öylemi? Hükümet bu tabloyu seyretti diyoruz. Hatta birileriniz diyor ki seyretmekle kalsa ithalatı onlar yaptılar, onlar çökerttiler diyenlerde var değil mi? Peki Uşak’ta Türkiye’nin en önemli dericilik merkezleri vardı. Deri sanayi Uşak’ta. Tekstilde 20 bin işçi çalışıyordu benim bildiğim. 20 bin işçi vardı. Ne oldu şimdi kaç işçi var tekstilde? 2 bin değil mi? 20 bin 2 bine mi indi? Peki dericilik ne oldu? Yüzlerce deri sanayi vardı Uşak’ta ne oldu? Organize deri sanayiyemi geçti? Kaç tane geçti? 15 – 20 tane. Yenisi ne oldu? Kapandı gitti, hepsi bitti öylemi? Bu iyi bir gidiş mi? Bu Türkiye’nin kalkınmasına yardımcı olan bir gidiş mi? Halkın refahına yardımcı olan bir gidiş mi? Fabrikalar kapanmış, bizim ihtiyacımız fabrikaların yanına yeni fabrikaların açılması. Yani 3 fabrika aldıysa bunlar 6 fabrika yapacaklar. 6 fabrika yapacak ki Türkiye daha çok üretim yapsın, gençlerimiz daha çok çalışma imkanı bulsun, Türkiye’de zenginlik tabana yayılsın. Türkiye dış dünyaya ihracat yapsın. O ülkelerin mallarını, o ülkelerin işçilerinin ürettiği malları kendi işçilerimizin işine son vererek, kendi iş yerlerimizi kapatarak Türkiye’de dövizle borç almaya kalkmanın bir çıkış yolu olmadığı açık değil mi? Türkiye’de o tekstil sanayiini batıran Uşak’taki tekstil sanayiini batıran, deri sanayiini batıran bu politika değil mi? O politika neyle gidiyor? İthalatla gidiyor. İthalatın neyle yapıyoruz? Dövizle. Dövizi nasıl buluyoruz? Borçla.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu politika artık tıkanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada Uşak ekonomik yanlışların, bu iktidarın ekonomik yanlışlarının en ağır bedelini ödeyen kentlerimizin arasındadır. Başkaları da var ama Uşak en ön sırada gelenlerden birisi. Burada büyük sosyal sıkıntı var, büyük ekonomik sıkıntı var. Bakın siz eskiden elimde resmi rakamlar var. Türkiye’de iller arasında en önemli kalkınma düzeyi bakımından en önde gelen illerden birisiydiniz devlet yatırımları bakımından değil mi? Size yatırım yapılırdı. Şimdi bu iktidar işbaşına geldiğinden buyana Türkiye’de Uşak’ın bütün iller arasındaki yeri daha önemi geçti, daha geriye mi düştü? Yani Uşak’a biraz daha fazla yatırım yapılan, kalkınmadan hakkını alan bir il haline mi getirdik? Yoksa daha geriye doğrumu gitti? Bakın eldeki bütün resmi rakamlar maalesef Uşak’ın bu 2002 – 2007 – 2008 şu geride bıraktığımız dönemde en büyük gerilemeyi yaşayan illerden birisi olduğunu bize gösteriyor. 81 il içerisinde 64. sıradaydı bunlar geldiği zaman. Gene çok ileri değil ama 64. sıradaydı. Şimdi 71. sıraya düştü. Türkiye’de Uşak en önemli noktada. Ankara – İzmir yolunun üzerinde, demiryolu bağlantısı var. Uşak bağlantısı var, havaalanı bağlantısı var. Çok sağlam bir altyapısı da var. Sanayii her alanda ustasıyla, bilinçli işçisiyle, şirketleriyle oluşmuş. Yani kalkınmanın en iyi şekilde gerçekleştirileceği yerlerden birisi. Biz Uşaklıyız bir şehir ağlıyor diyor. Sadece Uşak spora değil, ekonomideki sıkıntılara da Uşak’ın üzülme hakkı vardır. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazımdır. Uşak’a bu dönemde en büyük haksızlık yapılmıştır. Uşak’ın verdiği vergiyle Uşak’a gelen yatırım arasında bir mukayese yaptığınız zaman Uşak’ın en çok zarar yaşayan illerden birisi olduğu görülüyor.

 

Şimdi böyle bir tablo var. Bu gerilemeyi, bu sıkıntıyı değerlendirirken şunu da unutmayın. Türkiye bu iktidar döneminde olağanüstü kaynak kullandı. Bunlar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin ortak borcu 220 milyar dolardı. Yani 80 küsur yıllık cumhuriyet döneminin, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin, Atatürk İnönü döneminden başlayın Celal Bayar – Menderes döneminden, Süleyman Demirel döneminden, Turgut Özal döneminden Erbakan’a kadar, 2002’ye kadar bütün hükümetlerin ortak borcu 220 milyar dolar. Yani Türkiye’de ne yapıldıysa 2002’de. Keban’ından, Atatürk barajından Uşak şeker fabrikasından, dokuma fabrikalarından Karabük demir-çeliğinden, Ereğli demir-çeliğinden, İskenderun demir-çeliğinden, Seydişehir alüminyumundan, Sümerbanklarından, Etibanklarından üniversitelerine, Silahlı Kuvvetlerine, petro-kimya tesislerine, rafinerilere, tüpraşa, ataşa, ipraşa kadar ne varsa Türkiye’de büyük tesis, ekonomik işletme hepsi yapıldı bütün hükümetler tarafından. Sulama tesisleri yapıldı, Keban yapıldı, Atatürk barajı yapıldı, büyük işler yapıldı. Demiryolları döşendi, limanlar yapıldı. Sonuç; 220 milyar dolar borç. Bunlar devraldı 7 yılda bu borcu ekonomi patladı, büyük kalkınma sağlandık, Türkiye artık zenginleşti dedikleri halde, zenginleşen ülke ne yapar? Önce gider borcunu öder değil mi? Borç zincirinden kurtulur değil mi? Madem Türkiye zenginleşti o geçmiş hükümetlerin 220 milyar borcunun 20 milyar dolarını ödeyiverseydin. 200’e düştü mü borç? Hayır. Ne oldu? Arttı. Nereye attı? 250’yemi, 300’e mi, 400’e mi? 500’e arttı 500’e. Yani bu ne demek sevgili Uşaklılar? Türkiye 220 milyar dolar borçla devralındı bunlar tarafından. 7 yılda o 80 yıldaki borcun üzerinde 280 milyar dolar ek borç yapıldı. Toplam borç 500 milyara çıkarıldı. Şimdi bu ne demektir? O kadar para harcadı demektir hükümet. 280 milyar dolar geçmiş hükümetlerin hiçbirisinin harcamadığı kadar parayı 7 yılda harcıyorsun. Ne muazzam para. Ayrıca birde elde avuçta ne varsa tümünü sattılar. Geçmiş hükümetlerin yaptıklarını, eserleri, tesisleri, işletmeleri ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden elden çıkardılar, sattılar. Onun parasını da aldılar. Öyle değil mi? Hem sattılar, hem de onu yapan insanlara Allah razı olsun, teşekkür ederiz, siz bu güzel işleri yapmışsınız bak şimdi biz artık bunu satıp bundan yararlanıyoruz. Allah sizden razı olsun, teşekkür ederiz demeyi bile akıl etmediler. Tam tersine o dönemleri başta İsmet Paşa dönemi olmak üzere en ağır ifadelerle, suçlamaktan geri kalmadılar. 300 milyar doların üzerinde para harcadı bunlar. Nereye gitti bu para? Uşak’a ne geldi buradan. 300 milyar dolardan Uşak’a ne geldi? Bir fabrika var mı, bir işyeri var mı? Bir büyük tesis var mı? Gelmedi değil mi? Nereye gitti bu para? Bakın işte olay bu. İşi sağlam tutacaksınız. Yani Türkiye’de şimdi o borç kimin borcu? Milletin borcu. Kim ödeyecek o borcu? Bunlar ödeyecek. İnşallah yarın siz yetti artık diyeceksiniz, oylarını kısacaksınız, bunları düşüreceksiniz. Ama bunların borcunu gene memleketin namuslu, dürüst devletleri ödemeye devam edecek.

 

Şimdi çiftçi böyle. Esnaf nasıl esnaf rahat mı? Esnafın işi yolundamı? Çekler, senetler dönüyor mu? Çocukların primi, sigortası ödeniyor mu? Esnafın geçimi yerinde mi? İşler açıldı mı? Siz ne yapıyorsunuz bu durumda? Borçlanıyorsunuz herhalde. Borçları ödüyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu? Ne yapıyorsunuz? Bir bankanın kredi kartıyla bir başka bankanın borcunu çeviriyorsunuz değil mi? Döndürüyorsunuz. 1-3-5 Allah ne verdiyse öylemi? Dönüyor dönüyor da bazen tökezlemiyor mu bu? Bazen de tökezliyor. Bakın geçen sene 2007’de önce evvelki sene 200 bin kişi borcunu ödeyemez hale gelmişti. 2008 sonunda 600 bine geldi. Şimdi sadece Ocak ayında 138 bin kişi borcunu ödeyemedi. Yani Allah muhafaza 1,5 milyona gidecek bu yıl. Sadece kredi kartını ve ferdi borcunu ödeyemeyen insan sayısı 1,5 milyon.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, çiftçi borcunu ödeyemiyor haciz geliyor değil mi? Bakın geçen gün söyledim burada da söyleyeyim. Başbakan bu konuda bazı iddialar yaptı ona da cevap vereyim. Elimde bir çiftçiye yapılan tebligat var. Bu tebligatta şu söyleniyor. Çiftçi 4 milyar borç almış. Borcunu ödemeye çalışmış ama ödeyememiş, borcu 878’e indirmiş. Ana parasını 878’e indirmiş aradaki farkı vermiş. Şimdi banka diyor ki sen borcunu silemedin, borcunun önemli bir kısmını ödedin ama bir defa 878 ana para borcun var. Buna temerrüt faizi, gecikme faizi, aşırı faizde yükleyeceğim diyor. Senin bu faizinin tutarı da 38 milyar 648 milyon lira diyor. Sadece temerrüt faizi. Buna banka, sigorta 1.9 milyar ekleyeceğim diyor. İcra ve takip masrafı da 2,5 milyar ekleyeceğim diyor. Cemanyekun arkadaş senin o aldığın 4 milyar paraya karşılık bir kısmını ödedin, 3 milyarından fazlasını ödedin 878’e indirdin ama senin hala 43 milyar 959 milyon borcun var diyor. Şimdi bunu banka o çiftçiye tebliğ etmiş. Ben dün bazı yerlerde evvelsi gün bunları söyledim. Başbakan diyor ki, sana yanlış bilgi veriyorlar diyor. Bu bilgi doğru değil diyor. O borç diyor ta eski hükümetler döneminden geliyor diyor. Bizim borcumuz değil diyor.

 

Şimdi bizim zamanımızdaki o uygulama değil diyor. Bakın elimde yazı, resmi yazı. Bu borç 2004 tarihinde açılmıştır. 2004 yani AKP’nin iktidara geldiği tarihteki borçtur ve bu borcun 17 Mart 2008 tarihindeki durumuna ilişkindir bu gelen yazı. Yani AKP’nin kendi içinde yaşadığı tablo. Bu borç çiftçinin ne halde olduğunu gösteren bir somut örnek. Çiftçi böyle. Vatandaş işinden atılmış, borcunu ödeyemez hale gelmiş, sıkışmış. Temerrüde girdin mi yandın. Buna bir çare bulmak lazım. Bakın Türkiye ekonomik krize girdi biz daha geçen Eylül ayında bu sıkıntıyı görerek çıktık dedik ki, bu gidişi önlemek için şu şu şu tedbirlerin alınması lazım. Eylül ayında söyledik. Kulak asmadılar. Geçenlerde Başbakan bize meydan okudu bir çaren varsa söyle diye. Bizde çıktık ertesi sabah çareyi söyledik. Bu bize meydan okumaya başladı, öğren de gel, 40 fırın ekmek yemen lazım falan diye ağzını bozdu o bildiğimiz Tayyip Erdoğan üslubuna girdi. Ama aradan 2 hafta geçti, 2 hafta sonra şimdi bizim önerdiğimiz politikayı uygulamaya başlıyor. Biz ona demiştik ki bakın otomotivden ve beyaz eşya üretiminden vergileri indirin. 6 ay için indirin dedik onlar 3 ay için uygulamaya koydular. İnşallah onu da uzatacaklar. Yani bu işin sadece bir tanesi. Halbuki bizim başka önerilerimiz var. Mesela biz diyoruz ki, çalışan insanın üzerinden %50’ye yakın vergi alınıyor, stopaj alınıyor, prim alınıyor. Çok fazladır. Dünyadaki en yüksek oran. Yani şu sırada bir insanı çalıştırmak, iş vermek, ona aylık vermek, maaş vermek ekonomiye, topluma yapılabilecek en büyük hizmet. Bunu yapan insana şimdi diyor ki maliye madem senin imkanın var, yanında bir işçi çalıştırıyorsun ona verdiğin paranın yarısı kadar bana da ödeme yapacaksın. Bizde diyoruz ki, kardeşim maliye çekil aradan. Bırak vatandaş imkanı var adam çalıştırıyor, çalıştırıversin. Böyle üzerine yürüme. Makul bir şekilde indir o yükünü. Bak dünyada hiçbir ülke senin kadar almıyor. Üstelik Türkiye birde krize girdi. Krizde sen adam çalıştırmayı bu kadar yüksek vergilendirebilir misin? Vergilendirirsen insanlar yatırım yapabilir mi, işçi istihdam edebilir mi? İşçi istihdam edilmezse ekonominin çarkları dönmez. Ailelerin cebine para girmezse sanayiinin ürettiği malları kim alacak? Neyle alacak? Evine ekmek götürmek imkanından mahkum kalmış insanlara sen ayrıca birde bana vergi ver diye niye ek bir eziyet ediyorsun. Ne gerek var buna diye söylüyoruz. Şuana kadar kulak asmadılar. Ama yazın bir kenara yakında bunu uygulamak zorunda kalacaklardır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Türkiye’nin kalkınması için çalışan insanın üstünden bu kadar vergi istemeyeceksin. Çünkü bir insanı çalıştırmak topluma, ekonomiye yapılabilecek, sosyal hayata yapılabilecek en büyük katkıdır diyoruz. Buna kulak asmadılar. Şimdi yakında göreceksiniz bunu da yapacaklar. Kardeşim niye eziyet ediyorsun. Bak ben sana Eylül’de söyledim. Eylül’de söylediğimi yapsaydın ya Türkiye bu noktaya gelmezdi. Benden tedbir istedin söyledim iki hafta sonra uygulamaya koyuyorsun. Niye bu kadar gecikiyorsun. Bak şimdi söylüyorum tedbiri. Çalışan insanın üzerinden bu kadar vergi alma, kaldır onları. Bunu da yapacaksın.

 

Sevgili Uşaklılar, Türkiye’de ekonomik yanlışlıklar yapılıyor. Türkiye’nin en hızlı kalkınacağı dönemi bunlar israf ettiler. 2002’de dünya o kadar uygun bir noktadaydı ki, o kadar bol para vardı ki, demin anlattım o kadar parayı aldılar. O aldıkları parayı yatırıma koyacaklardı, kalkınmaya, sanayileşmeye, altyapı yatırımına Türkiye’nin ilerlemesine harcayacaklardı. Bunlar gösterişe harcadılar, israf ettiler ve yolsuzluklara kaptırdılar, harcadılar. Türkiye bugün şimdi bu sıkıntının içine girdi. Yolsuzluklar konusunu da izliyor musunuz Uşaklılar? Biliyorsunuz değil mi? Uşak’ta da yolsuzluklar var mı? Çok mu? Şimdi bakın yolsuzluklara hep yıllardır tanık oluyoruz. Ama artık yolsuzlukta Türkiye çağ atladı çağ. Çağ atladık. Yani eskiden yolsuzluk bireysel, kişisel bir olaydı. Şimdi öyle değil. Şimdi nasıl oluyor yolsuzluk? Teşkilatlı. Yani şimdi yolsuzluk yapacak olan bir kişi bir fırsat bulup vur kaç yapmıyor. Bir araya geliyorlar 40 kişi, 50 kişi bir tezgah kuruyorlar, bir teşkilat kuruyorlar, şirket kuruyorlar, dernek kuruyorlar. Muhasebecisi var, başkanı var, yatırım uzmanı var, halkla ilişkiler uzmanı var. Bir teşkilat. Hep beraber çıkıyorlar ve diyorlar ki nereden parayı bulacağız mesela? Diyorlar ki Almanya’daki vatandaşın Ramazan mübarek gün fitre ve zekatlarını toplayalım. Onlara gidelim diyelim ki, yardım paralarınızı bize verin. Biz açları doyuralım, yoksulları giydirelim, sizin hayır işinizi biz yapıverelim, bize emanet edin diyorlar. Almanya’daki vatandaşta parasını bunlara trilyonlarca veriyor. Bunlar alıyorlar o parayı bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyorlar. Türkiye’de ne oluyor o para? Kendi adlarına şirket kuruyorlar. Kendi mülkiyetlerinde şirket kuruyorlar, televziyon kanalı kuruyorlar. O parayla, o televizyon kanalı ne anlatıyor vatandaşa? Aman Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur, aman AKP’ye destek olun bunu anlatıyor. Şimdi bu tezgah ortaya çıktı. Alman hükümeti derhal konuya el koydu, konuyu inceledi ve hemen birilerini yargıladı. Sonrada bize bir yazı yazdı dedi ki, bak ben burada bunları yakaladım ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Bak isimleri de şunlar dedi. Gereğini de sen yap dedi Türkiye’ye yazı yazdı. Aylar geçti Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz çıktık hükümete dedik ki, niye bu konuyu incelemiyorsunuz? Bize Almanya’ya yazı yazdık dosyayı göndersinler. O dosya gelsin bakarız dedi. Bizde dedik ki onlara Almanya’dan ne dosya bekliyorsun. Almanya kendi emniyetiyle, savcısıyla, hakimiyle gereğini yapmış. O suçu işleyenler bizim vatandaşlarımız. Bu sahtekarlar bizim vatandaşlarımız. Aldatılan vatandaşlar bizim vatandaşlarımız. Kurulan şirketler bizim şirketler, parayı taşıyan bizim vatandaşımız. Kurulan televizyon kanalı bizim televizyon kanalımız. E Alman mahkum etti sen dosyası bekliyorsun. Senin kanunun yok mu, senin jandarman yok mu, emniyetin polisin yok mu, senin savcın yok mu, hakimin yok mu, senin hukukun yok mu, senin vicdanın yok mu dedik. Dosyayı bekliyoruz diyor. Ya dosyayı Almanya’da kaplumbağanın sırtına koysalar 6 ayda Türkiye’ye gelirdi. Baktık bunların getireceği yok ben bir arkadaşımdan rica ettim ya git şu dosyayı getir Almanya’dan diye. Gitti Almanya’dan dosyayı aldı getirdi. Meydanlarda bende gösterdim. Dedim ki, dosya dosya diyordun işte al sana dosya. Şimdi Başbakan buna cevap veriyor diyor ki, kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Rahat adam, geniş adam, umurunda değil. Kırmızı kaplı dosya çokmuş. Sen dosyanın kabını, rengini bırak da içindeki belgelere gel! Şimdi bu olay ortaya çıkınca ben Başbakana sordum tanıyor musun bunları? Ik mık cevap veremez vaziyetlerde. Sonradan anlaşıldı ki çocukları bacanakmış.

Değerli arkadaşlarım, bu teşkilatlı diyorum ya bu iş böyle yapılıyor. Üstelik birde hükümetin himayesinde yapılıyor. Hükümet bunlara ne diyor? Siz kamuya yararlı derneksiniz diyor. Bak bak. Bunlara kamuya, millete hayırlı, yararlı derneksiniz diyor. Bütün devlet teşkilatının kapıları açılıyor bunlara. Ondan sonra birde bunlara vergi muafiyeti veriyor. Senin topladığın paradan, kazancından hiç vergi vermene gerek yok. Niye? Çünkü sen hayırlı iş yapıyorsun. Bunlara vergi muafiyeti veriyor ama bu vatan için gözünü budaktan sakınmayan, canını veren, mayına basıp bacaklarını, kolunu kaybeden şehitlere, gazilere, onların ailesine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına o vergi muafiyetini tanımıyor. Onlara yapılan bağıştan vergi alıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bu ne anlayıştır? Yani bu yolsuzluğa bakınca hem teşkilatı görüyoruz bir, hem devlet himayesini görüyoruz, iktidar himayesini görüyoruz iki. Ayrıca ne görüyoruz? Arkadaşlar, yolsuzluk yapan insanlar bile, hırsızlar bile belli ahlaki ölçüleri ister istemez gözetirler. Herkesin bir sınırı vardır. Bunlar öyle bir istismar yapıyorlar ki sadece vatandaşı değil, ondan fitresini, zekatını, yardım parasını toplayarak onun inancını, dinini, imanını, kitabını, İslamiyet’in gereğini, Allah’ı, peygamberi de dolandırır vaziyete düşüyorlar. Adam oraya hayır için para veriyor vatandaş. Para nereye gidiyor hayra mı gidiyor? O dini vecibesini yerine getiriyor, zekatını veriyor, fitresini veriyor. Fitre, zekat yerine gidiyor mu? Peki gitmemesinin sorumlusu kim? Yani hangi vicdan bir insanın dini vecibesinin gereği olarak hayra harcanması gereken parayı oradan alıp da bir televizyon kanalı kurup kendi şahsi propagandasını yaptırabilir. Böyle bir tablo.

 

Şimdi sevgili Uşaklılar, bu manzarayı unutmayınız. Bu tabloları biliniz. Yani ben bunları söylüyorum. Daha başka bir sürü yolsuzluk olayı var. Tüpraş’taki yolsuzluk olayı var. Telekomdaki yolsuzluk olayı var. Bunların hepsini biliyorsunuz. Ben bunları söylüyorum Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Halbuki sinirlenmesine gerek yok. Uşak’a gelecek diyecek ki Deniz Feneri’nin aslı budur. Baykal şöyle söylemiş, bunlar doğru değildir diye söyleyecek. Söyleyebiliyor mu? Buraya geldi mi? Gelmedi mi? Gelirse sorun Deniz Fenerini bir anlatıversin. Gelirse bir sorun Uşak’ı bir anlatıversin. Uşak’ta nasıl AKP döneminde Uşak’ın gerilediğinin bir hikayesini anlatıversin. Kapanan fabrikaları bir anlatıversin. Gittiği yerlerde bunu söylemiyor. Gidiyor gittiği yerlerde ne Deniz Fenerine cevap var ben söylüyorum. Ne ekonomik sıkıntıya, işsizliğe, ekonomik çöküntüye bir şey yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Varsa yoksa CHP. Yani Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’la giriyor. Sabahleyin yataktan Deniz Baykal’la kalkıyor. Başka lafı yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Yani meydansa meydan. Sen meydanı bırak da diyorum gel birlikte televizyona çıkalım. Tarafsız televizyoncularda gelsin. İstersen Uğur Dündar gelsin. İstersen Ali Kırca gelsin. İstersen Mehmet Ali Birand gelsin. İstersen bak Türkiye’de çok izlenen, çok sevilen değerli bir şovmen var. İstersen Mehmet Ali Erbil gelsin. Gerçi sen artık Mehmet Ali Erbil’i kabul etmezsin. Çünkü Mehmet Ali Erbil dün çıktı böyle içinden gelen duyguları, düşünceleri o kendine özgü samimiyetiyle ifade etti. Vatandaşları da göreve çağırdı. Tarihi görevini hatırlattı milletin. Bu gidiş iyi gidiş değil aman duruma el koyun dedi ve gerekçelerini de anlattı. İsterse hem eğlenir Mehmet Ali Erbil şenlikte yapar. Gayet güzel esprilerde yapar. İsterse o olsun. Bir tarafında ben oturayım, bir tarafında başbakan otursun benim için ne söyleyecekse söylesin. Ben ağzımı açmayacağım dinleyeceğim. Sonrada müsaade etsin ben konuşayım. Buna hayır diyor, buna girmiyor. Peki buna girmiyorsun. O zaman diyorum ki bir teklif daha yapıyorum. Sayın Başbakan gel mecliste 550 milletvekili var. Bunların tümünün dokunulmazlığı var. Biz dokunmayalım hepsine de onların dokunulmazlıkları kalsın. Ama Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Birlikte ikisini kaldıralım. Buna var mısın diyorum. Buna da yok. Yani bunun ne anlamı var. Bu neyi ortaya koyuyor. Yani sen konuşmadan, tartışmadan kaçıyorsun, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyorsun. Başbakana kaçmak yakışır mı? Bir ülkenin başbakanı kaçar mı? Söylediklerine inanıyorsan yüzüme bakarak söyle. Bak ben söylediklerime inanıyorum senin gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. O bunlara diyor ki, meydana gel meydana. Geliyoruz meydana. Hatta diyor ki, sana diyor eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Sen eskortunu kendin kullan. Yanında koruma ordusu, güvenlik güçleri, arkanda panzer, önünde camır, binaların tavanında keskin nişancılar. Askeriyle, polisiyle sen git gittiğin yere. Benim bunlara ihtiyacım yok. Ben bunların hiçbirisini kullanmam. Ben halkın içindeyim, toplumun içindeyim. Sabah şafakla kalkarım sokağa çıkarım vatandaşın arasına. Yanımda koruma olmadan. Ben halkın içinde yaşıyorum. Kendi alışverişimi kendim yaparım. Alışverişe, çarşıya kendim çıkarım. Bende böyle, ailemde böyle. Bizim saklanacak gizlenecek bir şeyimiz yok. Neden kaçacağım, neden askere, polise jandarmaya, korumaya, eskorta ihtiyacım olacak. Benim alnım açık, başım dik, anamın, babamın evine girer gibi geliyorum Uşak’a. Benim niye korumaya ihtiyacım olacak, niye kaçacağım. Yalan söylemedim, milletin hakkını yemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim, millete yolsuzluk yapmadım. Milleti kandırmaya kalkmadım. Alnım açık, başım dik.

 

Şimdi başbakan arkadan konuşuyor, boş konuşuyor, hakaret ediyor, kötü sözler söylüyor. Bildiğiniz manzara. Şimdi bunları açık demokratik tartışmaya girmiyor ne yapıyor? Şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz Uşaklılar? Tunceli’de yaşananlara ne diyorsunuz? Allah aşkına? Yani elinizi vicdanınıza koyunuz AKP’li arkadaşlarıma söylüyorum olabilir ama elinizi vicdanınıza koyunuz orada yapılanlar yoksullukla mücadele anlamına mı geliyor? Yani yoksulluğumu ortadan kaldıracak? Bu nedir bu, anlamı ne bunun? Yani Türkiye’de böyle bir iş oldu mu? Tunceli’de buzdolabı dağıtıyor, çamaşır makinesi dağıtıyor. Üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor, bulaşık makinesi dağıtıyor tazyikli su yok, elektrik yok. Yani ne bu kardeşim? Niçin yapıyorsun? Yoksullukla mücadele. Yoksullukla mücadele ediyorsan gel Uşak’a. Uşak’ta niye dağıtmıyorsun Uşak’ta da yoksul var. Valiye talimat veriyor vali bunların başında. YSK çıkıyor diyor ki ayıptır olmaz böyle bir şey. Hukuk var, seçim adaleti var, doğru değildir diyor. Başbakan benim valim devam edecek beni YSK ırgalamaz diyor. Yani YSK ırgalamaz, kanun ırgalamaz, yasa ırgalamaz, anayasa ırgalamaz, ne ırgalar seni arkadaş? Ben onu neyin ırgalayacağını biliyorum. Seçimde 29 Martta milletin kararı ırgalar mı ırgalamaz mı? Hep beraber göreceğiz. Bir gösterin bakalım el mi yaman bey mi yaman? Başbakan mı yaman, millet mi yaman bir gösterin bakalım!

 

Başbakan valiyi seferber ediyor her türlü baskıyı yapıyor. Uşaklılar şimdi ben size soruyorum siz buraya yevmiyelerinizi alarak mı geldiniz? Size kumanyamı dağıtıldı? Vali bir yazımı yazdı? Uşak’ta bugün Deniz Baykal’ın mitingi vardır, bütün daire müdürleri, daire amirleri, memurları mutlaka o mitinge katılsınlar diye bir yazımı yazdı? Otobüs mü kaldırdı devlet? Ankara’dan otobüs kaldırılıyor mesai günü. Diyorlar ki memurlar ve eşleri, aileleri Niğde’ye gidecek Pozantı’ya orada açılış var Başbakan konuşacak. Yani Ankara’dan Pozantı’ya alkışlayıcı ekip taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya? Demiryolu işçileri Ankara’dan Eskişehir’e taşınıyor açılışta alkış yapsınlar diye. Öylemi? Böyle seçim olur mu, böyle demokrasi olur mu? Oluyor mu bunlar? Oluyor değil mi? Niye böyle oluyor? Ondan sonra Başbakan çıkıyor bize bağırıyor, çağırıyor. Vatandaş, 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, canı sıkkın. Yolda giderken otobüs geçiyor AKP otobüsü bir tantanayla çocuk kendisini tutamıyor otobüse yöneliyor diyor ki, Allah bu seçimde inşallah senin cezanı verecek diyor. Bunu duyunca hemen korumaları gönderiyorlar, çocuğu alıyorlar otobüse sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor çocuğun ümüğüne. Raporu var. Böyle bir manzara yaşıyoruz. 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, kızmış. Ya bırak kızıversin arkadaş. O sese kulak ver. 13 yaşındaki çocuğun o sesine kulak ver, sana uyarı o uyarı!!!

 

Kadın yolda geçiyor otobüs karşıda. Otobüse yöneliyor kadın diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor. İçinden geçen sesi söylüyor. Arkasında siyasi organizasyon yok, organize iş değil bu. Vatandaş samimi, gönlünden geçeni söylüyor. Hemen kadının üzerine yürüyorlar.

 

Değerli arkadaşlarım, bir yanda 2 milyon, yani 2 lira temizlik parasını ödeyemediği için çocuğu öğretmeni babasına gönderiyor. Baba işten atılmış yok verecek 2 lirası veremiyor. Çocuğum veremiyorum yok param diyor. Öğretmene gidiyor anlatıyor çocuk öğretmen ben dinlemem parayı gönderecek diye koluna yazıyor gönderiyor buna. Adam daha bugün gazetelerde var. Borcunu ödeyemediği için intihar ediyor. Aile intiharları yapıyorlar. Şimdi bir yanda Türkiye’de böyle bir manzara, bir yanda Başbakanın asabı bozuk. Kendisine tepki gösterenlere sinirleniyor. Halkın rahatsızlığını güya buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak, ki o buzdolabının, çamaşır makinesinin parası nereden geliyor? Kimin cebinden geliyor? Milletin parasıyla millete siyasi rüşvet verip içinde bulunduğu sıkıntıdan çıkmaya çalışıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bunları görmüyor muyuz? Bunları göre göre bunlara destek olunur mu Allah aşkına? Yani şu Deniz Fenerini yapanlara himaye getiren, sahip çıkan, davasını takip etmeyen, onların paralarıyla propagandadan medet uman bir anlayışa bu seçimde destek olur mu Allah aşkına Uşaklılar? Bunun altında yatan umutsuzluktur. Başbakan artık gidici olduğunu gördü. Abbas gidicidir. Bu iş gözüktü. Bu gidiş gözüktü. Bunu bu yollarla kaldıramazsın. Başbakan otobüsüne oyuncakları doldurmuş bir kente giderken çıkıyor kendi eliyle çoluk çocuğa oyuncak dağıtıyor. Çocuklar otobüsün peşinde koşsunlar diye. Sen o çocuklara oyuncak dağıtacağına onların babalarına iş ver, iş, iş, iş!!! Sen onların babalarına iş ver de o babalar çocuklarına hediye almanın, çikolata almanın, şeker almanın tadını, mutluluğunu yaşasınlar. Sen devletin parasıyla o çocuklara hediye dağıtarak bir şey yaptığını mı zannediyorsun? Görevini yap görevini. Senin görevin insana iş vermek iş!

 

Şimdi buna alet olan bir sürü memur, amir, vali hepsi aman ha bu çok kızdı, bize kızmasın ne istiyorsa yapalım anlayışı içinde. Gözlerini AKP’ye, Başbakana. Değerli arkadaşlarım, bir hukuk devletinde, bir demokraside böyle şeyler olmaz. Sen Anayasanın, devletin valisisin. Hukuk devletinin memurusun, valisisin. Hakkını bileceksin, yetkini bileceksin. Vatandaşa siyasi ayrım yapmaya senin bir hakkın var mı? Burada, Uşak’ta bir kez daha ifade ediyorum. O Valiler sakın ha arkamda Başbakan var, AKP var diye kendilerini güvende hissetmesinler. AKP ile gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelirler Acele Posta Servisiyle giderler. İnşallah olacak. Hep beraber yapacağız bunu değil mi?

 

Şimdi sevgili Uşaklılar, memleketin manzarası bu. Çekilen sıkıntılar, acılar ortada. Ne olursan ol, bak ev kadınları var, emekliler var aramızda. Emekliler o sıkıntıyı yaşamıyor mu? Emeklinin aldığı para zaten kendisine ve eşine yetmiyor. Şimdi oğlan işsiz kalmış, işsiz kalan oğlana da yardımcı olacağım diye onun çocuğuna bende üç kuruş emekli maaşımdan para vereceğim diye o emeklilerin çektikleri acıları sen biliyor musun? Borcunu ödeyemeyenleri dürüst değil onlar diye suçluyor başbakan. Yani kredi kartı alanların borçlarını ödeyememesini suçluluk ve dürüstlükten uzak olma diye suçluyor.

 

Değerli arkadaşlarım, o insanlar o paralarla çoluğunun, çocuğunun ihtiyacını, mamasını, sütünü, televizyonlarda akşamları görüyorsunuz içiniz parçalanmıyor mu? Onları dinleyince, izleyince. İşsiz kalmış bir genç baba, yanında yeni doğmuş çocuğu çaresizlik içinde tablolar. Yani sonrada bunlara dürüst değilsiniz diyeceğiz. Sen devletin bankalarından 750 milyon dolarını o damadının başında olduğu şirketlere Sabah ve ATV’yi satın alsınlar diye verirken doğru davranıyorsun da çocuğuna süt almak için kredi kartını kullanıp borcunu ödeyemeyen insan mı dürüstlükten uzak? Bu gidişin sonuna geliyoruz. İnşallah bu seçim bir dönüm noktası olacak. Hep birlikte yeni bir başlangıcı yapacağız. Bak bahar geldi. Bahar ne demek? Yenilenme demek, tazelenme demek, temizlenmek demek. Bahar temizliğini bak hanımlar evlerinizde yapmıyor musunuz? İş yerlerinizde bahar temizliği yapmıyor musunuz? Camlar siliniyor, yerler siliniyor, badanalar yapıyor. Öyle değil mi? Biz öyle büyüdük, öyle gördük. Şimdide sizler onu yapıyoruz. Hamarat ev kadınlarımız onu yapıyor. Evi temizliyorsunuz, ortamınızı şöyle tazeliyorsunuz, yeter artık şu kışı, karı, soğuğu, karanlığı geride kaldı. Şöyle bir ferahlayalım, bir rahatlayalım, bir tazelenelim, bir yenilenelim diye düşünüyorsunuz değil mi? Bunu evinizde yapıyorsunuz Türkiye’de de lazım. Türkiye’ye de baharı getirin. Bahar temizliğini yapın, Türkiye’yi de tazeleyin, yenileyin, ferahlatın. Bütün bunların sırrı elinizde. Tamam mı?

 

Şimdi sizden beklediğim şu; bakın bu seçime giderken ne kadar yanlışlık varsa yaptılar. Önce bir defa hepiniz nüfus cüzdanlarınıza bir baskın kimlik numaranız orada yoksa seçime kadar onu mutlaka işletin. Yoksa bu seçime giderken nüfus cüzdanınızda eğer yeni kimlik numaranız yazılı değilse oy kullanmanıza engel olacaklar. 3,5 milyon bu durumda insan var dedi İçişleri Bakanı. Muhtemelen daha fazla. Ama 3,5 milyonunu İçişleri Bakanı kabul etti. Böyle bir şey olur mu değerli arkadaşlarım. Böyle bir şey olabilir mi? Yani adam yıllardır belli bir sandıkta oy kullanıyor, kütükte adı var, cebinde nüfus cüzdanı var, konu komşu herkes bunun o olduğunu biliyor. Adam geliyor her zaman oy kullandığı sandığa kimliğini gösteriyor, listede adı da yazılı. Diyorlar ki sen oy kullanamazsın. Niye? Çünkü nüfus cüzdanında kimlik numaran yazılı değil. Arkadaş böyle bir şey olur mu? E o gidecek yazdıracak, 3 milyon para yatıracak, 2 fotoğraf verecek, daireyi bulacak, zaman ayıracak falan, falan, falan. Yani siz vatandaş oy kullansın mı istiyorsunuz, oy kullanmasın mı istiyorsunuz? Bunu ne olur takip edin. Mutlaka işinizi yapın, konunuzun, komşunuzun, ailenizin, çevrenizin eksiğini, gediğini tamamlayın ve sandığa öyle gidin. Ve gelecek Pazar günü, bu Pazar değil, öbür Pazar günü inşallah sabahleyin erkenden kalkın yanınıza çoluğunuzu, çocuğunuzu, babanızı ve bilhassa ananızı alarak, tabi dedenizi, nenenizi de alarak ailecek cümbür cemaat bayrama gider gibi sandığa gidin. Tamam mı? Çünkü birileri boyuna bunu merak edip duruyor. Ananıza deyin ki anacığım seni görmek isteyen birisi varmış gel kendini bir gösteriver sandıkta deyiverin.

 

Sevgili Uşaklılar, eksik olmayın sizlerle tatlı tatlı sohbet ettik. Güzel bir beraberlik yaşattınız. Zahmet ettiniz buralara geldiniz. Bende duygularımı ve düşüncelerimi sizlere açtım, yüreğimi açtım, beynimi açtım. Samimi fikirlerimdir, samimi düşüncelerimdir. Benim derdim günlük siyaset değil. Ben Türkiye iyi olsun, milletim iyi olsun, memleketim iyi olsun istiyorum. Bizim siyaset anlayışımız külah kapma anlayışı, iktidara gelme, iktidarın nimetlerini derleme toparlama anlayışı değil. Milletin yüzünü güldürme, milletimizin başını dik tutmasını sağlama, ailesini, çoluğunu, çocuğunu mutlu edebilme mücadelesidir. Bunun için yollara düştük.

 

Sevgili Uşaklılar, şimdi 29 Mart’ta sandığa giderken oy vereceğiniz insanları sizlere tanıtmak istiyorum. İzlinizle Cumhuriyet Halk Partisi Banaz Belediye Başkan Adayımız Tahsin Erdem. Eşme Belediye Başkan Adayımız Ahmet Yıldırım. Karahallı Belediye Başkan Adayımız Nihat Süzek. Sivaslı Belediye Başkan Adayımız Nihat Sazlıgül. Ulubey Belediye Başkan Adayımız Ali Rıza Ada.

 

Şimdi Belde Belediye Başkan Adaylarımızı da sizlere sunayım. Banaz Kızılcasöğüt’ten Ömer Biçer. Banaz Büyükoturak’tan Cafer Kalpaklı. Eşme Yeleğen beldesinden Fevzi Kaya Belediye Başkan Adayımız. Eşme Güllü beldesinden Musa Kaya Belediye Başkan Adayımız. Karahallı’dan Karbasan Belediye Başkan Adayımız Kudret Suna. Sivaslı’dan Ağaçbeyli Beldesi Belediye Başkan Adayı Şadan Akçay. Sivaslı Pınarbaşı Beldesinden Ali Tuğlu. Sivaslı Tatar Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Ahmet Karataş. Ulubey’de Avcan Beldesinden Başkan Adayımız Mümit Bayar. Hasköy Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Aynur Yurtsever. Kuşla Belediyesi Başkan Adayımız Veli Acar. Ve Omurca Beldesi Belediye Başkan Adayımız Ali Aytekin. Nasıl ekip güzel mi? İyimi? Harika. Başkan adaylarımız nasıl? Pırıl pırıl her birisi Uşak’ın evlatları, memleketini seven, dürüst, ahlaklı, hizmet aşkıyla dolu insanlar. Değil mi? Bunlara oy verecek misiniz? Peki bu takıma, bu güzel belediye başkanları takımına bir takım kaptanı lazım değil mi? Bir takım kaptanı da bulalım değil mi? Var mı öyle bir takım kaptanı? Talat Arca Belediye Başkanımız. Güzel bir ekip, güzel bir takım. Hizmete susamış bir kadro. Uşak’ında bu hizmete ihtiyacı var. Türkiye’nin gidişatı da belli. Yani böyle bir tabloda tam zamanında inşallah bu arkadaşlarımız sizin desteğinizle görev alacaklar ve hizmet edecekler. Bugün Uşak inşallah yarın Türkiye’de iktidar. Bugün bu güzel manzaranıza bakarak inşallah Talat Arca’nın Uşak’ta belediye başkanı seçileceğinin kokusunu alır gibiyim. Yani manzara öyle gösteriyor. İnşallah Uşak’ta çok güzel bir gelişmeyi gerçekleştireceksiniz. Eksik olmayın. Bu muhteşem toplantınız bunun işareti oldu. Çok mutlu oldum. Bende hepinize yürekten bir kez daha teşekkür ediyorum ve bu seçimlerin Uşak’ımıza, Türkiye’mize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

 

Unutulanlar: Solun ideolojik tarihi

22/9/2008 · Kategori: Dosyalar

Unutulanlar: Solun ideolojik tarihi


 
Tartışı-Yorum / 18/09/2008

 


1844 El Yazmaları mürekkebin kana, mürekkebin insana, mürekkebin savaşıma dönüştüğü; kıvrım kıvrım olup sararmış, unutulmuş defterlerin adıydı. Baş döndürücü bir hızla gelişen endüstri IXX. Yüzyılın ortalarına doğru sistematikleşmiş, siyasi otoriteler tarafından korunur olmuştu. Edebiyat ile felsefeye meraklı genç büyümüş, bir yıl boyunca burjuva iktisadının kavramlarını burjuva iktisadına karşı kullanmak diye tanımlayabileceğimiz bir yöntemle uzun, bir bölümü kaybolmuş defterler doldurmuştu. Filizin yeşile bürünüp başkaldırması gibi El Yazmaları ekonomi üzerine yapılan ilk araştırmaların eskizi, ücretli biçimi altındaki insan emeğinin yabancılaşmasının bir olgusal analizi, Feuerbach’dan, Rousseau’dan Rousseau’dan süzülüp gelen etkilerle ilk ekonomistlerin, Smith, Ricardo ve diğerleri üzerine ilk okumaların meyvelerindendi.

 


Paris, Café de la Régence

1844 Ağustos’unun son günlerinde Paris’te yazın sıcağından eser kalmamıştı. Tanınmış kafelerin birinde Café de la Régence’de adları unutulmayacak, birlikte yaptıkları işlerle dostluklarının düzeyi hep at başı gitmiş iki yazar tanıştı. İki yıl önce edebiyat ile felsefeye meraklı gencin çıkardığı Rheinische Zeitung gazetesinde karşılaşmışlardı. Biri diğerine yazdığı yapıtı gösterdi: "1844 Yılında İngiltere'de İşçi Sınıfının Koşulları” İngiliz, Alman ve İtalyan devrimcilerin sığınağında tek başına kalsa belki de kilometrekarelerce yayılmayıp birkaç dergi köşesinde kalacak düşünceler iki yazarın dostluğuyla perçinlendi, milyonları peşinden sürükleyecek, devletler yıkıp devletler yaratacak, savaşın ve barışın tarafını belirleyecek güce dönüştü.
Marx, felsefesinin dayanak noktası olarak insanın doğası ve toplum içindeki yerini baz aldı. Hegelci diyalektiğin yardımıyla insan doğasının değişmezliği kavramını yadsıdı. Burada amaçladığı insan doğası, fizyolojik ihtiyaçlar değildi; insanın toplum içinde yarattığı devinim ve davranış biçimiydi. Bunu da "tarihsel süreç" ve "doğa" kavramlarını bir arada ele alarak yapmıştı. Sosyal koşulların davranışı belirlemesi, doğanın insanın davranışını belirlemesinden önce gelmesi, diğer yandan bu düşüncenin insan doğasının varlığını reddetmemesi ve yabancılaşma teorisinin kuruluş altyapısı, edebiyat ile felsefeye meraklı gencin büyüdüğünde örgülediği düşünsel bütünün en belirgin yapıtaşlarıydı. Marx ayrıca insan emeğinin kaçınılmaz olarak doğal bir kapasite gerektirdiğini ama bunun da insan bilincinin aktif rolüne sıkıca bağlılığını ortaya koymuştu: “Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir”. {KAPİTAL/3. KISIM}

 


Devrim ve Artan Çelişkiler


Şubat 1917, dostluğun perçinlediği ideolojinin ete kemiğe büründüğü, soğuk günleri buharlaştıracak ateşi taşıyan Büyük Devrim’e tanık oldu. Yüzyıllardır iktidarı elinde bulunduran Romanov Hanedanlığı yıkıldı. Ya öncesi? 1917’ye girildiğinde Rusya, şiddetli bir ekonomik ve siyasal kriz içindeydi. Çarlık ve ordusu cephelerde ağır yenilgiler yaşıyordu. Halk yığınlarını umutsuzluk ve sabırsızlık sarmıştı. Açlık tehlikesi ülkeyi baştanbaşa etkilemişti ve milyonlar ayağa kalkmak için bir kıvılcım bekliyordu, ordu da benzer durumdaydı. Kıtlık etkisini göstermiş, huzursuzluk yaygınlaşmıştı. Açlık tehdidi, askeri araç ve gereçlerin yetersizliği orduyu bir çözülüş içine sokmuştu: “Kahrolsun Savaş!”, “Kahrolsun Polis!”, “Kahrolsun Spekülatörler!”
Katıksız bir halk devrimi sayılabilecek 1917 Devrimi işçiler ve ayaklanan halk tarafından hiçbir partinin programına ya da taktiğine bağlı olmaksızın gerçekleştirilmişti. Çarlık yönetimi sonrasında devrim kendi organlarını yarattı: burjuva ve tutucu Duma komitesi, beceriden yoksun geçici hükümet, İşçi Temsilcileri Sovyeti... Yönetim zaman geçtikçe Fabrika komitelerine kaydı, Devrimin Çocukları’na… İşçi sınıfı kurduğu Sovyetlerle Devrimin yolunu ve rotasını ısrarla gösterdi. Sovyetlerin özgürlükçü komünizmin temel organı olduğu unutulduğunda, özgürlük eşitliğe feda edilecek, işçi sınıfı yaratıcı ve yıkıcı gücüne yönelik önemli darbeler alacaktı. Derin çelişkiler çığ olmuş, tükenen her ayla birlikte büyüyordu.

 


İki Dost’un Düşkırıklığı


İki dost kapitalizmin yapısal durumunun dinamiği ve çatışması sonucu yerini kesin olarak komünizme bırakacağı konusunda aynı düşüncedeydi. Yanıldılar. Siyasi iktidar paylaşımının çevre’ye genişlemesini, ekonomik refahı, adil gelir dağılımını sağlaması umulan sistem yerini kesin olarak kapitalizme bıraktı. Yerini kargaşa, bitmez tükenmez toplumsal tepkiler, düşkırıklıkları aldı. Beyaz kâğıtların üzerine kolayca yazılıveren refah, adalet, eşitlik, özgürlük kolayca değil hiç gerçekleştirilemedi. Politika tarihi için düşüncenin somut olaylara nasıl dönüştüğü üzerine pratik edilmiş dağılış tarihi olan 1991’e dek 74 yıllık bir inceleme alanı doğdu.
Batı, sosyal devlet ilkesini anayasal rejimlerine yerleştirmeyi Sovyetler Birliği’nden öğrenmedi. Serbest piyasa ekonomisinin doğal sonuçlarından olan işçi sınıfındaki problemleri sosyal yıkımlara, kaosa neden olmaksızın katı liberalizmin sinir uçlarını törpüleyerek düzeltmeyi başardı. (Komünist jargonla söylemek gerekirse) Proleteryayı havaya fırlatılan rublelere el açmak zorunda bırakmadı; eşit işe eşit ücret, adil gelir dağılımı gibi Sovyet yöneticileri açısından ulaşılmaz sayılabilecek hedeflere büyük ölçüde ulaştı. Eksiklik ve yoksunluklar söz konusuysa bunların yalnız sosyal devlet ilkelerinin savunulmasıyla üstesinden gelinebileceği, bunun için özel mülkiyete ve diğer temel hak ve özgürlüklere son vermeye gerek olmadığı oldukça açık biçimde kendini gösteriyor.
Doğru dürüst bir işçi sınıfı oluşmadan, sendikal hareketler yaygınlaşmadan yapılmaya çalışılan solculuk, kibar söylem kullanmak gerekirse Voltaire’in Candide’i düzeyinde aşırı iyimser duygular içinde olmayı gerektiriyor…


Sol siyaset, din ve laiklik

 

 
Tartışı-Yorum / 18/09/2008



Son otuz yıldır dinsel akım ve ideolojilerin ciddi bir güçlen¬me yaşadığına tanık olmaktayız. Solun bu alanda doğru müdahalelerde bulunamaması bugünkü gibi tartışma ekseninin Kemalist ya da liberal ve İslamcı yaklaşımlarca belirlenmesine yol açıyor. Çok daha önemlisi laiklik-irtica gerilimi ya da otoriter laiklik-demokratik laiklik sahte ikilemi çerçevesinde yürüyen tartışmalar ve saf alışlar, sol siyaset alternatifinin önünü tıkıyor.

 


Sol siyaset ve din

Sol siyaset açısından din iki boyutlu olarak ele alınabilecek bir konudur. Birincisi din tarih boyunca, ölüm başta olmak üzere tüm doğal ve toplumsal olaylar karşısında insan evladının güçsüzlüğünün ve çaresizliğinin telafi edildiği bir ters dönmüş bilinç olarak işlev taşımıştır. Dini besleyip geliştiren koşullar, yalnızca geleneksel toplumsal ilişkiler değildir. Bugünkü koşullarda dinsel yükselişin beslendiği kaynak bizzat kapitaliz¬min ekonomik ve sosyal hayata ilişkin "kör güçleri”nden başka bir şey değildir. Dinin bilinmeyen ve hükmedilemeyen gerçekleri, tartışılmaz, eleştirilmez ve dokunulmaz mutlak tanrısal doğrularla açıklaması elbette bilimsel düşünüşün önünde ciddi bir engeldir. Ve bu bilim dışı anlayışın devlet ve toplum hayatına egemen olması bireysel ve toplumsal özgürlüklerin gelişmesinin önünü kutsal bir set oluşturur. Bu etkiyi azaltmak –ortadan kaldırmak değil, zira ortadan kaldırabilmek ancak dinin varoluş nedenlerini tümden ortadan kaldırabilmekle ve o ölçüde olasıdır- için bilimsel-felsefi ve ideolojik mücadele vermek; dinsel yaklaşımların çelişkilerini, felsefi tutarsızlıklarını, bilim dışı karakterini sergilemek kuşkusuz ki gerekli ve zorunludur. Ama sol siyaset açısından belirleyici olan, öne çıkarılması gereken işin bu yanı değildir.


Gerek burjuva aydınlanmacı pozitivist anlayış, gerekse din sorununa yönelik anarşizan yaklaşımlar, dini, onu besleyen nesnel-toplumsal etmenlerden bağımsız ele aldıkları için mücadeleyi soyut bir ideolojik-felsefı mücadele sorununa indirgerler. Oysa sol, bu nesnel-toplumsal koşullar ortadan kaldırılmadan dinsel düşünceyi kalıcı tarzda geriletip yok etmenin mümkün ol¬madığı temel gerçeğinden hareket etmeli ve dine karşı ideolojik mücadeleyi, bu nesnel faktörlerin yok edilmesi amacına tabi kılmalıdır. Yani insanlara eylem, örgütlenme ve bilinç alanı içerisinde kendi geleceğini belirleme gücü ve inancı kazandırmak; kendisinin ve çocuklarının geleceğini güvencede göreceği bir sosyal haklar halesiyle kuşatılması için mücadele etmek, bu dinsel tevekkülün kırılması açısından et etkili yol olacaktır.
Şimdi işin en önemli boyutuna geliyoruz: Bütün dinler tarih boyunca ege¬men sınıflar tarafından kendi iktidarlarını meşrulaştırmanın, sö¬mürü ve eşitsizlik düzenine mistik bir kılıf geçirmenin aracı olarak kullanılmıştır. Kitlelerin kendi acılarının kaynak¬ları konusunda doğru bilince ulaşmalarının din aracılığıyla önüne dokunulmaz kutsal bir engel çıkarmak, bütün egemen sınıf ve çevrelerin ortak özelliği olmuştur. Ve işte sol siyaset açısından dinle ilgili mücadelenin ana eksenini de bu durum oluşturmalıdır. Egemen sınıfların, "ikiyüzlü dindarlıklarını" kit¬leler şahsında açığa çıkarıp teşhir etmek; bu kesimlerin elindeki dinin ve dinsel kurumların ne tür bir ezici-sömürücü işleve sahip olduklarını so¬mut ilişkilerden kalkarak gösterebilmek, sol siyaset açısından temel bir görevdir.

 


Bütün dinsel akımlar “gerici mi?”


Tarihsel süreç içinde, dinsel akımların çok büyük bir ağırlıkla bugünün ya da dünün egemenlerinin payandası olan gerici akımlar olduğunu gözlemliyoruz. Ve fakat bu durumun istisnalarının da bulunduğu açık bir gerçektir. Tarih bize kendisine dinsel ideolojiyi dayanak yapan kimi toplumsal hare¬ketlerin ilerici bir karaktere sahip olabildikleri de göstermekte¬dir. Almanya’da Thomas Münzer hareketi gibi, Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisi gibi, Türkiye’de Şeh Bedrettin Hareketi gibi, Alevilik gibi…Demek oluyor ki, sol siyaset bir siyasal akımın ilerici ve gerici mi olduğunu değerlendirirken laik bir ideolojiyi mi ya da dinsel bir ideolojiyi mi dayanak alıp almadığından önce, bu akımın sınıfsal ve programatik yapısına bakmalıdır.

 


Burjuvazi “gerektiği kadar” laik!


Burjuvazi feodallere karşı yürüttüğü iktidar savaşımını başarıya ulaştırmak için dine karşı sava¬şım vermek zorundaydı. Zira din feodallerin iktidarlarını doku¬nulmaz ve kutsal sayan bir ideolojiydi. Kilise de hem bu ideo¬lojinin, hem de feodal iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin temsilcisi konumundaydı. Ne var ki, burjuvazinin dine ve kiliseye karşı savaşımı, başından itibaren belli kayıtlar ve sınırlılıklar taşımaktaydı. Zira kendisi de sömürücü bir sınıftı, kurmakta olduğu düzen iktisadi ve toplumsal eşitsizlik temeli üzerinde yükselmek zorundaydı. Dolayısıyla kendi iktidarını ve sömürü düzenini meşrulaştırmak için onun da çok geçmeden dine ihtiyacı olacaktı.
Türkiye'deki laikleşme süreci de özü itibarıyla aynı doğrultu¬da gelişmiştir. Ne var ki, Türk burjuva devriminin laikleşme doğrultusundaki kazanımlar çok daha sınır¬lı ve yüzeysel oldu. Bunun nedeni devrimin‘tepeden olması’ değil, feodal-dinsel güçlere karşı geniş halk yığınlarını kazanacak ekonomik ve sosyal önlemleri almaması, tam tersine bu feodal-dinsel güçlerle uzlaşıcı bir ilişki içine girmesiydi. Bu yüzden laiklik adımları sosyal ve ekonomik tabandan yoksun siyasi ve kültürel bir dayatmacılığa dönüştü, Halk için ve halkla beraber olması gereken bir süreç, önce halka rağmen ve giderek de halka karşı bir sürece dönüştü.
Burjuva devrimlerden bu yana geçen süreç, burjuvazinin bu alanda da sürekli bir gericileşme yaşadığını, dine karşı savaşım vererek iktidarı ele geçiren burjuvazinin, bugün iktidarını koru¬mak için topluma her geçen gün daha fazla din pompalar hale geldiğini göstermektedir. Neo-liberal küreselleşmeci politikalarla beraber laiklik kazanımları tümden törpülenmeye başlandı. Bugün toplumların önündeki laik toplumsal-örgütsel seçenekler bilinçli bir tasfiyeye tabi tutulmakta ve adeta geriye bir tek din ve gelenek bırakılmaya çalışılmaktadır. Bu gelişmelerle paralel olarak deyim uygunsa demokraside giderek teomokrasi halini almaya başladı. (Başka yazının konusu ama, ‘demokratik laiklik’ başlığıyla savunulanlar da, özü itibariyle bu küreselleşmenin yeni ortaçağına uyum sağlama çağrısından başka bir şey değildir.) Tüm bu olgular bütün demokratik kazanımlar alanında olduğu gibi laiklik alanında da bayrağın sola geçtiğini göstermektedir.

 


Sol siyaset ve laiklik!


Sol siyaset laikliği savunur ve önemser ama laiklik talebini mücadelenin merkezi bir sorunu olarak görmez. Zira böyle bir davranış, ka¬çınılmaz olarak dikkatleri sınıfsal sorun ve bölünmelerden, din¬sel sorun ve bölünmelere kaydıracaktır. Ne var ki laiklik sorunu¬nu diğer temel sorunları karartacak tarzda öne çıkarmak kadar, bu sorunun üstünden atlamak da yanlış olacaktır. Zira dinsel önyargı ve ayrımların kullanılarak emeğin kendi içinde paralize edilmesinin önüne geçebilmek, laik düşünü¬şün kökleşmiş olmasıyla mümkün¬dür. Bu nedenle izlenecek yöntemler konu¬sunda esnek bir yaklaşımla, ama sorunun içeriğinden hiçbir taviz vermeden, emekçiler arasında laiklik bilincinin kökleşmesine çabalamak gereklidir.

Sol değil, liberalizm yeni mecra arıyor

 

 
Tartışı-Yorum / 18/09/2008


İnsanlığın binlerce yıllık ortam birikiminin eseri olan evrensel değerleri ya da ilkeleri dillendirmenin, ‘Pozitivistin önde gideni’ olarak yaftalanmayı göze almayı gerektirdiği bir süreçten geçiyoruz. Ki bizler, daha on on beş yıl öncesine kadar, ‘Müzik evrenseldir’ deme ‘cesareti’ gösteren bir pop şarkıcısının, bu sözlerinden ötürü tabu deviren ilan edildiği ve her tabu devirenin başına geldiği gibi popülaritesini yitirip kısa bir süre içinde ‘eskinin şarkıcısı’ olarak anılmaya başlandığı bir ülkenin evlatlarıyız.

İşte böylesine yıkıcı, böylesine Müslüman mahallesinde salyangoz, böylesine kökü dışarıda bir kelimeydi evrensel. Enternasyonalizmi çağrıştırıyordu öncelikle. Ahalinin, sıkı gümrük duvarlarıyla örülü bir ülkede politikanın, sanatın ve kültürün muktedirlerinin kıytırık eserleri sayesinde yarattıkları kumdan kalelerini, ecnebi memleketlerdeki emsalleriyle kıyaslama tehlikesini içinde barındırıyordu sonracığıma. Ve daha bir sürü şey.

Bu yüzdendir ki, evrensel hukuktan kurallarından ve kurumlarından, uluslararası toplumun bok yedirilen köylüleri bile gören dört gözünden hiç hazzetmedi muktedirler. Bu uğurda ne gibi tedbirler aldıklarını saymak malumun ilanı olur değil mi?

Bugünse evrensel değerlerin üzerinde sallanan Demoklesin kılıcına elindeki kavuçuk eldivenle hız veren ‘ezber bozucu görünümlü şahinler’ karşımızda. İddiaları, cuntacıların ‘Bu ülkede komünist parti kurulacaksa biz kurarız icabında’ türünden otoriter tavırlarının ya da milliyetçi muhafazakar cenahın ‘Olacaksanız bari Türk komünüsti olun’ önermelerinin yeni bir versiyonu. Çünkü bu tartışmada da solu şekillendirmeye soyunanlar soldan değil. Çünkü bu tartışmada da istenen solun evrensel değerlerinden taviz vererek amorflaşması; bize özgü olması.

Halleri, tavırları ve üslüpları mı? Sormayın gitsin; o denli eğlenceli ki…



Modernizme ölüm halka hürriyet

Solu gerçek mecrasına taşıma iddiasındaki bu yeni cephe, elinde çekiç olanın karşısına çıkan her şeyi çivi olarak görmesi misali, solun gündemdeki gelişmelere dair aldığı her tavrı liberalizmin süzgecinden geçiriyor. Zaman zaman da tarihi olaylara atıfta bulunarak, ‘Allahtan ki bu bizim solcular Manga Carta yazılırken yoklardı’ gibisinden çıkarsamalarla dostu düşmanı gülümsetiyor.

Siyasal İslamcı iktidarın yolsuzluklarını gündeme getirenler, onlara göre muhalefet misyonunu değil, elistist Kemalizmin gönüllü partizanlığının gerekliliğini yerini getiriyor.

AKP’li belediyelerin uyguladığı fiili içki yasaklarını, mahalle baskısını, ramazan cinnetlerini, belediyelerin ahlak zabıtalarının terörünü, zorunlu din dersini, Fethullahçı kadrolaşmayı, 1 Mayıs’ta aşırıya kaçan polis ‘terörünü’, hükümetin her hangi bir icraatını ya da ayyuka çıkan yolsuzlukları eleştirmekse, bir süredir yalnızca İslamifobyadan muzdarip solcuların işi zaten.

Kaldı ki askeri bir darbeden medet uman 68 Kuşağının mirasını devralan bu soldan başka ne beklenir ki zaten? Alayı Stalinist, aydınlanmayı aşamamış katı pozitivist, olmadı fukuco…

E, Türkiye’deki solun bu homojen tasvirini dinleyen ana akım medya da sürece kayıtsız kalamıyor tabii ki. Basıyor manşetini: ‘Sol çatırdıyor! Ayrışmanın ana damarıysa modernizm!”

Benim de aylardır içinde olduğum ve her hafta yazılarıma konu olan bu tartışma psikolojimizi öylesine bozmuş durumdaki, her gece nerdeyse kabus görüyorum. Rüyamda ‘Modernizme ölüm yaşasın post modernizmin! Açın Türkiyenin önünü bre statükocular!” diye dikilen adamlar görüyorum. Size de oluyordur mutlaka. Hani bazen rüyanızda sesiniz çıkmaz, koşmak, kaçmak istersinizde ayaklarınıza söz geçiremezsiniz ya. İşte o misal, ‘Yahu’ demeye çalışıyorum, ‘Ben modernist değilim. Benim de pozitivizme dair ciddi eleştirilerim var. Darbecilik mi? Ne münasebet! Sizin ezber dedikleriniz, bozun dedikleriniz solun olmazsa olmazı; bozarsak bize kim solcu der sonra? Ne farkımız kalır o zaman neo-liberallerden?’ Ne kâr. Sesimi çıkartamıyorum bir türlü; ya da yazdığım gazetenin tirajı kadar ancak… Kan ter içinde uyanıyorum. Ama ne fayda oh be rüyaymış diyemiyorum zira o saatlerde kapıcı getirdiği gazeteler için zili çalıyor.




Kolektif delilik

Geçenlerde konuya dair bir yazımda da anmıştım, yaşanan durumu belki de en iyi tarif eden tespit Elif Şafak’a ait. Bit Palas isimli romandan:

“Yalan, hakikati ters yüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edemeyecek biçimde birbirine lehimler.”

Yazarımızın ağzına sağlık. Bu tespitin ışığında manipülasyona katılmamak ve bu kolektif deliliğe dahil olamamak için tane tane konuşmalı. Bu yüzden Türkiye solunu, liberal olmamakla (!) eleştirenlere; solun evrensel değerler ışığında dinle kuruduğu seküler eleştiriyi ‘halkın değerlerinden kopuk elistst bir tavır’ olarak tanımlayanlara birkaç net sorum olacak izin verirseniz:

1.Sol niçin varoluş nedenlerini inkar edip vahşi kapitalizmin yeni dünya düzenindeki neo-liberal uygulamalarını benimsemek durumunda?

2. Muhafazakralaşmanın yeni dünyada modernleşmenin bir ayağı olduğu tezini ‘laboratuar koşullarında sınanmış’ bir doğru olarak dayatılmasının, kabul etmeyenlerin kör ilan edilmesinin, ağzınızdan düşürmediğiniz pozitivistist, elitist aydınlanmacılıktan farkı nedir? Sol niçin İslamla İslami koşullara uygun bir ilişki kurmak zorundadır. Bu şart mıdır yıksa sünnet midir?

3. Sol gerçekten iddia ettiğiniz kadar homojen midir? Her solcu Ergenekoncu mudur? Bu tavrın şeriat paranoyası üzerinden kendini var eden kızıl elmacılardan farkı nedir?

3. Siyasal iktidarın ayan beyan ortada olan yolsuzluklarını ya da sistematik muhafazakarlaştırma faaliyetlerini görmezden gelerek yürüttüğünüz ve demokrat partinin pragmatist politik tavrını akla getiren ‘Yeter söz milletindir’ sloganıyla kurduğunuz ittifakı, zamanında devrim için orduyla ittifak kurma palanları yapan solun stalinit marjinal kesimlerinin tavrından ayıran nedir?

4. Demokrasiyi açıkça küfür ilan eden siyasal İslama karşı siyasal mücadele veren sol, demokrasi adına kendi kuyusunu kazan ideolojileri desteklemelidir.

Yeter fazla uzatmalım. Bu kadar açık ve net olmalarına karşın bu dört soruya yanıt vermek için nebuladan başlayacaklarını şimdiden kestirebiliyorum.

Evet beyler, sol mecrasını neoliberalizmin dayatmalarıyla bulmayacak. Kaldı ki, sola, neo-liberal cephenin ilkeleri doğrultusunda yaşayacağı olası bir dönüşümün ardından sol denemeyeceği de çok açık.

Ama o halde niçin bu tartışmalar sola yeni bin yıl sahnesinde daha çağdaş bir kıyafet hazırlamak spotuyla sunuluyor. Oysa her şey çok açık değil mi? Bu neo-liberalizmin yeni formuna dair bir tartışma. Neo-liberalizm üçüncü dünyada yeni mecrasını arıyor. Varoluş sürecinde de solu midesine indirmeyi amaçlıyor o kadar.

Siyasal islamla pragmatist bir ilişki içinde olan, emek mücadelesini postmodernizmin jargonuyla değersizleştirip pasifize etmeyi amaçlayan bir Orta Doğu neo-liberalizmi…Olur mu olur vallahi. Solda bir nevi çeşnisi olur bunun. Tadından da yenmez hani değil mi?


Sol siyaset, din ve laiklik

 

 
Tartışı-Yorum / 18/09/2008



Son otuz yıldır dinsel akım ve ideolojilerin ciddi bir güçlen¬me yaşadığına tanık olmaktayız. Solun bu alanda doğru müdahalelerde bulunamaması bugünkü gibi tartışma ekseninin Kemalist ya da liberal ve İslamcı yaklaşımlarca belirlenmesine yol açıyor. Çok daha önemlisi laiklik-irtica gerilimi ya da otoriter laiklik-demokratik laiklik sahte ikilemi çerçevesinde yürüyen tartışmalar ve saf alışlar, sol siyaset alternatifinin önünü tıkıyor.

 


Sol siyaset ve din

Sol siyaset açısından din iki boyutlu olarak ele alınabilecek bir konudur. Birincisi din tarih boyunca, ölüm başta olmak üzere tüm doğal ve toplumsal olaylar karşısında insan evladının güçsüzlüğünün ve çaresizliğinin telafi edildiği bir ters dönmüş bilinç olarak işlev taşımıştır. Dini besleyip geliştiren koşullar, yalnızca geleneksel toplumsal ilişkiler değildir. Bugünkü koşullarda dinsel yükselişin beslendiği kaynak bizzat kapitaliz¬min ekonomik ve sosyal hayata ilişkin "kör güçleri”nden başka bir şey değildir. Dinin bilinmeyen ve hükmedilemeyen gerçekleri, tartışılmaz, eleştirilmez ve dokunulmaz mutlak tanrısal doğrularla açıklaması elbette bilimsel düşünüşün önünde ciddi bir engeldir. Ve bu bilim dışı anlayışın devlet ve toplum hayatına egemen olması bireysel ve toplumsal özgürlüklerin gelişmesinin önünü kutsal bir set oluşturur. Bu etkiyi azaltmak –ortadan kaldırmak değil, zira ortadan kaldırabilmek ancak dinin varoluş nedenlerini tümden ortadan kaldırabilmekle ve o ölçüde olasıdır- için bilimsel-felsefi ve ideolojik mücadele vermek; dinsel yaklaşımların çelişkilerini, felsefi tutarsızlıklarını, bilim dışı karakterini sergilemek kuşkusuz ki gerekli ve zorunludur. Ama sol siyaset açısından belirleyici olan, öne çıkarılması gereken işin bu yanı değildir.


Gerek burjuva aydınlanmacı pozitivist anlayış, gerekse din sorununa yönelik anarşizan yaklaşımlar, dini, onu besleyen nesnel-toplumsal etmenlerden bağımsız ele aldıkları için mücadeleyi soyut bir ideolojik-felsefı mücadele sorununa indirgerler. Oysa sol, bu nesnel-toplumsal koşullar ortadan kaldırılmadan dinsel düşünceyi kalıcı tarzda geriletip yok etmenin mümkün ol¬madığı temel gerçeğinden hareket etmeli ve dine karşı ideolojik mücadeleyi, bu nesnel faktörlerin yok edilmesi amacına tabi kılmalıdır. Yani insanlara eylem, örgütlenme ve bilinç alanı içerisinde kendi geleceğini belirleme gücü ve inancı kazandırmak; kendisinin ve çocuklarının geleceğini güvencede göreceği bir sosyal haklar halesiyle kuşatılması için mücadele etmek, bu dinsel tevekkülün kırılması açısından et etkili yol olacaktır.
Şimdi işin en önemli boyutuna geliyoruz: Bütün dinler tarih boyunca ege¬men sınıflar tarafından kendi iktidarlarını meşrulaştırmanın, sö¬mürü ve eşitsizlik düzenine mistik bir kılıf geçirmenin aracı olarak kullanılmıştır. Kitlelerin kendi acılarının kaynak¬ları konusunda doğru bilince ulaşmalarının din aracılığıyla önüne dokunulmaz kutsal bir engel çıkarmak, bütün egemen sınıf ve çevrelerin ortak özelliği olmuştur. Ve işte sol siyaset açısından dinle ilgili mücadelenin ana eksenini de bu durum oluşturmalıdır. Egemen sınıfların, "ikiyüzlü dindarlıklarını" kit¬leler şahsında açığa çıkarıp teşhir etmek; bu kesimlerin elindeki dinin ve dinsel kurumların ne tür bir ezici-sömürücü işleve sahip olduklarını so¬mut ilişkilerden kalkarak gösterebilmek, sol siyaset açısından temel bir görevdir.

 


Bütün dinsel akımlar “gerici mi?”


Tarihsel süreç içinde, dinsel akımların çok büyük bir ağırlıkla bugünün ya da dünün egemenlerinin payandası olan gerici akımlar olduğunu gözlemliyoruz. Ve fakat bu durumun istisnalarının da bulunduğu açık bir gerçektir. Tarih bize kendisine dinsel ideolojiyi dayanak yapan kimi toplumsal hare¬ketlerin ilerici bir karaktere sahip olabildikleri de göstermekte¬dir. Almanya’da Thomas Münzer hareketi gibi, Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisi gibi, Türkiye’de Şeh Bedrettin Hareketi gibi, Alevilik gibi…Demek oluyor ki, sol siyaset bir siyasal akımın ilerici ve gerici mi olduğunu değerlendirirken laik bir ideolojiyi mi ya da dinsel bir ideolojiyi mi dayanak alıp almadığından önce, bu akımın sınıfsal ve programatik yapısına bakmalıdır.

 


Burjuvazi “gerektiği kadar” laik!


Burjuvazi feodallere karşı yürüttüğü iktidar savaşımını başarıya ulaştırmak için dine karşı sava¬şım vermek zorundaydı. Zira din feodallerin iktidarlarını doku¬nulmaz ve kutsal sayan bir ideolojiydi. Kilise de hem bu ideo¬lojinin, hem de feodal iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin temsilcisi konumundaydı. Ne var ki, burjuvazinin dine ve kiliseye karşı savaşımı, başından itibaren belli kayıtlar ve sınırlılıklar taşımaktaydı. Zira kendisi de sömürücü bir sınıftı, kurmakta olduğu düzen iktisadi ve toplumsal eşitsizlik temeli üzerinde yükselmek zorundaydı. Dolayısıyla kendi iktidarını ve sömürü düzenini meşrulaştırmak için onun da çok geçmeden dine ihtiyacı olacaktı.
Türkiye'deki laikleşme süreci de özü itibarıyla aynı doğrultu¬da gelişmiştir. Ne var ki, Türk burjuva devriminin laikleşme doğrultusundaki kazanımlar çok daha sınır¬lı ve yüzeysel oldu. Bunun nedeni devrimin‘tepeden olması’ değil, feodal-dinsel güçlere karşı geniş halk yığınlarını kazanacak ekonomik ve sosyal önlemleri almaması, tam tersine bu feodal-dinsel güçlerle uzlaşıcı bir ilişki içine girmesiydi. Bu yüzden laiklik adımları sosyal ve ekonomik tabandan yoksun siyasi ve kültürel bir dayatmacılığa dönüştü, Halk için ve halkla beraber olması gereken bir süreç, önce halka rağmen ve giderek de halka karşı bir sürece dönüştü.
Burjuva devrimlerden bu yana geçen süreç, burjuvazinin bu alanda da sürekli bir gericileşme yaşadığını, dine karşı savaşım vererek iktidarı ele geçiren burjuvazinin, bugün iktidarını koru¬mak için topluma her geçen gün daha fazla din pompalar hale geldiğini göstermektedir. Neo-liberal küreselleşmeci politikalarla beraber laiklik kazanımları tümden törpülenmeye başlandı. Bugün toplumların önündeki laik toplumsal-örgütsel seçenekler bilinçli bir tasfiyeye tabi tutulmakta ve adeta geriye bir tek din ve gelenek bırakılmaya çalışılmaktadır. Bu gelişmelerle paralel olarak deyim uygunsa demokraside giderek teomokrasi halini almaya başladı. (Başka yazının konusu ama, ‘demokratik laiklik’ başlığıyla savunulanlar da, özü itibariyle bu küreselleşmenin yeni ortaçağına uyum sağlama çağrısından başka bir şey değildir.) Tüm bu olgular bütün demokratik kazanımlar alanında olduğu gibi laiklik alanında da bayrağın sola geçtiğini göstermektedir.

 


Sol siyaset ve laiklik!


Sol siyaset laikliği savunur ve önemser ama laiklik talebini mücadelenin merkezi bir sorunu olarak görmez. Zira böyle bir davranış, ka¬çınılmaz olarak dikkatleri sınıfsal sorun ve bölünmelerden, din¬sel sorun ve bölünmelere kaydıracaktır. Ne var ki laiklik sorunu¬nu diğer temel sorunları karartacak tarzda öne çıkarmak kadar, bu sorunun üstünden atlamak da yanlış olacaktır. Zira dinsel önyargı ve ayrımların kullanılarak emeğin kendi içinde paralize edilmesinin önüne geçebilmek, laik düşünü¬şün kökleşmiş olmasıyla mümkün¬dür. Bu nedenle izlenecek yöntemler konu¬sunda esnek bir yaklaşımla, ama sorunun içeriğinden hiçbir taviz vermeden, emekçiler arasında laiklik bilincinin kökleşmesine çabalamak gereklidir.

Ergenekon ve sol

 

 
Tartışı-Yorum / 18/09/2008



Bir süredir başta Radikal İki olmak üzere medyada Ergenekon operasyonu ışığında solun durumu tahlil edilmeye çalışılıyor. Süregelen tartışmada çoğunlukla darbelere karşı çıkan ve özgürlüğü temel bir değer olarak ele alan, evrensel tahayyülü olan bir sol yaklaşım olumlanmaktadır. İlk bakışta gayet olumlu gözükse de, bu durum biraz tuhaf değil mi? Olumlanan bu değerlere aykırı başka türlü bir sol düşün sistemi tanımlanabilir mi? Özgürlük idealini bünyesinde barındırmayan sol bir yapılanma tasavvur edilebilir mi? Dünyanın bütününe seslenen bir manifestoyu kaleme alan bir düşünce sistemi kendisini ulus devlet sınırlarına hapsedebilir mi? Ancak söz konusu yazılardan anladığımız kadarıyla demek ki yaşadığımız coğrafyada, bir düşünce biçimini sol yapan değerleri içerisinde barındırmayan kimi yapılanmaları da sol olarak tanımlamaktayız ki, böylesi bir kavram kargaşası yaşanmakta. O nedenle bugünlerde yapacağımız tartışmalarda beyhude bir çabayla kimi “sol” yapılanmaları tartışmak yerine, bir düşünce sistemini sol yapan değerlerin neler olduğunu ortaya koymaya çalışmalıyız.

Tarihsel açıdan sol tartışmasını 1789'da Paris Meclisi’nde kralın vetosuna karşı çıkan milletvekillerinin tavrıyla başlatabiliriz. O günün milletvekilleri bu davranışlarını, toplumsal yapılanma içerisindeki hükmedicinin herhangi bir birey ya da zümre olmadığına, aksine bu gücün o toplumda yaşayan insanların tümüne ait olduğuna dayandırmışlardı. Bu yaklaşım altında değerlendirilirse sol doğası gereği, tıpkı İstanbul Bağımsız Milletvekili Sayın Ufuk Uras tarafından verilen, ancak Meclisimizdeki DTP dışındaki diğer vekiller tarafından (son birkaç yıldır demokrasinin yılmaz savunucusu geçinen AKP milletvekilleri dahil olmak üzere) zamanlaması uygun olmadığı gerekçesiyle kabul edilmeyen meclis önergesinde olduğu gibi buyruklara, emirlere, tamimlere, darbelere karşı durarak düzeni toplumsallaştırmaya çalışmak zorundadır. O halde soralım: Solun temel çıkış noktası ve gelişimi bu ise, 2008 Türkiye’sinde MGK’nın, ‘zinde güç’lerin ya da ‘genç subaylar’ın peşine düşmüş örgüt ve bireyleri; Kıbrıs’ta statükoya selam duran; ülkesinde demokrasiyi yetkinleştirmeyi hedeflemeyen; 1980 askeri darbe anayasası hükümlerini savunan; Ergenekon benzeri yapılanmaları görmezden gelen veya açıkça savunan örgütler üzerinden sol düşünceyi nasıl mahkûm etmeye kalkışabiliyoruz? Açık konuşalım. Eğer bu ülkenin liberallerinin hedefi samimiyetle Türkiye’nin demokratikleşmesi ise bu tartışmayı hızla geçip, başımıza demokrasi savaşçısı kesilen AKP milletvekillerinin darbeleri soruşturacak önergeye neden destek vermediklerini, 12 Eylül 1980’de darbe yapmış bir generali koruyan anayasa hükümlerini neden hala kaldırmadıklarını, sivil anayasa tartışmalarında eşcinsellerden Alevilere değin farklı kimlikleri neden görmezden geldiklerini, ülkenin dört bir yanında fiili ve resmi içki yasakları olmasına karşın hâlâ oruç tutanların baskı altında olduğunu söyleyen ve kullandığı dil itibariyle oldukça düzeysiz biçimde medyanın hoşuna gitmeyen kısmını hizaya geçirmeye kalkışan başbakanı, tıpkı solcular için kullandıkları üslup ve içerikle -hem de faşizm tartışması eşliğinde- eleştirmeleri gerekmez mi(ydi)?

Ancak sorun ne yazık ki bu kadar değil. Çünkü solun fikri planda liberalizmden ayrıldığı başka bir alan daha vardır: Eşitlik kavramı. Liberal ideoloji için bu kavramının karşılığı sadece fırsat eşitliğidir. Birkaç kişinin servetinin onlarca ülkenin bütçe gelirinin toplamından daha fazla olduğu, çalışmanın modern kölelik sistemine dönüştürüldüğü emperyal güçlerin dünyasında, birey olarak farklı genetik ve sosyal nedenlerle eşit bir çizgide yarışa başlamayan insanlardan, bitiş çizgisine önce varanın kazandığı bir ‘fırsat eşitliği’. Daima yarış, hız ve rekabet güdüsü. Daima yanındaki arkadaşını alt ederek, onu yarışın nimetlerinin dışına atarak kazanma hırsı. Kuşkusuz bu tabloya muhafazakâr demokratların “hak” kavramı yerine “yardım” algısını topluma nüfuz ettirdikleri hayırsever sivil toplum örgütlerini ve bunlar vasıtası ile yeniden üretilen cemaat, ticaret ve siyaset ilişkilerini de ekleyelim. Oysa sol, kazanmayı yaşamın amacı olarak tanımlamaz. O her sorunu sınıfsal çelişkiye indirgemeden ‘tarihte nihai olarak belirleyici öğe(yi) gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimi’ olarak kabul eder. İnsanı ve doğayı tahrip eden ve adına piyasa denilen bu yarış pistinin dışında; hak ve dayanışmanın olduğu, kamu yararının gözetildiği, karar süreçlerinin toplumsal katılıma olanak tanıdığı demokratik bir sosyal alanı imgeler. Sınıfı reddetmeden, bireylerin ve toplumsal varolma kimliklerinin tümünün, kendi yaratıcılık güçlerini yetkinleştirecekleri; işbölümünün köleleştiren bağımlılığının, kol ve kafa emeği karşıtlığının yok edileceği; çalışmanın dirimsel bir gereksinim haline geleceği; toplumların ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre’ ilkesini hedefleyeceği bir kamusal alana sahip çıkar. Bu kamusal alanda birgün “olmaya devlet cihanda” diyebilmek için, devletçi kapitalizm tarafından geliştirilmiş devlet işletmeleri yerine; devlet ve kamunun birbirinden ayrıldığı, toplumsal yapı içerisindeki insanlarca yönetimlerinin belirlendiği, verilen hizmetin niteliğinin yüksek olduğu iktisadi/sosyal alan tahayyül eder.

Sözün özü eşitlik ve özgürlük solu sol yapan temel değerlerdir. Bu temel değerlerden birisini ötekisine tercih etmek sol açısından olanaklı değildir. Bu nedenle Ergenekon ve sol tartışmasının amacı solcu dövmek değil de gerçekten üzüm yemek ise, süregiden tartışmaya “sol nedir?” sorusu ile başlamak ve aldığınız yanıt ışığında tartışmayı sürdürmek gerekmez mi(ydi).


Osman Elbek: Gaziantep Üniversitesi öğretim üyesi

Sol çıkışını arıyor

18/9/2008 · Kategori: Dosyalar

Sol çıkışını arıyor

Devrim Sevimay'ın hazırladığı "Sol çıkışını arıyor" yazı dizisinin tamamına aşağıdaki başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz...

ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras

10 Aralık Hareketi Sözcüsü Prof. Dr. Burhan Şenatalar

Sosyalist Emek Hareketi Üyesi Ertuğrul Kürkçü

“Sol Çıkışını Arıyor” Dizisine Başlarken…

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi

Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş

Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Sezgin Tanrıkulu

Boğaziçi Ü. Öğretim Üyesi ve Sosyal Politika Forumu Başkanı Prof. Dr. Ayşe Buğra

Sabancı Ü. Öğretim Üyesi ve Yazar Doç. Dr. Hasan Bülent Kahraman

Koç Ü. Öğretim Üyesi ve Akıl Platformu Başkanı Prof. Dr. Fuat Keyman

Alman SPD Milletvekili Lale Akgün

Sanatçı Zülfü Livaneli

Avukat Eşber Yağmurdereli

SODEV Genel Başkanı Aydın Cıngı

Bilgi Ü. Öğretim Üyesi ve Gazeteci-Yazar Prof. Dr. Haluk Şahin

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Baskın Oran

TESAV Genel Başkanı Erol Tuncer

SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın

Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın

Eski CHP Genel Başkanı ve Gazeteci-Yazar Altan Öymen

Eski CHP Genel Sekreteri ve KONDA Yönetim Kurulu Başkanı Tarhan Erdem

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen

ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sencer Ayata

AKP'ye karşı aynı netlikte yapılanma şart

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 1 Devrim Sevimay / Fotoğraflar: SEYHAN KALKAN

Türkiye sola susamış vaziyette. Burada bizim yapmamız gereken, AKP'nin netliğine, ideolojisine karşı aynı netlikte cevap verebilecek sosyal demokrat bir yapılanmadır. CHP bugünkü anlayışıyla o ihtiyacı karşılamaktan uzak görünüyor. Aldığı oy yüzde 18-20 arasında donmuş durumda. Oysa solun Türkiye potansiyeli en az yüzde 40'larda

Başlarken 

Bu tartışmaya siz de katılın!

Sol cephede gözle görülür bir hareketlilik, tartışma, birikmiş öfke, enerji, ama daha önemlisi ciddi bir yenilenme arzusu var. Aleviler, ÖDP'liler, işçiler sokakta, akademisyenler bile çekildikleri yerden çıkmış, yeni projeler peşinde. Sosyal demokrat dernekler, vakıflar izlemede. Belli ki bu arayışı doğru kanala akıtan grup, merkez solu kazanacak.
Aslına bakarsanız solcular AKP'ye bir teşekkür borçlu. Çünkü gördük ki solu bunca yıl sonra asıl aşka getiren yoğun bir "AKP'den kurtulma" duygusu. Neredeyse tüm konuştuklarımız ve üstelik sık sık "AKP'den kurtulma" ifadesini kullandı, ama bize göre AKP'liler bundan hiç alınmasın. Neticede hem kartopu gibi büyüyen tepkiyi doğru okumaları için bir fırsattır, hem de tepkinin demokratik yollardan açığa çıkması, (eğer hala kaldıysa) yasadışı heveslerin yaşam alanını iyice daraltacaktır. Yani o klasik replik: "Böylesi herkes için daha iyi."
Bizim anladığımız Mart 2009 tarihi, tüm Türkiye için olduğu kadar CHP için de bir dönüm noktası olacak. Çünkü eğer İstanbul, Ankara bir seçim daha kaybedilirse sol taban ya CHP'yi değişime zorlamaya, ya da artık ondan vazgeçmeye hazır.
Belki de bunu en başta söylemeliydik, çünkü bir kez daha gördük ki solun asıl derdi hâlâ 12 Eylül 1980. Sol, 12 Eylül'de yönü değiştirilen tarihini AKP'nin yeterli bulduğu kadar değil, kendi istediği kadar düzeltmeye 28 yıl sonra dahi kararlı.
Peki nasıl? CHP markasından faydalanarak mı yoksa solda yeni bir merkez yaratarak mı? Şu anda soldaki en büyük tartışma bu.
O yüzden dizimizin başlığı için "Sol Çıkışını Arıyor" dedik. ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, 10 Aralık Hareketi Sözcüsü   Prof. Dr. Burhan Şenatalar ve Sosyalist Emek Hareketi üyesi Ertuğrul Kürkçü'yle zaten yakın zamanda görüşmüştük. Şimdi de başka aydınlar, akademisyenler, Meclis dışında kalan siyasetçiler ve sivil toplum temsilcilerinin çözüm önerilerini masaya yatırıp, Türkiye'nin şu kritik sorusuna yanıt aradık: Sol AKP'ye alternatif olabilir mi, yoksa AKP ile yola devam mı?
Aldığımız cevapları, kaydettiğimiz konuşmaları, yaptığımız akıl yürütmeleri eksikleriyle beraber, ama büyük bir iyi niyetle tartışmaya açıyoruz. Dizide okuduğunuz görüşlerle ilgili sizde oluşan kanaatleri bize gönderin (dsevimay@milliyet.com.tr),  biz de sahiplerine iletelim. Hatta www.milliyet.com.tr adresinde yayımlayalım. Bu tartışmaya siz de katılın ve geleceğinize müdahale etmeye şu soruyu yanıtlayarak başlayın: Solun çıkış yolu hangisi?


Süleyman Çelebi'ye sorduk; "Bir gün herkes sendikalı olacak mı?". Yanıtı: "Mecburen, çünkü çalışanların başka kurtuluşu yok." İkinci soruda biz de kendi söküğümüzü dikmeye kalktık: "Ya peki bir gün gazeteciler sendikalı olacak mı?" Çelebi: "Zaten bir gün sizler sendikalı olursanız herkes sendikalı olur, örnek olacak sizlersiniz."

 

İSTANBUL
DİSK GENEL BAŞKANI SÜLEYMAN ÇELEBİ:

Sola ilişkin her şey o kadar yer değiştirmiş görünüyor ki, aslında emekçileri bile tereddütle soruyoruz; nedir durum, soldan kopmuş bir taban mı var, yoksa?..
Yok, tam öyle söylenemez, ama solu yeterince tanımayan bir taban var diyebiliriz.
Sebep?
Bir kere sol, tabana kendisini iyi anlatamıyor, fakat daha önemlisi emekçi sınıfı 12 Eylül'ün yarattığı tahribatı hâlâ üzerinden atamadı. Sadece şu sayı bile bir fikir verir sanıyorum: 1980 öncesi Türkiye nüfusu 44 milyondu, örgütlü işçi sayısı 3.5 milyon. Bugün Türkiye nüfusu 70 milyonu aştı ve toplam örgütlü işçi sayısı 800 bin.
Aslında budur değil mi bütün mesele?
Aynen budur; bunu doğru anlayamazsak diğerlerini hiç çözemeyiz. Esas sorun buradan başlıyor. Mesela biz DİSK olarak şu anda Türkiye'nin ikinci büyük konfederasyonuyuz; ama 1980'den önce aktif üye sayımız 600 bindi, şimdi aktif dediğiniz zaman belki bunun yarısının altında.
Ne oldu peki bu kadar, insanlar mı vazgeçti?
Aslında vazgeçmediler; 1980 öncesindeki sendikal ilişkileri bugün herkes özlüyor. Herkesin bize söylediği, "Eski DİSK'i arıyoruz..."
Ben DİSK Genel Başkanı’yım, ben de eski DİSK'i arıyorum. Dolayısıyla tabanı suçlayamam. Burada demin de dediğim gibi en büyük suçlu sendikaların ve emeğin haklarını gasp etmeye devam eden 12 Eylül ve anayasası.
İşçiler kaybedilmiş değil
Ya peki AKP'ye kayan taban; onlar için ne diyeceksiniz?
Böylesine yaygın bir kuşatma altında tabii bu ideolojiye uygun bir işçi sınıfı da doğuyor. Muhafazakârlaşma var. Ama bu insanlar kaybedilmiş değil. Çünkü işçi sınıfı aslında çıkarlarının orayla çok da örtüşmediğini görüyor.
Yani gidenler geri kazanılabilinir mi?
Elbette kazanılır. Bütün mesele doğru iletişim kurabilmekte, doğru önderlik yapmakta, neyi kaybettiğini bu insanlara doğru anlatmakta... Örneğin Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı'nı arkadaşlarımıza çok iyi anlattık ve çok büyük bir kitlesel eylemliliğe ulaştık.
Yine TEKEL'in özelleştirilmesinde bunu gördük, AKP'nin işçi sınıfına yönelik saldırılarında gördük. Yalnız açıklamalarla yetinmeyip sahaya indiğiniz anda karşılığını hemen alıyorsunuz.
Demek ki emekten yana çıkarlarını anlattığınızda bütün sınıfın ilgisini topluyorsunuz. Peki özgürlükler dediğinizde, darbelere karşı çıkmaya veya laikliği savunmaya çağırdığınızda geliyorlar mı?
Biz kitle örgütüyüz, bizde her türlü dünya görüşünde insan var ve o insanların da birtakım öncelikleri var. Tabii ki laiklik demokrasinin teminatıdır ama işin gerçeği sosyal haklardan yalıtılmış, tek başına bir laiklik söylemi kimsenin karnını doyurmuyor.
Onları öncelikle yoksulluk, eğitim eşitsizliği, işsizlik, sağlık sorunları ilgilendiriyor. Bizim asıl bu konularda yeni gündemler oluşturmaya ihtiyacımız var. Ancak bu hat üzerinden ilerlersek "savunma"da durma yerine "atağa geçme", "mevcut haklarını muhafaza etmek" yerine "yeni haklar elde etme mücadelesine girme" noktasına gelebiliriz.

Slogan yerine proje
Bunun için de tabii önce büyük bir proje gerekiyor?
Ama öyle sloganvari değil, insanlara inandırıcı gelen; ürküten değil umut yaratan; ötekileştiren değil, kapsayan bir projeye ihtiyaç var. Yoksa "Ne ezilen ne ezen insanca, hakça düzen" çok güzel bir slogan; "Toprak işleyenin, su kullananın" çok güzel... Ama toplum artık bunların bugünkü koşullarda nasıl olacağını duymak istiyor.
"Üretim araçlarının mülkiyet hakkının eşit paylaşımı"; bu slogan değil, koskoca bir ideoloji ama acaba Türkiye'deki işçi sınıfına Marx'tan doğru gitmenin bir faydası var mı?
Bugünkü koşullarda yok. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da yok.
Bunu sizin söylemeniz çok önemli...
Yok, işçi gerçekçi bulmuyor bunu. Kaldı ki gerçekleşme koşulları da olgunlaşmamış durumda. Bu iyi bir şey değildir anlamında söylemiyorum ama durum bu.
Aklına ne yatıyor işçinin?
Devleti sosyal devlet olmaya mecbur etmek; sosyal hak kayıplarını önlemek, yeni sosyal haklar kazanmak ona daha mümkün görünüyor. İşte bunun yapılabilmesi için de işçilerin uluslararası dayanışmasının önemini bizim bu kardeşimize iyi anlatmamız gerekiyor.

CHP yüzde 18-20'de dondu
Şimdi sizin devrimci işçi örgütü olarak geldiğiniz böyle bir nokta var; acaba sermayenin de geleceği bir nokta olursa, mesela AB hedefinde ve sosyal demokrasiyle yönetilen bir Türkiye üzerine mutabakat sağlanabilir mi?
Evet, sermaye kesimi de AB'yi istiyor, biz de AB'yi istiyoruz. Ama biz sosyal AB'yi istiyoruz, AB'deki ve Türkiye'deki sosyal standartları geliştirmek istiyoruz.
Sermaye kesimi ise esas olarak küreselci-neoliberal AB'yi istiyor. Bu kafadaki bir AB'ciliğin en net sonucunu da Tuzla'da görüyoruz işte... O yüzden bizim sınıfsal çelişkimiz büyük.
O zaman Türkiye'nin daha çağdaş bir ülke olmadığı konusunda kimsenin sonradan dizini dövmemesi mi gerekiyor acaba?
Öyle tabii ama zaten AKP iktidarının bu kadar oksijen almasının en önemli katkısını sermaye vermiştir. Metotlarla ilgili bazen sıkıntıları var ama AKP'nin politikalarına ilişkin bizim baktığımız cepheden bir eleştirileri yok. Oysa şunu çok net söyleyeyim, Türkiye'nin AKP iktidarından kurtulması için herkesin ortak bir noktada buluşması şart.
Merkezdeki sağcıların solcuların bir koalisyonunu mu öneriyorsunuz?
Kesinlikle hayır! Onlar AKP'yi sarsmaz. Burada bizim yapmamız gereken AKP'nin netliğine, ideolojisine karşı aynı netlikte cevap verebilecek sosyal demokrat bir yapılanmadır. Türkiye şu anda sola susamış durumda. Gerçek sosyal demokrat bir iktidara şimdi herkes her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor.
CHP?
CHP bugünkü anlayışıyla o ihtiyacı karşılamaktan uzak görünüyor. Aldığı oy yüzde 18-20 arasında donmuş durumda. Bu politikaları ve duruşuyla maalesef yukarı çıkması zor. Oysa sosyal demokrasinin kucaklayabileceği alan çok daha geniş. Ben toplumu ikna eden politikalar ortaya konulursa solun Türkiye potansiyelinin en az yüzde 40'larda olduğunu düşünüyorum.


İzmir'in bu Gündoğdu meydanında 13 Eylül'de soldaki bütün partilerin desteklediği çok büyük bir eylem var. Eylemin başlıca sloganları    "12 Eylül'de Türkiye çok şey kaybetti. Ne unuturuz, ne affederiz!", "AKP elini emeğimden, ekmeğimden çek", "Çetelere, darbeciliğe hayır!" DİSK Başkanı Çelebi unutmayanları, affetmeyenleri haftaya cumartesi İzmir'de buluşmaya çağırıyor. 

 

'10 Aralık Hareketi' çalışıyor
Yüzde 40'ların gönlünü kazanan bir sol sizce nasıl yaratılır?
Öncelikle yenilenerek, bütünleşerek ve asıl kitleselleşerek... Biz 10 Aralık 2005'te DİSK'in öncülüğünde böyle bir sürece başladık. Çıkış noktamız bir parti kurmak değil, sadece toplumu iktidara taşıyacak bir yeni anlayışı ortaya koymak ve emekten yana sol, sosyal demokrat bir iktidarın yolunu açmaktı. Bunu birçok ülkede sosyal demokratlar yaptı, biz de yapabilir miyiz dedik ama henüz başaramadık.
Neden?
Çünkü CHP de, DSP de, soldaki diğer partiler de yenilenme perspektifini yeterince iyi kavrayamadılar, bizi bir başka organizasyon olarak gördüler. Oysa temel yaklaşımımız buydu.
Şimdi ne aşamadasınız?
Öncelikle şunu belirteyim: 10 Aralık Hareketi her kesimden insanı içinde barındırıyor. Ben de birey olarak bu çalışmaya katılıyorum ama sözcüsü değilim. Son duruma gelince; birincisi 10 Aralık Hareketi Türkiye’de nasıl bir sosyal demokrat parti olması gerektiği konusunda çalışmalarını sürdürüyor.
İkincisi, önümüzde yerel seçimler var. Yerel seçimlerde sosyal demokrat adayların kazanması için birlikte katkı vermemiz, bütün solun destekleyeceği ortak adaylar çıkarmak şart. Aksi halde bu solu bölmek olur. Başta İstanbul'u, Ankara'yı geri almak için ne gerekiyorsa yapmalıyız, solun ilk sınavı bu! İstanbul'u, Ankara'yı geri istiyoruz, çünkü ilk onları kaybettik. İstanbul ve Ankara'yı alırsak gerisi gelir.
O zaman yerel seçimler sonuçlarını görene kadar yeni bir parti yok?
Tabii, zaten çok kısa bir dönemde yeni bir parti gerçekçi değil. Ama AKP’ye karşı sol bir iktidar alternatifi üreteceksek de bunun bize göre tek bir yolu var: Yeni bir program, yeni bir anlayış!
Kim yapacak bunu?
Bu program ne tek başına 10 Aralık'ın programı olmalı ne DSP'nin, ne CHP'nin ne de başka partilerin... Bunu taban yapacak, sol, sosyal demokrat kadrolar yapacak. Tabanda en geniş katılımı sağlayarak ve tartışarak programın alttan örülmesi gerekiyor.
Yoksa yukardan 10-15 kişinin "Biz kurduk yaptık, buyurun peşimize takılın" demesi bir şey ifade etmez.
Yeni bir silkiniş şart
"Çok idealistler ama zor" diyenler çıkacaktır?
Biz hiç ümitsiz değiliz. Sebebi de toplumda AKP karşıtı büyük bir arayışın sürmesi. Arayış olmasa, son kamuoyu yoklamalarında kararsızların oyu yüzde 30'ları bulmazdı. Kaldı ki zor diye vazgeçebileceğimiz bir konu değil bu.
Demokrasinin artık kazaya uğramasını istemiyorsak, Türkiye'de demokrasi terazisinin sol kefesini doldurmamız gerekiyor. Artık sağın alternatifi sağ, AKP'nin alternatifi yine AKP olmamalı. Solda, sosyal demokraside yeni silkiniş şart.
Peki "DİSK'in ne işi var bu çabada" denirse?
Bu çabanın içinde olmak bizim en doğal hakkımız, çünkü en çok yalnız kalan biziz. Eskiden güçlü bir sosyal demokrat hareket olunca güçlü bir sendikal hareket, güçlü bir işçi sınıfı, bunlar hep birbirini tamamlıyordu. Oysa şimdi DİSK olarak bu mücadeleyi verirken siyasal dayanağımız eskisi kadar güçlü değil. Siyasal projeleri aynı reflekslerle ortaya koyamıyoruz, aynı söylemi tutturamıyoruz.
Yani bu iş bizi ilgilendirmez diyemeyiz. Tabii ki sendikal görevlerimizi unutmadan, ama madem emeğin haklarının çiğnenmesinden şikâyetçiyiz, o zaman siyasete müdahale etmekle de yükümlüyüz.

 

 


Başkanlığını Fevzi Gümüş’ün yaptığı Pir Sultan Abdal Derneği’nin  Türkiye’de 52 şubesi, 25 cem ve kültür evi var.

PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ GENEL BAŞKANI FEVZİ GÜMÜŞ:
‘Bir arada durma modeli’ yaratmak gerekiyor

Bizim kurgumuz, soldan yana bir tercihle AKP'den kurtulmak! Bu kurguyu solun da yapması şart. Sol yerel seçimlerden başlayarak bir arada durma modelini oluşturmalı. Unutmayalım ki Türkiye'de sol birlikte büyüyor, birlikte küçülüyor

ANKARA

Alevi seçmenin eğilimini nasıl ölçüyorsunuz?
Sivas, Çorum, Yozgat, Tokat gibi Alevilerin yoğun yaşadığı iller var. Bu illerdeki Alevi köylerinin tek tek seçim sonuçları elimizde. Onları incelediğinizde Alevilerin yüzde 90-95 oranında tercihlerini soldan yana kullandığını görüyoruz.
AKP'ye kayma hiç yok mu?
AKP için Aleviler "Yanlış yolda ve yola getirilmeleri gerekenler"dir. O yüzden Aleviler ile AKP arasında temel bir kan uyuşmazlığı vardır ama buna rağmen mesela 2007'de Ankara-Çubuk'ta bir miktar kayma tespit ettik. Ancak orada dahi Alevilerin yüzde 75'nin tercihi yine sol oldu.
Dolayısıyla Alevilerde sağa kayış sadece kişisel tercihlerle sınırlıdır.

Alevilerin kırmızı çizgileri
Peki Aleviler CHP'den memnun mu?
Alevi-CHP ilişkisini "memnuniyet"ten çok "mecburiyet"le açıklamak daha gerçekçi. Sağ karşısında aldığı oy oranı ve gelenekten gelen çeşitli özellikleriyle en güçlü duruşu CHP sergilediği için doğal olarak Aleviler de siyasi iradelerini ona yansıtıyorlar.
CHP'ye yönelik eleştirilerini ne yazık ki ayrı tutmak zorundalar, çünkü görünen başka seçenekleri yok.
Yani bir "risk analizi" bu?
Çok doğru, ama hayati bir analiz. Çünkü Aleviler için iki kırmızı çizgi var; bunlar olmazsa Aleviler bu topraklarda yaşayamayacaklarını düşünüyorlar. Biri cumhuriyet, diğeri laiklik. Demokratikleştirme talebini saklı tutuyorlar, ama bu ikisinden de asla vazgeçmiyorlar.
Aslında CHP'yi sosyalistlerin, entelektüellerin, Kürtlerin, emekçilerin önemli bir kesimi terk etti ama galiba bir Aleviler bir de kadınlar terk edemiyor; sebep aynı "yaşamsal risk" herhalde?
Tabii, çünkü bizler bu riskin ne olduğunu her gün yaşıyoruz. CHP'nin içe kapanması ayrı bir tartışma, fakat AKP eliyle yürütülen de bir gericileşme, hayatın dinselleştirilmesi var ve bundan en fazla biz mağduruz.
İşte daha geçen gün Keçiören'de bir Alevi esnaf tekel ürünleri sattığı için AKP belediyeciliği tarafından şiddete varan bir saldırıya maruz kaldı. Yine Esenyurt'ta bir genç Alevi olduğunu söyleyince öğretmeni tarafından dövüldü. Alevi öğrencilerin taşınma talebi Karakoçan Kaymakamınca "Onlar Alevi çocukları" diye ayrımcılığa tabi tutuldu.
Biz bu zihniyeti zaten Çorum'dan, Maraş'tan, Madımak'tan tanıyoruz, o yüzden AKP'den Alevilere yarar gelmeyeceği gibi, ülkeye de demokrasi gelmeyeceğini biz gayet iyi görebiliyoruz.

Melih Gökçek ürkütücü
Haliyle AKP'nin karşısında en güçlü kim varsa onu destekliyorsunuz?
Bizim kurgumuz şu: Soldan yana bir tercihle AKP'den kurtulmak! Bu kurguyu solun da yapması şart. Sol yerel seçimlerden başlayarak bir arada durma modelini oluşturmalı. Buraya Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin önündeki Dikmen vadisi halkının "barınma hakkı" eyleminden geldim.
Bir düşünün, Melih Gökçek 20'inci yılda yine Ankara'yı yönetmeye aday.
Alevilerin, demokratların varlığını tanımayan, ayrımcılık yapan biri, bir insanın gençliği kadar belediyecilik yapıyor. Bu bizim için çok ürkütücü bir şey...

Önce belediyeleri almalıyız
Acaba Aleviler açısından yerel seçimler genel seçimden daha mı önemli?
Çok doğru, halkın günlük hayatına direkt belediyeler değiyor. Mesela çocuklarımızı AKP belediyeciliğinin kreşlerine veriyoruz; ya çocuklarımızı almıyorlar ya da iş birden dinsel eğitime dönüyor.
O yüzden bence AKP'yi geriletmek önce yerelden başlamalı. Eğer AKP'yi Türkiye'den sileceksek önce verdiğimiz belediyeleri geri almak gerekiyor.
Peki Alevi örgütleri CHP'yi bu "bir arada durma" modeline zorlayabilir mi?
Geçmişe baktığımızda bunda çok başarılı olduğumuz söylenemez. CHP geçmişte bunu çok doğru bir şekilde uygulayamadı maalesef ama artık uygulamak zorunda.
Kimse AKP'nin demokrasiden yana güçleri İzmir'e, Çankaya'ya, Kadıköy'e sıkıştırmasına bir beş yıl daha izin veremez. Zaten bunu kırdığımız anda tüm Türkiye'yi AKP gericiliğinden kurtarma imkânı da doğacak.

Sorumluluk CHP'ye düşüyor
Ama CHP şöyle düşünebilir: "Nasılsa benim kemik yüzde 18-20 oyum var, nasılsa Aleviler bana oy vermeye mecburlar..."
O zaman biz de hatırlatırız: 2004'teki yerel seçimlerde ciddi bir seçmen sandığa gitmedi, 2002'de gitmedi. Kimdi gitmeyenler? Çoğunluğu Aleviler. CHP 1999'da baraj altında kaldı, DSP birinci parti oldu; niye? Seçmeni sandığa götürecek bir ortaklaşmayı, heyecanı yaratmak gerekiyor. Bunun yolu solda birlikse bunu sağlamak şart. Sorumluluk da en fazla büyük parti olduğu için CHP'ye düşüyor.
Unutmayalım ki hep Türkiye'de sol birlikte büyüyor, birlikte küçülüyor.
Alevi örgütleri olarak siz bu büyümeye hazır mısınız?
Biz SHP'nin 1989 yerel seçimlerini kazandığı noktadan dahi daha ileri bir noktadayız. Refleksleri daha gelişmiş, daha örgütlü, daha bilinçli bir durumdayız.
Mesela zorunlu din dersinin kaldırılması için haftalık eylemler başlattık. Bu eylemleri önümüzdeki dönemde demokrasiden yana tüm güçlerin mücadelesi haline getirmeyi hedefliyoruz. Eylemlerimizin yerel seçimler öncesinde demokratik kamuoyunu sarsıp, belki de kendine getirebileceğini düşünüyoruz.

 


Diyarbakır Baro Başkanı Avukat Sezgin Tanrıkulu

DİYARBAKIR BAROSU BAŞKANI AVUKAT SEZGİN TANRIKULU:

Makul yol CHP-DTP işbirliği

SHP deneyimindeki başarısızlıktan DTP ve geçmişindeki partiler doğdu. CHP kendi kelepçelerinden kurtulur, DTP de dönüşürse bir genel seçimde temel ilkeler konusunda işbirliği oluşturabilirler. O zaman AKP hegemonyası kırılabilir

DİYARBAKIR

Özellikle bölgede ya AKP ya DTP; Kürtler için başka sol bir seçenek yok mu?
Yok, Türkiye'nin Kars'tan Adıyaman'a kadar Kürtlerin yoğun yaşadığı bu coğrafyasında, siyaset bu iki ana hat ekseninde şekillendi artık. Bunun yakın bir zamanda kırılması, başka üçüncü bir alternatifin ortaya çıkması, kitleselleşmesi, buralarda yeniden Kürtlerle buluşması yakın bir zaman için çok olanaklı görünmüyor.
Niye?
Köprünün altından çok sular aktı. Yani 1980'den bu zamana yaklaşık 30 yıllık bir zaman geçti. Bu süre içinde maalesef sol Kürtleri kaybetti. Türkiye'nin bu en büyük sorunuyla ilgili bir program ortaya koyup arkasında duramadı.
Bütün solu mu kastediyorsunuz?
Esas olarak CHP'yi kastediyorum. Çünkü Kürtler bakımından sol denilince akla daha çok CHP geliyor; o da Kürtlere değil, devlet içerisindeki geleneksel iktidar odaklarına yüzünü döndü. Ki bu odaklar Kürtlerin gözünde yaşanan acı ve sıkıntıların başlıca so- rumlularıdır. Dolayısıyla 1980'den sonra solla büyük bir kopuş yaşandı.

Sol, Kürtleri kaybetti
Ya 1991'deki SHP dönemi?
Doğru, SHP dönemi çok önemli bir deneyimdi. Kürtler açısından bir buluşmaydı ve belki Türkiye'nin yeniden inşası için büyük bir fırsattı. Ama Kürtler de SHP de bu şansı iyi kullanamadı.
Tabii sözünü ettiğim o iktidar odaklarının bu işbirliğin bozulmasındaki rollerini unutmamak lazım ama sonuçta o başarısızlıktan DTP ve geçmişindeki partiler doğdu.
 Şimdi gelinen noktada ne CHP Türkiye partisi ne de DTP... Biri Batı'ya sıkışmış, diğeri Güney'e ve Doğu'ya...
Peki SHP ruhu yeniden doğsa, Kürtlerin karşısına yeni bir program ya da belki yeni bir partiyle çıkılsa?..
Bu konuda iyi niyetli çalışmalar olduğunu biz de biliyoruz, ama merkez sol içindeki yapılar Kürtlerle ilgili programlarını netleştirme konusunda ürkek davranıyor. Bunda da tarihsel ideolojik bagajlarından vazgeçmeme konusundaki inatları ve yeteneksizlikleri çok önemli rol oynuyor. Bundan birazcık uzaklaştıkları noktada ise korkuları devreye giriyor ve akıllarından geçenleri cesaretle ortaya koyamıyorlar. 
Çünkü Türkiye'de Kürt meselesiyle uğraşmak çok sabır ister ve kısa vadede kazandıran bir şey değildir.

DTP, Türkiye partisi olamıyor
Siz ne tavsiye edersiniz?
Bence artık Türkiye'de toplumun önemli bir kesimi bu meselenin şiddet dışında çözümünden yana.
Dolayısıyla aklı başında, gerçekten dünya soluyla buluşabilecek ve Kürt sorununda çözüm yolunu açacak bir programla ortaya çıkan bir merkez sol belki hemen Kürtlerin geniş kesiminden oy alamaz ama hiç değilse Türkiye'de çok geniş bir kitleye hitap eder.
DTP'nin oyu ne kadar bölgede?
Yüzde 50'yi aştığı iller olsa da bölge ortalaması yüzde 25.
AKP?
AKP'nin ortalaması yüzde 50 civarında.
Az önce "Kürt meselesine el atan kaybeder" dediniz, o zaman AKP nasıl oldu da kaybetmedi?
Çünkü AKP sorunu çözeceğine dair bir inanç yarattı; çözmeye uğraştı demiyorum, ama onun havasını yaratarak oy topladı. İkincisi de Kürtlerin muhafazakârlığını çok iyi kullandı. Yoksa AKP'nin esas itibariyle yaptığı hiçbir şey yoktur. Bu bölge halkı için kritik eşik dediğimiz meseleler yine DSP-MHP-ANAP zamanında çözülmüştür.

CHP için vahiy lazım
 İyi de AKP "mış gibi" yapıyor, DTP Türkiye partisi olamıyor. Böyle bir ortamda Kürt meselesini çözme konusunda samimi ve tüm Türkiye'yi kapsayıcı bir parti ya da program niçin karşılık bulamasın ki?
Ben bulamaz demiyorum, ama önce güven meselesini halletmesi gerekecektir. Tam da AKP'nin aştığı kritik eşik bu zaten.
Siz sanki biraz umutsuz gibisiniz...
Aslında bu umutsuzluk, bana göre gerçekçilik. Çünkü bu silahlı şiddet Kürtlere yapışmış bir kelepçedir. Bu şiddet bitmeden siyasi tercihlerin rasyonel temellere oturması, önyargıların kırılması pek mümkün değil.
CHP'nin vizyonunu değiştirmesi bile kıramaz mı o önyargıyı?..
Yakın zamanda CHP'nin değişmesi için bir vahiy lazım herhalde, CHP'nin değişmesi imkânsız gibi bir şey.

CHP doğuda kadrolarını yitirdi
Ama şimdi haksızlık da etmeyelim, masalarının üzerinde duran yeni program AKP'nin vaatlerinden ileri bir noktada?
Daha ortaya çıkmadı ki, ne diyecekler, nasıl duracaklar o daha belli değil. Ayrıca başka önemli bir şey var; CHP burada toplumla buluşabilecek bütün kadrolarını yitirdi. Korucubaşıları aday yapıyor; bunu nasıl yapıyor anlamak mümkün değil.
1980 öncesinde Kürtlerde önemli bir CHP hattı vardı ama o hat bu hatalarla tamamen dağıldı. Yoksa mümkün mü Diyarbakır'da 8-9 bin oy alması; AKP 190 bin alıyor.

Ahmet Türk bir imkân
Radikal bir seçenek, ama DTP ve CHP bir ortak noktada buluşursa bu Kürtler üzerinde etkili olur mu?
Bence bu makul bir yol. CHP de kendi kelepçelerinden kurtulursa, DTP de dönüşürse, bir genel seçimde temel ilkeler konusunda işbirliği oluşturabilirler. Ancak o zaman da AKP' nin hegemonyasını kırılabilirler.
Ahmet Türk böyle bir dönüşümün başlatılması adına bir kazanç olabilir mi; ne de olsa eski CHP'li?..
Bana göre Ahmet Türk, DTP için de, Türkiye için de bir imkândır ve bu imkânı herkesin doğru değerlendirmesi lazım.
Tabii Ahmet Türk'ün de bu imkân olma iradesini ortaya iyi koyması şart.

 

YARIN: Prof. Dr. Ayşe Buğra, Hasan Bülent Kahraman

Sol Çıkışını Arıyor 2

17/9/2008 · Kategori: Dosyalar

Benim formülüm taban yaratmak

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 2 / Devrim Sevimay / (Fotoğraflar: OZAN GÜZELCE)

Türkiye’deki sol, Marksist bir temelden ve kültürden gelmiyor. Bizdeki sol partiler kendilerini yeni sağ süreçlerin getirdiği ekonomik politikalar üstünden tarif etmeye çalışıyor. Benim formülüm şu: Taban yaratmak ve kendi tabanını sağın elinden almak

SHP döneminde başdanışmanlık yapan Hasan Bülent Kahraman, önceki yıl ABD’nin ünlü Princeton Üniversitesi’nde ders vermişti.

 

 

Dizimizin dünkü ilk bölümünde yaptığımız “Bu sayfada okuduğunuz görüşlerle ilgili sizde oluşan kanaatleri bize gönderin (dsevimay@milliyet.com.tr),  biz de sahiplerine iletelim. Hatta www.milliyet.com.tr adresinde yayımlayalım. Tartışmaya siz de katılın ve geleceğinize müdahale etmeye şu soruyu yanıtlayarak başlayın: Solun çıkış yolu hangisi?” davetimi okurlarımızdan büyük ilgi gördü. Görüşleriniz e-mail kutumuzda birikiyor.
Bu arada biz de tartışmaya çok önemli iki uzmanla devam ediyoruz:

SABANCI ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ, SABAH GAZETESİ YAZARI DOÇ. DR. HASAN BÜLENT KAHRAMAN:
Bu ülkede vatandaşların çoğu niçin gidip sağa oy verir de sola vermez?
Çünkü cumhuriyeti kuran parti, Türkiye’de daima “hukuksal ve kültürel” dönüşümü gerçekleştirmeye çalıştı. Zaten Cumhuriyetin kendisi de hukuksal ve kültürel bir dönüşüm demekti. Ama buna mukabil sağ, “toplumsal” ve gerçek anlamdaki “siyasal” dönüşümü gerçekleştirdi.Yani 1950’den itibaren sağ partiler “aktif modernleşme, alt yapı, ekonomik büyüme, kalkınma, kişi başına düşen milli gelir, sosyal politikaların yaygınlaştırılması” temellerinde kitlelere daha fazla imkân sundular.
Böylece kurucu parti toplumu otoriter ve elitist bir şekilde yukardan aşağıya doğru dönüştürmeye çalışırken sağ partiler popülist politikalarla tabanı yanlarına çektiler. Buna milliyetçilik ve dinciliği de ekleyince sağın toplam oy oranları yüzde 75, solun ise yüzde 25’te kilitlenip kaldı.

Marksist perspektif yok
Peki bu makûs talihi değiştirmenin, solu yüzde 75’lerle bütünleştirmenin imkânı yok mu?
Bence var; Marx’a gidersek buna imkân olduğunu gayet net görüyoruz. Marx açıkça der ki, “İnsan temel güdüleri doğrultusunda ve önce çıkarlarına göre hareket eden bir varlıktır; insanın ideolojik-siyasal-kültürel dönüşümü ancak ondan sonra başlar.”
Yani Darwin’den de çok etkilenmiş biri olarak Marx insanların ayakta kalma güdüsüyle yaratıldığını, dolayısıyla “sınıfsal bilinçleri”nden önce “ekonomik veya bireysel çıkar bilinçleri”nin geldiğini söylüyor.
Bence Türkiye’de geniş kitlelerin sağ partilere gitmeleri ve oralarda yerleşmeleri Marx’ın bu tarifiyle çok özdeşleşen bir durum. Çünkü insanlar popülist politikaları nedeniyle sağ partilere giderken aslında henüz siyasal veya sınıfsal bir bilinç geliştirmiş değiller.
Kanıtı?
Çünkü sağ partiler kapitalist partilerdir. Uzun bir tarihsel kesitte bakılırsa bu partiler aslında işçi sınıfının, dar gelirlinin, emekçinin aleyhine politikalar izleyen partilerdir. Dolayısıyla sınıf bilinciyle bakacak olsa aslında o tabanın asıl ait olduğu yer sağ, değil soldur.

Sınıfsal bilinç aşılanmalı
O zaman sol niçin kendi doğal tabanına sahip çıkamıyor?
En önemli sebebi Türkiye’deki solun Marksist bir temelden ve kültürden gelmiyor olması. Marksist bir perspektif bizde yok. Gerçek bir sol tartışılmıyor bizde, hep illüzyon konuştuklarımız... Bizdeki sol partiler kendilerini liberal-demokratik denen politikaların ve bu yeni sağ süreçlerin getirdiği ekonomik politikaların üstünden tarif etmeye çalışıyor. Bu bir kompleks ve tabii inandırıcı da olmuyorlar. Çünkü sağ zaten bunu çok daha güzel beceriyor.
Siz 60 yıllık bir meseleden söz ediyorsunuz; bu saatten sonra bu nasıl düzelecek?
Benim formülüm şu: Taban yaratmak ve kendi tabanını sağın elinden almak.
Taban nasıl yaratılacak?
Solun öteden beri inkâr ettiği veya yeteri kadar idrak edemediği kitleye kendisini tanımlatarak ve bu insanlara bir sınıfsal bilinç aşılayarak... “Senin çıkarın din ve milliyetçilik ekseninde, sana birtakım ufak tefek şeyler veren bu partilerde değil; senin çıkarlarını en geniş ölçüde savunacak olan sol partilerdir” diyerek.
Bu bir şeyi yoktan var etmek değil, bu sadece zaten o insanların sahip oldukları sınıfsal temeli onlara anlatmak.

Ekonomide de öncülük
Sol bugüne kadar bunu hiç yapmadı mı?
Hayır, Türkiye’de meşru parlamenter veya Marksist sol bunu yapmadı. 1960’lar, 70’lerde insanlara sınıfsal bilincini kazandırmaya çalışan bir Marksist sol oldu ama o çok amatör ve küçük ölçekli bir çabaydı. Şimdi bunu bence bir sol partinin büyük ölçekte yapması lazım.
Bu dediğiniz artık çok zor değil mi?
Zor değil, çalışmayı gerektiren bir şey. Hatta kolay bile, çünkü tam çeyrek yüzyıldır bu ülkede kalkınma-büyüme-refah-sosyal güvenlik-eğitim alanında hiçbir şey konuşulmadı. Tabii ki 2002’den 2007’ye kadar ekonominin büyütüldüğünü, kişi başına düşen gelirin arttırıldığını biliyoruz, fakat bunların ne pahasına, kimler lehine, hangi araçlarla yapıldığını da biliyoruz.
Dolayısıyla eğer sol bu alanlarda öncülüğü ele alırsa, yani “Ben de zamanında Türkiye’de sağ partilerin yaptığı gibi yol, köprü, baraj, fabrika yapacağım, istihdam politikalarını yeniden gözden geçireceğim, ekonomide şu düzenlemeleri yapacağım, sana daha çok demokrasi, insanlık hakkı, hukuk sunacağım” diye ortaya çıkarsa, sağın tabanına sıkışmış olan o yüzde 70’lerin sola kaymaması için hiçbir sebep yok. Zaten taban böyle yaratılır, iktidar yolu buradan açılır.

Yeni bir sol hareket
Sizce kim diyebilir bunları; CHP mi, yoksa başka bir sol parti mi?
Şimdi kimi arkadaşlarımız CHP’nin yenilenmesi üstünden Türkiye’de sosyal demokrasinin canlandırılabileceği kanısında; ben buna karşıyım. Evet, orada bir kitle vardır, CHP bir tarihin partisidir, kim ne derse desin 1923-1933, 1959-1979, 1982-1993 dönemleri önemlidir ama bütün bunlara rağmen CHP belli bir tarihin ve belli bir bagajın partisidir. O nedenle tabanı dönüştürecek parti yeni bir sol zihniyetle hazırlanmış yeni bir sol harekettir.
Halk o yeni sol hareketin tabanı olmayı isteyecek mi?
Doğru, demin toplumsal dönüşümü sağlayacak olan sınıfsal-kitlesel momentumdur demiştik ama bir kitlenin kendi kendisini bu noktaya taşıması çok zor. Dünyanın hiçbir yerinde bu olmuyor.
Bunu başlatacak olan yine bir lider ve lider kadrosudur. Ancak böyle bir lider ve kadro ortaya çıkar, güçlü bir ideolojik-teorik temel hazırlar ve kitle örgütleriyle ittifak kurmak suretiyle bu yola girerse ben bunun Türkiye’de bir siyasi momentumu da başlatacağı kanısındayım.

Arama konferansı yapalım
Peki Türk solu nereden bulacak o lideri?
Bir kere hiç zaman geçirmeden, mümkün olduğu kadar çok farklı gruplar halinde bir gerçek sol tartışmayı başlatmamız lazım. Gerekirse arama konferansı yapılsın. Bunda utanacak bir şey yok; Microsoft utanmıyor, biz mi utanacağız? Ya da bir kurultaylar süreci olabilir. O zaman onun içinden lider de çıkar, program da çıkar, parti de...
Ne kadar vakit var bunu yapmak için?
Yerel seçimlere kadar yetişmez tabii, ama ilk genel seçime hazırlanmak bakımından bence yeterli zaman var. Eğer doğru ve geniş tabanlı bir tartışma başlarsa genel seçimlere kadar çok önemli bir mesafe alınır.

 

Son 2004 yerel seçimlerinde CHP 16 büyükşehir belediyesinden 2’sini, 65 il merkezi belediyesinden 6’sını, 847 ilçe belediyesinden 125’ini, 2 bin 281 belde belediyesinden de 336’sını kazanabildi.

Merkez sol (CHP+DSP) 2007 genel seçiminde Doğu ve Güneydoğu’daki toplam 24 ilden 18’inde milletvekili çıkaramadı. Her iki bölgede de oy oranı yüzde  10 barajın altında kaldı. Tıpkı 1995 ve 1999 seçimlerinde olduğu gibi.

 

Türkiye’nin sosyal politika alanındaki sayılı isimlerinden Prof. Dr. Ayşe Buğra, Prof. Dr. Çağlar Keyder’le birlikte Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Sosyal Politika Forumu’nun da kurucusu.

Önce insanları dinlemeli

İnsanların AKP’ye oy vererek irrasyonel seçim yaptıklarını düşünmemek lazım. Onun yerine önce insanları iyice dinlesinler. Yoksul kadınları ders vermeye çalışarak değil, anlamaya çalışarak dinlesinler. Belki akıllarına farklı bir şeyler gelir

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK ENSTİTÜSÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. AYŞE BUĞRA:

Şimdiden yerel seçimlerle ilgili şu konuşulmaya başlandı: “AKP kim bilir ne kadar çok yardım paketi dağıtacak ve yine kim bilir ne kadar çok oy alacak”; sizce de en önemli belirleyici bu yardım meselesi mi? Yardımlar önemli olacak tabii ama başka şeyler de var. Mesela yerelde kurulan ilişki ağları ve bu ağların sağladığı ekonomik çıkarlar da önemli olacak. Bence asıl önemli olan adayların niteliği. Çünkü ne yapmak istediğini iyi bilen ve bunu insanlara güven vererek anlatabilen bir muhalif aday çıktığı takdirde, insanlar ona oy verebilirler.
Demek ki “güvenilir bir aday” yardım ve ekonomik çıkarların dahi önüne geçebilir?..Zor, ama mümkün. Çünkü şunu da unutmamak lazım: Her iktidar, yandaşlarını desteklerken, ister istemez bazı insanları da kendinden uzaklaştırıyor. Ölçütler açık ve güvenilir olmadığı oranda bu keyfi yardımlardan memnun olmayanlar çıkıyor. Bu tür yardımlar insanlarda her zaman “O daha iyisini aldı, ben alamadım” duygusu yaratıyor.

Yardımda ve doğru ayrım
Yani yardım dağıtmanın ters teptiği bir kesim de olabilir?..
Sadaka ilişkisi Müslüman dayanışmasına atıfla ve şeyh efendilerin gözyaşlarıyla ne kadar süslenirse süslensin, kimse kendisine sadaka vereni sevmez. İnsanlar aslında kendilerine mercimek-nohut verilmesinden rahatsızlık duyuyorlar. Bu da demek oluyor ki, “AKP yardım verip oy alacak” deyip oturmamak lazım, her zaman bir hareket alanının olduğunu görmek, ama bunu da akıllıca kullanmak gerekiyor.
Mesela şu akıllıca olur mu: Vatandaşa “merhamet, sadaka” yerine “sosyal devlet kavramı”nı anlatmak; “AKP yanlış yapıyor, asıl böyle olmalı” demek?..
 

Sol muhalefetin kafası karışık
Türkiye yoksullukla mücadelenin hiç bir zaman sosyal hak kavramı etrafında, hak temelli bir sosyal yardım anlayışıyla yürütülmediği bir ülke. Bunun sorumlusu da AKP değil. Sosyal politika konusunda sol muhalefetin de kafası karışık. Özellikle “sadaka” nitelikli yardımla “formel sosyal yardım” arasındaki fark hiç de iyi anlaşılmıyor.
Vergi gelirleriyle finanse edilen, şeffaf ölçütler temelinde, aşağılayıcı ihtiyaç tespiti yöntemlerine baş vurmadan yapılan düzenli, nakdi yardım sadaka değildir.
Mesela, çocuklu ailelere çocuklarını okula göndermek veya sağlık kontrolünden geçirmek şartıyla yapılan düzenli nakit transferleri, sadaka değildir. Devlet okullarında, yoksulları ayırmadan bütün çocuklara bir öğün düzgün yemek verilmesi sadaka değildir.
Bunları keyfi, düzensiz, kimin hangi kaynaktan finanse ettiği belirsiz kömür-yiyecek yardımlarından, bir kereye mahsus fatura-kira ödemelerinden ayırmak lazım. Sol muhalefet bu ayırımı doğru yapmadığı ve suçlamayı bütün yardımlara yönelttiği zaman AKP’nin işini kolaylaştırıyor. Sadakayla hak temelli yardımları öne çıkararak mücadele etmek gerekiyor.
80 öncesi CHP’nin bu konuda “Yardımı al helaldir ama oy verme haramdır” diye bir sloganı varmış. 22 Temmuz’dan sonraki CHP ise “İnsanlar irrasyonel seçim yaptılar, ciddiye alınacak tarafı yok” analizinde bulundu. Hangisi daha rasyonel?İnsanların AKP’ye oy vererek irrasyonel bir seçim yaptıklarını kesinlikle düşünmemek lazım. Hiçbir zaman sosyal haklara sahip olmamış insanların, aldıkları şeyin daha iyisini isteyecek halleri var mıydı? Kendini solda görenlerin hak temelli sosyal yardım ve sadaka ayırımını yapamadığı yerde, yoksullar bunu nasıl yapacaklardı?
Burada solun yapması gereken yardımı kötülemek ve “çarpık gelişme”, “dışa bağımlılık” filan gibi insanların günlük hayatlarına uzak kavramlarla konuşmak değil.
Bunun yerine mesela “şartlı nakit transferi” uygulamasının istenirse nasıl daha yaygınlaşabileceği anlatılabilir.
Zaten sol, eğer “prim ödemelerinden bağımsız” bir sosyal emeklilik uygulamasına veya Avrupa’nın hemen bütün ülkelerinde uygulanan bir “asgari gelir desteği politikası”na inanmış olsaydı, bugün işi çok daha kolay olurdu.
 

Yardımda AKP’yle baş edemez

“Utanmasın, sol da yardım paketleri dağıtsın” diyen çıkarsa ne dersiniz?
Sol yardım yarışında AKP’yle baş edemez. Bence onun yerine önce bir gidip insanları iyice dinlesinler. Yoksul kadınları, ders vermeye çalışarak değil, anlamaya çalışarak dinlesinler. Romanlarla konuşsunlar. Göçle büyük şehirlere gelmiş çok çocuklu Kürt ailelerine çocukların okuldaki durumunu sorsunlar. Eğitim-Sen’e akıl danışsınlar. Toplum merkezlerine gidip sosyal hizmet uzmanlarıyla konuşsunlar, onların her gün neler gördüklerini dinlesinler.
O zaman belki akıllarına yardım paketinden daha farklı bir şeyler de gelir.

Daha somut konuşulmalı
Solun, 22 Temmuz’da AKP’ye oy veren “Homo ekonomikus”ların aklını çelmesi sanki size biraz zor görünüyor?..
AKP çıkar ağlarına ve sadaka ilişkisinin kullanımına dayanan çok güçlü bir siyasi başarı zemini oluşturmuş durumda. Ama büyüme önümüzdeki dönemde kaçınılmaz olarak düşecek ve ekonominin durumu çok iyi olmayacak. Özellikle tarım sektöründe üretim düşmesi, fiyatların artması ve bunun en çok yoksulları vurması beklenebilir. Burada şunu unutmamalı:
Zor koşullarda yaşayan ve çalışan insanların risk alacak halleri yok, istikrarsızlıktan korkarlar. O yüzden rasyonel düşünen insanların (homo ekonomikus) sola oy vermeleri için, solun onları her şeyi değiştireceğine değil, onların durumunu düzelteceğine, en azından bozmayacağına, ikna etmesi lazım.
Bu da herhalde ancak daha az büyük laf edip daha çok somut konuşmakla mümkün olur. Yani insanların durumlarını bilmek, onları anlamak gerekiyor. Solun buna sabrı var mı? 

 

YARIN: ALMAN SPD MİLLETVEKİLİ LALE AKGÜN PROF. DR. FUAT KEYMAN

Önce 8 milyonu dinlemek lazım

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 3 / Devrim Sevimay / Fotoğraf: OZAN GÜZELCE

Ben ilk önce, CHP örgütü, CHP seçmeni ve demokrat kesimler temelinde ve 'seçim kazanma-Türkiye'yi yönetme-merkez solu doldurma' ekseninde bir CHP tartışması yapılmasını öneriyorum Çünkü CHP seçeneğini, başta bu partiye oy veren yedi milyon seçmen ile bu partinin dönüşmesini isteyen bir milyonu aşkın seçmenin gözünde bitirmeden yeni parti talebi gerçekçi değil

Prof. Dr. Fuat Keyman'la Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olduğu Koç Üniversitesi'nde görüştük. Köln'de 1994'ten beri milletvekili seçilmeyi başaran Lale Akgün, Baykal-Sarıgül gerginliğinin yaşandığı 2005'teki CHP kurultayına da yabancı konuk milletvekili olarak katılmıştı.

 

KOÇ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. FUAT KEYMAN: 

Solun bir kısmı "CHP'nin genel başkanı değişse bile artık CHP'yi değiştirmek mümkün değil" görüşünde; buna 50 yıllık CHP'liler dahil. Oysa biliyoruz ki siz CHP'nin dönüştürülebileceğini düşünüyorsunuz; niye?
Çünkü CHP seçeneğini, başta bu partiye oy veren yedi milyon seçmen ile bu partinin dönüşmesini isteyen ve sayıları bir milyonu aşkın seçmenin gözünde bitirmeden yeni bir parti talebinde bulunmak gerçekçi değil.
Sizce hâlâ bitmedi mi?
Bitmemiş ki, yeni parti denemeleri bir türlü başarıya ulaşamıyor.
Sizin öneriniz ne?
Ben ilk önce, CHP örgütü, CHP seçmeni ve demokrat kesimler temelinde ve "seçim kazanma-Türkiye'yi yönetme-merkez solu doldurma" ekseninde bir CHP tartışması yapılmasını öneriyorum. Bence ancak bu tartışma ve denemeden sonra, eğer CHP olanağı seçmen gözünde de bittiyse yeni bir parti o zaman taban bulma kapasitesine sahip olabilir.

CHP'deki siyasi kümeler
 "CHP tartışması yapılsın" diyorsunuz ama hep yapılan zaten bu değil mi?
Yalnız CHP tartışması sadece lider ve üst yönetime endeksli yapılıyor; bu çok eksik. Bence CHP'ye dört siyasi küme içinde yaklaşmalıyız:
Birinci küme, şüphesiz CHP lideri ve üst yönetiminden oluşuyor.
Kesinlikle eleştirileri hak eden bir küme.
İkinci küme, CHP örgütleri ve sayıları bin 200 civarında CHP delegesinden oluşuyor. Bu küme merkeze bağlı, ama değişim ve iktidar isteyen bir yapı sergiliyor.
Üçüncü küme, sayıları yedi milyonu bulan CHP seçmenin kümesi. Lider ve üst yönetimden şikâyetçi, değişim isteyen, korkularını dışarıya vuran, bunu yaparken de seçim kazanmak kadar, siyaset-dışı mekanizmaları desteklemeye kadar varan geniş bir yelpazede hareket ediyor.
Dördüncü küme de sayıları bir milyon civarında, liberal ya da demokrat, kendisini merkezde konumlandırmış, ekonomik aktörlerden sivil toplum örgütlerine bir toplumsal katmanı içeriyor.

TÜSİAD, CHP'ye destek verir
İkinci keredir söylediniz merak ettik, bu "bir milyon"un içinde kimler var?
Bir milyonun içinde liberal ve demokrat aktörler var. Yani toplumsal sorunlara çözüm bulma kapasitesi olan bir partiye destek verecek kitleler, demokratlar, çeşitli sivil toplum örgütleri, diğer sosyal demokrat parti seçmenleri ve daha önceki seçimlerde ANAP'a oy vermiş ama AKP seçeneğinden rahatsız olan seçmenler, kimi ekonomik aktörler, 

TÜSİAD ve belli SİAD'lar gibi...
TÜSİAD CHP'ye destek verir mi?
Bugünün dünyasını anlayan ve Türkiye'yi iyi yöneten bir CHP'ye TÜSİAD destek verir. Bu destek sadece TÜSİAD'la değil, aynı zamanda Anadolu'nun farklı yerlerinde, dinamik bir ekonomi üreten SİAD'lar ve genç işadamlarıyla birlikte de düşünülmelidir.
"Bir milyon" rakamına nasıl ulaştınız?
2002 ve 2007 seçimleri karşılaştırması bu kitlelerin toplamının bir milyona yakın olarak çıkıyor. Sadece CHP lideri ve üst yönetimi hedef alan bir tartışma yaptığınız zaman işte bu bir milyonluk kitleyi, parti yönetimini belirleyecek delegeleri ve yedi milyon seçmeni tartışma dışında bırakmış oluyorsunuz.

Seçim kazanacak parti isteniyor
Bu üç kümeyi bir CHP tartışmasının içine çekmek mümkün mü sizce?
Bence en gerçekçisi bunu denemek. Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin "AKP'yi kapatmama" kararı ile birlikte aslında Türkiye siyasete geri döndü. Artık merkez sol seçmen ve demokratlar sadece AKP'den şikâyet etmiyor, seçim kazanacak bir parti istiyor.
Zaten bu nedenle işe ilk önce CHP'de dönüşümü sağlayacak CHP seçmeni ve demokrat kesimlerle bağlantı kurmaktan başlamak lazım. Yani önce 8 milyonu dinlemek lazım. Sonra onların değişim isteğini örgüte ve delegeye taşımak gerekiyor. Bunları yaptıktan sonra da üst yönetimde değişiklik istenebilir.
İyi ama o delege değil mi ki son kurultayda Umut Oran'a 15, Haluk Koç'a 168 oy veren; delegeden üst yönetimi değiştirmesi nasıl istenecek?
Eğer bu dört kümenin de aynı zamanda düşünüldüğü bir tartışma başlatılırsa ben CHP delegelerinin de iktidar olacak bir CHP isteyecekleri düşüncesindeyim. Ama eğer olmazsa, o zaman zaten taban yeni bir parti talep edecek duruma gelmiş demektir. Ancak o zaman üçüncü ve dördüncü kümeler temelinde yeni parti oluşumuna gidilebilir. Bence en gerçekçi yöntem bu.

'Yeni Akıl Platformu'
Ne zaman ve nasıl yapılmalı bu tartışma; aklınızdan geçen bir yöntem var mı?
Bu tartışma 2009'daki yerel seçimlerden sonrasına kadar yapılabilir. Tartışmaları kamusal toplantılar, kamuoyu yoklaması ve konferanslar şeklinde ele almak mümkün.
Eğer bu tartışmalardan CHP'nin 2011 seçimlerinde AKP'den daha fazla oy alma kapasitesi temelinde olumsuz düşünce çıkıyorsa, ki bu gözlemlenebilir, o zaman yeni parti kararı alınır. Karar alma aşaması dahil her şey 2009 yılı içinde yapılıp tamamlanabilir.
Sizin Umut Oran'la çalışmalarınız ne aşamada?
Umut Oran, bir grup arkadaş ve ben yaklaşık üç yıldır Türkiye'nin iyi, adaletli ve demokratik yönetimi sorunu üzerine çalışıyoruz. Bu çalışma, AKP'yi sandıkta yenecek bir merkez sol yaratmak ve bu temelde bugün CHP'nin dönüşümünü gerçekleştirmekten, Türkiye'nin sorunlarına yanıt bulacak projeler üretecek bir çalışma ve düşünce platformu yaratmaya kadar uzanan etkinlikleri içeriyor.
Biz bu platforma "Yeni akıl", bu siyasete de "Yeni siyaset" dedik, böylece "Yeni Akıl Platformu"nu kurduk. Bir süredir Anadolu şehirlerini dolaşıyoruz, bu şehirler üzerine çalışmalar yapıyoruz. Önümüzdeki ekim ayından itibaren de daha aktif bir döneme gireceğiz, mesela üye sayımızı artıracağız.

Eleştiriler üç grupta
Şu ana kadar insanlardan aldığınız tepkileri gruplandıracak olursanız, kimler ne diyor size?
Üç gruba ayırabiliriz.
1- CHP seçmeni olup üst yönetimden şikâyetçi olanlar. Bu grup bizim hareketi gerçekçi buluyor ve destekliyor.
2- Anadolu'da değişim isteyen, AKP hegemonyasından şikâyetçi, Türkiye'yi iyi yönetecek bir partiye oy verebilecek ekonomik ve sivil toplum aktörleri var. Bu gruptan da destek geliyor.
3- Bir de yeni bir siyaset anlayışını destekleyen ama CHP dönüşümünü gerçekçi görmeyen eleştirel görüşler var.
Bu gruptakiler de daha çok entelektüel ve sivil toplum camiasından oluşuyor.
Çoğunluk kimde?
Sayı olarak bir ve iki daha çoğunlukta, ses olarak ise üçüncü grup.

 


Köln’de 1994’ten beri milletvekili seçilen Lale Akgün, Baykal-Sarıgül gerginliğinin yaşandığı 2005’teki CHP kurultayına konuk olmuştu.

ALMAN SOSYAL DEMOKRAT PARTİSİ KÖLN MİLLETVEKİLİ LALE AKGÜN:

CHP'yi tamamen gözden çıkarmak akıllıca değil


Neresinden baksanız, Türkiye'de CHP'nin her zaman yüzde 15'lik bir oyu var. CHP'yi gözden çıkarmak, solun zaten bölünmüş oyları için akıllı bir karar olmaz
CHP'nin kendi içinden yenilenmesi de maalesef imkânsız görünüyor. Bence yeni oluşumların, mesela 10 Aralık Hareketi gibi, CHP'yi harekete geçirmesi gerekiyor

Alman sosyal demokratları nasıl başardı?
Alman SDP'nin 144 senelik mazisi var. O 144 senenin en çarpıcı özelliği şu: Zaman içinde değişimlere ayak uydurmayı başarmak ve hiçbir zaman halktan kopmamak. 
"Trend"in ve halkın nabzını tutmuş olması ve bunu programlarına aktarmayı başarması SDP'nin başarısının sırrı...
Burada CHP'ye bir eleştiri var mı?
Ben Türkiye'yi başka ülkelerle kıyaslamayı doğru bulmam, her ülkenin şartları, tarihi ve gelişmesi farklıdır ama CHP de hiçbir zaman Avrupa'da anlaşıldığı gibi bir sol olmamıştır.
Milli gelirin adil bir şekilde dağıtılmasında önder bir rol oynamamış, mesela toprak reformunu hiçbir zaman gerçekleştirememiştir. Ecevit her ne kadar "Toprak işleyenin, su kullananın" dese de bu vaatler hep lafta kalmıştır.

12 Eylül solun belini kırdı
Sizce Avrupa'daki gibi bir sol Türkiye'de niçin bir türlü hayat bulmuyor?
Bir kere Türkiye'de solun belinin kırılması 12 Eylül 1980 darbesinin sonucudur. Ondan evvelki zaman zarfında Türkiye'de sol yine kendi çapında ilerleme ve gelişme göstermiştir.
 Çok kuvvetli olmasalar bile sendikalar, sivil toplum örgütleri, dernekler, sol fikirlerin münakaşasını rahatlıkla yapabiliyorlardı. Ama 12 Eylül askeri darbesi solu silindir gibi ezdi ve dağıttı.
1980-81 yıllarında, birçok aydın arkadaş Almanya'ya kaçtığında burada kendileriyle tanışma ve konuşma fırsatını buldum. Dolayısıyla aydın insanların toplumsal ve politik sahneden nasıl uzaklaştırıldıklarını biliyorum. Sol 1982 Anayasası'yla birlikte öyle bir sarsıldı ki bugün hâlâ kendini toparlayamıyor.
Ama tek suçlu da 12 Eylül değil herhalde değil mi?
Değil tabii, bir de bugünkü CHP sorunu var. Sosyal adalet, dayanışma, beynelmilelcilik, azınlıkları koruma ve değişime açık olma... CHP bütün bu konularda maalesef halkın ihtiyaçlarına cevap veremedi. İşçiye, emekçiye, köylüye hiçbir konsept sunamadı. Hatta öyle ki CHP işçi ve emekçi sınıfı tarafından elit partisi olarak algılanıyor.
Ayrıca halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede sosyal demokratların dini konulara kapalı kalması anlaşılır gibi değil.
Aslında Türkiye'yi bugünkü laik ve dinci kesim arasındaki kutuplaşmaya kadar getiren biraz da bu konuların sosyal demokratlar tarafından sahiplenmemesi olmuştur.

CHP harekete geçirilmeli
CHP Avrupa genelindeki sol camiada nasıl algılanıyor?
Avrupa solu CHP'yi milliyetçi, tutucu ve treni kaçırmış bir parti olarak değerlendiriyor. CHP'nin AB hakkında düşünceleri çok net değil, çünkü tavrı belli değil. AB'nin beklediği reformları çoğu zaman kabullenemiyor, hatta karşı çıkıyor.
Mesela Sayın Baykal'ın Ergenekon olayında  "Davanın avukatıyım" demesi AB'de büyük bir şaşkınlık yarattı.
Siz uzaktan bakınca Türkiye'deki sosyal demokratlara nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?
Neresinden baksanız, Türkiye'de CHP'nin her zaman yüzde 15'lik bir oy potansiyeli var. Böylece CHP'yi gözden çıkartmak, solun zaten bölünmüş oyları için çok akıllı bir karar olmaz. Öbür yandan, CHP hem parti içi demokrasisi konusunda, hem  daralmış konuları açısından -hep aynı konular işleniyor çünkü: milliyetçi görüşler,  laiklik-  o kadar kemikleşmiş bir durumda ki, CHP'nin kendi içinden yenilenmesi de maalesef imkansız görünüyor.
Bence yeni oluşumların, mesela 10 Aralık Hareketi gibi CHP'yi harekete geçirmesi gerekiyor. Başarılı olur mu, bilemiyorum, ama bence denenmeli.

İl teşkilatları çalışmalı
Sizde de, bizde de 2009'da yerel seçim var; SDP nasıl bir kampanya planlıyor?
Seçim kazanmanın tek bir yolu var: Canı yürekten çalışmak. Örnek: Milletvekili seçildiğim Köln şehrinin nüfusu 1 milyondan biraz fazla, SPD'nin ise 6 bin 500 üyesi var. O 6 bin 500 üye seçimde çalışmak için şimdiden hazırlanmaya başladı.
Bu arada yerel düzeyde -yani Köln SPD il teşkilatı olarak- yerel seçim programı hazırladık: "SPD 2009 Haziran’ında seçimi kazanırsa, Köln'de yerel düzeyde neler yapacak?" Bu program Köln için özel dikim, yani konfeksiyon değil.
Şimdi bence CHP de il il, o ilin ihtiyaçlarına cevap verecek parti programları hazırlamalı. Ama bunu da Ankara'daki parti genel merkezi değil, o ilde yaşayan CHP'liler yapmalı. Başka türlü yerel seçim kazanmak mümkün değil.
CHP her ile göre projeler hazırlasa yerel seçimleri kazanır mı, bu yeter mi sizce?
Eğer CHP gelecek senelerde Türkiye'nin politik sahnesinde önemli bir rol oynamak istiyorsa, elbette önce halkçı bir parti olduğunu göstermeli. Zaten başka alternatifi yok. Bir partinin görevi devleti temsil etmek olamaz, tabii ki devlete ve yasalarına son derece saygılı olması lazım, ama bir partinin görevi halkın ve toplumun sorunlarına cevap vermektir. CHP bunu yapsın yeter.

CHP’nin künyesi
CHP 9 Eylül 1923'te kuruldu. 16 Ekim 1981'de kapatıldı. 25 Mayıs 1983'te Halkçı Parti (HP), 12 gün sonra da Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) kuruldu. 5 Kasım 1985'te SODEP ile HP birleşti, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı. CHP 9 Eylül 1992'de tekrar açıldı. 19 Şubat 1995'te CHP-SHP birleşti. 24 Ekim 2004'te YTP, CHP'ye katıldı.

 

YARIN: ZÜLFÜ LİVANELİ EŞBER YAĞMURDERELİ

Lideri belli kadro, sağlam bir ideoloji...

SOL, ÇIKIŞINI ARIYOR -4 / Devrim Sevimay

CHP üzerinden tedavinin şu aşamada hiçbir yolu yok. 2005’te ‘CHP artık vakıf olsun’ demiştim, ben hâlâ aynı düşüncedeyim. Yeni bir sol parti de zor, çünkü yine aynı hastalık olacak. Yeni sol arayışındakiler önce kendi aralarında liderleri belirlesin. Gerekirse dört aday seçsinler, hangisi sivriliyorsa o lider olsun. Bir de mutlaka sağlam ideolojik temele dayansınlar

Livaneli’nin, soldaki bölünmüşlüğün Türkiye’ye neler kaybettirdiğini anlatırken örnek gösterdiği “tarihi” 1994 İstanbul yerel seçiminde DSP, CHP ve SHP’nin oylarının toplamı 34.08, dönemin RP’sinin aldığı oy ise 25.19. Son 2004 yerel seçiminde yine İstanbul’da AKP’nin oy oranı 45.35. DSP, CHP ve SHP’nin toplamı 33.85.

 

 

ZÜLFÜ LİVANELİ:

Siyasetin bir şekilde hep içinde olan Zülfü Livaneli’yle halk arasında şarkılar, türküler, romanlar, filmler, konserler, günlük köşe yazıları üzerinden, ta 1980 öncesine uzanan özel bir iletişim hattı var. Üstelik bu özel hat sadece Türkiye’yle değil, dünyayla da bağlantılı… Kim ne derse desin, siyasetle uğraşanların yakalamakta çok zorlandığı bir güç bu ve elbette bir sanatçı olmanın avantajı da büyük. Ama Livaneli siyasetten bütün ümidini kaybetmiş durumda. Ve hatta hayli öfkeli… Onun bu ümitsizliği, öfkesinin nedenleri zaten solun da bir profilini veriyor:

LİVANELİ YORUMLUYOR

MUSTAFA KEMAL: Mustafa Kemal solcu değildi, biz de hiçbir zaman Kemalist değildik. Mustafa Kemal’ı birtakım üstün ve insani özellikleriyle değerlendirmek başka, ama Kemalist olmak başkadır. Kemalizm solun önünde engel olmuştur, ama Mustafa Kemal değil. Çünkü iki Mustafa Kemal vardır: Biri Nazım Hikmet’in “En devrimci baş sensin” dediği, Yaşar Kemal’in “Teneke” oyununda başkumandan olarak övdüğü ve o dönemin bütün solcularının “mazlum milletlerin lideri” olarak gördüğü Mustafa Kemal...

ORDU: Bir de bizim ordunun Latin Amerika orduları gibi bütün yurtseverlere, bütün okuyan yazan insanlara işkence yaptığı ve bunu Kemalizm adına yaptığı bir Mustafa Kemal var. Ordunun Kemalizm maskesi altında yaptıklarını yapmaya hakkı yoktu. Türkiye’nin bu noktaya gelmesindeki bir numaralı sorumlu ordudur. Soğuk savaş döneminde tamamen yanlış bir tahlil yaptı. “Solun karşısındaki herkes benim dostumdur” deyip önce ülkücüleri yarattı, sonra dincilerle kol kola girdi. Ve ordu ne yazık ki hala yanlış tahlil yapıyor.

KÜRTLER: Ahmet Türk benim sezdiğime göre müthiş bir kilit rol oynamak istiyor, ama o kadar zor durumda ki, bütün provokasyonların ortasında, çok mayınlı bir arazide yürümeye çalışıyor. Ben şu anda Türkiye’de en zor rolde Ahmet Türk’ü görüyorum. O bence sağduyulu ve dengeli biri, keşke başarılı olsa diyorum. Çünkü bu mesele Türkiye demokrasisini ve Türkiye toplumunu zehirledi, çürüttü. Türkiye’yi düzeltmek istiyorsak, önce Kürt sorununu çözmek gerekiyor.

NORMAL: Artık “normal” insan olmak çok zor. Çevrende davullar, borazanlar çalarken hiçbir tarikata üye olmadan, yalnız kalabilmeyi başarmak çok zor. Bu tarikat dinci olabilir, laik olabilir, ulusalcı olabilir, orducu olabilir, liberal olabilir. Kimse alınmasın, ama ben bu anlamda kafamı kimseye kiraya vermedim. Ve üzülerek görüyorum ki aydın çevrede, siyasi çevrede, medyada, profesyoneller arasında “normal”leri çok az, ama halktan konuştuğum hemen hemen herkes böyle.

- 12 Eylül’ün sola neler yaptığı malum, peki sol, sola neler yaptı?

Sol özellikle iki noktada kendine büyük zarar verdi. Birincisi, Türkiye 1990 başlarından itibaren üç kutba bölündü: Dinci, Kürtçü ve milliyetçi. İnsanlar sanki Türkiye’nin etrafına üç dev mıknatıs yerleştirilmiş gibi bu kutuplardan birine çekildiler. Eski yoldaşların bile biri kendini milliyetçi kutupta buldu, biri Kürtçü, biri dinci kutupta.


Milliyetçilik tuzağı

- Sol en çok hangi kutba çekildi?

Solun ciddi bir bölümü ne yazık ki kendi yerinde güçlü duramadı ve daha çok milliyetçilik tuzağına düşürüldü. Bugün Ergenekon’a giden yolun taşlarını daha o günlerden döşeyen insanlar oldu. Ben 1990’larda “Ulusal solun tercümesi nasyonal sosyalizmdir, bu da Nazi demektir. Sol asla milliyetçi olmaz, sadece patriot, yani yurtsever olur” diyen, Kassandralık* yapan belki bin yazı yazdım.

- Ne tepkiler almıştınız?

Bazı arkadaşlar bana müthiş kızıyordu. Milliyetçilik yerine ulusalcılık deyince bir şey değişiyormuş gibi bunu savunuyorlardı. “Ulusalcılık” deyince kendilerini rahatlatıyordu birileri, ama hadi çevirin kardeşim ulusalcılığı, karşılığı nasyonalizm. Hadi bakalım şimdi savunun dünyanın bir yerinde de bunu görelim. Almanya’da nasyonalizm lafını telaffuz dahi edemezsiniz.

- İş nereye vardı sonunda?

Bu kutuplaşma o kadar garip bir sonuç doğurdu ki, insanlar kendilerine işkence yapanlarla kol kola girdiler. İşkenceciyle kurban nasıl olur da aynı siyasi hareket içinde buluşur? Susurluk’ta ışıklarını açıp kapatan insanlar buna itibar eder mi; bizim ne alakamız var milliyetçilikle, kendi cellâtlarımızla? Yani hiç mi çizgi kalmadı? İnsanlar o zaman tekrar sağlarına sarımsak, sollarına soğan bağlasın; bu kadar karıştırılır mı? Bunun adı resmen “milliyetçiliğe yamanmış sol”du ve bu, Türkiye’de gerçek sol zemine büyük zarar verdi.

İkinci hata hırslar

- Bu birincisi; ya peki solun ikinci büyük hatası?..

İkincisi, solun kendi içindeki rekabet duygularını, hırslarını aşamamış olması…

- Bu kaç yılın hikayesidir?

1951 tevkifatında bile böyleymiş bu. Solcuları hapsederler, içerdeki solcular birbirine düşermiş, “Vay sen ihbar ettin, vay sen şu oldun, bu oldun” diye. Zavallı Nazım Hikmet’in şair yüreğini kemirenlerin çoğu yine kendi komünist partisindeki yoldaşlarıdır. Hikmet Kıvılcım’ın Nazım için yazdığı kitabı daha hiçbir sağcı yazmadı. Şimdi bu hastalık hâlâ devam ediyor.

- AKP’nin de herhalde çok işine yarıyordur?..

Yarar tabii, çünkü onlar tam tersini yapıyor. Partiyi kuracakları zaman Abdullah Gül’ün milletvekili olma yasağı yok; Bülent Arınç partinin ağabeyi; Şener var; ama “Halk seviyor, Genel Başkan Tayyip kardeşimiz olsun” dediler. Sol ise kamuoyunun önüne çıkıp alkış alan birini gördüğü zaman hemen “Biz bunu nasıl öldürürüz”ün hesabını daha o geceden yapmaya başlar. 


1994'te sol kendini baltaladı

- Siz bunu 1994’ten iyi biliyorsunuz değil mi?

Ben ömrüm boyunca bunun aşılması için uğraştım.1994 belediye seçimlerinde de İstanbul’dan solun ortak adayı olmak için ortaya çıktım, bütün liderlerle konuştum, ama bir baktım ki hepsi hayatlarının en büyük mücadelesini bana karşı veriyorlar. 1994’te en vahşi şekilde benim karşımda olanları ben size sayayım: Baykal’ın CHP’si, Ecevit’in DSP’si, SHP adayı olmama rağmen SHP’nin kendisi, Cumhuriyet gazetesinin bazı yazarları, kendine sol diyen bir sürü örgüt, Aydınlık hareketi, daha aklıma gelmiyor. Bunların hepsi bana linç hareketi başlattılar. Ne oldu? 1994’te Türkiye’nin tarihi değişti. Çok az bir puan farkla Tayyip Erdoğan öne geçti. Ankara belediyesinde de aynısı yaşandı. Bütün yerel yönetimlerde sol birbirini baltaladı. Tayyip Erdoğan mübarek olsun o zaman size, başınıza aldınız, helal olsun.


CHP artık vakıf olsun

- Sizce bu hastalığı CHP üzerinden tedavinin bir yolu yok mu?

Bana göre şu aşamada hiçbir yolu yok. 2005’te yine sizinle yaptığımız söyleşide “CHP artık vakıf olsun” demiştim, ben hâlâ aynı düşüncedeyim. Halka soracak olsanız da halkın resmen bağrı yanıyor ve anlamıyorlar; “Nasıl oldu, Türkiye buralara nasıl geldi, Türkiye nasıl teslim edildi, aydınlar nasıl ihanet etti, CHP nasıl hâlâ Baykal’ın elinde”, anlamıyorlar ve isyan ediyorlar.

- Ya peki yeni bir sol parti; böyle bir girişimden heyecan duyar mısınız?

Doğrusu zor, çünkü yine aynı hastalık olacak. Yine kim genel başkan olacak dendiğinde kitlelerin itibar ettiği, arkasından gittiği insanların genel başkan olmaması için her şey yapılacak. Bir ara içinde 50 milletvekilinin olacağı bir örgüt kuruyorduk, epey ciddi bir güç olabilirdik, ama yine bu sorun yüzünden o da dağıldı. Çünkü solda saray darbeleri, komplo gelenekleri var, bundan kurtulamıyor.

Önce lideri seçsinler

- Siz bu deneyimlerinizin sonunda yeni sol arayışındaki kümelenmelere ne tavsiye edersiniz?

Damdan düşen halden bilir, o yüzden ne olur bana bir daha gelip de “Biz a

Sol Çıkışını Arıyor 3

16/9/2008 · Kategori: Dosyalar

AB ile bir an önce barışmak gerekiyor

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 5 / Devrim Sevimay / Fotoğraf: OZAN GÜZELCE

‘İstemezük’çülerden başlayıp Erbakan ve Erdoğan’a varan tutucu çizgideki tablo 2002’de birdenbire AB’ci kesiliyor. Sol da AKP’nin karşısında görünmek adına AB’ye muhalefetle meşguldü. AB alanını AKP’ye bırakmak olacak şey mi? AB’ye uyum süreci zaten demokrat, hatta sosyal demokrat bir partinin isteyebileceği reformları içermiyor mu? Hele ‘sosyal Avrupa’ modeli tam bizim hedefimiz değil mi? O yüzden Türkiye solunun bir an önce AB ile barışması gerekiyor.

Aydın Cıngı’yla İstanbul’un bir nevi Cafe de Flore’unda görüştük; yani sol entelektüel camianın buluşma noktalarından İstiklal caddesindeki ünlü Kaktüs’te...

 

SOSYAL DEMOKRASİ VAKFI (SODEV) BAŞKANI AYDIN CINGI:

SODEV Başkanı Aydın Cıngı’nın soyadı dünkü anonsta yanlışlıkla “Çingi” diye çıkmış. “Cıngı” Orta Anadolu’da “kıvılcım” demek. Aydın Cıngı’nın da sol için kıvılcım yaratacak, onu önümüzdeki yaklaşık 2-3 yıl içinde ateşe dönüştürmeyi hedefleyen iki önerisi var. Biri AB’yle barışmak, diğeri de “deli gibi” çalışıp sosyal projeler üretmek. Cıngı’nın “nüans” konusundaki gerçekçi uyarısını da ayrıca dikkatinize sunarız:
 Sol, AB’yi AKP’ye niçin kaptırdı, sizin gözleminiz ne?
AB’den uzmanlar zaman zaman İstanbul’a gelip gidiyor. Onlarla çok sık buluşup konuşuyoruz. Sonuçta bunların bazıları da senli benli olduğumuz sosyal demokrat parlamenterler. Ama bakıyorum çoğu hâlâ AKP’yi destekliyor. Sebebi nedir diye ben de incelemeye çalıştım. 
Ne buldunuz?
Zihinlerindeki kurguda bir an bir “tık” oluşmuş.
Nasıl bir tık?
Bunlar Tanzimat’tan bu yana bizim hep o aydınlanmacı, cumhuriyetçi, Kemalist, reformist akımın temsilcilerini muhatap saymış, “istemezük”çülerden başlayıp da Erbakan yoluyla Erdoğan’a varan Batı karşıtı, tutucu çizgiyi de hep karşılarında görmüşler. Fakat 2002’de birdenbire tablo değişiyor. Bir bakıyorlar ki, dinci sandıkları AKP’liler etraflarında koşuşturuyor. Hatta çok fazla heves göstererek Chirac’a “Durun kardeşim, sakin olun” bile dedirttiler. Aslında özünde demokrat olmayan bir kadro, o 2002-2004 arası, konjonktür zoruyla ve daha başka hesaplarla birden reformcu kesildi.

Ezber bozma süreci
AKP bu kadar reformcu kesilirken sol muhalefet ne yapmakla meşguldü?
Bizde muhalefet yapmak iktidar ne yapıyorsa tersini yapmak olduğu için AKP’nin karşısında görünmek adına AB’ye muhalefetle meşguldü. Gerçi AB’nin istediği reform paketlerinin açılmasına oy verdiler ama bir taraftan da belli rezervler gözetmeye başladılar. Çünkü zaten CHP kendini ulusal egemenliğin koruyucusu sayıyor.
O yüzden de entegrasyon anlayışını kavrayamıyor ve AB ile ilişkinin belirli süreçlerini “ulusal onur”, “ödün vermeme” vb. konusu yapıyor. İçine kapanmacı tavırlar alıyor.
Avrupa da bundan etkilendi mi?
Hem de çok. Çünkü baktılar, Allah Allah yüzyıldır yüzü Batı’ya dönük olan ve kendilerinden belledikleri akımın temsilcileri kendilerine karşı bir duruş sergiliyor. O zaman dediler ki, “Madem böyle biz de ezber bozalım.”
Burası çok önemli, çünkü ezber bozma süreci son derece büyüleyici bir süreçtir. Onlar da bu büyüye kapılıp “Bu kadar yıllık adamlar bizim bildiğimiz gibi değilmiş, meğer doğru olanlar öbürleriymiş” demeye başladılar. Bunu da kendilerine o kadar çok vesileyle ve o kadar sık tekrarladılar ki, artık kafalarında her türlü nüans eridi ve bu fikir yerleşti.
Tık orada geldi yani?
Geldi ve biz şimdi o kurguyu düzeltemiyoruz. Şimdi sanıyorlar ki bugünkü kavga otoriter laiklerle Müslüman demokratlar arasındadır. Bunun böyle olmadığını ben yazıyorum, çiziyorum, konuşuyorum...

AKP’li demokrasi savaşçıları
Anlamıyorlar mı?
Anlamıyorlar; birazcık sarsıyoruz ama çok yavaş. Onları en kolay yine Erdoğan sarsar. O ve tabanı, bu potansiyele sahip. Gerçi tam da sarsmaya başlamışlardı ama kapatılma davasıyla birlikte hemen mağdur-demokrat konumuna yeniden getirildiler.
Ama parti kapatılmadığına göre bu algı sorunu hâlâ bitmedi mi?
Hayır, bitmedi. Kapatılmama kararıyla AKP yalnızca bir istismar olanağından yoksun kalmış oldu ama AB’de etkili kesimler hâlâ muhalefetin, sandıkta bileğini bükemediği AKP’yi demokrasi dışı yollardan kıstırmaya çalıştığını düşünüyor.
CHP, yargı, ordu, ne kadar cumhuriyet kurumu varsa hepsini bir kefeye koyup sandık demokrasisini engellediğine inanıyor. Onların karşısında da, malum, “AKP’li demokrasi savaşçıları” var. İşler bazen bu ölçüde tanınmaz hale geliyor.
Acaba AB’nin bu “tık” gelmiş hali CHP’nin de kendisini geri çekmesine haklılık payı verir mi?
Vermez tabii ki; AB alanını AKP’ye bırakmak olacak şey mi? Ama tamamen bıraktılar. Bu kabul edilebilir bir şey değil, AB perspektifi Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yönelişlerinde bir numaralı faktör. AB’ye uyum süreci zaten demokrat, hatta sosyal demokrat bir partinin şu aşamada gerçekleştirmek isteyebileceği reformların önemli bir kesimini içermiyor mu? Hele AB solunun önerdiği “sosyal Avrupa” modeli tam da bizim hedefimiz değil mi?
Şimdi böyle bir alanı olduğu gibi başka bir yere terk ediyorsunuz. O yüzden bence Türkiye solunun bir an önce AB ile barışması gerekiyor.

AB’dekilere anlatmamız lazım
Nasıl barışılabilir sizce?
AKP’nin aslında bal gibi dine dönük talepleri Avrupa’ya “özgürleştirici, demokratik” talepler gibi takdim ediliyor. Sağ olsun liberal dostlarımızın da katkılarıyla... O zaman biz sosyal demokratların da bunun böyle olmadığını anlatmamız gerekiyor.
Konuşmak, yazmak lazım. AB’dekilere “Ortak dünya görüşümüze, geleceğin toplumuna ilişkin tasavvurumuza, tablonun bütününe bakın kardeşim” demek lazım. “Konjonktüre bağlı kısa süreli sapmalara kulak asmayın “ demek lazım. “Size, ‘Biz Batı’dan bilim almadık; ahlaksızlık aldık’ diyen zihniyet bizden daha mı yakındır?” diye sormak lazım. Ve en önemlisi dünya ve Avrupa soluyla uluslararası platformlarda, solun evrensel değerleri ekseninde buluşmak lazım.
O zaman o tık çözülebilir yani?
Çözülebilir tabii, biz buna uğraşıyoruz. Ben hakikaten sabah akşam bunlarla uğraşıyorum. Mesela daha geçen gün bir AB’li ziyaretçi topluluğuna AKP yolsuzluklarından söz ettim. Bilmiyorlar ki, şaşıp kaldılar.
Peki AB içinde Türkiye’deki sosyal demokratları, yeni oluşumları destekleyen yok mu?
Olmaz mı! Biz sol olarak AB’de sandığımız kadar desteksiz değiliz. Aslında AB solu da Türkiye soluna üzgün bakıyor; insan hakları ve demokrasi bahsinde niye gerilerde kaldınız, niye AKP’ye iktidar alternatifi üretemediniz diye... Ben bizlere “Hadi artık yapın bir şeyler” diyen çok AB’li solcu tanıyorum.
Nasıl bir şey yapmak lazım sizce?
AB hedefinin kapsadığı değerler şu anda muhalefet partisi ile çağdaş bir sosyal demokrat parti arasındaki ayrım çizgisi. Milliyetçilik, izolasyonizm, azınlıklara yaklaşım farkı falan hep burada. O halde bu ayrımdan yola çıkarak bir kitle partisi oluşturabilir.
Zaten bir iktidar alternatifi oluşturmak istiyorsanız mutlaka merkez sağın karşısına bir kitle partisiyle çıkmanız şart, başka türlü iktidar olamazsınız. Ama o da çok zor.

CHP’nin yapısında sorun var
Niye çok zor?
Çünkü CHP bu konumuyla burada durdukça ve bu “AKP mi CHP mi”, “Laiklik mi dincilik mi” kutuplaşması sürdükçe -çünkü çok müthiş bir kutuplaşma var- bu demin anlattığım AB’ye bakıştaki gibi nüansları falan hep eritiyor.
Nüansların erimesi çok tehlikeli bir şeydir. Nüansların olmadığı bir siyasi ortamda hiçbir yeni hareket, yeni bir parti başarılı olamaz. Ne olur? Daha bir süre daha CHP spektrumun solunu işgal etmeye devam eder.
İşte o zaman Fuat Keyman ekibi de diyor ki, CHP kalsın, partiyi dönüştürelim?
Bence böyle bir olasılık yok değil ama bu kısa vadede olabilecek gibi de görünmüyor. Çünkü CHP’de iş bir tek yönetimin değişmesiyle bitmiyor, yapıda da artık bir sorun var.
Ne yapılacak o zaman?
AKP’nin bir kere yavaş yavaş bu halkın desteğini yitirmesi lazım. Bu da olacaktır zaten. Gerçi ben AKP’ye bir dönem daha biçiyorum. Yerel seçimlerden bir müddet sonra muhtemelen erken genel seçim yapacak ve korkarım onu da alacaktır diye düşünüyorum. Ama o arada da mutlaka erozyona uğrayacak. İşte bizim bugünden o erozyona uğrayacakları döneme kadar zamanı deli gibi çalışarak ve çok iyi bir strateji yaparak geçirmemiz lazım. 

İğneyle kuyu kazacağız
Nasıl bir strateji mesela?
İşte burada AB çok önemli. Solcuların bir an önce AB’cilerle barışması gerek dememin sebebi de bu. Bir an önce o açılan aranın kapatılması ve çağdaş, kitlesel bir partinin AB sürecini AKP’den daha iyi götüreceğinin AB’deki dostlarımıza anlatılması gerekiyor.
Bu kadar önemli olan ikinci strateji de sosyal projeler. Öyle Salı grup toplantılarında Hacivat’la Karagöz konuşuyor gibi olmaz bu işler. İğneyle kuyu kazacağız. Bütün solun kitlesel biçimde ve belirli projeler bağlamında halka “Bunlar böyle yapmıyor bakın” diye yanlışları yavaş yavaş anlatması gerekiyor.
Mesela fındık üreticilerine gidip “AKP’nin kendine yakın bir gruba verdirdiği çok yüksek miktardaki kredinin size tahsis edilmesi durumunda fındığınızın taban fiyatı şuradan şuraya yükselirdi” demesi gerekiyor. Mesela “kadınlara iş edindirme projeleri” hazırlamak gerekiyor.
İşte bu tip somut projeler, söylemler etrafında insanlar birleşecek, birbirleriyle iletişime geçecek ve yavaş yavaş aynı dalga uzunluğuna erişecekler.
Sol figürler sizce bir gün kendi içlerinde aynı dalga uzunluğuna erişebilecekler mi?
Bizim zaten önce onu aşmamız şart. Özellikle şu “sol liberal” denilen kesimle aramızdaki kutuplaşma hiç hoş bir şey değil. Biz bu insanlarla zaten baştan beri beraberdik. Kimilerini artık tamamen geçelim, ama bu insanların arasında önemli solcular da var. Onlarla yeniden oturup anlaşmak, konuşmak lazım.

 


Haluk Şahin, dizi boyunca konuştuğumuz isimler arasında ümidini en çok koruyanlardan biriydi. Hele de isim babası olduğu “Ötekiler”in 2009’da mutlaka bir çıkış yapacağına inanıyor Şahin... 
Fotoğraf: BÜNYAMİN AYGÜN

RADİKAL YAZARI VE BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. HALUK ŞAHİN:

‘10 Aralık’çılar katalizör olabilir
AKP bu seçimde de ağır bir zafer kazanırsa, böyle bir yenilgi halinde Deniz Baykal-Önder Sav ekibi CHP’nin başında kalmaya devam edemez. Belki orada bir değişim başlar, şimdi bekleyiş halindekilerin enerjisi CHP’ye yönelir
Öyle olmazsa demokratik solda büyük bir hareketlilik yaşanır, yeni partiler kurulur, yeni isimler ortaya çıkar. Soldaki partilerin işbirliği yapması şart. Birileri, örneğin 10 Aralıkçılar bunun katalizörlüğünü yapabilir

Bir süredir Ergenekon ve AKP üzerinden özellikle sosyalistlerle liberaller arasında devam eden tartışmanın daha ziyade liberaller, ulusalcılar ve İslamcıların çevresinde yoğunlaştığı şubat günlerinde Haluk Şahin’in Say yayınlarından bir kitabı çıktı: “Liberaller, Ulusalcılar, İslamcılar ve Ötekiler.”
Biz de haliyle “Ötekiler”in isim babasına sorduk:
Kitap, “Ötekiler”le buluştuktan sonra ilk izlenimleriniz ne oldu; mesela gözlerinizle de gördünüz mü “Ötekiler” kimmiş?
Gördüm, kitabı okuyan ya da gazetelerden bu kavramı öğrenen pek çok kişi gelip bana “Ben de ötekilerdenim!” dedi. “Ne güzel oldu, içim rahatladı, mahalle baskısı yüzünden bazı konularda sesimi çıkaramıyorum, meğer yalnız değilmişim” diyenler çıktı. Bunlar daha çok sosyal demokrat kesimden insanlardandı ama onlarla da sınırlı değildi.
Türkiye’de aslında “Ya bizdensin ya düşmansın” amansızlığından şikâyetçi pek çok insan var. İşte o insanlara AB yanlısı olmakla Türkiye’yi sevmek ya da Atatürk’ü savunmakla demokrat olmak arasında bir çelişki olmadığını hatırlatmak iyi geldi; en çok bunu gözlemledim.

‘Ötekiler’ çok ve bekliyor
Ne istiyor sizce “Ötekiler”?
Öteki olduğunu tespit eden herkes şu soruyor: “Peki öyleyse ne yapalım?” Tıkanmışlığı değiştirecek bir adres istiyorlar. Belki önce bir kulüp, bir forum... Zamanla bir parti... Bana bile “Hadi bakalım!” diyenler oldu, ama tabii ki o kişi ben değildim.
Peki ama sizce bu “değiştirme” isteği ne kadar güçlü?
Yani “Ötekilerin eti ne budu ne?” diye soruyorsan Devrim, bu insanların sayıları hiç az değil. Büyük çoğunluğu solda olmakla birlikte liberal sağda da benzer arayışlara rastlanıyor. Ama örgütsüzlük nedeniyle birikemiyor, bir ırmak olup akamıyorlar. O yüzden şimdi onlarda müthiş bir bekleyiş var.
Neyi bekliyorlar?
Yerel seçimlerde ne olacağını, CHP’de neler olacağını bekliyorlar. Solda yeni bir ismin çıkıp parlamasını bekliyorlar... Fikirler ve programlar ne kadar iyi olursa olsun Türkiye’de karizmatik lidersiz siyaset yapmak çok zor. Böyle bir lider bekliyorlar. O yüzden önümüzdeki yerel seçimler, solun bundan sonra ne yapacağına dair kritik bir önem taşıyor.

2009 sosyal demokratların
Size en yakın gelen senaryo hangisi; sizce 2009’da ne olacak?
Eğer AKP bu seçimde de ağır bir zafer kazanırsa en azından CHP’ye oy veren kesimlerindeki moral bozukluğu doruğa çıkacaktır. Böyle bir yenilgi halinde Deniz Baykal-Önder Sav ekibi CHP’nin başında kalmaya devam edemez. Belki orada bir değişim başlar, şimdi bekleyiş halindekilerin enerjisi CHP’ye yönelir.
Öyle olmazsa, ki daha büyük bir olasılık bu, demokratik solda büyük bir hareketlilik yaşanır, yeni partiler kurulur, yeni isimler ortaya çıkar. Yani 2007 ve 2008 yılları iyisi ve kötüsüyle AKP’nin yılları oldu ama 2009 sosyal demokratların yılı olur. Zaten artık tarihsel bir zorunluluk bu.
AKP’yi yerel seçimlerde durdurmanın bir formülü yok mu?
Soldaki partilerin işbirliği yapması şart. Birileri, örneğin 10 Aralıkçılar (10 Aralık Hareketi) bu işbirliğinin katalizörlüğünü yapabilirler. Çünkü tazelenebilmesi için solun mutlaka bir seçim zaferine ihtiyacı var. AKP’nin bir kaç puan bile geriletilmesi en büyük meydan okuma olur. İslamcı siyasetin yükselişi yerel yönetimlerden başlamıştı, geriletilmesi de oradan başlayabilir. Üstelik AKP’nin de kaybedebilirliğinin kanıtlanması “demokratik yarış”ı güçlendirir. 

Siyaset yurda yayılmalı
Böyle bir başarı için solda işbirliği yeter mi?
Aday saptaması da çok önemli. Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen efsanesi nasıl oluştu? En zor koşullara rağmen, bu bir kişi bir kentin kaderini nasıl değiştirdi? Kusurları ne olursa olsun, Mustafa Sarıgül’ün, CHP’nin yüzde 30 oy alamadığı Şişli’de yüzde 65 oy almasının sırrı nedir? Bunların incelenmesi lazım.
Ya yerel seçimlerden sonra?
Ondan sonrası için önerim sürekli siyasi eylemdir. Siyaseti Ankara’dan ve gazete köşelerinden çıkartıp bütün yurt düzlemine yaymak lazım. Üzümü bağlarda kalmış üreticiye ne öneriyorsun? İşsiz öğretmen adayına ne öneriyorsun? Sinop’taki çevreciye ne öneriyorsun? Hatta başörtüsü yasağı nedeniyle üniversiteye gidemeyen öğrenciye ne öneriyorsun?
Sol eğer bu demokrasi ve değişim bayraklarını geri alırsa AKP’den oylarını da geri alır ve Türk demokrasisinin buluğ çağı sona erer.

 

YAKLAŞIK 5.5 KATI
2007’de seçmen sayısı 42 milyon 751 bin 284. Geçerli oy sayısı 34 milyon 822 bin 907. AKP 16 milyon 327 bin 291, CHP+DSP 7 milyon 317 bin 808 oy aldı. CHP’nin toplam üye sayısı yaklaşık 650 bin, AKP’nin ise 3 milyon 600 bin.

 

YARIN: PROF. DR. BASKIN ORAN, TESAV BAŞKANI EROL TUNCER

 

Devletçilikle oy almak zor

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 6 / Devrim Sevimay - Fotoğraf: BÜNYAMİN AYGÜN

Dünya sanayi devriminin birinci aşamasına geri döndü: Sermaye güçlü ve örgütlü, emek zayıf ve örgütsüz. Ama sermayenin büyük vurgunu yatırıma dönüşüyor. Emek yine güçlenecek. Bu aşamada şunlar yapılmalı: 1- Demokratlaşmaya çalışmak, çünkü değiliz; 2- Kapsama alanımızı bütün ezilmiş-dışlanmışlara genişletmek, çünkü çok dar; 3- Devletçilik yerine birey mutluluğunu hedeflemek, çünkü devletçiyiz ve oy almak hayal

Baskın Hoca’nın yakın zamanda dile getirdiği “özerk üniversite” tezi solda tartışmaya yol açmıştı. Gelen eleştirilere güldüğünü söyleyen Hoca, “Ezberciler yine çıldırdı” diyor.

 

PROF. DR. BASKIN ORAN:

Prof. Dr. Baskın Oran’ın fikirlerini eleştirmek ya da “Ağzına sağlık hocam” demek elbette herkesin kendi durduğu yere bakar, ama Baskın Hoca da meseleleri tıpkı Mülkiye’deki öğrencilerine anlatır gibi tek tek, hiç yan yollara sapmadan, öyle dikkat çekici bir şekilde ortaya koyar ki; sonunda ya kabul ettirir ya da tartışma başlatır. Tıpkı şimdi olacağı gibi:
Geçenlerde bir “ortodoks sol” dediniz, özellikle sosyalistleri çok kızdırdınız; size göre bizdeki solun ortodoksluğu (katı, dogmatik) nereden geliyor?
Bir kere geç kalmış olmasından geliyor. Geç buluğa erdin de mi böyle oluyor. Üstelik, azgelişmiş ülke çocuğusun. Sol Avrupa’da 1850’lerde çıktı ortaya. Bizde ancak 1961 Anayasası sonrasına denk geldi.
Nasıl denk geldi?
Türkiye’de sanayi esas olarak Demirel döneminde (65 sonrası) patlama yaptı. Sanayinin patlaması demek burjuvazi demek, burjuvazinin patlaması demek de proletaryanın patlaması demek. 1961 Anayasası’yla gelen özgürlüklerle bu patlama birbirine denk düşünce oradan bir sol hareket doğdu.
Avrupa soluyla aradaki bu 100-110 yıllık fark neye sebep oldu?
Bizim solun, sözcüsü olmaya soyunduğu kitleleri emekçilerle sınırlamasına sebep oldu. Proleter sınıf yeni ortaya çıktığı için sol bunu doğal olarak yaptı, oysa o dönem (1968) artık bütün dünya solunda “ezilmiş ve dışlanmış” kategorileri oluşmaya başlamıştı. Bizdeki sol ise bu gruba bir tek, o da ittire kaktıra, Kürtleri ekledi o kadar. 80’lerde feminist hareket, gayrimüslimlerin durumu, eşcinseller, ibadullah ortada; bunlara hiç bulaşmadı bizim sol.
Bunun tarihi geriden takip ediyor olmanın dışında başka nedenleri var mıdır?
Var; 1- 1971 ve 80 darbeleri arasında sol canının derdine düşürülmüştü. 12 Eylül travması çok ağırdı.
2- Ortodoksluğu bu yeni kategorilere ilgi duymasını engelledi.
3- Bir memlekette ortalama entelektüel kapasite ve kültür zayıf olur da sadece sol kuvvetli olur diye bir şey olmaz. İşin içinde biraz da köylülükten kurtulamamış küçük burjuvalık da var tabii. Eşcinsel hakları ve köylü, aman tanrım!
4- Birtakım insanlar solu kendilerine paye diye düşündüler ve kapsamı genişlettiğin zaman yerlerine başka adamların gelmesinden korktular.
Hocam sizin “ortodoks sol”a kendi sınırlarıyla ilgili bir eleştiriniz daha var; “Sol tam bağımsızlık ve anti emperyalizmle sınırlandırılamaz. Hangi Marx’ta bunu okudunuz?” diyorsunuz. Bunu Kemalist sola mı söylüyorsunuz sosyalist sola mı?
Esas olarak Kemalist olup da kendini solcu sananlara. Çünkü bu iki kavram iyi de Marksistten çok milliyetçi kavramlar. Üçüncü Dünya için geliştirildi bunlar; oralarda köylü ve küçük burjuva aydınından başka ne var? Bunu ben kendimden biliyorum, ben de bu iki kavram sayesinde solcu oldum. Bu kavramlar beni de çekti içine. 1964-68 arasında milliyetçiydim çünkü.
Ya peki sosyalist sol?
Devrim sen sanıyor musun ki sosyalistler Kemalist değildi? En başından beri Türk solu devletçi olmuştur. Devletçiliği sosyalizm sandık biz. Devlet canımıza okuduğu halde devletçi olduk.
Hâlâ mı sosyalistler devletçi?
Hem de nasıl. O yüzden Ergenekon bir kırılmaya sebep oldu diyorum ya. Görmüyor musun; “ulus-devlet”i koruyorlar.

Bana ne AKP’den yahu?
Nereden kuruyorsunuz bağlantıyı?
Kemalizmin iki temel direği vardır: Biri Batıcılık, biri de otoriter devlet. Bugünün Kemalistleri Batıcılığı sadece laiklik biçiminde anlıyorlar ve onu koruyabilmek için de otoriter devletin yanında yer alıyorlar. 2008 yılında 1930’ların devleti! Bunların “muasır medeniyet”ten haberi yok. Ergenekon’u deşmek isteyenlere yardım etmeyenlerin korkusu malum: Eğer Ergenekon meselesine girersek o zaman bu AKP’ye yani dincilere yarar ve o da laikliğe aykırı bir ortam yaratır. Farkında değiller ki onların ekseni, “darbeci-darbe karşıtı ekseni” yerine “laikçi-dinci ekseni.”
Peki, acaba siz de kendi kendinize şunu hiç soruyor musunuzdur: “Ya ben de biraz fazla mı AKP’yi destekler oldum” diye?
Son derece meşru bir soru bu ama çok saf. Bana ne AKP’den yahu? Ben AKP’yi 2002 Kasım-2004 Ekim arası destekledim, çünkü AB uyum paketlerini çıkardılar. Bir de 2005’te Boğaziçi’nde Ermeni Kongresi’nin toplanmasına izin verdikleri zaman. O Cemil Çiçek’e rağmen.
Ne zaman bitti desteğiniz?
2005’ten sonra bitti, çünkü kendi reformlarından korktular. İzmir argosuyla fıydılar. Tüydüler. Ta ki Ergenekon patlayana kadar, Ergenekon patlayınca yine destek verdim.
Yalnız orada da insanın aklına bir şey takılıyor, acaba neden Ergenekon soruşturması 5 Mayıs 2007’taki Erdoğan-Büyükanıt zirvesinden sonra başladı (12 Haziran 2007); siz onu çözebildiniz mi Hocam?
Dikkat edersen bu dava muvazzaflara ilişmiyor. Muvazzaflarla da zaten kavgalı olan emeklilere ilişiyor. Zaten muvazzaflara dokunsa, askeri mahkemeye gider dava ve Şemdinli gibi olur. Ayrıca şunu da söyleyeyim, benim için hiç fark etmez Derin Devlet’e niye dokunulduğu; bir kere dokunulsun, yeter. Çok mu gördük böylesini? Susurluk’ta mı gördük? Şemdinli’de mi? Bunlar şımarık çocuk gibi vallahi.
Ama sessiz kalmakla eleştirdiğiniz sol kesim de diyor ki “Bu bir devlet operasyonu, biz bunun nesini alkışlayalım?”
Pes! Devlet kötülüğe karşı çıktığı zaman devlet desteklenmez diye bir kural mı var? Bunlar Marx ve Lenin’de kalmışlar, Poulantzas’ın “Devletin Göreli Özerkliği”ni bile duymamışlar. Kötülüğe karşı kim çıkarsa ben desteklerim. Su koyverdiği anda da vururum.
Ben şu anda bir sürü rezillik yapan AKP’ye vurmuyorsam, onunla mukayese edilmeyecek daha rezil durumlar var sırada. Görmüyor musun, Gül’ün Erivan ziyareti için burada Baykal “Sakın gitme!” diyor, orada Koçaryan “Sakın gelme!” diyor. Aynı hamurun adamları bunlar. Milliyetçinin Ermeni’si-Türk’ü olur mu? Ortada 280 tane el bombası saklayarak gezinen muhteremler varsa bitmiştir olay. Politika mı olurmuş silaha karşı?
Bu görüş ayrılığı sizce solda ne kadar derin bir bölünme yaratmıştır?
Çekoslovakya işgali olunca Aybar ilk defa sesini yükseltti. Cesur bir sesti. Bizdeki ilk bölünme buna, 1968’e kadar uzanır: Özgür sosyalizmle, Sovyetçi yani ezberci sosyalizm bölünmesi. Şimdiki Ergenekon bölünmesi 1968’dekinden çok daha ciddi ama iyi. Sol şimdi kendisiyle hesaplaşıyor, kendini bir hücreye kapamaya devam edip etmeyeceğini konuşuyor.
Hücrenin içinde ne var?
Hücrenin içinde ortodoks Marksistlerin sınıf kavramı var, başka bir şey yok. O sınıf kavramını muhafaza ederek ötesine geçmek isteyenlere de “neoliberal” diyorlar. Bu tabii affedersin “Onun-bunun çocuğu” demek.

Şu aşamada particilik zor
Size denilen “sol liberal”...
Neoliberal de diyorlar, hiç merak etme. Ama bu şu an bir tek bizde değil, bütün dünyada böyle. Çünkü sol her yerde zayıf. Çünkü büyük bir üretim biçimi değişikliği yaşıyoruz. Milli kapitalizmden, uluslararası kapitalizme geçiyoruz. Yeni üst yapı daha oluşmadı. Aslında sol bu boşluğu iyi kullanmalı.
Ne yaparak?
Dünya bir süreliğine sanayi devriminin birinci aşamasına geri dönmüş vaziyette: Sermaye güçlü ve örgütlü, emek zayıf ve örgütsüz. Fabrika’da 100 kişi çalışırken dışarıda 10 bin kişi bekliyorsa ne grevi yapacaksın. Ama bu böyle sürmeyecek. Sermayenin büyük vurgunu yatırıma dönüşüyor. Emek yine güçlenecek. Bu dönemde bizim yapmamız gereken çok önemli şeyler var: 1- Demokratlaşmaya çalışmak, çünkü değiliz;
2- Kapsama alanımızı bütün ezilmiş-dışlanmışlara genişletmeye çalışmak, çünkü çok dar;
3- Devletçilikten uzaklaşıp bireyin mutluluğunu hedef almak, çünkü devletçiyiz ve bu yüzden de oy almak hayal. Bunları yaptığı takdirde sol ikinci döneme çok iyi bir hazırlıkla girer ve halkı kazanır.
Sizce bunun siyasetteki karşılığı ne olmalı?
Şu aşamada particilik yapmak zor ama hiç olmazsa bir çatı örgütlenmesi olmalı. Gruplar sidik yarışı yerine birbirinin ne yaptığını bilmeli. Ortak karar gerektiğinde otomatik olarak bir araya getirecek bir çatı lazım.

 


Ankara’da her yerin ışıkları sönse bile herhalde bir TESAV’ınkiler sönmez. Bilin ki saat kaç olursa olsun birileri hâlâ ya seçim sonuçlarını derliyordur, ya Türkiye’nin rakamlarını istifliyor, ya seminer veriyor ya da siyaset okulu programını hazırlıyordur.

TOPLUMSAL EKONOMİK SİYASAL ARAŞTIRMALAR VAKFI (TESAV) BAŞKANI EROL TUNCER:

Türkiye heyecanını kaybetti
Yerel seçimlerde sosyal demokratlar bütün şikâyetlerine rağmen oyunu yine CHP’ye, DSP’ye verecek. Ama sonra bakacaklar, bu partilere. Gelişme olmazsa toplumdaki birikmiş tepki mutlaka uç verecek
Eğer bu seçimde de başarısız sonuç alınır, fakat ertesi sabah ‘Biz oyumuzu artırdık’ denir de partide değişime gidilmezse o anda bir ya da birkaç partinin kurulmasına gerekli ortam hazırlanmış olur


Erol Tuncer, ilk “Ben CHP’liyim” dediğinde 12 yaşındaymış. CHP üyesi olduğu ilk günün üzerinden 51 yıl geçmiş. Ve şimdi Tuncer hayatında ilk kez diyor ki, “Yerel seçimlerden sonra yeni bir parti kurmak gerekebilir.”
Diziyi hazırlama aşamasındayken birkaç siyasetçiyle bu cümleyi paylaştığımızda şaşırdılar, “Bunu Erol Tuncer mi söylüyor?” diye. Çünkü Tuncer’in CHP inadı malum; yıllarca dışında kalsa bile “CHP” demekten vazgeçmemiş bir siyasetçi. Onunla büyümüş, gençlik kollarında çalışmış, sonra milletvekili seçilmiş, hatta bakan olmuş, bir zamanlar yönetmeyi isteyecek kadar kendini içinde mutlu hissetmiş, elleriyle yeniden açmış ve şimdi 70 yaşındayken CHP’yle vedalaşmak üzere.
Bunu kim bu kadar yaşanmışlıktan sonra yapsa acı da çeker, o yüzden Erol Tuncer’in konuşurken sesine, gözlerine yansıyan acıyı tahmin edersiniz. Aslında bize gönderdiğiniz pek çok e-mailde de benzer acıyı okuyoruz. Gelinen nokta gerçekten ilginç ve soldaki arayış galiba giderek daha tazyikli olmaya başlıyor. O nedenle kızacakların dahi tecrübeli siyasetçiyi bir de bu gözle okumalarını öneririz:
Sizce eksik olan ne?
Türkiye olarak somut hedeflerimiz yok, sosyal demok-ratların da söyleyecek lafı yok. Bir genel hedefimiz var, gelişmek istiyoruz; o kadar. Ama nasıl olacak, onun hedefleri yok. AB bile hedef olmaktan çıktı.

İnandırıcı proje şart
Ne oluyor hedef olmayınca?
Kamuoyuna anlatacak bir şeyiniz olmuyor. Kamuoyu sizden birtakım hedefler duymazsa, onlara projeler anlatılmazsa heyecanını yitiriyor. Şu anda Türkiye de heyecanını kaybetmiş bir ülke.
Projeler gerçekten insanlar için bu kadar önemli mi?
Çok önemli, mesela şu anda bence hazırlanması gereken en önemli proje yoksulluk projesidir, ama SHP dışında kimseden duymadım. Kaldı ki sadece proje üretmek de yetmez. Bu projelerin inandırıcılığını da anlatmak zorundasınız. Onu anlatacak olan da liderdir, yanındaki kadrodur. İnsanlar ancak o zaman kendilerine anlatılanlardan heyecan duyarlar.
Siz sosyal demokratları en son ne zaman heyecanlıyken gördünüz?
En son 1992’de CHP yeniden açılırken... O açılış çalışmalarını yürüten kurulun eşgüdüm sorumlusuydum ve bizzat tanık oldum.
Toplumda müthiş bir heyecan vardı. Herkeste “CHP şemsiye vazifesi görür, bütün sol bu şemsiye altında birleşir” diye umut doğmuştu. Herkes tek yürek olmuş, gönüllü bir disiplinlilikle çalışmıştı. Onlar benim için hâlâ çok değerli anılardır.
Sonra ne oldu?
Açılış kurultayına giderken iki görüş çarpıştı. Biz, açıldıktan sonra merkez solda birleşmeyi istiyorduk. Deniz Baykal ve arkadaşları da ünlü “Biz gümbür gümbür gideriz, herkes arkamızdan gelir” görüşlerindeydiler.
Sonuç?
Açılıştan hemen sonra yapılan 1994’teki yerel seçimde CHP 4.7 oy alabildi, 95 genel seçiminde ise barajı ancak 10.7’yle geçebildi.

İnsanlar iyice küstü
Ne oldu sizce?
Ortak bir düşünce etrafında birleşmediyseniz başarı sağlayamıyorsunuz. Taban tüm solun birleşme hedefini benimsemişken böyle düşünmeyen bir yönetim gelince heyecan orada söndü. Parti örgütü kurulurken de işe dışlayıcı tavırla başladılar. İnsanlar iyice küstü.
Toplumda şimdi heyecan yok dediniz, peki yerinde ne var?
Öfke! Zaten hepimizin başındadır, yolda rastlayan insanların bana ilk sözü “Ya ne olur yeni bir şey yapın, bizi kurtarın.” Telefon açıyorlar, “Niye boş oturuyorsunuz, biz ümidimizi sizlere bağlamışız, niye bir şey yapmıyorsunuz” diyorlar.
Ama diğer yandan da AKP hâlâ açık farkla önde deniyor?
Aslında hangi iktidar olsa ikinci döneminden sonra, hele de bu kadar yanlışlar yaptıysa yıpranır. Ama AKP yıpranma sürecine girdiği halde dediğiniz gibi oylarının azalmayacağı tartışılıyor. Doğal olmayan bir durum ve tek bir şeyin göstergesi: İnsanlar AKP’den umudunu kesse bile dönüp şu muhalefet partisine oy vereceğim diye bir güven içinde değil.
O zaman malum tartışılan soruyu size de soralım: CHP mi dönüştürülmeli, yeni bir parti mi kurulmalı?
Şimdi teorik olarak yeni parti kurulmalı, ancak ilginçtir toplumun mevcut partilerden şikâyet eden sosyal demokrat seçmeni dahi yeni kurulmuş partilere fazla cömert davranmıyor. Diğer yandan CHP’nin dönüştürülmesi umudu da giderek kayboldu. Yapısı asla buna izin vermiyor. 

Birikmiş tepki uç verecek
Başka hangi şık kaldı?
Şimdi yerel seçimlerde sosyal demokratlar bütün şikâyetlerine rağmen oyunu yine CHP’ye, DSP’ye verecek. Haklılar da... Ama Mart 2009’dan sonra bakacaklar, bu partiler kendine çeki düzen veriyor mu vermiyor mu diye. Eğer istedikleri gelişmeyi görmezlerse toplumdaki bu birikmiş tepki mutlaka bir yerde uç verecek.
Ama nereden verecek?
Eğer bu seçimde de başarısız sonuç alınır, fakat ertesi sabah “Biz oyumuzu artırdık” denir de partide değişime gidilmezse o anda bir ya da birkaç partinin kurulmasına gerekli ortam hazırlanmış olur.
Mesela ne olursa Erol Tuncer o partilerden birinde yer alır?
İki şartım var: 1- O partinin kimliği benim kafamdaki sosyal demokrat tanımına uymalı. Yani toplumsal barışın ancak toplumsal adaletle sağlanabileceğine inanan, ekonomik gelişmeyi hedefleyen ve toplumsal eşitsizliklerin tümüne karşı çıkan bir anlayış. 2- Kadro şaibesiz olmalı.
Bu yapıdaki bir hareketten ümit duyar mısınız?
Ben hiç ümitsiz olmadım ki... Ayrıca bir toplumda bu kadar çok şikayet varsa, o zaten mutlaka kendine bir kanal açar.

 

YARIN: SHP GENEL BAŞKANI MURAT KARAYALÇIN, SOSYALİST ARAŞTIRMACI YAZAR ERDOĞAN AYDIN

Çözüm birliktelikte

SOL ÇIKIŞINI ARIYOR - 7 / Devrim Sevimay - Fotoğraf: YAVUZ ÖZDEN

'Birleşme' (ittihat) ve 'birliktelik' (ittifak) arasında çok önemli fark var. Birleşme özveriyi gerektiriyor, birliktelik ise bilinci, idraki... O nedenle benim dediğim modelde bir özveri söz konusu değil Her partinin genel başkanı yerinde yurdunda, genel sekreteri öyle, partinin kimliği öyle duruyor. Sadece tüzel kişiliklerle bir araya geliyorsun. Yeter ki ittifak yapılsın ben onun muhtarı bile olurum

Karayalçın, yılların solu birleştirme çabalarından artık biraz yorgun, ama ümitsiz değil. "Keşke yerel seçimlere kadar ortak adaylar çıkarılsa" görüşünde, ama en kötü ihtimalle sol yerel seçimlerde dibe vursa bile oradan büyük bir değişimle çıkacağına inanıyor.

SHP GENEL BAŞKANI MURAT KARAYALÇIN:

Murat Karayalçın, 1995'te Dışişleri Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve dönemin soldaki büyük partisi SHP'nin Genel Başkanı'ydı. CHP'yle birleşince bunların üçünü de bıraktı. Sonra kendisi 2002'de tekrar SHP'yi kurdu ama solun birleşmesi projelerinden de hiç vazgeçmedi. 2004 yerel seçiminde beş sol partiyle güç birliği yaptı.
Ecevit'in sağlığı süresince defalarca görüşmeler yapıp kendisini ikna etmeye uğraştı.
22 Temmuz'da DSP-CHP ittifakında yer almak istedi; CHP istemeyince, hem seçimlere girmeyerek hem de sahada çalışarak bu ittifakı dışarıdan destekledi. Bugün Karayalçın gelecekten endişeli, o yüzden "Yeter ki solda birlik olsun, ben onun muhtarı bile olurum" diyor.
Bunu diyenin bir parti genel başkanı ve hatta 13 yıl önce bu ülkeyi yönetenlerden biri olduğunu düşünürsek, sol acaba gerçekten büyük bir uçurumun başında mı duruyor? Karayalçın'ı okuyup, kararınızı siz verin:
Solda güç birliği adına denenecek bir yol kaldı mı?
Bir tek solun bütünsel ittifakı. Kısmi ittifaklar oldu, birleşmeler oldu, ikili birleşmeler oldu ama bütünsel bir ittifak şimdiye kadar hiç denenmedi.
Ne demektir "bütünsel ittifak?"
"Birleşme" (ittihat) ve "birliktelik" (ittifak) arasında çok önemli bir fark var. Birleşme özveriyi gerektiriyor, birliktelik ise bilinci, idraki...  O nedenle benim dediğim bu modelde bir özveri söz konusu değil. Yine her partinin genel başkanı yerinde yurdunda, genel sekreteri öyle, partinin kimliği öyle duruyor. Sadece tüzel kişiliklerle bir araya geliyorsun.

İtalyan solu başardı
Siz bu İtalyan solunun "Zeytin Ağacı" modelini çok tutuyorsunuz değil mi?
Çünkü İtalyan solu da Türkiye solu gibi çok parçalı. İtalyanlar 1996'da 8 partili ittifak yaptılar. 2006'da sayıyı 17 partiye çıkardılar. 17 partinin toplam 4 milyon 600 bin üyesi vardı.
17 genel başkan ve örgüt ayrı bir yerde durdu, 4 milyon 600 bin üye bir araya getirildi. Kendi aralarında bir "başbakan adayı" çıkartmak için ön seçim yaptılar ve birini seçtiler. Sonra 17 partinin ortak bir programı hazırlandı.
17 partiden acaba nasıl bir program çıkmıştır ortaya?
Ben o programı Türkçeye çevirdim ve gördüm:
1- Ayrıştıkları konuları bir yana bırakıyorlar.
2- Mutabakata vardıkları konuları ayrıntılandırıyorlar.
3- İtalyan seçmenine çok somut, parasal büyüklüklerini bile yazarak projeler sunuyorlar.
Bu şekilde iki seçim kazandılar. Ve ben 15 Mayıs 2006 günü bu modelin mimarı Prodi'yle başbakanlık sarayında sordum: "Nasıl sağladınız bunu?"
Prodi, "Çünkü biz iktidar olmak istiyorduk" dedi. 
Büyülü söz bu mu?
Bizim solun bir numaralı sorunu bu: İktidara talip olmamak. Onun dışında yaptığımız elbette ki her tartışmanın büyük önemi var ama inanın bana bizim bu konuşmalarımızın toplumda bir karşılığı yok.
Bizim ne tartıştığımız halkımızı hiç ilgilendirmiyor, çünkü iktidara dönük bir yanı yok bunun. 

Halkımız gözünden anlar
Neyle ilgilenir halk sizce, sol ne yaparsa dönüp de bakar?
Birincisi bizim insanımızı korkutarak onu aktifleştiremezsiniz. Bizim insanımız korktuğunda pasifleşiyor, geri çekiliyor. Tam tersine güç görmeyi, güvenmeyi seviyor bizim insanımız. O yüzden onlara "Biz güçlüyüz, iktidara talibiz" demek gerekiyor.
İkincisi tıpkı İtalyanların yaptığı gibi sokaktaki adamların işine yarayacak bir programımız olmalı. Yani sokaktaki adam solun kendisi için bir çözüm olduğunu algılayabilmeli. Çünkü bizim halkımızın büyük çoğunluğu ne angaje solcu ne de angaje sağcı. O yüzden de halkın çok büyük bir bölümü iki şeye bakıyor:
1-Bunlar benim çoluğuma çocuğuma, hemşerilerime, komşularıma nasıl bir gelecek hazırlıyorlar?
2- Bunlar iktidara gelebilir mi?
Birincisinde yanılabiliyor galiba, ama ikincisini iyi biliyor, değil mi?
Bizim halkımız adamı gözünden anlıyor, iktidara gelecek mi gelmeyecek mi diye. Geçen yıl seçimlerden önce Ordu ve Giresun il başkanlarımıza sordum: Ne diyor hemşerilerimiz fındık fiyatıyla ilgili, diye. Dediler ki, "Müthiş tepki var."
Tamam o zaman, AKP'ye oy vermeyecekler, dedim. Bana yanıtları "Hayır AKP'ye oy verecekler" oldu. Ee nasıl olur bu?
"Çünkü" dediler, "Alternatif görmüyorlar."
O nedenle insanlarımızdan korkutarak oy istemek yerine, onlara "Biz güçlüyüz! Biz geliyoruz!" dememiz lazım. 

İttifakın muhtarı bile olurum
Kim diyecek "Biz güçlüyüz, geliyoruz" diye?
Biz SHP olarak 2007'de bir karar aldık. Biz herhangi bir ittifak için girişimde bulunmayacağız ama tüm sol, ülke genelinde ortak aday çıkarırsa, yani yerel iktidara talip olursa, onun içinde yer alırız, çözümü de şudur, dedik.
Böyle bir çözüm arayışı olsa siz belediye başkan adayı olur musunuz?
Bu soruyu bana geçen temmuz ayında Söz gazetesi de sordu. Ben de "Bırakın belediye başkan adaylığını, yeter ki bu ittifak sağlansın, ben muhtar adayı bile olurum" dedim. Ertesi gün CHP'den adını vermeyen bir yetkili "Bunlar hep böyledir işte, seçimler yaklaşırken bunları söylerler" diye bir demeç verdi. DSP de "Biz bir birliktelik düşünmüyoruz" dedi.
Peki, bu elinin tersiyle itmelerin sonu nereye gider sizce; siz yedi ay sonrasını nasıl görüyorsunuz?
Önümüzde iki senaryo var. Biri mutluluk senaryosu, öbürü hüzün senaryosu.
Önce mutluluğu alalım; sizce ne olabilir o mutluluk tablosu?..
AKP'yi çıkış noktasından, yani İstanbul Belediyesi’nden vurmak olabilir.
İhtimal var mı?
"İzmir'i, Çankaya'yı, Kadıköy'ü kaybetmeyeceğiz" anlayışıyla yok tabii. Kazanmak için önce talip olmak lazım. Bizim ortalama inancımızda "Niyet her şeyin başıdır" diye bir laf var. Gerçekten niyetin var mı yok mu, İstanbul'u kazanmak istiyor musun istemiyor musun? "Canım ne münasebet, tabii ki kazanmak istiyorum!"
Hayır o değil, hazır mısın bunun gereklerini yapmaya, önemli olan bu. Ama bu mutluluk senaryosunun işlemeyeceğini de görüyorum. 

Türk solu ayağa kalkacaktır
O da hüzün senaryosu mu oluyor?
O bir dibe vuruş senaryosudur. Çünkü AKP'nin bir seçim daha yeni bir başarı elde etmesi demek Türkiye tarihinin 58 yıllık siyasi çevriminin değişmesi demektir. Bu yalnızca solu ilgilendiren bir gelişme değildir, Türkiye'nin geleceğiyle ilgilidir.
Nedir bu?
1950'den bu yana 58 yıldır Türkiye'de bir siyasi parti tek başına milletvekili seçimini kazanıp hükümeti kurduğunda onu izleyen belediye seçimini, onu izleyen bir milletvekili seçimini daha kazanıyor. İkinci kez hükümet kuruluyor. Ama dördüncü seçimi kaybediyor ve bu çevrim 8'le 10 yıl arasında sona eriyor.
Eğer 2009'da 59 yıldır olan olmazsa yeni bir dönem başlayacaktır ve Türkiye siyaset alanıyla yeniden inşa edilecektir.
Yani sol için yedi ay sonra mutluluk yoksa da tufan var?
Mutlaka var ve ister mutluluk olsun ister hüzün senaryosu, yedi ay sonra Türkiye solu kesinlikle yeni kadrolarla, yeni isimlerle yeniden ayağa kalkacaktır. Belki önce dibe vuracak ama oradan yeniden çıkılacaktır.
Yani eğer siyaset boşluk kaldırmıyor yargısı doğruysa, ki bence doğru, solsuz bir Türkiye olamaz. 1 trilyon dolara yakın gelir yaratan bir ülkenin solu böyle kalamaz. Zaten Türkiye'nin koşulları da sola çağrıda bulunuyor. Ama peki nasıl olacak derseniz, işte onu da yedi ay sonra göreceğiz.

 


Erdoğan Aydın'ın yayımlanan kitapları arasında "Nasıl Müslüman olduk?", "Osmanlı Gerçeği", "Fatih ve Fetih", "Öteki Tarih", İslamiyet Gerçeği" (4 cilt), "Milliyetçilik: Türkiye'nin Çıkmazı", "Demokrasinin Dayanılmaz Ağırlığı", "Kimlik Mücadelesinde Alevilik", "İslamcılık ve Din Politikaları" var. 
Fotoğraf: OZAN GÜZELCE

SOSYALİST TARİHÇİ-YAZAR ERDOĞAN AYDIN:

Öncelik AKP'ye seçenek
AKP'nin reformlarının tümü devletten gelen basıncı göğüslemeye yönelik iktidarda ku

Sol Çıkışını Arıyor 4

15/9/2008 · Kategori: Dosyalar

Türkiye’ye “yenilenmiş bir sol ” lazım

SORU-CEVAP/ DEVRİM SEVİMAY / Fotoğraflar: Hüseyin Özdemir

Kapatılırsa AKP ne yapacak? Kapatılmadı; AKP şimdi ne yapacak? AKP ders çıkaracak mı? AKP uzlaşacak mı? AKP’nin stratejisi ne olmalı? AKP, AKP ve yine AKP…

SORU-CEVAP’IN KONUĞU 10 ARALIK HAREKETİ’NİN SÖZCÜSÜ PROF. DR. BURHAN ŞENATALAR

 

Ya peki sol? Sol ne yapacak bu süre içinde? Sol kendini nasıl düzeltecek? Sol ne zaman ders çıkaracak? Solun stratejisi ne olacak?
Belki Anayasa Mahkemesi’nin kararı çok taze, gündemin birinci maddesi bu; ama acaba eş zamanlı olarak, güçlü bir sol olmadığı sürece Türkiye’nin hep böyle sendeleyeceğini de tartışmak mümkün değil mi? Madem yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor Türkiye sol için de yeni bir sayfa açılamaz mı? AKP’nin yeni dönemi için ümitleniyorsak, sol adına da ümitlenemez miyiz?
Sonuçta bir yerinden başlamak lazım… Geçtiğimiz haftalarda ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’la görüşmüştük. Bu hafta da sayfamızı 10 Aralık Hareketi’ne açtık. Hareketin Sözcüsü Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la solun geldiği ve daha gideceği yolu konuştuk. Ama sırf solun geleceği için değil, Türkiye’nin geleceği için de konuştuk:
- AKP, uzlaşma, Anayasa, AB, demokratikleşme vs. için yeni bir başlangıçtan söz edilirken acaba bu arada sol adına da yeni bir sayfa açmak mümkün mü?
Gerekli ve mümkün, ama o kadar kolay değil.
- Neden gerekli?
Türkiye’de sol başlığı altında iki kanal var şu anda: Bir tanesi daha merkeziyetçi, daha otoriter ve AKP’yi sandıkta yeneceğine inanmayan, bu konuda kendine de halka da güvenmeyen, bilakis halkı çıkarlarını bir sepet uğruna satabilecek insanlar olarak gören ve hala “Solcuyum” diyen bir kanal. Diğeri de daha özgürlükçü, ama oy alamayan, yüzde 1’leri aşamayan bir kanal. Demek ki Türkiye’de solun kitlelerle buluşabilmesi ve bir seçim başarısı elde edebilmesi için mutlaka yenilenmesi, değişimden geçmesi şart.
- Peki neden kolay değil dediniz?
Çünkü yenilenme ancak bir partinin üst kadrosu bunu yapmaya çok kararlıysa kısa sürede olabilir, ama CHP’de böyle bir olasılık yok. Bu yenilenme CHP içinde gerçekleşebilecek bir yenilenme değil. Sol için yeni bir sayfa, ancak CHP dışında açılabilir.
- Halkın böyle bir talebi var mı?
Zaten biz 10 Aralık Hareketi olarak 2006 yılının ilk yarısını bunu anlamaya ayırdık. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde salon toplantıları yaparak nabız tuttuk.
- Ne çıktı sonuç?
Yenilenme potansiyelini saptadık. Halk, Kürt meselesinde, Alevi meselesinde, kadın meselesinde, parti içi demokrasi konusunda geçmişe ve bugünkü CHP’ye göre çok daha geniş açılı bir yerde duruyor. Tüm bu alanlarda bir yenilenme istiyor.
- Formülü?
İkinci araştırdığımız konu da buydu. Doğrusu çok farklı yanıtlar aldık. Kimileri CHP’de çalışıp CHP’yi değiştirmek gerekir; kimileri yeni bir parti kurmak gerekir; kimileri de bütün sol partilerin birleşmesi gerekir görüşündeydi.
- Ama sizin CHP’yi değiştirmekten yana umudunuz yok?
Bunu hiçbir şekilde benimsemiyoruz. Partinin işleyiş kuralları böyle bir dönüşüme asla izin vermiyor.
- Birleşme formülü için ne diyorsunuz?
Birleşme sözcüğüyle yetinen bir formüle karşıyız, çünkü yenilenme olmazsa birleşmenin de bir anlamı olmaz. Eski anlayışa sahip küçük partileri bir araya getirip, eski anlayışa sahip büyük bir parti yaratmanın çok anlamı yok.
- Fakat henüz bir parti de kurmuyorsunuz?..
Yeni bir parti kurulması gerektiğine inanıyoruz, solu yenileyecek tek proje bu, ama “Mevcut partilere bir yenisi daha eklendi” izlenimi yaratmamak zorundayız. 10 Aralık tek başına bir parti kursa, bu eksik kalır. Parti değişik kesimler tarafından, yukarıdan ve aşağıdan aynı anda kurulmalı. Biz de ancak bunun lokomotifi olabiliriz. Zaten Ağustos sonu itibarıyla yeniden Anadolu’yu dolaşmaya çıkacağız. İnsanlara bu projemizi anlatacağız.
- Hangi insanlara?
Sosyal demokratlara… “Sosyalistim, ama bu programı beğendim” diyenlere… “Demokratım, ama ben de bu programa varım” diyenlere… Kararsızlara… “Elim kırılsaydı”cılara… CHP için “Halka tepeden bakıyor” diyenlere; “Çözüm önerileri karşısında tıkayıcı davranıyor”, “Ortaya somut projeler getirmiyor”, “Yeterince özgürlükçü davranmıyor”, “Darbelere yeteri kadar karşı çıkmıyor”, “Zaman zaman askerin arkasına saklanıyor” diyenlere…
Ayrıca biz AKP’ye oy veren yüzde 47’ye de talibiz. Pekâlâ, kendini sağda görüp, “Ama böyle bir yenilenme faydalı, Türkiye’nin ihtiyacı var” diyenlere… AKP’yi “Ekonomik olarak halkın yararını yeterince gözetmiyor” diye eleştirenlere… “AKP de kendi zenginlerini yaratıyor”, “Laiklik konusunda gayrisamimi davranıyor”, “Türkiye’de uzlaşmaya yeterince önem vermiyor” diyenlere...
Yeni sol tüm bu kesimlerin toplamından oluşmalı. Üstelik bunu yaparken kimseye de “Ben solum sen de sol ol” diye ısrar etmek gerekmez. “Ben sana şu şu politikalarda hizmet vereceğim, katkı yapacağım, senin sorunlarını çözeceğim diyebilmek” yeterlidir.
- Sizce böyle bir kesimin ortalama oy potansiyeli nedir?
Tabii bu konjonktüre de bağlı, ama yüzde 40’lara çıkmaması için engel görmüyorum ben. Biz eğer halkın sorunlarına sahip çıkarsak, halkla eşit düzeyde ilişki kurarsak, halkın kimliğine, kişiliğine saygı gösterirsek, diploma derecesinden bağımsız bir sağduyusu olduğuna güvenirsek o zaman bir dönem bizim de yüzde 40’ları bulmamız mümkündür.
- Peki yüzde 40 oy alacak bir solu yaratmak için daha ne kadar vakit gerekiyor?
Bunu en kısa zamanda yapmak lazım, ama öyle 10 kişi, 50 kişi, 100 kişinin tek başına yapacağı bir iş değil bu. Ciddi şekilde sahiplenilmesi gerekiyor. Bu konuştuklarımızı benimseyen Türkiye’nin değişik yerlerinde, sağda solda, bölük pörçük dağılmış küçük gruplar, insanlar var. Biz 10 Aralık olarak bu insanları buluşturup, kaynaştırmaya çalışıyoruz. Çünkü ancak bu küçük küçük sayılar birleştiğinde solda yeni bir ivme yaratacak ve yeni bir sıçrama yapacak.
- Ya bu çabanızı çok romantik bulanlar çıkarsa?..
Herkes istediğini söyleyebilir, ancak Avrupa’daki sosyal demokrat partiler de 1970’lerin sonunda krize girdi ve çok uzun bir tartışma, yenilenme, kabuk değiştirme süreci yaşadı, ama ondan sonra da iktidara geldiler. Çok romantik bulacak olana ben şunu söylerim; sizin alternatifiniz ne? Eğer bu soruya daha az romantik, daha realist bir cevap verilirse ben şapkamı çıkartırım. Ama ben o cevabın ne olacağının garantisini de şimdiden verebilirim size: “Yüzde 20’ye talim eden bir CHP.”
- Bir de şöyle umutsuzlar çıkabilir, “Hocam çok güzel konuşuyorsun da arkanda maddi bir güç yoksa başaramazsın.”
Şimdi bizim arkamızda çok büyük bir para gücü olsaydı zaten bu kadar rahat güzel konuşuyor olamazdık. Kaldı ki Obama kampanyasının çok büyük bir bölümü de küçük küçük katkılara dayanıyordu.
- Bir öneriniz var mı böyle umutsuz vatandaşlara?
Şunu öneririm ben; Düşündüğünüz, özlediğiniz Türkiye için bir katkıda bulunmak istiyorsanız siyasi çalışmaların bir tarafından tutmanız şart. Evet, sivil toplum kuruluşları da, meslek odaları da çok değerlidir, ama ülke çapında bütünsel bir dönüşüm için siyasi parti şarttır. Dolayısıyla bu vatandaşlarımıza şunu derim: “Tut bir tarafından. Şu çorbada senin de tuzun bulunsun kardeşim!”

EKONOMİ, KÜRT VE LAİKLİK SORUNUNU SOL ÇÖZER
- Solun yenilenmeye ihtiyacı var da, peki Türkiye’nin gerçekten sola ihtiyacı var mı?
Tabii var,  Türkiye’nin pek çok sorununu asıl bir sol parti çözebilir. Mesela laiklik ile ilgili tıkanmayı, kimsenin laiklik konusundaki tutumundan şüphe etmeyeceği, yabancılık duymayacağı bir sol çok daha kolay çözebilir.
- Mesele türban sorununu aslında sol daha mı kolay çözebilir?
Elbette, çünkü eğer bir sol iktidar olsaydı bir kere zorunlu din dersini kaldırırdı. Alevilerin taleplerine uygun adımlar atardı. Tarikatçı kadrolaşma diye bir yola katiyen gitmezdi. Ayrıca sol şunu çok net olarak ortaya koyardı; üniversite öğrencisine türbanı serbest bırakabiliriz, ancak üniversite öncesi için böyle bir şey kesinlikle olamaz. Aynı şekilde kamu görevlisi insanlar için de kesinlikle olamaz. Eğer böyle kapsamlı bir paket olursa, insanlara güvence verilirse, insanlar görürlerse ki, “türban sadece türbandır ve başka bir stratejinin basamağı değildir”, o zaman türban sorunu tabii ki daha kolay çözülebilirdi.
- Başka?
Başka her alanda… Mesela demokratikleşme konusunda Türkiye’nin öncü bir sola ihtiyacı var. Biraz evvel söylediğim şeyler bu kapsama girer. Aynı şekilde Kürtler ile ilgili sorunların çözümleri de bu kapsama girer. Kürtler ile ilgili mesele demokratik ve özgürlükçü bir sol tarafından kesinlikle daha hızlı çözülür. Mesela 301’inci madde... Öncü bir sol olsaydı 301’de AKP’den geride kalmayı asla içine sindiremezdi.
- “Ekonomiyi AKP’den daha iyi götürürüz” diyebiliyor musunuz?
Onu zaten en başta diyoruz. Evet, dünyada 1980’lerden itibaren muazzam bir neoliberal rüzgâr esti. Ama artık gerek literatürde, gerekse birçok yerdeki uygulamada bu neoliberal rüzgâr aşıldı. Fakat AKP henüz aşabilmiş değil, hâlâ aynı yerde. O yüzden de ekonomiyi dönüştüremiyor. Türkiye’yi 10 yıl sonra çok daha ileri bir noktaya getirecek teknoloji politikası, sanayi politikası AKP’de yok, çünkü piyasayı yönetmeye inanmıyor. Aynı şekilde sosyal politikası da çarpık. Sosyal politikadan anladığı vatandaşa ulufe dağıtma, hibe yapma, kendine bağımlı kılma anlayışı. Zaten ne anladığını 1 Mayıs’ta gördük, Tuzla’da gördük, belediye işçilerine biber gazı sıkarken gördük, Çay-Kur işçileri Hak-İş’e geçmeye zorlanırken gördük…
- Peki sizin piyasaya bakış açınız nedir?
Biz ne piyasa mekanizmasını her açıdan denetlemeye çalışan devletçi bir politika olmalı diyoruz, ne de AKP’nin 5-6 yıldır uyguladığı gibi kökten piyasacı bir politika… Sosyal demokrasi özelleştirmeye de, piyasa mekanizmasına da eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Ama eleştirel bakış açısı derken piyasanın başarılarını veya pozitif taraflarını görmezden gelmez, “Piyasaya sonuna kadar karşıyım” tavrını benimsemez. Ancak şunu bilir: Müdahalesiz, denetimsiz bir piyasa mekanizması eşitsizlik, dezavantajlı sosyal kesimler, mağdurlar yaratıyor. Piyasa mekanizması işsizliğe ve yoksulluğa karşı çözüm üretmekten aciz. Çevrenin tahribine yol açıyor. Bütün bu nedenlerle piyasanın denetlenmesi ve yönlendirilmesi gerekli. Sadece sosyal açıdan değil, ekonomik açıdan da denetleme gerekir. Çünkü uluslararası rekabet gücüne sahip olabilmeniz, teknolojik yenilik yapabilmeniz ancak devletin rasyonel düzenlemesiyle mümkündür. Ama bu düzenleme de eski devletçi kafayla yapılamaz. Bu ancak bir yandan sendikalarla bir yandan iş çevreleriyle diyalog içerisinde yapılabilir.
Türkiye’de sol görevini sadece eleştiri yapmakla kısıtlıyor. Halbuki amaç eleştirmenin ötesinde geliştirmek ve dönüştürmek. Böyle bir sol Türkiye ekonomisini dönüştürebilir de…

LİBERALLERDEN FARKLIYIZ; SOSYALİSTLERE AÇIĞIZ
- 10 Aralık’ın SHP’den farkı ne?
Birçok konuda örtüşüyoruz. Ama sadece 10 Aralık’la SHP’nin birleşmesi şu anda yeterli bir sıçrama yaratmaz. Gelecekte yaratır mı, o da ucu açık bir soru. Daha kapsayıcı ve kavrayıcı bir süreç öngörüyoruz. O nedenle yeni bir parti dediğimiz zaman içinde tabii ki SHP’liler de olmalı, hatta bizimle aynı görüşte olan DSP’liler de, CHP’liler de…
- ÖDP’yle ne gibi farklarınız var?
Birincisi ÖDP 10’uncu yılını tamamlamasına rağmen hala çok ciddi ilkesel tartışmalar yaşıyor. ÖDP sol geçmişin bagajını çok fazla taşıdı ve bu geçmişten gelen tartışmaları da makul bir sürede aşamadı. İkincisi, ÖDP’deki pek çok arkadaşımız “Ben sosyalistim” diyor ve ÖDP’yi sosyalist bir parti olarak niteliyor. Biz ise “Sosyalistlere de, demokratlara da açık sosyal demokrasi odaklı bir partiyiz” diyoruz. Burada önemli husus şu: Biz sosyal demokrasiyi ve bugünkü sosyalist enternasyonali önemsiyoruz, ama bizim açımızdan görünebilir gelecekte üretim araçlarının kolektif mülkiyeti diye bir hedef yok.
- Peki liberallerden nerede farklısınız?
Farklıyız, çünkü insan özgürlükleri eşitlikle ve ekonomik sosyal olanakla hayata geçer. Aksi takdirde özgürlükler kâğıt üzerinde kalır. İnsanların 5 kilometre gidecek paraları yoksa seyahat özgürlüğü bir şey ifade etmez. Biz iş, konut, sağlık, eğitim alanlarında piyasa yasaklanmalı demiyoruz, ama devlet bu alanlarda vatandaşının önünü açmakla görevlidir.
-Sizi daha yakından tanımak isteyenler ne yapabilirler?
10 Aralık’ın web sayfasına bakabilirler. www.10aralik.org. “Bize kendinizi daha iyi anlatın” diyen gruplar varsa, çağırırlar, arkadaşlarımız gider anlatır. Onun da ötesinde aramıza katılabilirler. Siyaset illa 24 saat isteyen bir iş değildir. Herkes ilgi duyduğu kadar, imkânları yettiği kadar katılır. Burası okumuşların veya seçkinlerin hegemonyasında olan bir hareket değil. 10 Aralık Hareketi herkese açık. Çünkü “Biz bensiz olmaz değil, sensiz olmaz” diyoruz.


Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la öğretim üyesi olduğu Bilgi Üniversitesi’nin Kuştepe’deki kampusunda görüştük.

KEMALİSTLERLE MESELEMİZ VAR, AMA “ATATÜRK’LE HESAPLAŞMA” TEZİNİ DE ANLAMLI BULMUYORUZ
- 10 Aralık Hareketi’nin Atatürk ile ilişkisi nedir?
Kısaca birkaç maddeyle şöyle sıralamak mümkün:
1- Atatürk Türkiye’nin modernleşmesi sürecinde son derece büyük rol oynamış, önder rol oynamış bir insandır. Atatürk döneminde büyük bir sıçrama gerçekleştirilmiş ve çok ciddi reformlar yapılmıştır. Nokta!
2- Bize göre Atatürk döneminde yapılan bazı şeyleri eleştirmek tabu değil. O dönemin de kusurları olmuştur ve eleştirilebilir. Ancak hataları, kusurları değerlendirirken o dönemin koşullarını da göz ardı etmeme şartıyla…
3- Atatürk ile değil, ama kimilerinde gördüğümüz Kemalist anlayışla meselemiz var. Çünkü bu anlayış tarihi doğru okuyamıyor, 1923’ten önceki modernleşmeyi görmüyor, dahası AB’ye karşı, yenileşmeye karşı, gerçekçi analiz yapmayı beceremiyor, demokratikleşmeyi istemiyor, Kürtlerin haklarını istemiyor, laikliği en katı biçiminde uygulamak istiyor, iktisat politikası 1930’larda kalmış vs… Bizim gözümüzde bu tip insanların İkinci Dünya savaşında dağlara kaçıp, savaşın bittiğinden haberi olmayan Japonlardan farkı yok.
4- “Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmak” ifadesi bizim için de doğru bir ifadedir, ancak o dönemin bugün aynen tekrarlanması veya benzer politikalarla Türkiye’nin bugünkü sorunlarına çözüm üretilmesi imkanı yoktur.
5- Bu arada tabii biz Türkiye’de bazı kişilerin söylediği gibi “Atatürk ile hesaplaşmadan demokrasi kurulmaz” tezini de hiç anlamlı bulmuyoruz.

YÜZDE 47’NİN ÖNEMLİ BİR KESİMİ DE AKP’DEN TEDİRGİN
Şimdi tartışılan soru şu: “Odak” olduğu tespit edilmiş bir iktidar Türkiye’yi nasıl yönetecek? Sizce de zor mu, yoksa bu kararı 1-2 ayda unutturabilecek gelişmelerle yola devam edebilir mi?
Zorluğu tabii ki var. Bir kere kamuoyunun AKP’ye bakışında bir sorun oluştu. En büyük zorluk orada. Kamuoyu derken buna hem seçmen kitlesini hem de bürokratların, yargı mensuplarının, üniversite mensuplarını dahil ediyorum.
- Yüzde 47’yi dahil eder misiniz?
Elbette AKP’nin bir çekirdek kadrosu var. AKP yanlış da yapsa görmek istemeyen veya gördüğü halde savunacak bir çekirdek kadrosu var. Ama yüzde 47’nin tamamı “Bundan sonra hayatım boyunca AKP’ye oy veririm” diye düşünen insanlar değil. Veya “AKP ne yaparsa yapsın ben desteklerim” diyen insanlar değil. Hatta geçen seferki o yüzde 34’ün de hepsi öyle değildi. Dolayısıyla tabii ki 22 Temmuz’da AKP’ye oy vermiş insanlar da şimdi farklı bakıyor AKP’ye… Onların da önemli bir kısmı tedirgin.
- Tedirgin bakmalarının sebebi “Aaa meğer sen de laik değilmişsin, odakmışsın”dan mı kaynaklanıyor, yoksa “Sen de beceremedin”den mi?
Tabii ikincisi. Çünkü odak dendiği zaman onun yorumunu herkes farklı yapacak. Yani AKP hakikaten laiklik karşıtı eylemlerin merkezi niteliğinde bir partiye dönüşmüş müydü? Bunu herkes olumlu yanıtlamayabilir, ama genel kabul “AKP de işin tadını kaçırmıştı”, en azından “Böyle bir izlenimi doğurmamalıydı” yönünde…

MAHKEME KARARI KAMU VİCDANINDA ONAYLANDI
- Yani Mahkeme’nin kararı kamu vicdanında da kabul gördü mü sizce?
Bakın benim çok saygı duyduğum hukukçulardan biri olan Rıza Türmen “Yargı süreci gayet sağlıklı işlemiştir ve dengeli bir karar çıkmıştır.” dedi. Ve AKP’yi büyük ölçüde destekleyen Nazlı Ilıcak da “Karar dengeli” dedi.
- Dış basından, AB’den ya da ABD’den de tersi yönde bir ifade gelmedi galiba?
Hayır, bu kararı dış merkezler de dengeli buldu. Ama en önemlisi toplumun büyük kesimi dengeli buldu. Toplumun büyük kesimi, “Evet, AKP’ye bir ihtar faydalı oldu” diye düşünüyor şimdi.
- Bu fikre ilişkin dayanağınız ne?
Ben şuradan çıkartıyorum; şimdi normal zamanda  görüşlerini pek paylaşmadığım birçok insan iyi oldu diyor. Ceza almaması gerekirdi diye düşünmesini bekleyeceğim insanlar dahi iyi oldu bu karar diyor…
- Bir razı oluş mu, özeleştiri mi?
Yani biraz razı oluş denebilir, ama öyle bile olsa sonuçta bu dediğim insanlardan bir kısmı da itiraz ederdi. Ama etmediler. O yüzden şu çok açık: AKP bir gol yedi dediler ister istemez. Yani bu ilk karar açıklandığı zaman, televizyonlar gösterdi, çeşitli il ve ilçe örgütlerinde insanlar havalara fırladılar, öpüştüler, çak yaptılar falan. Ama bir gece uyuyup da ertesi gün kalktıklarında ister istemez fark edecekler ki bir gol yedik. Bu süreçten biz Anayasa Mahkemesi gibi en üst yargı organının cezalandırdığı bir parti olarak çıktık. Şimdi bu bir yara almaktır, bunun hiç tartışması yok. Zaten Başbakan da konuşmalarında bu yüzden çok dikkatli davranıyor.

BAŞBAKAN KONUYU KAPATMAYI İSTİYOR
- Nasıl bir dikkat bu?
Bu konunun daha fazla tartışılmasını istemiyor. Çünkü bu konu ne kadar tartışılırsa o zaafı tartışılmış olacak. Yani haklı mıydım haksız mıydım, odak mıydım odak değil miydim, mahkeme doğru mu karar verdi yanlış mı karar verdi… Şimdi o kadar sevindiğinize göre yanlış karar vermiş değil demek ki bir anlamda. Çünkü daha o anda şunu diyebilirdi bütün il ve ilçe örgütleri; “Ayıp denen bir şey var, ne biçim karar Allah aşkına…” Ama öyle demediler. “Yaşa” diye ayağa fırladılar.
Bir düşünün, TBMM Başkanı karar açıklanır açıklanmaz “Çok iyi oldu” dedi. Zaten o yolu gösterenlerden birisi de kendisiydi. Düşünebiliyor musunuz, AKP’nin bir milletvekili Meclis Başkanı olmuş, önemli bir göreve getirilmiş ve “Üçüncü bir yol olsa iyi olur” diyor. Yani kendi partisi için ceza öneriyor. “Ama ağır vermeyin ne olur hafif bir ceza verin” diyor.
- Bu formül arayışı sizce “Anayasa Mahkemesi vesayetçidir, kapatır” ön kabulü yüzünden mi, yoksa “AKP’nin de suçları var” eleştirisi nedeniyle miydi?
Tabii ki AKP’nin bazı konularda kusurları olduğunun, açıkları olduğunun bilinciyle… Bir de mahkemenin benzer konulardaki kararlarına bakarak.

AKP’NİN ÖNÜNDE İKİ İHTİMAL VAR
- Peki bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz; nasıl olacak sizce?
Nasıl olacak sorusunun yanıtı, AKP’nin  bundan sonraki performansına bağlı. Karizmayı çizdirdi bir kere, dolayısıyla o kararı unutturması kendi açısından en uygunu. Unutturmasının da birinci koşulu tartışmayı uzatmaması, ikinci koşulu bu konuyu hatırlatacak işler yapmaması. Yani insanların bir kısmı şimdi böyle işaret parmağı havada bekliyor, “Haa bak yine ulema dedi” demek için… Dolayısıyla bundan sonraki performansı çok önemli.
- Ümit var mı?
Bu konuda iki ihtimal de var açıkçası. Bir tanesi sağlıklı, soğukkanlı değerlendirme yapması. Bu değerlendirmeyi küçük bir grup olarak da yapabilirler. Ve derler ki; “Biz hakikaten iktidarda kalmak istiyorsak böyle sakıncalı fiilleri tekrarlamayalım, tekrarlayanları uyaralım, cezalandıralım, kendi evimizin içini temizleyelim, bu bir dönüm noktası olsun.” Bu daha akılcı, daha rasyonel bir tavır.
- Rasyonel olmayanı?..
Eğer zedelenmiş egolarını tamir etmek amacıyla “Biz onlara gösteririz” deyip, başka bir yerlerden dolaşıp, puan almaya kalkarlarsa çok riskli ve kendileri açısından bence olumsuz bir strateji olur. Dolayısıyla bu işte AKP içindeki daha deneyimli, daha sakin ve milli görüş geleneğinden gelmeyen insanların rolü şimdi önem kazanacak.

KÖKSAL TOPTAN GİBİLER ARTIK DAHA GÜÇLÜ
- Ama onların da güçleri var mı sizce?..
Güç bazen sayısaldır, bazen ideolojiktir, düşünseldir. Şimdi onlar güç kazandılar. Yani mesela şu anda Köksal Toptan güç kazandı. Köksal Toptan parti içinde de güç kazandı, toplum nezdinde de güç kazandı. Dolayısıyla şu anda o partide daha sakin, daha soğukkanlı gitme, laiklik konusunda hatalara düşmeme potansiyeli öne çıktı. Ama her şeye rağmen ikinci ihtimal de var. Çünkü o partide egosu yaralanmış insanlar da mutlaka Başbakan’a gaz vermeye çalışacaklar.
- Siz hangi sonucu bekliyorsunuz?
Valla bunu söylemek zor, ama Tayyip Erdoğan’ın şöyle de büyük bir şansı var şuanda. Bakın Erdoğan’ın en büyük şansı Genelkurmay Başkanı’nın son günlerdeki tutumu. O tutum Türkiye için son derece önemli.

GENELKURMAY’IN TAVRI BU DÖNEM İÇİN BİR ŞANS
- Hangi tutumu kastediyorsunuz?
Genelkurmay Başkanı’na Mahkeme kararıyla ilgili yorum sordular. “Mahkeme kararıyla ilgili bana yorum soruyorsanız çok üzülürüm” dedi. Şimdi beş sene evvel olsaydı Genelkurmay Başkanı “Mahkeme doğru bir karar vermiştir, az bile vermiştir’ diyebilirdi.  Ama şimdi o kadar dikkatli konuştu ki… Ve o sahneyi televizyonda izledim, genç basın mensuplarını uyardı. “Bunu hakikaten merak ediyor musunuz” dedi, “Bunu merak etmeniz doğru bir şey mi” dedi. Yani bir anlamda bir ders verdi ayaküstü. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın en büyük avantajı şu anda onunla savaşa girmeye niyetli olmayan, demokratikleşme yönünde bazı adımları kabullenebilen bir ordu komutası var.
- Başbuğ için de aynı çizgi söylenebilir mi?
Tabii, ama şimdi burada bazı demokratikleşme adımlarını kabullenebilen derken ben asker son derece demokratik demiyorum. Yani ordunun da kendine göre bakış açısında bugün hala bazı kısıtlar olduğu, bazı engeller olduğu bir olgu. Ama Tayyip Erdoğan meselesini konuşuyoruz şu anda. Tayyip Erdoğan meselesi açısından ortada bir avantaj var.

AKP’NİN “MEŞVERET”E İHTİYACI VAR
- Bu ortamın yakalanmasına Ergenekon davasının katkısı olmuş mudur? Ergenekon olduğu için asker daha alttan alıyor olabilir mi?
Hayır, bence buna bağlı bir durum değildir, çünkü üst düzey komutanların demokrasi konusunda benim gibi kişilerden farklı düşündüğüne inanıyorum. Kürt konusunda, Kürt sorunuyla ilgili benden farklı düşündüklerine inanıyorum, AB ile ilgili benden farklı düşünüyor olabilirler, ama sonuç itibariyle yüzleri Batıya dönüktür. Elli yıldır NATO’nun içindeler. Meslek yaşamlarının önemli bir kısmını NATO’da yaşıyorlar, yurtdışında yaşıyorlar, Amerika’dan haberdarlar, Brüksel’den haberdarlar, ilişkilerden haberdarlar, Türkiye’nin bulunduğu bölgede AB’den de çıkalım, NATO’dan da çıkalım demeleri mümkün değil.  Yüzümüzü Avrasya’ya çevirelim demeleri mümkün değil.Türkiye’nin realitesi buna uygun değil. Dolayısıyla bunun bilincinde olan insanlar.
- Bu tavırları Mahkemeyi de rahatlatmış mıdır?
Ee tabii, etkisi olmuştur. Anayasa Mahkemesi de sıkıntı çekmemiştir o konuda. Yani ordu da şunu dedi bunu dedi diye ilgilenmek zorunda kalmamıştır. O yüzden şimdi Tayyip Erdoğan’ın ve çevresinin yapması gereken böyle bir avantajı da kullanıp, belki biraz parti dışındakilerle görüşme, konuşma, onların sevdikleri terimle “meşveret”, görüş- alışverişi, tavsiye alma… ve en önemlisi “Bizim hatamız nerede açıkça söyler misiniz” sorusu.
- Başbakan bunu sorabilir mi sizce?
Bence Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sorabilir, ama Erdoğan’ı bilemem.

DEMOKLESİN KILICI ORADA DURACAK
- Peki ama “Yüzde 47 almış olan bir partinin tepesinde de Demokles’in kılıcının olması ayıp değil mi Hocam” dersek?
Şöyle söyleyeyim; mesela Avusturya’da Jörg Haider’in frenlenmesi AB’nin müdahalesiyle oldu. Avusturya’nın içişlerine müdahaleydi o aslında. Zaten AKP’nin esas hatası da aslında tam bu konuyla ilişkili, AKP’nin demokrasiye bakışıyla… Zaten Türkiye’deki merkez sağın bakışı hep böyle olmuştur; sandıkla sınırlıdır. Yani demokrasiyi sadece bir çoğunluk rejimi olarak görürler. O nedenledir ki “çoğunluk rejiminden çoğulcu bir anlayışa geçemediği sürece” AKP’nin tökezlemesi ihtimali var. Şimdi eğer o Demokles’in kılıcı eğer bir yargı kararına dayanıyorsa veya insan hakları evrensel bildirgesine dayanıyorsa veya AB’deki insan hakları anlayışına dayanıyorsa o kılıç orada durur.
- Dayanıyor mu?
Ben şöyle düşünüyorum; AKP’nin çeşitli konulardaki laiklikle ilgili tutumlarında sorunlar var. Ama Türkiye İran’a benzer veya  Afganistan’a benzer diye bir şey de görmüyorum. AKP de zaten istemez bunu. Ama dinin giderek ağırlık kazandığı bir toplumsal yaşam, ister istemez siyasetin de dinden etkilendiği bir alan olması anlamına gelir. Tabii ki bu Demokles’in kılıcı derken, sık sık olsun, hepimiz yapalım anlamında söylemiyorum. Türkiye siyasetinin bir realitesi olarak söylüyorum. Kaldı ki oradan kurtulmanın yolu da belli. Yani tekrardan “Avrupa İnsan Hakları kararını ulemaya sorun” derse anında bir sürü insan ayağa fırlar bak yine aynı şeyi söyledin diye. Ama onun da dersini almış olması lazım.

BAYKAL BU OLAYI KAŞIYIP DURMAMALI
- CHP Lideri Deniz Baykal’a burada düşen bir görev var mı sizce?
Tabii ki, siyasetimizin daha düzgün, üretken, çözüm üretici bir rotaya girmesini istiyorsak her şeyi Tayyip Erdoğan’dan, her şeyi AKP’den beklemek anlamlı değil. Onun için dönüştürücü bir muhalefet anlayışı şart. Baykal da gerilim politikasının Türkiye’nin aleyhine olduğunu görmeli. Gerilimi düşürmek konusunda hepimize pay düşüyor. Elbette, buradan birinci ders çıkarması gereken AKP’dir, ama muhataplarının veya muhaliflerinin de bunu kaşıyıp kaşıyıp AKP’yi yıpratmaya çalışmalarının, eğer akıllarından geçiriyorlarsa, Türkiye toplumunun davranışlarına nasıl etki yaptığını düşünmeleri lazım.
- Siz AKP’ye yeni bir sayfa açıyor musunuz?
Yeni sayfa açmanızı biz destekliyoruz diyorum. Bugüne ve geleceğe bakalım. Dolayısıyla ben bir yurttaş olarak Tayyip Erdoğan’dan Anayasa Mahkemesi kararından sonra kendi iç hesaplaşmasını yapmasını ve özellikle toplumda laiklik konusunda kaygısı olan kesimin kaygısını ciddiye almasını ve mahkeme kararında özellikle vurgulanmış olan hataları tekrarlamamasını bekliyorum.

BAKANLAR KURULU’NDA DEĞİŞİKLİK HEMEN OLMAZ
- Bu özeleştiriyi Anayasa Mahkemesi uyardı diye yapmayı içine sindiremeyebilir mi; bu da Başbakan’ı kısıtlayan bir zorluk mudur acaba?
Bakın ben “Milli Görüş gömleğini çıkarttım” gibi bir cümlenin peşinde değilim. Ben bir davranışın peşindeyim, bir tutumun peşindeyim. O tutum ve davranış vücut diliyle de ortaya çıkar. O tutum ve davranışın böyle herkesin senelerce hatırlayacağı bir cümle olması şart değil. Yüzde 47 oy alan bir partinin özgüvenini göstersin yeter.
- 31 Temmuz, yeni bir 22 Temmuz olabilir mi?
Göreceğiz… Çünkü aslında 22 Temmuz’un tipik bir seçim konuşması olduğunu sonradan anladık. O meğer seçim sonrasında kazanan insanın yapacağı şık bir konuşmaymış, ama sadece konuşmaymış. O nedenle ben ümitli bakıyorum demiyorum, göreceğiz diyorum. Dilerim, yapar diyorum.
- Bakanlar Kurulu’nda değişiklik şart mı sizce?
Bence Bakanlar Kurulu’nda yapacağı değişikliği hemen yapmak istemez. Çünkü o da ŞU demek; eleştiriler yapıldı, karar verildi, biz de şimdi bakanlarımızı değiştiriyoruz. Şimdi o kişileri bir defa aslanın önüne atmış olur. Yani “sorun bu insanlarda” demiş gibi olur.
- Bu konuşma unutulmaya başlanınca olabilir belki?..
Tabii tabii.  Ben şöyle düşünüyorum, iki örnek vereyim; YÖK Başkanı da yanlış bir seçimdi, Milli Eğitim Bakanı da yanlış bir seçimdi.
- “Madem ki odak dendi o zaman kapatılmalıydı”; bu görüş ne dersiniz?
Bu bence mekanik bir yorum. Odak olmanın tek bir kimyasal formülü yok. Şimdi öğrenci disiplin yönetmeliğinde kopya çekmeye belli bir ceza verilmiştir. Halbuki kopya çekmeden çekmeye çok fark vardır. Yani sınava girdiği anda yanındaki arkadaşa bakarak kopya çekmekten tutun dışarıdan kâğıtlar hazırlayıp cebine koymak vardır, dışarıdakilerle cep telefonuyla haberleşip çekmek vardır, beş kişi bir network grup kurup ortaklaşa çekmek vardır. Şimdi bunlar arasında hepsi aynıdır demek bence MEKANİK bir bakış açısı. Şimdi odak denildiği zaman “kardeşim odak dediysen kapatırsın”… Hayır, öyle mekanik değil. Hayatın hiçbir problemi o kadar mekanik değil.

HAŞİM KILIÇ’IN ÇIKIŞI YANLIŞTI
 - Anayasa Mahkemesi’ne haksızlık edildi mi sizce dört aydır?
Haksızlık edildi tabii. Anayasa Mahkemesi’nde bulunan kişileri hiç tanımadan uzaktan bir komplonun, bir darbenin parçası olarak göstermek bence abartılı bir ifadeydi.
- Laiklerin ağızlarına bir parmak bal sürüldü yorumu kulağınıza nasıl geliyor.?
Ben olsam kendimi asla bu terimlerle ifade etmezdim.
- Tam tersi de söyleniyor: “Aslında AKP’ye ceza verilmeyecekti, laikleri dengelemek için AKP’ye haksızlık yapıldı…”?
Ben buna hüsnü kuruntu derim. Yani şimdi Türkiye’nin siyasi istikrarını, ekonomik istikrarını düşünmüşler midir, muhtemelen düşünmüşlerdir. Ama diğer bu tip düşünceler bence hakaret sayılacak ifadeler.
- Şu çelişki değil mi sizce; bir yandan Anayasa Mahkemesi Başkanı “Şu parti kapatma işini bizim üzerimizden alın” diyor, bir yandan da “Ciddi bir ihtardır” diyor. Ciddi bir ihtar varsa ortada, o zaman iyi ki Anayasa Mahkemesi de bu davaya bakmış denmez mi? Ya da tam tersi…
Onu söylemesi bence hatalıydı. Parti kapatma elbette çok istisnai durumlarda olmalıdır. Kolay bir iş olmamalıdır, tereddütsüz kolay bir iş olmamalıdır. Ama adamı elinde tüfekle, silahla görmediğimiz sürece şiddete başvurmamış sayacaksak da o zaman başka hiçbir gerekçemiz olmaz. Şimdi bu konu tartışılmaya muhtaç bir konudur. Böyle bir cümlede çözülebilecek bir konu değildir bence.

400 DELİLDEN 30’UNUN KABUL EDİLMESİ BİLE ÇOK CİDDİ
- Peki, o zaman daha zorunu soralım şimdi: Sonuca bakıp o zaman Başsavcı iyi ki bu davayı açmış mı diyeceğiz, yoksa keşke Başsavcı açmasaydı da sorun siyasetin kendi ritmi içerisinde mi çözüldü diyeceğiz?
Şöyle söyleyeyim, şimdi bunun cevabı bence Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla netleşti. Şimdi ilk dava açıldığı zaman çok sayıda insan
kızdı. Biz ise şöyle bir bildiri yayınladık: “Mademki Başsavcı bir iddianame verdi Anayasa Mahkemesi evrensel hukuk normlarına göre bu süreci işletsin.” Ama biz “yargı darbesi” demedik hemen. Çünkü bir de hukukun üstünlüğü diye de bir kavram var. Efendim Türkiye’de bizim Yargıtay’ımızın verdiği kararlar şu şu şu örneklerde belli değil mi? Evet, o örneklerde çok kesinlikle belli. Bazı örnekler var ki kararlara baktığım zaman “yanlış kesin” diye düşünüyorum.
- Hele de fonda 27 Nisan dururken…
Şöyle, 27 Nisan e-muhtırası yanlış bir şeydir, o tartışmasız. Bir müdahaledir, bir muhtıradır, kesinlikle yanlıştır. Ama 27 nisan’la Başsavcı arasında bağlantıyı zihinde kuruyoruz. Bu bağlantıyı zihinde kurduğumuz zaman da sadece bir iddiadır.
- Ama iddianame de çok kötü yorumları yapıldı hep; iddianın bir kanıtı olmaz mı bu?
İddianamenin içinde çok yanlış şeyler olabilir. Ergenekon iddianamesinde de doğru çıkması ihtimali olmayan şeyler var. Ama bu Ergenekon’un olmadığını göstermiyor. Ergenekon ile ilgili ben diyorum ki sonuna kadar gidilsin. İnceldiği yerden kopsun. Ama sonuna kadar gidilsin demek başka bir şey, iddianameyi beğendim demek çok başka bir şey. Ergenekon davası Türkiye için çok önemlidir ve demokrat insanlar bu konuda sonuna kadar gidilmesini talep etmelidir. bir koşulla; aynen bizim AKP davasında söylediğim gibi: Evrensel hukuk normlarına bağlı kalarak.Aynı şekilde ben AKP ile ilgili iddianameye baktığım zaman da gerçekten ciddi yetersizlikler gördüm. ondan dolayıdır ki, o zaman açıkladığım görüş kapatma şıkkına karşı olmuştur.
- Dört yüz delilden otuz tanesini dikkate almışlar?...
Tamam, o açıdan başarısız bir iddianame, ama kendi içinde baktığımız zaman otuz tane delil de önemsenmeye değer delilmiş ki Mahkeme böyle bir karar verdi. Bu kararı herkes tartışabilir, yıllarca da tartışılacak mutlaka, ama 11 üyeden 10’u bir yönde düşünmüşse o zaman buna karşı yanlış oldu diyenlerin de çok kuvvetli argümanları getirebilmesi lazım.

AKP demokrasiye gitmek için bir imkân değildir

Devrim Sevimay / SORU-CEVAP

‘Liberal sol’, AKP ile ittifak halinde demokrasiye ulaşılabileceğini düşünüyor. Nasıl 1974-1977’de CHP Türkiye’nin sola gitmesi için imkân değildi idiyse AKP de demokrasiye gitmek için bir imkân değil AKP’nin tarihsel eğilimi, sermaye hâkimiyetini İslami değerlerle bütünleyerek kalıcı kılmak. Oysa çağımızda, bütün demokrasi tartışması sermaye hâkimiyetinin nasıl sınırlanacağını tartışmakla başlıyor

Türkiye’deki sosyalist hareketin belli başlı isimlerinden biri olan Bianet’in Proje Koordinatörü Ertuğrul Kürkçü’yle hem solun içindeki tartışmayı hem de bir sosyalistin gözünden Türkiye’yi konuştuk.:

 “Liberal sol” sizce nedir?
Ben “liberal sol” denilen ve kendilerine böyle denilmesine izin verilen kesimin sadece kendiyle sınırlı bir iddianın ifadesi olduğunu düşünüyorum. Yani bir toplumsal hareketi veya bir toplumsal kesimi ifade etmekten çok, solun geri kalanına “doğru yol”u gösterme iddialarının toplamı olarak okuyorum bu yaklaşımı… 

- Nedir sizce gösterdikleri o “doğru yol”?
Bu “doğru yol” bugün onlara solun AKP’yle ittifakı olarak görünüyor.  Başka türlü söylersek benim gözümde “liberal sol” “siyasal kurtuluş”u, “toplumsal kurtuluş”un önüne koyuyor,  sorunu “sermaye egemenliği”nde değil, “egemenliğin biçimi”nde arıyor…Aynı hata 1974-1979 döneminde de yapılmıştı. O zamanlar da CHP ile ittifakı Türkiye’nin sola gitmesinin en önemli imkân olarak gören bir akım vardı. Çok ilginç biçimde bugün “liberal sol” denilen kesim de büyük ölçüde o akımdan geliyor. Bu kez de AKP ile ittifak halinde demokrasiye ulaşılabileceğini düşünüyorlar.  
 
AKP DEMOKRASİ ADINA BİR İMKÂN DEĞİL 
 
- Kavga da buradan mı çıkıyor?Şuradan çıkıyor: Onlar bu ittifakı her şeyin merkezine koydukları için bu ittifaka kuşkuyla bakan herkesi “demokrasiye kuşkuyla bakan”; bu ittifakı güçlendiren her şeyi de “demokrasiyi güçlendiren süreçler” olarak değerlendiriyorlar. Ben bunun tam manasıyla bir yanılgı olduğu kanısındayım. Nasıl 1974-1979 döneminde CHP Türkiye’nin sola gitmesi için bir imkân değildi idiyse AKP de demokrasiye gitmek için bir imkân değil. Demokrasinin biricik imkânı halkın kendi öz eylemliliğidir ve bunun dışında bir demokrasi imkânı da yoktur. 

- Bu arada ama size de demokratikleşmeyi küçük gördüğünüz eleştirisi yapılıyor; ona ne diyeceksiniz?
Bir kere her şeyden önce burjuva demokrasisinde demokratik olan her şey işçilerin mücadelesinin ürünü. Demokrasiyi küçümsemek söz konusu bile olamaz. Demokrasinin sınırlarındaki her genişleme iyidir. Sorun AKP’nin bir demokrasi dinamiği olmasına imkân vermeyen öz tabiatıdır. 

- Nesine ikna olmuyorsunuz AKP’nin?
AKP’nin tarihsel eğilimi, sermaye hâkimiyetini İslami değerlerle bütünleyerek kalıcı kılmak. Oysa çağımızda, bütün demokrasi tartışması sermaye hâkimiyetinin nasıl sınırlanacağını tartışmakla başlıyor. Taksim 1 Mayıs 2008’e bakın, kendinizi AKP’nin demokratik kapasitesine ikna edebiliyorsanız edin.    
 
ERGENEKON’DA “ÇATLI” FİGÜRÜ YOK 
 
- Ya peki Ergenekon? Orada ikna olmadığınız ne var; niçin Susurluk’taki tepkiyi vermiyorsunuz?
Bir kere ben Susurluk’la Ergenekon arasında nitelik bakımından bir fark görmüyorum. Susurluk kovuşturması devletin kendisini illegal unsurlarından arındırmasıydı; Ergenekon da… 

- Madem fark yok, o zaman Susurluk’taki “Bir Dakika Işık Kapatma” eyleminin benzeri şimdi niçin yapılmıyor; aylardır bu soru tartışılıyor, ama tam yanıtı alınamadı bir türlü; sizce niye?
Birincisi Susurluk’ta açığa çıkan güçlerle sol arasında 1980 öncesinden, sivil alandan gelen bir çatışma vardı. 

- Yani Susurluk’ta biliyorsunuz ki “Çatlı seni öldüren adam”?..
Bu kadar basit işte… 

- Peki sol için Ergenekon’da böyle isimler hiç yok mu?
Şimdi solun geçmişinden tanıdığı karşı sivil kuvvet MHP, ama Ergenekon’dan MHP çıkmadı, çıkmıyor da… Ergenekon’da kim var? Daha çok hepsi şurada memur, burada subay, orada mafyacı anonim tipler. Yani sivil alanda, bir toplumsal mücadele içersinde karşı karşıya gelinen değil de, perde gerisinden suikastlarla, sabotajlarla giden bir ekip. O nedenle bunu süre giden mücadelenin bir uzantısı olarak algılamakta bir sorun yaşanmış olabilir. Dahası, tanıdık figürlerin bir kısmının üzerindeki “sol” etiketinin de tereddütlere yol açtığı ortada. 

- İyi, ama karşıda önceden bilinen figür bulamamak Ergenekon’a tavır almamak için sebep midir?
E