ÖFKEMİN GÖZLERİ SU

17/5/2009 · Kategori: Siir

ÖFKEMİN GÖZLERİ SU

 

nasıl severim temmuz'u

acıyı ağıdı külü

ağlamak ve tüketmek umudu

öldürmek öldürmek yeniden

asaf'ımı

hasret'imi

gürcan'ı

 

dört yüz yıllık bir yetim

kahrın akşamlarında

diriltmek yeniden han'ı sultan'ı

sevginin gazelinde

metin canı

asım canı

aysan'ı

 

geçip gitmek var mı öyle

bir semah halkasından uçar gibi

durmak yok önünde rüzgarların

esmek esmek delice

esmek

çimence

uğurca

çiçekçe

 

öfkemin gözleri su

asılmış yangın yerinde

şimdi daha iyi anlıyorum

günah karanlığında hızırları çağın

kör inancın yobazın alçağın

sivas'ı ağıt ağıt

tutsak alması

 

uçan kuşa akarsuya

verilecek bir hesap var

korkaklığın rengi mi akşam kızıllığı

değişmeyen iklimler

                          umarsız duyarsız

dört yüz yıl önceki sanki

bulutlar gene yağmursuz

 

 

türkülerim yarım

sazlarım kırık

sivas'ın gırtlağında elleri

çoğalmış hızır paşalar

otuz yedi can ateş ve nar

yollar geçiyor yüreğimden

yakın bizi yakın

bu ateş bir gün sizi de boğar

 

unutulmuşum yıldız dağı

afetin ateşine düştüm

yollar üstümde pir sultan

gözleri hem güneş hem ay

yanmışım külüm

bir delişmen sevda şurda

değil ki bu ilk ölümüm

 

yel vurur savrulurum

kalk de kalkamam

öldüğüm doğru

yalnız yetim kaldığım

ne ağıt ne acı ne söylev

çekemez bunca özlemi

otuz yedi can yürek çiçeği

bir yüzü yangın sevginin

ötekisi özgürlük gülü

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 9-11)

İkinciyeni Döneminde Dağlarca’nın Dili/ Ömer Demircan

3/4/2009 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

A. Şiir üzerine yorum ve incelemelerde ‘dil’ sözcüğünün en az iki anlamı var: ‘dil’, ‘anlatım’. ‘Dil’ yalnızca: “ses, bürün, ek, kök/sözcük” gibi sözel birimler ile onlar arasından biçimlenme, dizim özellikleri ile anlama uyan seçimi içerir. ‘Anlatım’ ise, düşünsel iletimde metin türüne, konuya, beklenen yoruma göre dilin nasıl kullanıldı-ğını gösterir. Bu yazıda ‘dil’ birinci anlamla kullanıldı.

Türk şiirinde ikinciyeni adı verilen bir dönem var. İncelemelere göre oluşumu (1954-1960) arasına denk geliyor. O yıllarda yönetimin uyguladığı baskı aydınlanma-yı toplumsal yaşamı çok olumsuz etkiledi. Acaba o dönemde Dağlarca’nın şiiri de yö-netimin baskısından etkilendi de, gerek dili gerekse anlatımı tutuldu mu? O etki aca-ba Ăsŭ (1955, 302 s.), Delice Böcek (DB,1957, 56 s.), Mevlana’da Olmak: Gezi (1958, 39 s.), Batı Acısı (BA, 1958, 178 s.), Hoo’lar (1960, 70 s.) adlı kitapları için-deki şiirlere de işledi mi? [2]

Bilen bilir. 1950-1960 yılları arası Halkevi kitaplıkları yokedildi. Yabancıdilde öğretime geçişle aydınlanma durakladı. Türkçe engellendi ama özleştirme durdu mu? Hayır, yürüyor. Özleştirme ne demek? “ (i) bir yandan yabancı sözcüklerin anlam-larını, öte yandan (ii) üretilen yeni kavramları Türkçe alımlı yeni biçimlere yükle-mek”, böylece sözlüğü zenginleştirmek demek. Ancak, Dağlarca’nın 1960 sonrasında okurları artınca, 1954-1960 şiirlerinin özleştirmeye ardıl katkı sağladığından, elbette düzyazıya, günlük konuşmaya yansımaların olduğundan da söz edilebilir.

Dağlarca: BA 69: ‘tan agaranaca’ (kadar), 132 ‘bir eğri otça’ (gibi) derken, “ağaranaca”, otça” gibi iki yeni kavram mı üretmiştir? Hayır, orada “-cA” ekinin kullanım alanını genişletmiş, uyuyan Türkçe biçimleri uyandırmıştır. Sözcük üretmiş olmak için yalnızca biçimin değil, kavramın da öncesiz olması gerekir. Bir şair yeni olan ne üretir? Yalnızca ‘düşünce’, ‘deyiş’ , ‘imge’ mi? Şair sözlüksel yeni kavram da üretir mi? Zor da olsa denemelidir.

Özgün Deyişler ile bağlaşımları şiirlerden kopararak vermek pek anlamlı ol-muyor. O amaçla, “ARTI GÜÇ” (Hoo’lar :s. 29) adlı şiiri bütünüyle alıyorum. /hoo/’nun anlamı üzerine kararı kendiniz verin.

 

1.a. Çekmek değil ağaçların maviliğe ettiği,

1.b. Kuşlar gökyüzünü iteler.

2.a. Anlamlar daha da büyürken sessizliği duyarım:

2.b. Bir köyü bir karanlığa bir kötü yön iteler.

3.a Dağlar nidecek abansa da denizlere,

3.b. Kıyıları azgın dalga iteler.

4.a. Öyle doludur ki buğdayla yasla  ovalardan;

4.b. Kağnılarım kırk bin yıldır öküzleri iteler.

5.a. İterken varlığım gövdemi ölüme,

5.b. Ölü beni yeryüzüne iteler.” (s. 29)

 

                Şiirdeki “artıgüçgerileten güç demek. O nedenle bu işlemde varlıklar tersine konumlanmış gibi. Söylenmek istenen düşünce, koyu yazılı 2b ve 4b satırlarında. “Karanlık” ile cehalete, “kötü yön” ile inanca ya da yönetime gönderme yapılıyor. ‘Bir köy’ denilerek yargı ‘ulusal bütünlük’ten yalıtılmış, çünkü baskı var. “Kağnı” ile “öküz” 1950’ler Anadolu’sunda süregiden uygarlıkta geri kalmışlığı simgeliyor.

Hoo’ ne demek? Dağlarca ‘bağarı, ayrılmış, yaslar uzunluğu’ diyor. “Çocuklu-ğum köyde geçti. O zamanlar, çifte koşulmayan hayvanlar ikiye bölünürdü: sığırlar, mandalar: Sığırları güdene ‘sığırtmaç’, mandaları güdene ‘mandacı’ koyunları gü-dene de ‘çoban’ denirdi. Sabahları herkes danasını, ineğini ‘sığıra salar’, hepsi köy meydanında toplanınca da, sığırtmaç onları alır, ‘sığır yolu’ndan otlağa götürürdü. Sığırlar doğru yürüsün, yanlardaki ekili alana girmesin diye sığırtmaç durmadan: /hoo/, /hoo/ diye bağırırdı. Bu sesi duyan sığırlar otlak yönünde yürümeye başlardı. Yandaki tarlalara sapan olursa, /hoo/ sesi ile birlikte sığırtmacın sopasını sırtında hisseder, yönünü değiştirirdi”. Dağlarca bunu bilmez mi! Acaba kitaba neden /haa/, /huu/, /heey/,... diye ad vermemiş? Demek ki “ayrılmış, yaslar uzunluğu “ ile açık neden örtülmüş.

O ileti, öylece şiirlere sinmiş ama, çok kapalı bir biçimde. Gençlerin o dönem-de bu metni kılavuzsuz anlamaları hemen hemen olanaksız. Kendinize bir sorun: siz o şiiri kendikendinize böyle mi yorumlardınız? Ben yapamazdım. Doğrusu, Dağlarca’ nın “Artı Güç” adlı şiiri, Ece Ayhan’ın “Çapalı Karşı (1958) adlı şiirinden daha ötelen-miş, daha çekingen kalıyor.

Başkaca özgün deyiş örnekleri de var: DB 18: yokun gücü, 55 yeraltı gölgele-yin, içi yelli taş, Gezi: 18 Gider toprağın yatay acısı, gider bir ışık üstünde, 25 Ölü er-tesi değil, bir Pazartesi, BA 119 yoksu bir rahatlık, Hoolar: 59 Daha yükselemez ki olduğum, 73 Ölü susar adımı, ... .

                Sözlüksel türetmelere gelince, çoğu “kadar, gibi, benzer” sözcüklerini kullan-maktan kaçınma amaçlı görünüyor. ‘Kadar’ (Ar) gibi alıntı bir sözcüğün yerine -cA, ile -cAk eklerini işletmek güzel bir dil-içi çeviridir. İnanın, Leylâ Erbil’in “ikinciyeni”sel (1959) “Hallaç” öyküleriyle karşılaştırılırsa, Dağlarca’nın türevleri çok az sayılır.

 

B. Dağlarca[3] askerî okulda okuduğuna göre, Atatürk devrimlerine bağlı kala-rak Dil Devrimi’ni benimsemiş, öztürkçe yazmıştır. 1933-1950 arasında subay oldu-ğuna göre ulusal çizgiden dışarı çıkması olanaksızdır. Kaldı ki, 1950-1960 arasındaki devlet görevi de ona izin vermezdi. Öyleyse Dağlarca, gerek 1938-1950 arasındaki askerî disiplinden, gerekse 1950-1960 arasındaki  devlet göörevinden dolayı yöne-timlerin baskısından sakınmak zorunda. ‘Toplumcu-gerçekçi’ şiir yazamazdı; ‘Garip’ akımına da katılmamış; ancak onlardan etkilenmiş mi demeli? Gene de sorunlara ka-palı, ama belli-belirsiz tepkiler vermedi denemez. Dağlarca, ülke içi ve ülkedışı sorun-larla 1960’ tan sonra mı ilgilenmeye başlamış?[4] Tutumu, Kurtuluş Savaşı ile Batı’ya ilişkin şiirleri dışında sanki o baskı dönemlerine uyuyor.

Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan “karşıdevrim”, 1950-1960 arasında aydınlanma sürecini tersine çevirdi. 1955’te okuryazar oranı %40.86 iken 1960’ta %39.48’e düştü[5]. Gazete “haber” dilinde Türkçe sözcük oranı 1946’da %57 iken Ad-nan Menderes yönetiminin son bulduğu 1960’ta % 51’e geriledi.[6]. 1952’de ortaöğre-timde, 1955’te yüksek öğretimde yabancıdilde öğretime geçilerek eğitimde kasıtlı , bugün bile önü alınamayan bir düzeysizleme başlatıldı[7].

                1954-1960 arası Dağlarca şiirlerinde yenilik sözcüklerarası bağdaştırmalara yüklenmiş. Çoğunluk geniş zamanda anlatım ile aşırı ölçüde soyut, kişilemeler ger-çek yaşamın dışında. Anlamlama olsun, algılama olsun sezgisel, günlük dilin sözlüğü ile yetinilmiş. Genel okur o şiirleri ancak yüzeysel olarak anlayabilir. Benim gibi 1950’ li yılların Toplumsal gerçekçi ve Garip şiiri tutkununa Dağlarca şiirleri o sıralar olduk-ça kuru gelmişti. Öğretmenlerim de bir yol göstermeyince pek beğenememiş, ikin-ciyeni şiirine bakış da öyle kalınca, şiiri bırakmıştım.

15 Ekim 2008’de yitirdiğimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1933-2008 arasında ken-di şiirini Türkçe yaratan[8], en büyük şairlerden biri olarak 75 yıldır okundu. Bundan sonra da Türkçe’ye en vurgun şairlerden biri olarak ilgiyle okunacak.

 

Dağlarca’nın 1954-1960 arası türetmeleri ( DB: Delice Böcek, BA: Batı Acısı )

Ek,

anlamı

Örnekler ile geçtikleri metin, sayfa.

-A

 

Hoo’lar 13 alsağa (alınması gereken)

-cA: ( gibi, kadar, benzer, kez, olarak). Ăsŭ: 17 böceklerce, 18/46/166/181 yerce, gökçe , 19 ağaranaca, 47/ 82 akşamaca, 95 yaşamlarca, 105 yazıca, 115 birce, ikice, üçce, 116 südünce, 185 yürüyüşünce, 139 taşça, toprakça, 191 tanlaraca, 222 böceklerece, 230 dizlerinece, 239/294 akşamla-raca, 244 uykuca, 253 bitkice, 258 tekce, 267 gökyüzüce. DB: 45 gönülce Gezi: 9 kopmuşçana, 26 bitkilerce, taşlarca, BA: 11. yelkenleri nece, 18 sevgice, ananca, 62 deniz ölümce eflâtun, 69 tan agaranaca, 84 Mısır heykellerince uzak, 92 gece-lerce gece, 122 ovalarca göğsü var. 123 yönlerce, 132 bir eğri otça, 147 soluğumuzca küçük, 191 yaşadığın-ca, Hoo’lar: 43 dağcana, 51 çınarca, 59 çiçekçe, 63 ce durumu,  akarca, deyerce, 72 sokaklarca.

-cAk: (kadar) Asu: 15 sevgicek, 27 ilk günücek, 67 mavicek, 71 kişilercek, 90 düşcek, 103 yeşil-cek, 106 sevicek, 183 göğecek, 195 yenicek, 198 dileğicek, 230 tüycek, 236 gececek, düşcek, 248 uykucak, 272 yeşilcek, 294 göklerecek.// DB: 19 yelcek, 29 günücek, Gezi: 39 güneycek BA:14 kırık heykellercek, 24 gök çiçekleri necek, 30 sevebildi-ğincek, 35 yeşillercek (gibi), 98 yercek, 122 sevgicek yılansı, 137 ekmeyecek, 160 resimcek, 182 yeryüzücek.// Hoo’lar: 66 sevgicek, 72 evlercek.

-cIl: ile ilgili, sever, benzer. Ăsŭ: 83 dağcıl, 107 kuşcul, 150 gececil, 248 uykucul, BA 88 sevgicil etleri.

-cIk

 

DB 19 iştecik kayalar,

-(I)l: (gibi, benzer, ilgili)  Ăsŭ: 77 dağıl dağıl, 136 ikil, üçül, 246 yoğul, 259/277 yıldızıl, 269 eskil, güdül, 260 gökcül, 185 iyicil, 291 buzul. DB: 6/45 tek çoğul, 21 evil evil, 42 öcül, Gezi: 24 gi-zil, 25 boşul, yoğul, 30 güdül, BA 123 yoğul (kalabalık). Hoo’lar 69 piçil, 76 eskil, Hoo’lar: 32 uzanı,

-gen

 

Hoo’lar 56 ikigen (üçgene benzetme)

-sIl

gibi

Ăsŭ: 203 anısıl, BA: 122”düşsül uyku, Hoo’lar: 20 yoksu, varsı (gibi) 

-lA-k

yakın

BA: 68 öllek gider (ölmeye yatkın).

-I

 

Asu: 33 olu, 58 örü, BA: 27 olu, 36 olu, dolaşı, 63 umu, 121 göklerin umusu, 244 öpü, BA: 36 olu, dolaşı, DB: 17 umu, 50 kımı-lar, Gezi: 18 umu, 45 olu, Hoo’lar: 6 hoo = bağarı, uzanı, 41 dolaşı, 62 umu, 66 ağarı, 76 olu.

-lA

 

BA: 28 sesle, 36 anıla, Hoo’lar: 30 varla.

-sI: (gibi): Asu: 82 otsu, BA:119 yoksu bir rahatlık. 226 olursu, 249 uykumsu, 277 yıldızsı, 51 ölümsü.

-(I)k

benzer

Asu: 27 yeğnik, BA: 146 küsük, 94 yeğnikliğimiz, Hoo’lar: 69 sus-uk.

-tI

 

DB: 6 oyuntu.

-mAn

 

Gezi 20 (akman), yeşilmen, sarıman.

Aykı-rılık

sürece

Asu: 70 Gece-ler-leyin, 184 iki-leyin, 90 anla-r-lığ-ın-da, 227 yiğitlik-siz, DB: 117 en aşağ, yer altı gölge-leyin, Gezi:22 yeşil-leyin, 28 sevgi-leyin, 32 mavi-leyin, Hoo’ lar: 20 düz-leyin, eğri-leyin, 34 gittik-leyin, 36 yeni-leyin.

-İm

 

Hoo’lar: 38 gidim.

-ArI

 

Hoo’lar: 68 geceride (içeride gibi).

-Ir

 

Hoo’lar: 75 git-ir

Sesler:  Asu: 80 P sesinde anılar, BA: 38 “ü” (üzülme) sesi bir ince mavilik, 153 L sesli sözler, DB: 54 He sesi Te sesi, İ sesi, L sesi, Ce sesi, A sesi, P  sesi, Me sesi, Ü sesi, Gezi: 37 B’de, C’de, L’de, H’de ahacık, Hoo’lar 68 Z’de uykusuz, boyutsuz,... .

pekiştirme

BA: 46 upulu - dağdeniz.

İkilemeler: Asu: 19 hiçil hiçil, BA: 20 yelken yelken gök, yel gemi gemi; 62 yoksu yoksu. 195 dolduru dolduru al-, DB: 26 içi yelli yelli, 57 dağılmış yazı yazı, Hoo’lar: 62 Timur oğlu Timur.

Yöresel sözcük

Asu: 126 çiçek dene yeşil, BA: 160 heykelnen / 168 dene = dane, 260 cıscılbak, DB: ağlaşırkene, boğuşurkene, ... 14 kımraşır, ırak, Gezi 21 bilem.

Sözcükler: Asu: 7 sürez (zaman), 13 gözyürek, 84 ölü/dağ/ot kez, 125 dağdanağrı yan-kı, 144 iyesiz (sahip-siz) evren, DB: 27 yeraydın (günaydın benzeri), Gezi: 31 sağ-al-da-maz, günoluğu, Hoo’lar: 38 yeşil kez.

 


 

[1] Okan Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü öğretim üyesi.

[2] Sayın Ahmet Miskioğlu ile Okan Üniversitesi Kütüphane müdürü sayın Kenan Öztop ilk baskıları bul-mada bana çok yardımcı oldular.

[3] Fazıl Hüsnü Dağlarca: 1914 İstanbul doğumlu. Babası Süvari yarbayı. Gittiği okullar: Adana,Tarsus or-taokulu, Kuleli Askeri lisesi (-1933), Harpokulu -1935. Görevleri: 1935-1950 piyade subayı, 1950’de as-kerlikten ayrıldı. 1950-1960 arasında devlet memuru. 1960’ta emekli oldu. İlk şiiri 1933’te yayınlandı.

[4] İhsan Işık (2006): Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ans. S. 980. Elvan y.

[5] MEB: Cumhuriyetin 50. Yılında Milli Eğitimimiz. MEB y 1973..

[6] İmer, K. (1976), Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK y. (1973), “Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma”, Türkoloji Derg. V/1, 175-190. // (1999), Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kül-tür Bk.y. Aksoy, Ömer Asım (1970), Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK y. Coşkun, Alev (2007) Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Kitap y. s.78.

[7] 1946’dan  sonra Milli Eğitim Bakanı artık Türk Dil Kurumu başkanı sayılmadı. MEB Talim ve Terbiye Dairesi de okul kitaplarının dilini koyu bir Osmanlıcaya çevirdi. Tutucu okul-yöneticilerinden çoğu türkçeleştirmenin karşısına geçti. Fen Bilimlerinde üniversitenin alıntı terimleri ortalığa yayıldı. O amaçla “sınav sorularının ders kita-bından sorulması” kuralı getirilerek öğrenme biçimi ile birlikte dil kullanımı da baskı altına alındı. Dil Devrimi (1928-) sonrasının toplumcu ve aydınlanmacı yazarları ile şairleri ders kitaplarına sokulmadı. O kurala uyan öğretmen uydu, uymayanlar oradan oraya sürüldü. Aydınlar ile öğretmenler, kullandıkları sözcükler ile (devrik) sözdizimi-ne bakılarak “solcu”  ya da “komünist” diye damgalandı.

[8] Cemal Süreya, belli bir döneminden sonra (1960 mı?) Dağlarca’nın, “şiirlerine öz Türkçe olmayan tek sözcük girmesi”ni istemediğinden söz ediyor: (1980, Toplu Yazılar I, YKY 1991, s. 374). 1955 yılında yazılan “Asu” nun 1967 yılında türkçeleştirilerek yeniden basılma nedeni de böylece açıklığa kavuşuyor.

İstanbul İçin Seçim İstatistikleri

1/4/2009 · Kategori: Haber

İstanbul İçin Seçim İstatistikleri

Saat 09:18 itibari ile açılan sandık oranı %100,00
Toplam Sandık28.738
Toplam Seçmen8.805.040
Toplam Kullanılan Oy7.173.310
Toplam Geçerli Oy6.974.271
Katılım Oranı (%)%81,5
Aşağıdaki listede İstanbul iline dair önde giden 3 er parti listelenmektedir.
İlçenin tüm parti dağılımları için ilçe isimlerine tıklamanız yeterlidir.
  • Parti
  • Belediye Başkan Adayı
  • Toplam Oy
  • Oy Oranı

İstanbul Büyükşehir

KADİR TOPBAŞ
3.092.493
%44,3
KEMAL KILIÇDAROĞLU
2.566.588
%36,8
AHMET TURGUT
359.486
%5,2

Adalar

MUSTAFA FARSAKOĞLU
4.573
%53,8
COŞKUN ÖZDEN
3.057
%36,0
HASAN MURAT BAŞBAY
231
%2,7

Arnavutköy

AHMET HAŞİMİ BALTACI
32.644
%41,6
İSMET GÜDEN
11.896
%15,2
AHMET ZİYA BALCI
10.072
%12,8

Ataşehir

BATTAL İLGEZDİ
82.463
%41,2
ABDÜLKADİR ÖMER ABAMOR
79.390
%39,7
NAMIK KEMAL KURT
13.547
%6,8

Avcılar

MUSTAFA DEĞİRMENCİ
95.124
%48,5
CAFER SEZGİN
73.291
%37,4
MEHMET ASLAN
10.302
%5,3

Bağcılar

LOKMAN ÇAĞIRICI
175.559
%49,2
BAYRAM ALİ ÇEŞMECİ
66.657
%18,7
MUKADDER BAŞEĞMEZ
46.406
%13,0

Bahçelievler

OSMAN DEVELİOĞLU
145.820
%47,5
SAFFET BULUT
107.656
%35,0
AYŞE YUMLİ YETER
17.670
%5,8

Bakırköy

HİLMİ ATEŞ ÜNALERZEN
75.015
%56,5
OĞUZ SATICI
31.650
%23,8
AHMET BAHADIRLI
13.872
%10,4

Başakşehir

MEVLÜT UYSAL
39.072
%39,0
MEHMET KABAN
31.781
%31,7
M.SALİH BEŞİR
11.707
%11,7

Bayrampaşa

HÜSEYİN BÜRGE
72.163
%44,5
BAHRİ SİPAHİ
57.956
%35,7
ALİ EMİNOĞLU
12.218
%7,5

Beşiktaş

İSMAİL ÜNAL
71.846
%60,7
SİBEL FATMA ÇARMIKLI
26.524
%22,4
AYFER ATAY
7.363
%6,2

Beykoz

YÜCEL ÇELİKBİLEK
47.977
%37,3
ALAATTİN KÖSELER
41.871
%32,5
ŞENEL USTABAŞI
15.138
%11,8

Beylikdüzü

YUSUF UZUN
30.191
%32,1
VECDET ÖZ
28.739
%30,6
VELİDDİN KÜÇÜK
21.929
%23,3

Beyoğlu

AHMET MİSBAH DEMİRCAN
48.264
%37,4
MUSTAFA DOLU
34.150
%26,5
MUSTAFA YELEK
16.545
%12,8

Büyükçekmece

HASAN AKGÜN
38.910
%44,0
İLKER GÜRBÜZ
38.666
%43,8
RIDVAN YAVUZBİLGE
6.442
%7,3

Çatalca

CEM KARA
9.572
%44,9
İSMAİL İP
6.095
%28,6
ENGİN AKMAN
3.691
%17,3

Çekmeköy

AHMET POYRAZ
34.089
%43,4
HÜSEYİN AVNİ SİPAHİ
33.328
%42,4
İBRAHİM ÖZER
3.371
%4,3

Esenler

MEMET TEYFİK GÖKSU
111.732
%47,5
İBRAHİM BİTİŞ
42.574
%18,1
YÜKSEL KILIÇ
32.106
%13,7

Esenyurt

NECMİ KADIOĞLU
82.795
%42,2
BÜLENT KERİMOĞLU
62.192
%31,7
TUNCER BAKIRHAN
28.833
%14,7

Eyüp

İSMAİL KAVUNCU
66.584
%37,2
A.GALİP MAMAL
57.847
%32,3
ÖZCAN PEHLİVANOĞLU
24.416
%13,6

Fatih

MUSTAFA DEMİR
103.815
%42,8
CAN ÖZYEDİERLER
71.364
%29,4
TÜRKER SALTABAŞ
32.404
%13,4

Gaziosmanpaşa

ERHAN EROL
108.193
%44,3
HALİL İBRAHİM TÜRKYILMAZ
49.959
%20,4
SALİH YAZICI
35.871
%14,7

Güngören

ŞAKİR YÜCEL KARAMAN
77.132
%43,8
LEMİ ÇELİK
49.999
%28,4
RECEP MAHMUTOĞLU
15.697
%8,9

Kadıköy

SELAMİ ÖZTÜRK
228.408
%68,4
MUSTAFA SİNAN GENİM
73.012
%21,9
NİLGÜN NURSELİ APARI
11.917
%3,6

Kağıthane

FAZLI KILIÇ
100.991
%44,9
ZEYNEL ÖZTÜRK
51.038
%22,7
HASAN HÜSEYİN CEYLAN
31.431
%14,0

Kartal

ALTINOK ÖZ
100.621
%41,3
BEKİR KILIÇ
92.395
%37,9
AHMET ÇAKIROĞLU
18.828
%7,7

Küçükçekmece

AZİZ YENİAY
166.363
%47,2
NURETTİN ŞEN
103.731
%29,4
ZAHİT AYDINLIKYURT
25.741
%7,3

Maltepe

MUSTAFA ZENGİN
153.243
%50,7
FİKRİ KÖSE
121.003
%40,0
METİN ÇELİK
8.778
%2,9

Pendik

SALİH KENAN ŞAHİN
126.339
%43,3
MEHMET SALİH USTA
93.044
%31,9
İSMAİL HASKUL
31.604
%10,8

Sancaktepe

İSMAİL ERDEM
47.296
%39,9
ARİF SAĞ
35.739
%30,2
ZARİF ASLAN
10.913
%9,2

Sarıyer

ŞÜKRÜ GENÇ
54.909
%37,5
MEHMET AKİF ŞİŞMANOĞLU
46.546
%31,8
SEDAT ÖZSOY
26.408
%18,1

Silivri

ÖZCAN IŞIKLAR
32.990
%46,6
HÜSEYİN TURAN
28.268
%40,0
AFŞİN DÜĞENCİOĞLU
3.099
%4,4

Sultanbeyli

HÜSEYİN KESKİN
72.254
%51,0
HALİL İBRAHİM ARIKAN
30.727
%21,7
MEDENİ KIRICI
17.334
%12,2

Sultangazi

CAHİT ALTUNAY
109.873
%48,4
ERCAN KARABAYIR
45.742
%20,1
HASAN AKPINAR
29.842
%13,1

Şile

CAN TABAKOĞLU
4.072
%50,9
HÜSEYİN KIRCALI
1.872
%23,4
ERMAN ÇAYIROĞLU
1.680
%21,0

Şişli

MUSTAFA SARIGÜL
97.167
%54,7
EMİN HABERDAR
33.241
%18,7
MUHARREM SARIGÜL
32.806
%18,5

Tuzla

ŞADİ YAZICI
37.052
%40,6
CEMİL EKŞİ
35.369
%38,8
İSHAK DAĞCI
6.764
%7,4

Ümraniye

HASAN CAN
130.644
%43,9
ADİL AKTAN
66.290
%22,3
MEHMET BİNGÖL
62.623
%21,0

Üsküdar

MUSTAFA KARA
113.399
%37,9
SEMA BARLIN
87.719
%29,3
YILMAZ BAYAT
61.416
%20,5

Zeytinburnu

MURAT AYDIN
66.137
%44,4
ADİL EMECAN
49.484
%33,3
MEHMET BOZTEMUR
10.953
%7,4

Ankara İçin Seçim İstatistikleri

1/4/2009 · Kategori: Haber

Ankara İçin Seçim İstatistikleri

Saat 09:18 itibari ile açılan sandık oranı %100,00
Toplam Sandık9.874
Toplam Seçmen2.978.154
Toplam Kullanılan Oy2.508.279
Toplam Geçerli Oy2.442.105
Katılım Oranı (%)%84,2
Aşağıdaki listede Ankara iline dair önde giden 3 er parti listelenmektedir.
İlçenin tüm parti dağılımları için ilçe isimlerine tıklamanız yeterlidir.
  • Parti
  • Belediye Başkan Adayı
  • Toplam Oy
  • Oy Oranı

Ankara Büyükşehir

İBRAHİM MELİH GÖKÇEK
939.365
%38,5
MURAT KARAYALÇIN
769.299
%31,5
MANSUR YAVAŞ
656.895
%26,9

Akyurt

GÜLTEKİN AYANTAŞ
8.960
%59,8
FEDAİ YAĞCI
4.625
%30,9
ERGÜL ER
1.144
%7,6

Altındağ

VEYSEL TİRYAKİ
115.284
%56,7
ÜMİT BUĞDAYCI
43.740
%21,5
HASAN BİLGİÇ
31.443
%15,5

Ayaş

ALİ BAŞKARAAĞAÇ
2.768
%49,2
RİFAT MAVİOĞLU
1.943
%34,5
FEVZİ ATASEVEN
738
%13,1

Bala

H.İBRAHİM GÜRBÜZ
3.799
%46,6
NEŞET ALTINTOP
2.977
%36,6
AHMET ŞAHİN
1.131
%13,9

Beypazarı

MEHMET CENGİZ ÖZALP
9.844
%45,5
TUNCER KAPLAN
7.736
%35,8
İBRAHİM DEMİR 
3.069
%14,2

Çamlıdere

HAZIM CANER CAN
1.420
%49,8
HACI MAHMUT AYHAN
847
%29,7
İDRİS YAVUZ CENGİZ
265
%9,3

Çankaya

HAKİ BÜLENT TANIK
285.084
%58,4
BÜLENT AKARCALI
106.694
%21,9
SAMİ İŞEL
77.733
%15,9

Çubuk

LOKMAN ÖZDEN
19.379
%48,0
MUSTAFA GÖKMEN
11.517
%28,5
DURALİ SİMSAR
6.741
%16,7

Elmadağ

GAZİ ŞAHİN
11.636
%43,0
AHMET POYRAZ
8.007
%29,6
ZEKİ YAĞDIRAN
5.812
%21,5

Etimesgut

ENVER DEMİREL
65.589
%35,0
SERHAT KEMAL YILMAZ
64.062
%34,2
BAHATTİN ATALAY
50.730
%27,1

Evren

NEDİM KESKİN
750
%52,7
ABDULKADİR DEMİRCİ
627
%44,1
DERVİŞ EKİNCİ
28
%2,0

Gölbaşı

YAKUP ODABAŞI
20.801
%43,0
ABDULNASIR HAŞLAK
18.749
%38,7
-
7.253
%15,0

Güdül

HÜSEYİN ERDOĞAN
1.020
%52,0
MEHMET TOPÇU
778
%39,6
UĞUR ÖNGAY
134
%6,8

Haymana

HACI AYSU
2.277
%40,9
ALİ ÇİFTÇİ
1.477
%26,5
BÜNYAMİN ADACI
1.326
%23,8

Kalecik

NEVZAT ŞAHİN
2.054
%33,3
FİLİZ ULUSOY
1.599
%25,9
SATILMIŞ KARAKOÇ
1.545
%25,1

Kazan

LOKMAN ERTÜRK
11.176
%53,9
YUSUF FİDANTEK 
4.929
%23,8
MAHMUT KUBAT
2.908
%14,0

Keçiören

MUSTAFA AK
187.787
%42,4
ŞÜKRÜ ŞAHİN
142.399
%32,2
TANER GÜNER
95.964
%21,7

Kızılcahamam

COŞKUN ÜNAL
5.320
%52,1
ADEM ÖZBEKLER
4.153
%40,7
MEHMET DEMİR
268
%2,6

Mamak

MESUT AKGÜL
121.560
%41,3
VELİ GÜNDÜZ ŞAHİN
105.191
%35,7
MEHMET ÇEVİK
57.882
%19,6

Nallıhan

AHMET ADNAN OKUR
2.837
%35,0
MEHMET METE
2.820
%34,8
MERYEM BIÇKICI
1.662
%20,5

Polatlı

YAKUP ÇELİK
18.177
%41,6
İHSAN ÖZ
12.601
%28,8
SAMİ ÇAY
10.182
%23,3

Pursaklar

SELÇUK ÇETİN
29.379
%57,4
ADNAN BEKER
17.271
%33,8
NURİ AKGÜL
2.235
%4,4

Sincan

MUSTAFA TUNA
122.156
%49,7
YÜCE ATİLA DEMİRCİ
87.500
%35,6
ŞENOL AĞBABA
28.725
%11,7

Şereflikoçhisar

HAKVERDİ ALTUĞ
6.150
%40,5
ERTUĞRUL ÇETİNKAYA
5.857
%38,6
EREN EDEMEN
2.731
%18,0

Yenimahalle

FETHİ YAŞAR
151.162
%40,8
AHMET DUYAR
129.416
%34,9
YAŞAR YILDIRIM
77.244
%20,9

İzmir İçin Seçim İstatistikleri

1/4/2009 · Kategori: Haber

İzmir İçin Seçim İstatistikleri

Saat 09:18 itibari ile açılan sandık oranı %100,00
Toplam Sandık8.075
Toplam Seçmen2.422.220
Toplam Kullanılan Oy2.120.959
Toplam Geçerli Oy2.060.287
Katılım Oranı (%)%87,6
Aşağıdaki listede İzmir iline dair önde giden 3 er parti listelenmektedir.
İlçenin tüm parti dağılımları için ilçe isimlerine tıklamanız yeterlidir.
  • Parti
  • Belediye Başkan Adayı
  • Toplam Oy
  • Oy Oranı

İzmir Büyükşehir

AZİZ KOCAOĞLU
1.133.022
%55,0
TAHA AKSOY
640.737
%31,1
D.MÜSAVAT DERVİŞOĞLU
148.183
%7,2

Aliağa

Ö. TURGUT OĞUZ
14.976
%49,4
TANSU KAYA
10.650
%35,1
HÜSEYİN ŞENGÜL
3.260
%10,7

Balçova

MEHMET ALİ ÇALKAYA
34.079
%68,8
KAMİL ÖZTÜRK
11.498
%23,2
NACİ DÜZ
2.596
%5,2

Bayındır

MEHMET KERTİŞ
4.540
%34,9
ALAEDDİN ÇAPUK
4.526
%34,8
AYHAN HASIRCIOĞLU
2.968
%22,8

Bayraklı

HASAN KARABAĞ
92.735
%43,4
SAHİP SELİM GÖKDEMİR
77.792
%36,4
MEHMET TOPTAŞ
21.394
%10,0

Bergama

MEHMET GÖNENÇ
11.703
%32,9
ÖZKAN KARADİKEN
9.169
%25,8
RAŞİT ÜRPER
8.898
%25,1

Beydağ

SÜLEYMAN VASFİ ŞENTÜRK
1.670
%45,6
İSMAİL MUHSİN PULCU 
1.507
%41,1
AHMET EŞSİZ
444
%12,1

Bornova

KAMİL OKYAY SINDIR
119.918
%49,7
MUSTAFA SEYHAN
73.440
%30,4
GALİP UKURLU
32.635
%13,5

Buca

ERCAN TATİ
148.611
%51,3
BEYTULLAH SELMAN
102.783
%35,5
SELAMİ BUDAK
17.534
%6,1

Çeşme

AHMET FAİK TÜTÜNCÜOĞLU
5.941
%48,3
MUSTAFA CENGER
5.155
%41,9
HAKAN ÇALI
546
%4,4

Çiğli

ENSARİ BULUT
42.722
%45,7
ÖMÜR KABAK
33.852
%36,2
ABDURRAHMAN TEKİN
7.378
%7,9

Dikili

OSMAN ÖZGÜVEN
3.969
%40,0
MEHMET ÖNDER AKŞENGÜR
2.849
%28,7
ZAFER AFYON
1.967
%19,8

Foça

GÖKHAN DEMİRAĞ
8.031
%60,7
SERDAR MERSİN
3.397
%25,7
NURCAN DAĞLI 
856
%6,5

Gaziemir

HALİL İBRAHİM ŞENOL
31.265
%47,8
ADNAN YÜKSEL
19.034
%29,1
SERTAÇ TEKNECİOĞLU
5.824
%8,9

Güzelbahçe

-
6.858
%55,6
İRFAN İÇÖZ
3.010
%24,4
İLHAN PINAR
1.372
%11,1

Karabağlar

SITKI KÜRÜM
114.856
%44,3
SIDDIK TOPALOĞLU
89.650
%34,6
MEHMET AKSOY
28.037
%10,8

Karaburun

HAMZA SERDAR YASA
763
%42,6
AHMET DEĞİRMENCİ
749
%41,9
AHMET BURSALI
233
%13,0

Karşıyaka

CEVAT DURAK
123.187
%64,3
CENK HASAN KARACE
32.186
%16,8
MEHMET YILDIRIM
17.698
%9,2

Kemalpaşa

RIDVAN KARAKAYALI
12.218
%30,5
YAKUP KARACA
10.999
%27,5
MEHMET TÜRKMEN
10.834
%27,1

Kınık

SÜLEYMAN KAYA
3.770
%50,8
SADIK DOĞRUER
2.523
%34,0
RIFAT ATEŞ 
876
%11,8

Kiraz

İSMET KORKMAZ
2.835
%48,0
DURMUŞ ÖZÇINAR
2.796
%47,4
FEVZİ KORKMAZER
113
%1,9

Konak

HAKAN TARTAN
133.997
%56,0
AHMET SARIŞIN
61.883
%25,9
MİZGİN IRGAT
17.794
%7,4

Menderes

ERGUN ÖZGÜN
14.336
%44,1
HÜSEYİN SAVAŞ SARICA
12.904
%39,7
İLYAS ESEN
2.107
%6,5

Menemen

TAHİR ŞAHİN
26.019
%40,8
FEYZULLAH ERGİN
14.191
%22,3
HÜSEYİN DİCLE
12.234
%19,2

Narlıdere

ABDÜL BATUR
24.432
%70,7
İSMAİL HAYDAROĞLU
5.440
%15,7
-
1.561
%4,5

Ödemiş

BEKİR KESKİN
20.361
%46,5
ABDURRAHMAN MAHMUT BADEM
18.303
%41,8
MEHMET DUMANLI
2.153
%4,9

Seferihisar

MUSTAFA TUNÇ SOYER
7.219
%43,8
HAMİT NİŞANCI
5.224
%31,7
ÖZER TÜRER
3.368
%20,4

Selçuk

HÜSEYİN VEFA ÜLGÜR
7.684
%43,7
DAHİ ZEYNEL BAKICI
7.125
%40,5
ALİ KUTLU
1.813
%10,3

Tire

TAYFUR ÇİÇEK 
10.803
%35,3
HALİL ÇULHAOĞLU
8.793
%28,7
MEHMET SITKI İÇELLİ
7.520
%24,6

Torbalı

RAMAZAN İSMAİL UYGUR
29.254
%49,0
MAHMUT ATİLLA KAYA
22.656
%38,0
CELAL TEMEL
4.026
%6,7

Urla

M.SELÇUK KARAOSMANOĞLU
14.248
%56,5
LATİF ÖZKAN
7.553
%29,9
HÜSEYİN AKGÜL
1.666
%6,6

Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası

25/3/2009 · Kategori: Dosyalar

Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası

Yazdır PDF

Fethullah Gülen'in Büyük İhtirası
Türkiye'deki İslamcılık Tehlikesi

by Rachel Sharon-Krespin
Middle East Quarterly
Winter 2009

http://www.meforum.org/2071/fethullah-gulenin-buyuk-ihtirasi

Original English version of this item: Fethullah Gülen's Grand Ambition

Türkiye'nin iktidar partisi AKP, yonetiminin yedinci yılına girerken Türkiye artık bu partinin ikitidarı eline geçirdiği yıldaki laik ve demokratik ülke değildir. AKP bürokrasiyi kendi kontrolü altına geçirerek Türkiye'nin temel kimliğini değiştirmiştir. AKP'nin yükselişinden önce Ankara'nın yüzü Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya çevriliydi. Bugün, Avrupa Birliği'ne katılma retoriğine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırıp Rusya ve İran'a yaklaştırmış ve Türk dış politikasının Orta Doğu'daki pozisyonunu yeniden şekillendirerek, İsrail'e duyulan sempatiden vazgeçip Hamas, Hizbullah ve Suriye'ye yönelik dostlukları geliştirmiştir. Amerikan karşıtı, anti-Hırıstiyan ve anti-Semitik duygular artış göstermiştir. Türkiye'nin bu radikal dönüşümün ardında sadece AKP'nin siyasi makinası değil, gizemli Hocaefendi Fethullah Gülen tarafından yönetilen sinsi İslamcı tarikat da vardır. Bu İslamcı tarikat, kendini hoşgörü ve uzlaşma savunucusu olarak göstermeye çalışıyor olsa da, tam tersi birtakım karanlık işlerin peşinde koşmaktadır. Bugün Fethullah Gülen ve takipçileri, yani Fethullaçılar, sadece iktidarı etkilemekle yetinmiyor, iktidarı ele geçirmeye çalışıyorlar. Bugün Türkiye'de 85 bin cami var. Yani, her 800 vatandaşa bir cami düşüyor. Bunu bir de hastane sayısıyla karşılaştıralım: Her 60 bin vatandaşa bir hastane. Türkiye'de kişi başına düşen cami sayısı dünyadaki en büyük orandır. Bir de 90 bin imamı düşünün. Doktor ve öğretmen sayısından daha çok.

Türkiye'de medrese benzeri binlerce imam-hatip okulu ve sayısı 4.000'i aşan devlet destekli resmi Kuran kursları var-bu rakama gayri resmi Kuran kursları dahil değildir. Onları da eklerseniz, en az on kez daha büyük bir rakamla karşılaşabilirsiniz. Diyanet İşleri Bakanlığı'nın harcamaları beşe katlanmıştır. 2002'de 553 trilyon Türk lirası (yaklaşık 325 milyon Amerikan doları) harcama yapmış olan bakanlık, harcamalarını AKP'nin ilk dört buçuk yıllık iktidarı sırasında 2.7 katrilyon liraya çıkarmıştır. Bu bakanlığın bütçesi diğer sekiz bakanlığın toplam bütçesinden daha büyüktür.[1] Türkiye'de Cuma namazına katılım oranı, İran'ınki aşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Danıştay'ın hükümlerine karşın, devlet okullarında zorunlu Sünni İslam eğitimi devam ediyor.[2] Hem Başbakan Erdoğan, hem Diyanet İşleri Bakanı Ali Bardakoğlu "ulema danışalım"a karşı gösterilen tepkileri eleştirmişlerdi.

Bütün bu gelişmeler arasında, Fethullah Gülen Türkiye'nin siyasi platformunu şekillendirmeye çalışan bir artör olarak ortaya çıkıyor. Bunu yaparken de hem AKP'nin içindeki yandaşlarını kullanıyor, hem de cemaatin inanılmaz derecede büyük meyda imparatorluğunu, finans kurumlarını, bankalarını, işletme birimlerini, binlerce okul, üniversite, ışıkevleri ve benzeri kurum ve kuruluşlardan oluşan uluslararası ağını harekete geçiriyor. Fethullah Gülen bir finans imparatorudur. En iyi tahminlerle, 25 milyar dolarlık kontrol dışı ve karanlık bir bütçesi var.[3] Fethullahçı cemaatin AKP'yi doğrudan destekleyip desteklemediği, AKP'yi iktidara getiren güç olduğu henüz tam anlamıyla kanıtlanmamış olsa da, detaylar o kadar da önemli değil. Her ne olursa olsun, Fethullah hareketi AKP'nin iktidara gelmesini sağlayan en büyük güçtür.

Fethullah Gülen'in Geçmişi

1942 yılında Erzurum'da doğan Fethullah Gülen, kendisini peygamber olarak kabul eden bir imamdır.[4] Batı dünyasında pekçok kişinin reformcu ve hoşgörü[5] savunucusu olarak alkışladığı, Türkiye ve Türkiye ötesi için "ılımlı İslam"ın katalizörü olarak kabul edilen sırlarla dolu bir kişi Gülen. Batı'da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, bir "aydın", "bilim adamı" ve "eğitimci"[6] olarak övülen Fethullah Gülen'in eğitimi beş yıl devam ettiği ilkokulla sınırlı. Sertifikasını aldıktan sonra, önce Edirne'de daha sonra da İzmir'de imamlık kariyerini devam ettirdi. Gülen, 1971'de yasadışı dinî faaliyetlerinden dolayı (örneğin, yasadışı yaz kamplarında gençlerin beynini yıkamak) güvenlik güçleri tarafından tutuklandı ve ondan sonra zaman zaman son derece laik Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yakın takibe alındı.[7] 1981 yılında, vaizlik görevinden emekli oldu.

Kendisini dinlerarası diyaloğun savunucu olarak pazarlayabilmek için Papa II. John Paul ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla[8] buluşup bu üç din arasındaki ortaklıkları vurguladı. Fethullah Gülen, kendisini ve hareketini Anadolu mistisizminin günümüzdeki hoşgörü versiyonu olarak satmaya çalışıyor; bu yaparken de Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük mistik düşünürlerin edebî eserleri kullanıyor; kendisinin bu sufilerin hoşgörü mesajlarını paylaştığı sahte imajını yaratmaya çalışıyor.[9] Bu düşünürlerden yapılan alıntılar Fethullah Gülen'in propaganda malzemelerini süslüyor.

Fethullah hareketi, emrindeki bütün örgütler ve üniversiteler (büyük paralar akıtmaya devam ettiği Georgetown üniversitesi dahil), Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da Gülen konferansları düzenliyorlar. Ekim 2007'de, İngiltere Lordlar Kamerası Fethullah Gülen onuruna bir konferans organize etti.

Gülen, Sa'id-i Nursî olarak da bilinen Şeyh Sa'id-i Kürdî'nin (1878-1960) öğrencisi ve mürididir. Nursî İslamcı Nur hareketinin kurucusudur.[10] Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, yeni Türk parlementosunda yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyet'in İslamcı temellere dayandırılması gerektiğinin savunusunu yapmış; Atatürk'e, Atatürk devrimlerine, çağdaş ve laik Cumhuriyet'e ihanet etmiştir.

Gülen, 1998'de şeker hastalığı tedavisi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Bu göç aynı zamanda Gülen'in 2000'de Türkiye'yi dinî bir ayaklanmaya teşfik eden ve gizli kameralarla kayda alınan vaazlarından dolayı yargılanmasını da örtbas edebilmesi imkanını sağladı. Gönüllü sürgününden buyana, Fethullah Gülen Pennsylvania'nın doğusunda, şehirden uzak büyük bir malikânede kendisini koruyan ve hizmette kusur etmeyen yaklaşık 100 müridiyle ikamet ediyor. Bu uşaklar, türban ve cübbeli geleneksel İslamcılar gibi değil, eğitim görmüş, takım elbise giyip kıravat takan çağdaş görünümlü erkeklerden oluşuyor. Uşaklar, Hocaefendi'lerinin emirlerine bağlı, hatta Hocaefendi'nin buyruğu gereği elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden kişilerden oluşuyor. Bir gün evlendiklerinde, Fethullah'ın direktifleri doğrultusunda, eşlerinin şeriat kurallarına göre giyinmeleri zorunlu tutuluyor.[11]

Gülen'in Eğitim Şebekesi

Fethullah Gülen şebekesinin temelinde onun eğitim kurumları var. Gülen'in eğitim şebekesi muhteşem. Tam otuz beş yıl Fethullah'ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren'in tahminlerine göre, Türkiye'deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75'i Gülen okullarına kayıt yaptırmıştır.[12] Gülen, bütün Türkiye'ye yayılmış binlerce seçkin ortaokulu, üniversiteyi ve öğrenci yurlarını kontrolü altında tutuyor. Bunlara en büyüğü Fatih Üniversitesi olan özel üniversiteler de dahil.

Türkiye dışında Gülen hareketi yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın her yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor. Fethullah bütün bunları Allah rızası için yapmıyor elbette. Gülen'in adamları 8 ila 12. sınıf gençliğini hedefleyip, bu gençleri Işıkevleri'nde eğitime tabi tutup beyinlerini yıkıyorlar. Fethullah okullarında eğitilen bu gençler gelecekteki hukuk, politika ve eğitim kariyerlerine hazırlanıyorlar. Bu süreçte hedeflenen tek bir amaç var: bu gençleri geleceğin İslamcı Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetici sınıfları olarak hazırlamak. Emirlerini doğrudan Fethullah Gülen'den alan zengin Fethullahçılar, okullar ve Işıkevleri açmaya devam ediyorlar. Bu, Sabah yazarı Emre Öz'ün "eğitim cihadı" dediği olaydır.[13]

Bu okullar şebekesi, daha büyük bir stratejinin sadece küçük bir parçasını teşkil ediyor. 2006'da yaptığı bir mülakatta Nurettin Veren "Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor... Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan subaylar var. Hükûmetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen'e danışmadan hiçbirsey yapmazlar" demişti.[14]

AKP'nin tartışılan eğitim politikaları ve yandaşı Fethullahçı okullarda devam eden İslamcı beyin yıkama faaliyetleri,Türk toplumunun İslamcılaştırılması sürecini hızlandırmıştır. İktidarının ilk döneminde, Erdoğan'ın AKP hükûmeti okul kitaplarını değiştirmiş, dinî dersleri vurgulamış ve binlerce imam Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki kadrolarından alınıp Türkiye'nin her yerinde öğretmen ve yönetici olarak atanmıştır.[15] Aynı zamanda bir Fethullah Gülen sempatizanı olan, Türkiye'nin ilk İslamcı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçıyı YÖK Başkanı olarak atamıştır. Gül, Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanarak, pekçok Fethullahçıyı Türkiye Cumhuriyeti'nin üniversitelerine rektör olarak atamayı da başarmıştır.

Türkiye dışında da Fethullahçı okullar örgüte yeni üyeler kazandırmak için kullanılan bereketli topraklar gibidir. Türk kökenli Fransız bilgini Bayram Balcı, Institut d'Etudes Politiques'te savunduğu, "Orta Asya'daki Gülen Okulları" konulu doktora tezinde şunları yazmıştı: "Fethullah'ın amacı Türk milletinin İslamcılaştırılması ve dış ülkelerde İslamın Türkleştirilmesidir. Fethullah'ın yurtdışındaki düzinelerce okulu-çoğu erkek çocuklar için açılmıştır-doğrudan 'okul içinde' olamasa da 'okul dışında' zorla İslam'a döndürme amacıyla kullanılmaktadır." Balcı konuya biraz daha açıklık getiriyor: "Fethullah devlet, din ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden canlandırmak istiyor."[16]

Fethullahçı Nur hareketinin Orta Asya'daki okulları, yıllarca Sovyet baskısı tarafından laikleştirilmiş bölgelerde İslam'ın yeniden canlandırılması için mücadele etmektedir. Balcı bu durumu şöyle açıklıyor: "Cemaat'in amacı, geleceğin İngilizce ve Türkçe konuşan, Fethullahçılara ve Türkiye'ye olumlu bakan milli elitlerini eğitip etkisi altına almaktır." Bu kuşkular nedeniyle bölgedeki pekçok ülke Gülen'in eğitim kurumlarına karşı önlemlerini almıştır. Özbekistan bu okulları şeriatı teşfik ettikleri gerekçesiyle yasaklamıştır.[17] Rus hükûmeti de Fethullah hareketinin Federasyon'un çoğunluğu Müslüman olan bölgelerdeki faaliyetlerine kuşku ve endişeyle bakmakla kalmayıp sadece Gülen okullarını değil, Nur tarikatının ülkedeki bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.[18]

Elbette Özbekistan ya da Rusya çoğulculuğa verdikleri önemle bilinen ülkeler değil ama Gülen okullarına ve Fethullahçı beyin yıkama faaliyetlerine karşı duyulan şüpheler, Hollanda gibi ülkelere de sıçramıştır. 2008'de Hollanda'nın Hırıstiyan Demokrat, İşçi, ve Muhafazakar partileri, "Türk imamı Fethullah Gülen"le ilişkisi olan kurumlara yapılan devlet yardımlarının birkaç milyon Euro düzeyinde kesilmesini öngörmüş ve Gülen cemaatinin bütün faaliyetlerinin en ince detaylarına kadar soruşturulmasını istemiştir. Bu kararın verilmesinde Gülen'in Işıkevi'nde çalışan Amsterdam merkezli Uluslararası Soysal Tarih Enstitüsü directörü Erik Jan Zürcher ile beş eski Fethullah cemaati üyesinin Hollanda televizyonda Cemaat'n adım adım laik düzeni yıkmaya çalıştıklarını belirtmeleri etkili olmuştur.[19]

Soruşturmaya alınan kurumlar Gülen hareketiyle olan bağlarını inkâr etmiş olsalar da, Zürcher hareketin Batı'yla olan bütün ilişkilerinde tipik takiyye ideolojisini uyguladığını belirtti. Adı belirtilmeyen ama Gülen okullarında ve Işıkevleri'nde çalışmış eski bir Cemaat üyesi, Fethullahçıların Hollandalıları "pis, günahkâr kâfirler" olarak tanımladıklarını rapor etti. Aynı kişi, Fethullahçıların "En iyi Hollandalı Müslüman olmuş olandır. Bütün Hollandalılar Müslümanlaştırılmalıdır" dediğini belirtti.[20] Güya "hoşgörü" öğreten ve yüzden fazla ülkede at koşturan binlerce Fethullahçı okuldan bir tanesi bile Suudi Arabistan ya da İran gibi şeritın pençesine düşmüş ülkelerde faaliyet göstermiyor. Bu okullar, laik Müslüman ve Müslüman olmayan ülkelerdeki öğrencileri radikal İslamcılığa yönlendirmeye programlanmışlardır.

Kontrol Mekanizmalarının Altüst Edilmesi

Fethullahçılar Türkiye'nin 200,000 polisli Emniyet teşkilatını işgal etmeyi de başarmışlardır. Bu sızmanın korkunç etkilerinden biri, Fethullahçı polislerin laik Cumhuriyet'e bağlı polisleri sindirip yerlerine Hocaefendi'ye bağlı polisleri yerleştirmiş olasıdır. Nurettin Veren'in sözleriyle, "Emniyet teşkilatında polis üniforması giyen imam başkanlar var. Pekçok komiser emirlerini bu imamlardan alıyor."[21] İstanbul Emniyet Teşkilatı bünyesinde yer alan Organize Suçlar Masası'nın eski başkanı Serdar Saçan hazırladığı raporlarda Fethullahçı örgütün güvenlik güçlerine sızdığını doğrulamıştır. Saçan, 2006'da verdiği bir mülakatta şunları söylüyordu:

Fethullahçılar, Emniyet Teşkilatı bünyesindeki örgütlenmelerine 1970lerde başlamışlardır. Polis akademilerinde, öğrenciler sınıf komiserleri tarafından Işıkevleri'ne götürülüyorlardı. Bu komiserlerden biri bugün Emniyet Teşkilatı'nın başına geçmiştir. Benim Polis Akademisi'nde bulunduğum yıllarda, mesela AKP'nin iktidara geldiği 2002'de, Fethullah Gülen örgütüyle ilişkisi olmayan polislerin ya maaşları kesilmiş ya da işten atılmışlardır... Polis Akademisi'nden birincilikle mezun oldum ve yirmi dört yıllık kariyerim boyunca mesleğimdeki üstün başarılarımla gurur duydum. 2002'den sonra, AKP terfi etmemi engelledi. AKP, sadece dosyaları karşıdevrimci İslamî faaliyetlere katılmakla kirlenmiş polisleri terfi ettirdi... Teşkilat'ta yükselmenin tek yolu, belli bir Cemaat'e üye olmaktan geçiyordu. Bugün Emniyet Teşkilatı'ndaki üst düzey polislerin yüzde sekseni Fethullah Cemaati'nin üyesidir.[22]

Elbette bu tip afedelerin bir bedeli vardır.[23] Ekim 2008'de, Türk polisi Saçan'ı "hükûmeti devirmeye çalışan Ergenekon'a üye olduğu" komplosuyla tutuklamıştır.[24] Perçok araştırmacı, Ergenekon komplosunun AKP hükûmetinin kendisini eleştirmeye kalkışan kişileri taciz edip cezalandırmak için kullandığı bir siyasi mekanizma olduğuna inanıyor.[25] Gazeteci yazar Merdan Yanardağ Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki İslamcı sızmaya dair bazı istatistikler sunmuştur. Yanardağ şöyle diyor:

Ramazan'dan önce Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki personele yemek sayısını belirlemek bahanesiyle Ramazan'da oruç tutup tutmayacakları sorulmuştur. 4.200 memur arasından sadece 17'si oruç tutmayacaklarını belirtmiştir. Bu on yedi kişiden bazılarının hasta olabileceğini de göz önüne alırsanız, bu oranın ne ölçüde korkunç olduğunu anlarsınız.[26]

2008 baharındaki telefon dinleme skandalları da Emniyet Teşkilatı'nın en önemli birimlerindeki Fethullahçı yapılanmayı göstermektedir. Nisan 2007'de Türk Emniyet Teşkilatı'na mahkeme kararıyla verilen sınırsız yetkileri kullanarak, teşkilatın Türkiye'deki bütün telefon, cep telefonu, SMS, e-posta, fax ve internet iletişimlerini gizlice kaydetmesi, pekçok Türk vatandaşının kişisel telefon konuşmalarının Fethullahçılar tarafından dinlendiği korkusu daha da büyümüştür.[27] Fethullahçıların Emniyet Teşkilatı'nı istila etmesi, teknolojiyi kısıtlayıp bilgiyi denetimleri altında tutması, Türkiye içindeki siyasi emellerini gerçekleştirmelerini sağlıyor. Söz gelimi, Şubat 2008'de Tuğgeneral Münir Erten'in gizlice kaydedilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak Kürdistan'ına yapacağı askerî operasyon hakkındaki konuşması, Genelkurmay Başkanı ile yaptığı özel görüşmenin detayları ile General Ergin Saygun'un sağlık durumuyla ilgili kişisel bilgiler pekçok websitesinde yayınlanmıştır.[28]

Bir sonraki ay YouTube dahil pekçok websitesi, savcı Salim Demirci ile bir meslektaşı arasındaki Erdoğan ve o zamanki Diyarbakır valisi ve Erdoğan ofisinin danışmanı olan Efkan Ala hakkındaki konuşmaları yayınlanmıştır. Erdoğan, Demirci hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.[29] Haziran 2008'de, İslamcı Vakit gazetesi Saygun'un tıbbî raporunun tamamını yayınlamış, şeker hastası olduğunu ve Gülhane Askerî Hastanesi'nde gördüğü bütün tedavileri ve aldığı bütün ilaçları bütün detaylarıyla yayınlamıştır.[30]

Konuşmaları gizlice dinlenip kaydedilenler arasında Yüksek Öğretim Kurumu'nun eski başkanı Erdoğan Teziç ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin ileri gelen üyeleri de vardı. Bu gizli kayıtlar, İslamcı websitelerinde ve Fethullah Gülen'in gazeteler şebekesinde yayınlanmıştır. Pekçok Türk gazeteci bu konuşmaların Fethullaçılar tarafından kontrol edilen polis teşkilatı tarafından gizlice kaydedildiğine inanmaktadır. Raporlara göre, dinleme masasının başındaki şahıs, Ağustos 2005'te Tayyip Erdoğan tarafından göreve getirilmiş bir Fethullah Gülen örgütü üyesidir.[31] Vakit, Yeni Şafak, Zaman, and the AKP yanlısı "liberal" Taraf dahil, bütün İslamcı gazeteler, devlet binaları ve askerî karargâhlardaki özel konuşmaları yayınlamışlardır. İslamcı, AKP yanlısı medya, güya AKP hükûmetini yıkmayı amaçlayan sözde Ergenekon komplosunun laik askerî personeli, gazetecileri ve üniversite profesörlerini kapsayan "çok gizli" polis operasyonunun kanıtlarını yayınlamaktan çekinmemiştir.[32] Bu tür sızıntıların en önemli amacı, AKP'ye karşı çıkan, onu eleştiren herkesi anında taciz edip cezalandırmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaktır.

Polis Teşkilatı'ndaki İslamcılaşmanın, AKP karşıtı göstericilerin maruz kaldığı polis zorbalığına da katkıları çok büyük olmuştur. 1 Mayıs 2008'de polis, İstanbul'un Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs Bayramı'nı kutlamak isteyen işçilere gaz bombaları, biber gazı ve sopayla işkence etmiştir. Pekçok gösterici yaralanmıştır.[33] İşçi sendikaları ve muhalefet partileri, polis zorbalığını şiddetle kınamış ve Erdoğan'ı muhalif sesleri polis aracılığıyla susturmakla suçlamıştır.[34] Polis, İstanbul Tuzla limanındaki işçi protestolarını da bastırmıştır.[35] Aynı şekilde, polis, Erdoğan'ın politikalarını eleştirmeye kalkışan vatandaşları taciz etmiştir. Erdoğan'ın korumaları, Erdoğan'ın sosyal güvenlik politikalarını açıkça eleştirdiği için, 46 yaşındaki Antalyalı bir adamı kaçırmış, adamı kimselerin bilmediği bir yerlere götürüp dövmüş, tehdit etmiştir. Bu saldırıya maruz kalan adam, Erdoğan'ın korumalarının evine gizlice silah ya da uyuşturucu madde saklayabileceklerini, kendisini öldürebileceklerini bildirmiştir.[36] Türk Silahlı Kuvvetleri anayasanın garantörü olsa da, Nurettin Veren, Fethullahçıların polise ve diğer kurumlara olduğu kadar, orduya da sızdıklarını iddia etti:

Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen'in hizmetine adadılar... Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur... Fethullah'ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında-tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi-minnetkârlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen'e verirler. Hatta yeni mezun olmuş subaylar, mezuniyet töreninde kendilerine verilen kılıçları Fethullah'a hediye ederler.[37]

Nurettin Veren'e göre, Fethullah Gülen Türk Silahlı Kuvvetleri'ki her kırk İslamcı subay içinden bir tanesinden fazlasının atılmamasını, geriye kalan İslamcı subayların ise sanki hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri gerektiğini savunmuştur. Bu tip iddialar komplö teorilerinin ürünleri gibi görünseler de, son zamanlardaki AKP yanlısı medyaya yapılan sızıntılar, askerî kadrolara sinmiş pekçok İslamcı gücün olduğunu kanıtlıyor; Fethullah Gülen'e bağlı altyapının Genel Kurmay Başkanlığı'nda önemli bir yeri olduğu spekülasyonlarını ortaya atıyor. Yüksek Askerî Şura'nın, tarihinde ilk kez, hiçbir şüpheli İslamcı subayı ordudan atmaması, bu tip spekülasyonlara geçerlilik kazandırıyor.

AKP hükûmeti, Gülen hareketine yargı analında da yardımcı olmuştur. İktidarının ilk beş yılında Erdoğan, binlerce yargıç ve savcıyı AKP yanlısı kişilerce değiştirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı da bir İslamcı olduğuna göre, selefi Ahmet Necdet Sezer'in aksine, bu tip önemli pozisyonlara İslamcıların atanmasını veto etmesi pek mümkün görünmüyor. Tam tersi, AKP bu tip binlerce yeni atamalar yapmak istiyor.[38] AKP, yargıç adaylarının İslam'a ve İslamcılığa bağlılıklarını ölçmek için önce AKP bürokratları tarafından mülakata tabi tutulmasını zorunlu kılan bir yasa çıkarmıştır. AKP'nin yargı sistemini hedeflediğinin en belirli örneklerinden biri, Van Üniversitesi eski rektörü Yücel Aşkın'ın AKP yanlısı, laiklik düşmanı kişilerce tacize ve cezalandırmaya tabi tutulmuş olmasıdır.[39] Buna, savcının Genelkurmay Başkanı olmadan önce General Yaşar Büyükanıt'ı Şemdinli soruşturmasına bulaştırmaya çalışmış olması ve Ergenekon masalı da eklenebilir.

Bu tip inanılmaz bir şekilde politik ve intikam duygularıyla beslenen davalar, Utah Üniversitesi siyaset bilimcisi Hakan Yavuz gibi bazı eski Fethullah Gülen sepatizanlarının fikir değiştirmelerine neden olmuştur. Bir mülakatta, Yavuz odatv.com'a dört önemli hukukî davanın düşüncelerini değiştirdiğini bildirmiştir: Aşkın davası, Şemdinli davası, 2005'te gerçekleştirilen Atabeyler operasyonu (sözde Tayyip Erdoğan'a süikast düzenlemeye çalışan bir "çete"ye karşı yapılan operasyon)[40] ve Ergenekon masalı (soruşturması). Yavuz şöyle açıklıyor: "Cemaat bu dört davayı da yönlendirmeye çalışmıştır. Cemaat'in gazetelerinin arşivlerindeki Yücel Aşkın'ı yok etmeye yönelik iftira dolu raporlara bakın! Şimdi de Ergenekon masalı! Bu derece önemli insanları yargısız, bir yıldan fazla hapisanelerde çürütmek kabul edilebilir birşey değil." Yavuz, Gülen Cemaati'nin kendi üyelerine çok başka bir dille konuştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesiyle çelişen bir siyasi ajanda peşinde koştuğunu vurguladı. Hakan Yavuz, Fethullahçıları insanları parayla satın almakla suçladı. Yavuz, Fethullahçıların insanları büyük paralar karşılığı Cemaat'e kazandırmaya çalıştıklarını ve onların laik Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı konuşup yazı yazmaları için, herhangi bir fatura vermeksizin, Cemaat tarafından satın alındıklarını itiraf etti.[41]

Beşinci Aşama

Polis, ordu ve mahkemeler Türkiye Cumhuriyeti bünyesindeki birtakım resmî yapılanmalar aracılığıyla normalde hukukun üstünlüğünü korumakla yükümlü gibi görünse de, birtakım güçlerin Türk medyasını kontrol ve suistimal etmesi mümkündür. Türk medyasının geleneğinde gücü kötüye kullanma ve yolsuzluğu korkusuzca duyurma vardır. Erdoğan başbakanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren "basın özgürlüğü" kavramından ne kadar nefret ettiğini kanıtlamıştır. Erdoğan'ın böyle bir kavrama tahammülü yoktur. AKP hükûmeti, sistemli bir şekilde sadece hükûmeti öven ve hükûmet adına konuşan bir medya tekeli yaratmaya çalışmıştır. Erdoğan kontrol edemediği medya organlarına acımasızca saldırmıştır. Yönetiminin daha ilk döneminde Erdoğan altmış üç gazeteciye, pekçok yazara ve muhalefet partilerinin millet vekillerine karşı yüzden fazla dava açmıştır. Bu davaların tam sayısı büyük bir ihtimalle çok daha korkunç boyutlardadır. 2008'de Erdoğan, Demokratik Sol Parti'nin parlementoda, gazetecilere karşı kaç tane dava açtığına dair yönettiği soruyu, bu tip bilgilerin kendi "şahsî" hayatıyla ilgili olduğu gerekçesiyle yanıtsız bırakmıştır.[42] Erdoğan'ın hür gazeteciler aleyhine açtığı davaların nedeni, diğer demokrasilerde son derece normal olarak karşılanan eleştirilerdir. Mesala, 2005'te Erdoğan Cumhuriyet gazetesi karikatüristi Musa Kart'ı kendisini bir yumak ipliğe sarılı bir kedi olarak resmettiği için mahkemeye vermiştir. Aynı şekilde, geçen yıl haftalık mizah dergisi Leman'ı 30 Ocak 2008'deki kapağında kendisini küçük düşürdüğü gerekçesiyle dava etmiştir.[43]

Erdoğan, açtığı bu davaların kimilerini kaybetmiş olsa da, davaların etkisi tüyler ürperticidir. Gazeteciler, yaptıkları her eleştirinin malî bir bedeli olduğunu, Başbakan tarafından cezalandırılacaklarını, hatta yayınlarının AKP kanalıyla toplatılabileceğini biliyorlar.AKP'nin altı yıllık iktidarı süresinde, hükûmet pekçok medya organını pençesine alıp AKP yandaşı Fethullahçı holdinglere satmıştır. Söz gelimi, 2007'de TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu), Türkiye'nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah-ATV'yi bir geceyarısı baskınıyla ele geçirmiştir. Erdoğan tarafından atanan kişilerce doldurulan TMSF, daha sonra yönetim kurulu başkanlığını Erdoğan'ın damadının yaptığı Çalık Holding'e satılmıştır. Çalık, bunun finasını iki devlet bankasından aldığı borçla ve Katar merkezli bir medya şirketine Sabah hisselerinin yüzde yirmibeşini satarak gerçekleştirmiştir. Ahmet Çalık'ı Ocak 2008 Suriye ziyareti sırasında Katar Emiri Hamad bin Halife'le tanıştıran kişi ise Abdullah Gül'dür. Çalık Şubat'ta Gül'e, Nisan'da Erdoğan'a Katar ziyaretleri sırasında eşlik etmiştir. Medya, Sabah-ATV grubunu satın almak isteyen diğer ticaret birliklerinin Erdoğan tarafından ihaleden çıkmaya zorlandıklarını, böylece Çalık'ın tek ihale teklifçisi konumuna kavuşturulduğunu bildirmiştir.[44] O zamandan beri Sabah gazetesi hizmette kusur etmeden AKP'nin savunuculuğunu yapıyor. Eylül 2008'de Erdoğan bütün parti üyelerinin ve yardımcılarının Doğan Medya Grubu'nun gazetelerini boykot etmesini emretti. Bunun tek sebebi, Doğan Grubu'nun İslamcı "yardım kurumları"nın para aklama faaliyetlerini yayınlamasıydı.[45] Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi İslamcı gazeteler ile İslamcı televizyon kanallarını ve radyo istasyonlarının AKPci ve/veya Fethullahçı sahipleri vardır. Tirajlarına baktığımızda, İslamcı gazetelerin Türkiye'deki gazete satışlarının en azından yüzde kırkını ellerinde tuttuklarını görüyoruz.[46]

Fethullah Gülen'in Planları

Holdinglerin Türk toplumunda her zaman çok önemli bir yeri olmuştur. Aydın Doğan ve Mehmet Emin Karamehmet gibi laik işadamlarının hem endüstri alanında, hemen de medya, bankacılık sektörü, hatta eğitimde önemli çıkarları vardır. Ama Türkiye tarihinde başka hiçbir kişi Fethullah Gülen'inki gibi Türk toplumunu kökten değiştirmeye çalışan bir siyasi hareket başlatmamıştır. Bugün Gülen güçlü bir partizan medyayı kontrolü altında tutuyor. Bu şebeke sadık bürokratları, partizan üniversiteleri, akademiyi, partizan savcı ve yargıçları, partizan emineyet ve istihbarat kurumlarını, partizan kapitalist ticaret odalarını, sivil toplum kuruluşlarını, işçi sendikalarını, partizan öğretmenleri, doktor ve hastaneleri içeriyor. Fethullah Gülen'i bu denli tehlikeli kılan nedir? Bu sorunun en iyi yanıtı Gülen'in kendi vaazlarında gizlidir. 1999'da Türk televizyonu Gülen'in üyelerinden oluşan bir kalabalığa vaaz verdiği bir video kaydını yayınlamıştır. Bu kayıtta Fethullah Gülen, Şeriat kurallarıyla yönetilen bir İslamcı Türkiye hayalerini ve bu hayalleri nasıl gerçekleştireceğinin yollarını anlatıyordu. Gülen vaazlarda şunları söylüyordu:

Belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar... bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış birşey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar... Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar... Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi birşeydir. Civcivleri terkedip terkeden bir kuluçka gibi civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi birşeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir... Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım ama sizin mahremeyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de... çöp kutusuna atıp geçeceksiniz.

Fethullah şöyle devam ediyor:

Her yerin kapalı olduğu, kapıların kilitlenmiş olduğu zamanlarda bizim Işıkevlerimiz eskisinden çok daha önemli görev yaptılar. Eskiden medreseler vardı, görevleri vardı, okulların görevleri vardı, tekkelerin görevleri vardı. Bu Işıkevleri okul olmak, medrese olmak, aynı zamanda tekke olmak zorundaydı... İzin devletten gelmedi, devletin kanunlarından gelmedi, bizi yönetenlerden de gelmedi. İzin Allah'tan geldi... Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu.[47]

Başka bir vaazda Gülen şunları söylüyor:

Çok sancılı bir baharda yaşıyoruz. Yeni bir millet doğuyor. Milyonların milleti doğuyor, yüzyıllarca yaşayacak, Allah'in izniyle. Kendi kültürüyle kendi yapısıyla. Bir doğum nasıl sancı verirse, milyonlarinki de sancısız olamaz. Elbette sancı çekecegiz. Bir millet ateizme açılmışken, materyalizme açılmışken, kendinden kaçmaya alışmışken... kendine ait bütün değerleri arkasına atıp bir mevcud-ı mechule, bir ma'şuk-ı mechule doğru koşmuşken... geriye dönülmesi zannelidiği kadar kolay olmayacaktır ve bunun için ne çekilse... değer.[48]

Ve Gülen başka bir vaazında meydan okuyor:

Bizim hizmetimizin felsefesi biryerlerde bir ev açmaktır ve bir örümceğin sabrıyla ağlarımızı öreceğiz, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleyeceğiz ve ağlara düşenleri eğiteceğiz. Biz ağlarımızı onları yemek için değil, kurtuluşlarını göstermek, ölü vücutlarına ruhlarına can vermek için kuruyoruz.[49]

Fethullahçıların çoğu ve Cemaat'e çalışan İslamcı medya, bu vaaz kayıtlarının belli ölçülerde tahrif edilmiş olduğunu iddia etseler de,[50] Fethullah Gülen örgütünden kaçmayı başarmış kişilerce hazırlanan video kliplerinin sayısına bakarsanız, bu iddia ve inkârların tutarsızlığı daha iyi anlaşılır.

Fethullah Gülen'e Amerikan Hükûmeti Desteği İddiaları

Pekçok Türk analist, Gülen ve Amerikan hükûmetindeki detekleyicilerinin henüz seçimleri kazanmadan önce Erdoğan'a Beyaz Saray'dan bir davetiye temin ettiğine inanıyor. O zamanlar Erdoğan'a İslamcı faaliyetleri nedeniyle politika yasağı getirilmiş ve bu olay 2002 Türkiye seçimlerinden önce bir ABD onayı olarak sunulmuştu. Gülen'e Amerikan hükûmeti ve özellikle de CIA desteği verildiği, Türkiye'nin laik elitleri arasındaki hâkim bir görüştür ama ortada bu iddiaları doğrulayabilecek hiçbir kanıt yoktur.

Türk laiklerinden "Gülen'e ABD'nin destek verdiği" varsayımlarını kanıtlamaları istendiğinde genellikle Gülen'in Pennsylvania'daki 20 yıllık ikametini "kanıt" olarak gösterirler. 24 Haziran 2008'de Yargıtay, daha önemsiz bir mahkemenin Gülen'i laik Türk Cumhuriyeti'ni devirmek amacıyla yasadışı bir terör örgütü kurmak suçundan beraat ettirmesini olayladığında, Gülen başka bir hukuk savaşını daha kazanmıştı-bu kez Amerika Birleşik Devletleri'nde. Bir Federal Mahkeme, Amerikan İç Güvenlik Kurumu'nun ve Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'in Yeşil Kart başvurusunu "eğitim alanında olağanüstü yeteneklere sahip kişi" kriterine uymadığı için reddetmesi kararını, geri çevirmişti. Amerikan İç Güvenlik Kurumu Fethullah Gülen'i eğitim alanında bir uzman ya da bir eğitimci olarak değil, "çok büyük ve etkili bir dinci ve siyasi hareketin holdingler sahibi bir lideri" olarak tanımlamıştı.[51]

Gülen'in bu mahkeme kararıyla Amerika'da oturma izni alması Türk analistlerin komplo teorilerini beslese de, Amerikan hükûmeti Gülen'i yücelten bütün faaliyetlerin kendi hareketi tarafından finanse edildiğini belirtti. Gülen 18 Haziran 2008'deki duruşması için hazırlanan dosyasına çoğu ilahiyatçılardan ve kendisini ve örgütünü destekleyen Türk politikacılardan gelen 29 destek mektubu ekledi. John Esposito-Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Prince Alwaleed Bin Talal Center for Muslim-Christian Understanding'in direktörü-Fethullahçılardan büyük miktarlarda bağış aldıktan sonra, Gülen onuruna bir konferans sponsor etti ve Gülen'in savunma dosyasına eklenecek bir mektup yazdı. İki eski CIA çalışanı, George Fidas ve Graham Fuller ile Amerika'nın eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramowitz da Gülen için destek mektubu yazdı.

Mektuplar işe yaramış görünüyor. 16 Temmuz 2008'de Amerikan bölge yargıcı Stewart Dalzell bir genelge yayınladı. Bu genelgeyle Amerikan Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'e 1 Ağustos 2008'e kadar, "olağanüstü kaabiliyetlere sahip bir yabancı" olduğu gerekçesiyle, çalışma izni vermesini telep ediyordu. Mahkeme, göçmenlik bürosu soruşturmacısının Gülen'in başarılarını ölçmek için sadece "eğitim alanı"nı kullanmasının bir hata olduğuna, ilahiyat, siyasi bilimler ve İslam araştırmaları alanlarının da göz önüne alınmasının gerektiğine karar verdi. Mahkeme, Amerikan Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi Yönetimi Temyiz Bürosu'nun Gülen'in eserlerinin "bilimsel" olmadığı yolundaki hükmünün de hatalı olduğu kanısına vardı. Bu kararın en büyük nedeni mahkemenin "bilimsel" kelimesini son derece muğlak bir şekilde yorumlamasıydı. Son olarak, mahkeme Gülen'in Amerika'da yaşamak isteyen kişilerde aranan "Birleşik Devletler'in menfaatinedir" zorunluluğunu da yerine getirdiği kararını verdi.[52]

İkametinin ardındaki hukukî mantık ne olursa olsun, ABD'nin Gülen'e oturma izni vermiş olması, Gülen hareketinin "Washington'ın AKP ve Fethullahçı yandaşlarına destek verdiği" imajını yaymaya devam etme gücünü verecek ve Türkiye, kuruluşunun yegane temeli olan laiklikten biraz daha uzaklaşacaktır.

Sonuçlar

Gülen pekçok dostun, bütün dünyayı dolaşan yoldaşlarının ve parayla satın alınmış gazeteci ve akademisyenlerin desteğinin verdiği keyfi çıkarıyor. Gülen'in faaliyetlerinden duyulan endişe, çoğu zaman Türk, Amerikan ve Avrupa medyası tarafından "paranoya" olarak sunuluyor, bu konudaki uyarılar ciddiye alınmıyor. Türkiye'nin başsavcısı AKP'yi laik anayasayı yok etmeye çalışmak suçundan dava ettiğinde, İslamcılara destek veren medya ile Batılı diplamat ve gazeteciler, davayı "anti-demokratik bir hukukî darbe" olarak yorumladılar.[53] Ama bu kaynakların büyük bir çoğunluğu, İslamcılıkla demokrasi arasında, laiklikle faşizm arasında bir dikotomi olduğu varsayımından yola çıkarak, Ergenekon tutuklamalarını da topa tuttular. İslamcı medya tarafından Türkiye'deki İslamcıların "reformcu demokratlar," modern, laik Türk aydınlarının ise "gericiler" olarak sunulmaya devam edilmesi, modern politikadaki en saldırgan ama maalesef etkili yalanlardan biridir.[54]

Türkiye'de dindar Müslümanların Ramazan'da oruç tuttukları için saldırıya uğradıkları görülmemiş bir olayken, son yıllarda bunun tam tersi pekçok olay yaşanmış, oruç tutmadıkları ya da içki içtikleri için pekçok Türk vatandaşı İslamcı saldırıların kurbanı olmuştur.[55] Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan Türk kadınları belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır.[56]

Batı dünyasında hâkim olan "dindar Müslümanlarla din-karşıtı laik Kemalistler arasındaki çatışma" imajının tam tersi, laikler dahil, Türklerin büyük bir çoğunluğu geleneksel ve dindar insanlardır ve kendilerini "önce Müslüman" olarak tanımlarlar.[57] Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını "Türk" olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, "Türk" olabilmenin tek yolunun "Müslüman" olmaktan geçtiği yolundadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye'de İslam'ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. Fethullah Gülen Türkiye'deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam'ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor.[58] Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri "İslam'ın camide tutuklu kılınmış olması"na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam'ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir. Türklerin büyük bir çoğunluğu, kısa bir zaman önce AKP liderlerinin laikliğin "din ve devlet işlerinin ayrımı" olarak tanımlanmasına nasıl karşı çıktıklarını çok iyi hatırlıyor. Gül-27 Kasım 1995 tarihinde The Guardian'da yaptığı mülakat dahil-laikliği her fırsatta aşağılamıştır. Türk İslamcıların yegane gayesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş prensiplerini ortadan kaldırmaktır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı liderleri Fethullah Gülen'in "hoşgörü" retoriğinin bir aldatmaca olduğunu görmemeye devam ettiği sürece, kendilerini "dinlere özgürlük diyaloğu"nun değil, "Türkiye'yi kim kaybetti?" sorusuna yanıt aramaya çalışan bir aşamanın kurucuları olarak bulacaklardır.

[1] Can Dündar, Milliyet (İstanbul), Haziran 21, 2007; Reha Muhtar, Vatan (İstanbul), Haziran 22, 2007.
[2] Milliyet, Mart 10, 2008; Hürriyet (İstanbul), Mart 10, 2008.
[3] Helen Rose Ebaugh ve Doğan Koç, "Funding Gülen-Inspired Good Works: Demonstrating and Generating Commitment to the Movement," fgulen.com, Oct. 27, 2007.
[4] Merdan Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? (İstanbul: Siyah Beyaz Yayın, 2006), Nurettin Veren'in Kanaltürk'te verdiği söyleşilere dayanarak, Haziran 26, Temmmuz 3, 2006.
[5] "Fethullah Gülen Is an Islamic Scholar and Peace Activist," International Conference on Fethullah Gülen, Erasmus University, Rotterdam, The Netherlands, Kasım 2007; J. J. Rogers, "Giants of Light: Fethullah Gülen and Meister Eckhart in Dialogue," The University of Texas, San Antonio, Tex., Kasım 3, 2007.
[6] Söz gelimi, bk., Rogers, "Giants of Light"; USA Today, Temmuz 18, 2008.
[7] Bülent Aras, "Turkish Islam's Moderate Face," Middle East Quarterly, Eylül 1998, s. 23-9.
[8] Anadolu Ajansı (Ankara), Şubat 10, 1998.
[9] "Muslim World in Transition: Contributions of the Gülen Movement" konferansında Mevlana Celleddin-i Rumi'den alıntıların yeraldığı broşürler dağıtılmıştır (London, Ekim 25 - 27, 2007).
[10] Aland Mizell, "Clash of Civilizations versus Interfaith Dialogue: The Theories of Huntington and Gülen," KurdishMedia.com, Aralık 31, 2007; "Are Islam and Kemalism Compatible? How Two Systems Have Impacted the Kurdish Question?" Iraq Updates, Kasım 28, 2007.
[11] Nurettin Veren'le Söyleşi, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[12] Ibid.
[13] Sabah (İstanbul), Kasım 30, 2004.
[14] Veren mülakatı, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[15] Cumhuriyet (İstanbul), Aralık 23, 2007.
[16] Bayram Balcı, "Central Asia: Fethullah Gülen's Missionary Schools," Ekim 2001.
[17] Merdan Yanardağ ile mülakat, Gerçek Gündem (İstanbul), Kasım 20, 2006.
[18] Hürriyet, Nisan 11, 2008.
[19] Erik-Jan Zürcher, "Kamermeerderheid Eist Onderzoek Naar Turkse Beweging," NOVA documentary, Temmuz 4, 2008.
[20] Cumhuriyet, July 9, 2008; Netherlands Information Services, Temmuz 11, 2008.
[21] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[22] Adil Serdar Saçan, mülakat, Kanaltürk, Temmuz 3, 2006.
[23] Ibid.
[24] Samanyolu televizyonu, Ekim 13, 2008.
[25] Söz gelimi, Michael Rubin, "Erdoğan, Ergenekon, and the Struggle for Turkey," Mideast Monitor, Ağustos 2008.
[26] Yanardağ mülakatı, Gerçek Gündem, Kasım 20, 2006.
[27] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[28] "ŞOK! Tuğgeneral Münir Erten'den ŞOK açıkklamalar!" Ekim 27, 2008'de ulaşıldı.
[29] "Şok Video! Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci," Ekim 27, 2008'de ulaşıldı.
[30] Vakit (İstanbul), Haziran 14, 2008.
[31] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[32] BBC News, Şubat 4, 2008; Frank Hyland, "Investigation of Turkey's 'Deep State' Ergenekon Plot Spreads to Military," Global Terrorism Analysis, Jamestown Foundation, Temmuz 16, 2008.
[33] Reuters, Mayıs 1, 2008; Sendika.org, Labornet Turkey, Mayıs 1, 2008; Vatan, May 1, 2, 2008; Milliyet, Mayıs 1, 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 1, 2, 2008
[34] Vatan, Mayıs 2, 2008; Milliyet, Mayıs 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 2, 8, 2008.
[35] Hürriyet, Şubat 28, 2008.
[36] Milliyet, Mayıs 14, 2008.
[37] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[38] "Turkish Judiciary at War with AKP Government to Defend Its Independence," MEMRI Special Dispatch No. 1520, Mart 27, 2007.
[39] "The AKP Government's Attempt to Move Turkey from Secularism to Islamism (Part I): The Clash with Turkey's Universities," MEMRI Special Dispatch No. 1014, Kasım 1, 2005; "Professor from Van University in Turkey Commits Suicide after Five Months in Jail without Trial," MEMRI Special Dispatch No. 1025, Kasım 18, 2005.
[40] Zaman (İstanbul), Nisan 18, 2008.
[41] Odatv.com, Mayıs 30, 2008; Hürriyet, Haziran 13, 2008; Akşam (İstanbul), Haziran 16, 2008.
[42] Radikal (İstanbul), Nisan 7, 2008.
[43] Hürriyet, Ekim 21, 2008.
[44] Hürriyet, Mayıs 14, 2008.
[45] Hürriyet, Eylül 7, 8, 9, 10, 11, 12, 2008.
[46] Milliyet, Temmuz 14, 2008; Cumhuriyet, Temmuz 15, 2008
[47] ATV, Haziran 18, 1999.
[48] ATV, Haziran 18, 1999.
[49] ATV, Haziran 18, 1999; "The Upcoming Elections in Turkey (2): The AKP's Political Power Base," MEMRI Inquiry and Analysis No. 375, Temmuz 19, 2007.
[50] Sabah, Ocak 2, 3, 2005.
[51] "Fethullah Gülen v. Michael Chertoff, Secretary, U.S. Dept. of Homeland Security, et a

Murat Karayalçın Nasıl Kazanır?

24/3/2009 · Kategori: Inceleme

Murat Karayalçın nasıl kazanır?

Radikal; 13/03/2009

Karayalçın kampanyasının sol seçmen ayağında hiçbir problem yoktur, sol anakara doymuştur, bundan sonra yapılması gereken “sağ anakara” ya ilişkin propaganda atraksiyonlarıdır

<_script /><_script />YALNIZ TÜTELOĞLU (Arşivi)

 


Yerel seçimlere günler kaldı Ankara bu seçimin kıran kırana yaşandığı yerlerin başında geliyor, Gökçekli, Karayalçınlı ve son ataklarıyla Mansur Yavaşlı üçlü bir yarış var. Bu yarıştan Karayalçın’ın kazanarak çıkması, 15 yıldır Ankara’yı ilkel politikalarla yöneten Gökçekten kurtulmanın tek yolu, en gerçekçi olasılığı. Bu nedenle Karayalçın’ın yürüttüğü kampanyaya ilişkin değerlendirilmesi dileğiyle bazı eleştiriler ve önerilerim olacak;

1. tespit; Melih Gökçek, Karayalçın popülaritesini “demoklesin kılıcı” gibi sağ seçmen üzerinde tutarak sağ seçmendeki “birleşme refleksini” tetikliyor. Her seçimde sağda ağırlık merkezi olmayı başarıyor ve kazanıyor.
2. tespit; Dışsal nedenlerle (MHP-Gökçek çatışması, Altınok’un istifası, 15 yılın yıpranmışlığı, Kılıçtaroğlu tartışması) bu birleşme refleksinde kısmi zayıflama yarattı. Bu zayıflama sağ da mobil seçmen sayısını arttırdı.
3. tespit; Ankara Büyükşehir Belediyesi mücavir alanlarının genişletilmesi, sağ sol seçmen oranını %35-%65 skalasına taşıdı. En az üç kitlesel, diri, iddialı sağ partinin girmeyeceği her yerel seçimde solun işi Ankara’da kat be kat zor olacak.
4. tespit;Sol istisnasız tümüyle Karayalçın ismi üzerinde uzlaştı.

Tüm bu tespitlerden yola çıkarak aşağıdaki değerlendirmelere ulaşmak mümkündür;


Karayalçın’ın başından beri ortaya koyduğu “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” yaklaşımı “sol anakara” ile sınırlı kaldı. Sağ seçmeni de kapsayacak bir yaklaşıma, siyasi dile, propaganda söylemine dönüştürülemedi. Oysa Karayalçın’ın “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” yaklaşımı sağ seçmeni de kucaklayacak, birliğe katacak bir propaganda söyleminde ete kemiğe bürünseydi şu anda farklı bir noktada olunurdu. Karayalçın’ın ana seçim sloganı yanlış belirlendi; “BİZ HAZIRIZ”, “SİZ HAZIRMISINIZ ?” Karayalçın’ın vizyonuna ve “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” temel konseptine uygun bir ana slogan değil, nitekim bırakın ortalama seçmeni aktif kampanya katılımcıları nezdinde bile gerekli etkiyi yaratmadı, kampanyaya pozitif bir etkisi olmadı. Bunun iki nedeni var birincisi, sloganda kullanılan “BİZ” ve “SİZ” vurgusu ayrıştırıcı, ikircikli bir yaklaşımı içeriyor.
“Biz” ve “siz” üzerinden yürütülen ayrıştırıcı dil, negatif bir etki yaratıyor. İkincisi ise Bu seçimde Ankara’lı seçmen acaba Ankara Belediye Başkanlığı’na hazır mıyım? diye tereddüt içindedir onlara “BİZ HAZIRIZ” diyerek mesaj verelim, kafalarındaki kuşkuları giderelim demesi gereken en son aday Karayalçın olsa gerek. Bu acemice bir yaklaşım olmanın ötesinde temel bir yanlıştır. Kampanyanın ve adayın özgüven zafiyeti içinde olduğuna ilişkin bir izlenim yaratıyor. Karayalçın’ın bek raundu bu mesajı kitlelere verme kaygısı taşımaması için yeterli nedendir. Mesaj kitleler de var olan kuşkuları gidermeye yönelik olmalıdır, laf olsun diye verilmemelidir .
Bu ana sloganın kitlelerde yeterli karşılığı bulamaması, güdük kalması, sivil inisiyatiflerin yaratıcılıkları ile ortaya çıkarttıkları bazı sloganların kampanyanın ana sloganıymış gibi seçmen tarafından algılanmalarına neden oldu. Bu yanılsamaların da kampanyaya olumsuz etkileri var. Örneğin, “SOLA ÇEK, GÖKÇEK GİDECEK” sloganı sivil bir inisiyatif tarafından ortaya konuldu, stikırlarla sokaklara yapıştırıldı, etkinliklerle medyada çokça yer aldı. Adeta ilk kullanıldığı dönemde kampanyanın ana sloganı gibi algılandı. Oysa bu yanılsama “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” ana fikrinin “sol anakarya” sıkışmasına neden oluyor. Eğer ana propaganda sloganı seçmende ciddi bir etki yaratsaydı, bu sivil inisiyatiflerin yaratıcılıkları, kampanyanın birer rengi olarak kalır ve hedef kitlelerini motive edebilirdi. Fakat ana sloganın etkisizliğinden, silikliğinden dolayı öne çıkmaları, oylarını almak zorunda olduğumuz Ankaralı mobil sağ seçmene ideolojik bir şablonla, slogan düzeyinde bir sol söylemle seslenmek anlamına geliyor ki bu da kampanya da yapılması gereken en son şey olmalıdır. Karayalçın kampanyasının sol seçmen ayağında hiçbir problem yoktur, sol anakara doymuştur, bundan sonra yapılması gereken “sağ anakara” ya ilişkin propaganda atraksiyonlarıdır.
Seçimlerde son 10-15 gün seçmen algısının en açık olduğu ve/fakat siyasi mesaj taarruzuna en fazla maruz kaldıkları dönemdir. Bu hem avantaj hem de dezavantajdır. Bu son propaganda dönemine KARAYALÇIN kampanyası çok temel yapısal değişikliklerle girmelidir. Yukarıda ifade ettiğim hususların tümü göz önünde bulundurularak yeni bir ana slogan tedavüle sokulmalı ve onu bütünleyen, destekleyen etkisini arttıran anlam ve amaç bütünlüğü taşıyan yeni mesajlar seçmene verilmelidir. proje düzeyinde alabildiğince solcu ve toplumcu ama kitlelere iletimde ideolojik şablonlardan ve sloganlardan alabildiğine uzak bir yaklaşım sergilenmelidir.


ANA SLOGAN ÖNERİM;

ANKARA İÇİN KARAYALÇIN
HEPİMİZ İÇİN KARAYALÇIN



ALT SLOGAN ÖNERİLERİM;

BİRLEŞELİM SAĞLI SOLLU
YOK EDELİM YOKSULLUĞU

BİRLEŞELİM SAĞLI SOLLU
İÇELİM TEMİZ SUYU


BİRLEŞELİM SAĞLI SOLLU
BİTİRELİM METROYU

SAĞ SOL BİRLEŞECEK
GÖKÇEK GİDECEK

ANKARA BİRLEŞECEK
GÖKÇEK GİDECEK


Yalnız Tüteloğlu: Hukukçu, ekonomist

***************************************************************************

Baykal: Türkiye yolsuzlukta çağ atladı

Baykal: Türkiye yolsuzlukta çağ atladı

 

24/03/2009

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Denizli’de partisinin mitingine katılan vatandaşlara teşekkür ederek, "Sizler bu meydanları doldurarak aslında Denizli’ye sahip çıkıyorsunuz, onun ötesinde Türkiye’ye sahip çıkıyorsunuz" dedi

 

 


CHP lideri Deniz Baykal, partisinin Özay Gönlüm Meydanı’ndaki mitinginde yaptığı konuşmada, vatandaşların alana, "sadece dinlemeye değil, birilerinin kulağına bir şeyler fısıldamaya" geldiğini ifade etti.
Kimsenin Denizli’yi, Türkiye’yi sahipsiz sanmaması gerektiğini söyleyen Baykal, şöyle konuştu:
"Buraya böyle güçlü bir şekilde katılmış olmanızın eminim bir amacı vardır. Siz buraya sadece dinlemeye değil, bana öyle geliyor ki birilerinin kulağına bir şeyler söylemeye geldiniz. Dile getirmek istediğiniz bir şeyler var. Bir derdiniz, bir bekleyişiniz, bir umudunuz var. Öyle mi? Merak etmeyin sizi çok iyi anlıyorum. Sizler bu meydanları böyle doldurarak aslında Denizli’ye sahip çıkıyorsunuz. Onun ötesinde Türkiye’ye sahip çıkıyorsunuz."
Baykal, Denizli’nin gönlünde çok özel bir yeri olduğunu anlatarak şunları kaydetti:
"Denizli Anadolumuzun içinden kalkınma mücadelesini kendi imkanlarıyla büyük başarıyla vermiş, sanayileşmesini, ekonomik ilerlemesini, tarımda atılım yapmasını, turizmde atılım yapmasını, ulaştırma sektöründe atılım yapmasını kendi çabalarıyla gerçekleştirmiş, her yere örnek olan, hepimizin iftihar ettiği, göğsümüzü kabartan bir kentimiz."
Denizli’nin yetiştirdiği insanlarla ve başarılarıyla Türkiye’ye, dünyaya örnek bir yer olduğunu anlatan Baykal, şöyle devam etti:
"Denizli Anadolu kaplanlarının öncüsü. Ege’nin kaplanı Denizli. Buraya, Türkiye Denizli gibi olacak, Orta Anadolu böyle olacak. Bizim insanımız bunu başarıyor duyguları içinde geldik. Bu anlayışla buradayım. Ama size de sormak istiyorum. Ben böyle görüyorum da. Acaba siz nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz nasıl, gidişat nasıl gidişat? Keyfiniz nasıl, kazancınız yolunda mı? Masrafınız, geliriniz birbirini tutuyor mu? Ay sonunda, yıl sonunda bütçeyi denkleştirebiliyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu... Nasıl olur, burası Denizli. Yani en verimli ovalar burada, pamuk burada. İncir burada, üzüm burada, zeytin burada, kestane burada. Buğday burada, pancar, tütün burada. Yok mu artık?"
Baykal, Ege’nin Anadolu’nun en bereketli, verimli topraklarının, en çalışkan çiftçisinin burada olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:
"Allah buraya her nimeti vermiş. Yani böyle bereketli topraklar üstünde, Denizli’de çiftçinin boynu bükük mü? O da mı şikayetçi? Niye öyle oldu, Denizli’nin bereketi mi kaçtı? Toprağımız verimli olmaktan çıkımıverdi? Mümbit toprak olmaktan mı çıktı, ne oldu? Yoksa siz işi tembelliğe mi vurmaya başladınız? Hafif tembellik mi başladı? Yani tarlayı unutmaya mı başladınız, toprağa sırtınızı mı döndünüz? Biraz keyfe mi vurdunuz, ne oldu? Yok öyle de değil... O zaman ne oldu Denizli’ye bereketine, verimliliğine, zenginliğine ne oldu o zaman? Gerçekten bu anlaşılması güç bir manzara. Böyle bir büyük zenginlik diyarında bu şikayeti almak çok düşündürücü."

“ÇİFTÇİYİ YOK SAYARAK KALKINMA OLUR MU?"

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Toprağı çökerterek, tarımı ihmal ederek, çiftçiyi yok sayarak kalkınma olur mu?" dedi.
Genel Başkan Baykal, Özay Gönlüm Meydanı’nda partisinin düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada, Denizli’nin en güzel pamuğu yetiştiren illerin başında geldiğini belirtti.
Tekstil sanayisinin de kentte gelişmiş olduğunu ifade eden Baykal şöyle konuştu:
"Ne oldu o pamuğa, pamuk ekmiyor musunuz artık? Niye ekmiyorsunuz? Bu sene pamuğu kaça verdiniz, 650’ye verdiniz. Geçen sene kaça verdiniz, 800’e öyle mi? Güzel, işte pamuğu ucuzlatmışsınız, şikayetiniz mi var? Pamuk inmiş herhalde gübre de inmiştir değil mi? İnmedi mi? Mazot inmiştir o zaman. O da mı inmedi? İlaç inmiştir, yani ne oldu? Gübre, mazot, ilaç fiyatları arttı ancak pamuk fiyatı düştü. Mazot, ilaç arttı, pamuk indi öyle mi? Yanlış asansöre mi binmişler? Pamuk inen asansöre, gübre çıkan asansöre binmiş. Sonuç ne? Pamuk yetiştiren Denizlili çiftçinin boynu bükük öyle mi?"

"PAMUK ÜRETİLMEZSE TEKSTİL TEHLİKEYE GİRER"
Deniz Baykal, çiftçilerin pamuk ekemediğini ancak Yunanistan’dan pamuk ithal edildiğini ifade ederek, şunları söyledi:
"Pamuk ekmiyorsunuz ama ne oluyor? Yunanistan’dan Türkiye pamuk ithal ediyor değil mi? Şimdi size soruyorum. Yunanistan’ın toprağı daha mı bereketli, çiftçisi daha mı iyi biliyor? Sen Denizli’nin ovasında yetiştirip niye satamıyorsun niye? Yoksa Yunan hükümeti, Yunan çiftçisini destekliyor da Türk hükümeti Türk çiftçisini desteklemiyor mu? Peki akılsızlığından mı destekliyor Yunan hükümeti? Yani neyin doğru olduğunu bilmediği için mi destekliyor? Bizimki çok bildiğinden mi desteklemiyor? Bizimki niye desteklemiyor? Bizimki Türk çiftçisini desteklemiyor da Yunan çiftçisini mi destekliyor yoksa, değil mi? O anlama mı geliyor, şimdi bu iyi bir politika mı? Bu Türkiye’yi kalkındırır mı? Çiftçiyi, pamuğu, Denizli’yi bıraktım, 70 milyonun yararına bir politika mı bu? 70 milyon bundan refah, kalkınma elde eder mi? Dünyada iddialı bir tekstil ülkesiyiz. Tekstilimizin pamuğunu kendi topraklarımızdan üretemezsek tekstil üretimimizi de tehlikeye atmış olmaz mıyız? Bunun neresi doğru?"

"KALKINMANIN TEMELİ TARIM"
Deniz Baykal, kalkınmanın bir bütün olduğunu ve temelden başladığını belirterek, şunları söyledi:
"Bina yaparken de temelden başlar, temel sağlam olacak. Temel ne? Temel bankacılık mı, sanayi mi? Temel ticaret mi, hayır, temel ne, tarım, çiftçilik, toprak, köylü köylü, Anadolu. Kalkınma tarıma dayanırsa, toprağa dayanırsa... Türkiye gibi büyük bir ülke, dünyanın en büyük ülkelerinden biri. Burada toprağı çökerterek, tarımı ihmal ederek, çiftçiyi yok sayarak kalkınma olur mu?"
Buğdayın da ithal edildiğini söyleyen Baykal, şöyle devam etti:
"Rusya’dan, Bulgaristan’dan ithal ediyoruz. Girdi fiyatları katlanarak artıyor, mahsul fiyatları yerinde sayıyor hatta düşüveriyor. Prim vereceklerdi, doğrudan gelir desteği kalktı. Bu sene bunu azalttılar. 16 lira veriyorlardı onu azalttılar. Şimdi bir de yüzde 10-15’ini keserek veriyorlar. Çiftçiye verilen pamuk, üzüm priminin yüzde 10’unu keserek veriyorlar.
Nereye gidiyor diye sorduğunuzda da inandırıcı cevap vermiyorlar. Çiftçimiz taban gübresini atamadı. Şimdi üst gübreyi de atamıyor. Böyle tarımı desteklemek olur mu? Tarıma verilen desteği azalttın. Çiftçimize gerekli barajları yapmıyor, bitirmiyor, sulama imkanı vermiyorsun. Çiftçimiz de elektrik tüketerek kuyu kazıyor buradan suluyor ama çiftçinin kullandığı elektriğe kilovatsaat başına uygulanan fiyat sanayiye uygulanandan daha fazla. Sanayiye destek veriyorsun buraya vermiyorsun."
-TEDBİR PAKETLERİ-
Deniz Baykal, hükümetin açıkladığı tedbir paketlerini eleştirerek, şunları kaydetti:
"Paketler açılıyor, ’can suyu’ diyorlar. Sıfır faizli KOBİ kredisi. Onlar da bunu kullanamıyorlar ya Bağ-Kur’a, SSK’ya borcu var. Başka takıntıları var. Başka şartlar aranıyor. KOBİ’ye ’ihracat yapacaksın’ diyor. İhracatı yapanı var, yapamayanı var. Yapamayan krediyi alabilir mi? Orası için bir şeyler düşünmüşler ama çiftçi için can suyu lazım değil mi? Sıfır faizli kredi lazım değil mi? Onlara bunları düşünüyorsun. Buraya niye düşünmüyorsun? Şimdi tablo bu."
Esnafın da durumunun iyi olmadığını ifade eden Baykal, şunları söyledi:
"İşsizlik rakamları var. ’Kapanmayanları çalışıyor zannetme’ diyorsunuz değil mi? ’Dostlar alışverişte görsün, işime gidip geleyim diye açıyor ama giren çıkan bir şey yok’ diyorsunuz değil mi? O zaman emeklilerin durumu iyidir. Bilhassa Bağ-Kur’luların. Niye şikayet ediyorsunuz, yüzde 4 zam verdiler. Yani diyeceksiniz ki ’eskiden emekli parasını aldığı zaman eşiyle birlikte ay sonunu bulmaya çalışırdı şimdi oğlu işten atıldı’. Çocuklara okullarda yakacak parası istiyorlar, temizlik parası istiyorlar. ’Yükümüz arttı’ diyeceksiniz gibime geliyor. Avrupa’daki emekliler atlıyor uçağa dünyayı geziyor, siz gitmiyorsunuz. ’Siz geziyi bırakın’ diyorsunuz ’Biz kahveye çıkamıyoruz kahveye’..."

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Türkiye’nin krize girdiğini ve tedbir alınması gerektiğini söylediğini belirterek, "7 ay geçti benimle laf dalaşı yaparak ’Kendin söyle’ diyor, söyleyince de kavga çıkarıyor. Söylediğimiz tedbiri 2 hafta sonra uyguluyor. Bunların ampulü geç yanıyor, geç" dedi.
Genel Başkan Baykal, partisinin Denizli Özay Gönlüm Meydanı’nda düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada, sağlığın paralı hale dönüştürülmeye çalışıldığını, bunun gerisinin seçimlerden sonra geleceğini söyledi.
Konuşmasında işsizliğe değinen Baykal, Denizli’de işsiz vatandaş olup olmadığını sorarak, şunları kaydetti:
"Peki başbakan bunlara diyor ki ’Kriz yok, tutturmuşlar konuşuyorlar’ diyor. ’Kriz yok’ diyor, ’Bu boş laf’ diyor. Dünyada işsizlikte ikinciyiz. Sanayinin çökmesi en çok bizde. Birinci ya da ikinciyiz. Tarım zaten perişan. Başbakan ’Kriz yok, teğet geçti’ diyor. Geçenlerde bir köylü arkadaşımız bana dedi ki ’Bu teğet dediğin ne, ben bilmiyorum’ dedi. Ben sana kriz ne yaptı anlatayım. Böğrümüzden girdiler, sırtımızdan çıktılar. Öyle mi oldu?"
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "Kriz yok" dediğini ve tedbir almadığını ifade eden Baykal, şöyle konuştu:
"Tedbir alınmaz mı? Bütün dünya tedbir alıyor. Bunu her yerde söylüyorum. İşsizlik, ekonomik sıkıntı. Geçenlerde bana ’Bir çare biliyorsan söyle’ dedi. ’Uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm’ dedi. ’Siyasi hayatını bitir’ diyen yok. Kriz var ama benim de kafamda çözüm var. İster uygularsın, ister uygulamazsın. O senin bileceğin iş. Şimdi bunu böyle söyleyince ben ertesi günü 7 tane madde söyledim. ’Al sana çare’ dedim. Bir gün sustu, ertesi gün bir kızgın çıktı ortaya. Bana veriyor, veriştiriyor. En ağır ifadelerle hakaret ediyor. ’Git ehlinden öğren’ diyor. Kendisi biliyor da biz bilmiyoruz. ’Sen iktidar değilsin, 40 fırın ekmek yemen lazım’ diyor. ’Sen işine bak’ diyor. Benim işim bu. Kaba bir üslupla, ağır ifadelerle konuşunca ertesi gün çıktım ağzının payını verdim. 2 hafta sustu, 3’üncü hafta benim 7 önerinin içinden 2’sini seçti, uygulamaya başladı. Uygulayacaksan kardeşim niye bu kadar gecikiyorsun? Sen bunu sormadan, 2008’in eylülünde söyledim. Krize girdiğini gördük Türkiye’nin, tedbir alması gerektiğini söyledim. 7 ay geçti benimle laf dalaşı yaparak, ’Kendin söyle’ diyor. Söyleyince de kavga çıkarıyor."
Söyledikleri tedbirlerin 2 hafta sonra uygulandığını belirten Deniz Baykal, "Bunun ampulü geç yanıyor, geç. Onun ampulü yanıncaya kadar olan millete oluyor. İş yerleri kapanıyor, insanlar işsiz kalıyor. Esnaf bunalıyor. Kardeşim, piyasayı hareketlendir. Bizim önerilerimizi uyguladılar da piyasa hareketlendi. Onları da uygula, esnafın da yüzü gülsün, çitçinin de yüzü gülsün, kredi kartı borçlularının da yüzü gülsün. Hepsine yönelik teklif yaptık ortada, al uygulama. Biz söyledik diye kenarda duruyor, bir süre sonra uygulamaya başlıyor. Kardeşim, gecikme, ampulün hızlı yanıversin. Bak söylüyoruz hemen gereğini yapıver" dedi.

"VARLIK İÇİNDE YOKLUK"
Baykal, ekonomik krizi başından beri anlattıklarını, çarelerini ifade ettiklerini kaydederek, vatandaşın yokluğunun varlık içinde yokluk olduğunu savundu.
"Sizde yokluk var da hükümette varlık var, varlık. Yani hükümet varlık içinde, hükümette para çok. Büyük para harcıyorlar öyle değil mi?" diyen Baykal, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir hükümetin bu kadar para bolluğu içinde olmadığını öne sürdü.
Baykal, "Bu hükümet 7 yılda, gelmiş geçmiş bütün cumhuriyet hükümetlerinin 80 küsur yılda aldıklarından daha fazla borç para almıştır. Borç para kimin borcu? Milletin borcu. Milletin sırtından borç aldın. Ne kadar borç aldın? Atatürk’ün, İnönü’nün, Celal Bayar’ın, Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın, Erbakan’ın, aradaki hükümetlerin tümümün 80 küsur yılda hep beraber aldıkları borçtan daha fazla borcu, 7 yılda tek başına bu hükümet aldı" dedi.
2002 yılında Türkiye’nin borcunun 220 milyar dolar, şimdi ise 500 milyar dolar olduğunu ifade eden Baykal, şunları kaydetti:
"Aradaki fark 280 milyar dolar. 220’yi 80 yıllık bütün hükümetler kullanmış. 280’i bunlar kullanmış. Şimdi düşünün bakalım. 220 milyar doları kullanan gelmiş geçmiş hükümetler neler yaptı bu Türkiye’ye? Devraldıkları Türkiye’nin yolu, asfaltı, demir yolu, limanı, fabrikası, şekeri, çimentosu, ipliği, dokuması, iğnesi, demiri, çeliği, otomobili yok, bir şeyi yok. Sadece bağımsızlığını kurtarmış bir Türkiye. Anadolu’yu düşmandan temizlemiş bir Türkiye, o kadar. O Türkiye’yi aldılar üstelik de çoğu kez borç para bulmadan yollar, limanlar, santraller yaptılar. Keban’ı, Atatürk Barajı’nı yaptılar. Demir çelik fabrikalarını, Karabük’ü, Ereğli’yi, İskenderun’u yaptılar. Rafinerileri, petrokimya tesislerini yaptılar. TÜPRAŞ’ı yaptılar. Türkiye’de ne varsa aklınıza gelen, uçaklarımızdan silahlı kuvvetlerimizden donanmamıza, üniversitemize kadar bütün Türkiye’yi yaptılar. Ne kadar borca sebep oldular? 220 milyar dolar borç."

"KÜÇÜLEN TÜRKİYE DÖNEMİ GELDİ"

"Bunlar 7 yılda 280 milyar dolar borç yaptılar, peki bunlar ne yaptılar?" diye soran Baykal, şöyle devam etti:
"Demir çelik fabrikalarının yanlarına bir tane eklediler mi? Bir tane rafineri koydular mı, bir petrokimya tesisi koydular mı? İş verecek fabrikalar, sanayiler, işletmeler kurdular mı? Bacaları tüttürdüler mi? Ne yaptılar? Türkiye kalkınan Türkiye’ydi. Şimdi küçülen Türkiye dönemi geldi. Şimdi fabrikalar kapanıyor. O borcu aldılar, sadece o mu, eldekileri avuçtakileri de sattılar. Atatürk’ün, İnönü’nün, Celal Bayar’ın yaptığı fabrikaları satmadılar mı? Onu da satıp harcadılar. Yani bu yokluk var ya sizin bahsettiğiniz, darlık, bir yerde de bolluk var, bolluk. Bir yerde de varlık var. Orada varlık ve bolluk, burada darlık ve yokluk. Tamam mı, olay bu. Bir de ayrıca bunlar hep yanlış yönetimin sonucu değil mi? Bu kadar parayı bunlar alıp da gösterişe, lükse, yolsuzluğa kaptırmasalardı da gerçekten memleketin ekonomik kalkınması, sanayileşmesi, tarımın genişlemesi, barajın yapılması, sulamaların genişlemesi için harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Bu kadar para halk için, kalkınma için harcansaydı bugün bambaşka Türkiye olurdu. Şimdi manzara bu."

YOLSUZLUK
Türkiye’de yolsuzluk olduğunu, şimdi Türkiye’de bulunan yolsuzluğun tarihin hiçbir döneminde yaşanmadığını savunan Baykal, eskiden yolsuzluk yapan kişilerin mahcubiyet içinde olduğunu kaydetti.
Eskiden yolsuzluğu bireylerin yaptığını bildiren Deniz Baykal, şunları kaydetti:
"Eskiden yolsuzluğu kişiler yapardı ve yaptığı işin ayıp olduğunu da bilirdi. Onun mahcubiyeti, suçluluğu, ezikliği içinde olurdu, pek ortalığa çıkmazdı. Şimdi Türkiye yolsuzlukta çağ atladı, çağ. Çiftçimiz, esnafımız, emeklilimiz, ekonomimiz çağ atlamadı ama yolsuzlukta çağ atladık maşallah. Yolsuzluk artık ferdi, kişisel bir olay değil. Yolsuzluk artık cemaatle yapılıyor, topluca yapılıyor. Yani 40-50 kişi bir araya geliyor, bir başkan, muhasebeci seçiyorlar, kurye seçiyorlar, teşkilat kuruyorlar. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı, yolsuzluk şirketleşmiş, yolsuzluk dernekleşmiş. Şimdi yolsuzluk mevzuatla, yönetmelikle, tüzükle yapılıyor, kanunla yapılıyor, iktidar himayesinde yapılıyor."(aa)

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN MANİSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KON

19/3/2009 · Kategori: Haber

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

MANİSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

(19 MART 2009)

 

 

 

Sevgili Manisalılar, Manisa’da bu büyük buluşmada sizlerle bir arada olmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Sizleri özlemiştim, sizlerle bir arada olmayı çok istiyordum. Bugün kısmet oldu. Manisa’da bir kez daha böyle görkemli, büyük bir mitingde bir aradayız. Bundan kıvanç duyuyorum. Sizleri böyle inançlı, coşkulu, heyecanlı ve Cumhuriyet Halk Partisine kulağını vermiş, gözünü dikmiş vaziyette görmekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın, sağolun.

 

Manisa Türkiye’mizin gözbebeği. Türkiye’mizin en verimli topraklarının yer aldığı bir kentimiz, bir ilimiz. Kendi başına bir ülke Manisa. Toprağı ile, Gediz’iyle, ovalarıyla, bilinçli çiftçisiyle dünyanın en güzel ürünlerini yetiştirmesiyle, Anadolu’muzun, tarımımızın, çiftçimizin, köylümüzün gözbebeği bir yer Manisa. Bu dünyanın en güzel topraklarında yaşayan, çalışan, o topraklarda üretim yapan insanlarla bir arada olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Manisa Türkiye’nin en büyük zenginliği. Manisa Türkiye’nin en büyük gücü. Manisa sadece Türkiye’de değil, dünyada tarım konusunda en iddialı olacağımız yerlerin başında geliyor. Tarımda öyle, sanayide öyle, hizmet sektöründe öyle. Her alanda Allah en büyük nimetleri size bahşetmiş. Ne mutlu Manisa’ya. Her şeyin en güzeli burada. İnsanı da elbette en çalışkan, en üretici ve en bilinçli insan. Osmanlı İmparatorluğuna şehzadeler yetiştirmiş, bir büyük imparatorluk geleneğinden gelmiş, siyaseti her yönüyle denemiş. Bizim milli mücadelemizde en şerefli görevleri yerine getirmiş. Demokrasiye geçişimizde en güzel demokrasi örneklerini vermiş, memleket için hayırlı neyse daima onun peşine düşmüş. Bazen bir partiyi tutmuş başa getirmiş. Bazen olmadı yanlış yapıyorsun in aşağı demiş yenisini tutmuş getirmiş. Demokrasi bilinci yüksek bir yer Manisa’da.

 

Böyle bir Manisa’da sizlerle bir arada olmaktan, böyle muhteşem bir toplulukla bir arada olmaktan gerçekten büyük mutluluk duyuyorum. Buraya gelen bütün Manisalıları hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden hepinize, partilisine, partisizine, AKP’lisine, MHP’lisine, tarafsızına, Cumhuriyet Halk Partilisine, bütün Manisalılara yürekten, gönülden teşekkür ediyorum. Şeref verdiniz, hoşgeldiniz.

 

Sevgili Manisalılar, nasılsınız iyi misiniz? Yani ben duygularımı, düşüncelerimi söyledim. Birazda size soralım bakalım siz ne alemdesiniz. İyi misiniz? İşleriniz, keyfiniz nasıl? İşleriniz yolunda, keyfiniz yerinde mi? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Alacaklar, borçlar tahsil ediliyor mu? Geliriniz, gideriniz dengede mi? Açık mı veriyoruz, yoksa gelir mi fazla? Gelir fazla gider az mı? Tersi ha? Ya bu nasıl Manisa? Dünyanın en güzel Manisa’sı bu. En verimli Manisa’sı bu. Tarımın en güzelinin yapıldığı Manisa bu. Var mı daha bir başka Manisa? Var mı bir başka Gediz Ovası. Var mı bir başka Gediz? Var mı? Ne bu hal? Yoksa siz çiftçiliği unuttunuz mu? Tarımı unuttunuz mu? Yoksa tembelleştiniz mi? Çalışıyorsunuz, emek veriyorsunuz. Ama sonuç gene böyle öylemi? Ne oldu o Manisa’nın güzelim üzümüne? Üzümde mi kurtarmıyor? Üzümde kurtarmıyor mu? Zeytin kurtarıyordur o zaman. Zeytinde kurtarmıyor. O zaman tütün kurtarıyordur. Tütünde mi kurtarmıyor? Ne oldu onlara? Dünyanın en büyük nimetleri bunlar değil mi? Yani diyorsunuz ki bu iş hükümet işi diyorsunuz. Sen bırak Manisa’yı diyorsunuz. Manisa’nın ovasını, Gediz ovasını bırak diyorsunuz. Bizde onların hepsi var diyorsunuz. Çalışkan Manisalı çiftçi var diyorsunuz. Sen bana hakkımı verecek bir hükümet bul diyorsunuz değil mi? Öylemi? E o hükümeti beraber bulacağız değil mi? Yani size de görev düşüyor. Birlikte yapacağız bu işi. Sevgili Manisalılar, bakın yıllardır bu meydanlarda bunları konuşuyoruz. Şimdi gerçekler daha iyi ortaya çıktı. Hep bunu anlatmaya çalışıyorduk. Hep buna dikkati çekiyorduk.

 

Üzümü konuşuyorduk değil mi? Şimdi üzüm kaça gidiyor şu sırada? 1.400 daha damı aşağı? 1.300’e gidiyor şuanda. Mayıs’ta kaçtı? Geçen sene kaçtı? Üzüm düşmüş 1400’e, 1300’e. 300 demeye dilim varmıyor. 1 diyorsun. Yapmayın. Ben 9 numarayı konuşuyorum canım. Peki o üzümü elde etmek için yaptığınız masraflar bir önceki yıla göre azaldı mı arttı mı? Mesela göztaşı ne oldu? Arttı mı? 3 katı arttı galiba değil mi? Akaryakıt %100 arttı, ilaç arttı değil mi? Peki üzümcünün hali bu. Zeytincinin hali ne? Zeytin nasıl, zeytin kaça? 2 milyon. 2’nin altına indi, 1 milyona indi. 2002’de kaçtı zeytin? Zeytinyağı ne kadar? 5 milyon, 4 milyon. Onun masrafı azaldı mı? Yani bu işi nasıl döndürüyorsunuz sevgili Manisalılar? Dönmüyor. Tütün ne oldu, kota kalktı mı? Şimdi Amerikan firmasına sözleşmeli çiftçilikle tütün mü yetiştiriyorsunuz? Bu iyi bir tablomu? Bu memleketin kalkınmasına yardımcı olacak bir politikamı? Bu politikanın arkasında ne yatıyor? Bu politikanın arkasında tarıma sırt dönme politikası yatıyor. Tarımı ayak bağı sayma, tarımı engel sayma, çiftçiliği küçük görme, çiftçilikle bir yere varılmaz deme anlayışı yatıyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, dünyanın bütün kalkınmış ülkelerinde tarımı en zengin ülkeler bile ayağa kaldırmak için destekliyor. Tarımın desteklenmediği bir ülke yok. Avrupa’da destekleniyor, Amerika’da destekleniyor, Japonya’da destekleniyor. Biz desteklemiyoruz. Biz ne yapıyoruz? Gümrüğü açıyoruz. Manisa’da pamuk yetişirdi ne oldu pamuk? Gediz ovasında pamuk vardı, ne oldu o pamuk? Şimdi Yunanistan’dan pamuk ithal ediyoruz. Yunanistan pamuğu bilmezdi, pamuk deyince akla Çukurova, Ege gelirdi. Şimdi Çukurova, Ege pamuk ekemez, pamuktan kazanamaz hale geldi. Pamuk tarlaları bozuldu, bırakıldı şimdi Yunanistan kendi topraklarında çiftçiliğe başladı, pamukçuluğa başladı. Ürettiği pamuğu Türkiye’ye satıyor. Orası pamuk üretiyor, pamuk üreten Yunanlı çiftçi kazanıyor, zenginleşiyor. Yunan ekonomisi güçleniyor. Yunan ekonomisi de bundan kazançlı çıkıyor. Pamuğunu ekmeyen Anadolu’daki pamuk üreticisi, çiftçi perişan oluyor. Pamuğunu ithal etmek zorunda kalan Türk ekonomisi bundan zarar görüyor. Bu iyi bir politikamı? Tarımı ithalat kapılarını açarak içerde ezdirmek, köylüyü, çiftçiyi ezdirmek doğru politika sayılabilir mi? Hangi millet ezdiriyor kendi çiftçisini. Üretimini hangi ülke cezalandırıyor. Biz ekmeyeceğiz. Ne yapacağız? İthal edeceğiz.

 

Bakın Türkiye’de pancar ekim alanları fiilen ortadan kaldırıldı, pancar işi bitirildi. Ne geldi yerine? Mısır ekimi geldi. Türkiye’nin en verimli alanları mısır ekimine açıldı. Gediz ovası mısıra açıldı değil mi? Bunun arkasında ne yatıyor? Bunun arkasında Türkiye’nin şeker politikasının yanlışlığı yatıyor. Kendi ülkemizdeki kendi çiftçimizin pancarıyla üretilmiş şekeri değil, Amerika’daki mısır üreticisinin ürettiği mısırdan tatlandırıcıyı alarak, kendi pancar üreticimizi perişan ediyoruz. Kendi mısır üreticimize de diyoruz ki, sende mısır ek. Mısıra çekiyoruz onu. Sonuç ne oluyor? Çiftçi perişan oluyor, Türkiye perişan oluyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye şekerini bir anlamda tatlandırıcı ithalatı yoluyla ithal ediyor. Dışarıya bağladık. Şeker ithal, pamuk ithal, meyve, sebze ithal, sanayi ürünleri ithal. Bu ithal çarkı neyle dönüyor? Dövizle dönüyor. Hangi dövizle dönüyor. Borç dövizle dönüyor. Dışarıdan borçla kendi toprağımızda kendi insanlarımızın yetiştireceği ürünleri ektirmeyip, onları yoksulluğa mahkum edip, dışarıdan paramla istediğim yerden alırım deyip şekerini de, mısırını da dışarıdan alarak uzun dönemde ülkeyi refaha götürme imkanı var mı? Geldik mi, refahımı geldik? 7 yıldır uyguluyorlar bu politikayı. 7 yıl sonunda Türkiye’de refah mı var, zenginlik mi var? Şu Manisa’nın haline bak. Dünyanın en bereketli topraklarına sahip Manisa’daki çiftçinin şu haline bak, şu manzarasına bak. Bu başarıdır denilebilir mi? Bunun altında yanlış politika yatıyor değerli arkadaşlarım. Önce bir defa tarıma sahip çıkacaksınız. Tarıma değer vereceksiniz. Kalkınma bir bütün. Altyapısı, temeli olmayan kalkınma kalıcı değildir. ilk rüzgarda, fırtınada devrilir. İşin temeli sağlam olacak. Temeli ne? Temeli tarım, çiftçi, toprak. Onun üzerine ticaret binecek. Tarıma dayalı ticaret olacak. Onun üzerine sanayi olacak. O sanayiinin ticareti de girecek devreye. Onun üzerine bankacılık olacak, bankacılık. Bankacılık zirvede. Sen tarımı öldürürsen. Sen esnafı ve sanatkarı öldürürsen, sen sanayiciyi öldürürsen elindeki bankalarla nereye gidebilirsin. Ne kadar gidebilirsin? Bankalarını da gelir yabancılar birer birer satın alırlar. O bankalar gelirler senin çiftçini ipotek karşılığı kredi vererek bağlarlar. Bir süre sonra çiftçi borcunu ödeyemez hale gelir. Ondan sonrada o topraklar satılmaya başlar. Bugünkü manzara bu değil mi?

 

Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir politika değil. Bu yanlış bir politika. Bu politika Türkiye’yi çıkmaza sürüklemiştir ve bunun mutlaka değiştirilmesi lazımdır. Çiftçi perişan. Esnaf nasıl? Esnaf iyimi? Esnafın kazancı yerinde mi? Esnaf yanında çalışan çocuğun sigortasını yapabiliyor mu, primini ödeyebiliyor mu, stopajını ödeyebiliyor mu? Çekleri, senetleri dönüyor mu? Piyasa genişledi mi, rahatladı mı, canlandı mı? Esnafın yüzü gülüyor mu? Esnafta sıkıntı içinde. Emekliler nasıl, emekliler iyimi? Emekliler rahatladı mı? Emeklilerin yüzü gülüyor mu? Yoksa emekliler ya şu hayatımın son döneminde eşimle birlikte huzur içinde önümüzdeki ömrü yaşayalım, geçirelim derken birden bire oğlunun işten atıldığını öğrenip, oğlunun evine ekmek götüremediğini görüp, acaba oğluma, oğlumun çocuklarına nasıl yardımcı olurum diye çırpınır halemi düştü? Böyle mi oldu? Öyle değil mi? Dünyadaki bütün ülkelerin emeklileri hayatlarının bu döneminde dünyayı geziyorlar. Atlıyorlar uçağa Türkiye’ye geliyorlar, başka yerlere gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz kahveye çıkamıyor acaba kahvede bir arkadaşım, dostum gelirde ona çay ısmarlamak zorunda kalır mıyım diye emeklilerimiz kahveye çıkamıyorlar. Hani Türkiye zenginleşiyordu. Hani Türkiye büyük bir ekonomik kalkınma yapmıştı. Hani 10 bin dolara çıkmıştı adam başına milli gelir. Yani 5 kişilik bir ailenin 50 bin doları olacaktı. Yani 1.700’den 85 milyar. Var mı? Yani bir ailenin, 5 kişilik bir ailenin geliri ayda 6-7 milyar. Var mı böyle bir şey? Ne oldu o zaman, nedir bu manzara değerli arkadaşlarım?

 

Bakınız sevgili Manisalılar, Türkiye şimdi bu sıkıntıları yaşıyor. Şunun da hesabını yapın. Bu sıkıntıyı anlamak için şunun hesabını da yapın. Türkiye’de gelmiş geçmiş hiçbir hükümet bu hükümet kadar borç yapmamıştır. Türkiye’nin 80 küsur yıllık tarihi boyunca, Atatürk – İnönü döneminden başlayarak Celal Bayar – Menderes, Demirel, Turgut Özal ve Erbakan hükümetlerine kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin ortak dış borcu aldığı ve Türkiye’yi soktuğu borç miktarı 220 milyar dolardır. 85 yıl bütün hükümetler. 220 milyar dolar. Birde düşünün bu 220 milyar dolarla ne yapıldı Türkiye’de. Askeri yok, yolu yok, iğnesi yok, mensucatı yok Türkiye başladı. Şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, Karabük demir-çelik, Ereğli demir-çelik, İskenderun demir-çelik, barajlar, santraller, Keban barajı, Atatürk barajı, rafineriler, ipraşlar, tüpraşlar, ataçlar, petro kimya tesisleri, silahlı kuvvetler, demiryolları, limanlar, aklınıza ne gelirse. Etibanklar, sümerbanklar hepsi yapıldı değil mi? Toplam borç ne? 220 milyar dolar. 220 milyar dolarla 2002’nin Türkiye’si inşa edildi. Allah razı olsun onu gerçekleştirenlerden. Atatürk İnönü’den başlayarak emeğe geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

 

Bunlar geldi, 7 yıl iktidarda kaldılar. 80 yılda bütün hükümetlerin aldığı borçtan fazlasını 280 milyar dolarlık bir ek borcu 220’nin üzerine koydular. Oldu mu borç 500 milyar. Şimdi 220’yle nelerin yapıldığını söyledik. Peki 280’le neler yapıldı bu 7 yılda? Yani hangi fabrikalar açıldı, hangi demir-çelik sanayi kuruldu. Hangi yeni gençlerimize iş ve ekmek kapısı olacak büyük tesis kuruldu. Ne yapıldı? Hangi altyapı yapıldı, hangi büyük baraj yapıldı, hangi büyük santral kuruldu. Soma’sından Yatağan’ına kadar tümü o dönemin, eski dönemin eserleri bunlar. Ne yaptın sen? Bu milletin kömürünü mü işledin, bu milletin suyunu mu enerjiye çevirdin? Ne yaptın? 280 milyar dolar borç yaptın borç. Kimin borcu o? Milletin borcu, sizin borcunuz. Yarın inşallah oyunuzu vereceksiniz, bunları iktidardan uzaklaştıracaksınız ama onların yaptığı bu borcu gene bu memleketin namuslu, dürüst vatansever insanları ödeyecekler.

 

Sevgili Manisalılar, bunlar bu 280 milyar doları harcadılar, borç yaptılar. Yani siz yaptınız. Ama ayrıca elde avuçta ne varsa onları da sattılar. Yani bunun üzerine bütün tesisleri, bütün ekonomik işletmeleri de birer, birer ucuz pahalı demeden, yerliye yabancıya demeden sattılar. Telekomunuda sattılar, tüpraşını da sattılar. Ereğli demir-çeliğini de sattılar. Hepsini sattılar değil mi? Onun parasını da aldılar değil mi? O paraları da harcadılar değil mi? Peki o paralarla Manisa’nın çiftçisine ne geldi? Yani üzüm üreticisine ne geldi? Mısır üreticisine ne geldi, pamuk üreticisine ne geldi, tütün üreticisine ne geldi? Manisa’nın esnafına, sanatkarına ne geldi? Şimdi durumu görüyor muyuz? Durumun ne olduğu daha iyi anlaşılıyor değil mi? Manzara bu. Peki ekonomik tablo böyle. Tarımda böyle. Sanayideki manzarayı görüyorsunuz. Türkiye kalkınıyor, Türkiye büyüyor diyorduk. Türkiye büyümesi gereken ülke. Her yıl 1 milyon evladımız geliyor. Onlara işyeri açacağız, ekmek kapısı açacağız. Nasıl olacak bu iş? Yatırım yapacağız. Yatırım yapmadan Türkiye kalkınamaz. İşyeri açmadan, fabrika açmadan, tesis açmadan Türkiye kalkınamaz. Yani gösterişe harcama yaparak, onun bunun gözünü boyayarak ranttı, faizdi, bankaydı diye oyalanarak bir yere varamayız. Tesis kuracağız, toprağa sahip çıkacağız, madenimize sahip çıkacağız, kömürümüze sahip çıkacağız, vatanımıza sahip çıkacağız, üreteceğiz, üretecek olan insanlara sahip çıkacağız. Bunlar üretim bıraktılar ithalata döndüler. Başkası üretiyor. Üretirken evladına iş veriyor, çalıştırıyor işçisini, kendi kaynaklarını değerlendiriyor, sonra bize satıyor. Bizde borç dövizle onu satın alıyoruz. Bu paralarla zenginleştik diye milletin gözünü boyuyoruz. Bakın bolluk var diyoruz, bol para var diyoruz. Dolar sabit duruyor diyoruz. Her şeyi buluyorsun diyoruz. Evet öyle. Evet öylede bir sor bakalım nasıl öyle, arkasında ne var? Arkasında borç var, borç. Hazır yemek var, miras yedilik var. Cumhuriyet döneminin eserlerini satmak var. Oradan elde ettiğin kazançla gününü gün etmek var. Ne oldu? 7 yılın içinde 4 yılı idare ettik, 5. yıl işler sıkışmaya başladı. 6. yıl durum aydınlığa kavuşmaya başladı. 7. yıl ne oluyoruz diyoruz değil mi? Şimdi gerçekleri görüyoruz değil mi? Bunun sonucu bu. Bunun sonucu değerli arkadaşlarım. Bakın bugün ne oldu? Türkiye’de sanayideki 10 tezgahtan 4’ü stop etti. Yani yapılan yatırımın yarıya yakın kısmı üretim yapamıyor. Halbuki onun borcu yapılmış, dövizi alınmış, faiz ödeniyor. Halbuki o 4 tezgahtan ekmek yiyecek işçiler var, ustalar var, mühendisler var. Onların hepsi yavaş yavaş dışarıya çıkarıldı. Şimdi siz gençlere iş bulabiliyor musunuz? Burası İzmir’in hemen yanında. Zaten Manisa Avrupa çapında önemli bir sanayi potansiyeline sahip yer. En önemli sanayi merkezlerimizden birisi. Ne oldu gençlere iş var mı? Tam tersine çalışanlar işten çıkıyor. Manisa’da bu son dönemde 5 bin kişinin işine son verildi.

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de Kasım sonu itibariyle 2008 bir yılda 1 milyon insan daha işini kaybetti. Resmi rakamlarla söylüyorum. Yani Türkiye’de resmi rakamlarla işsiz sayısı Kasım sonu itibariyle 5 milyon sınırına dayandı. Gerçek rakam bunun çok daha üzerinde. İşsiz kalmak, işini kaybetmek bir insanın yaşayabileceği en büyük felakettir. İşsiz insanın evinde, ailesinde dahi huzuru yoktur. Mahallesinde yoktur, şehirde yoktur. Allah kimseyi işini kaybetmiş duruma düşürmesin. Bugün Türkiye’de en önemli sorun olarak bu gelişiyor. Hızla da işsiz sayısı artıyor. İnsanlar işsiz kalınca ne oluyor? İşinden çıkınca borçlarını ödeyemez hale geliyor. Herkes borçlu değil mi? Devlet borçlu devlet. Türkiye’de devlet borçlu, şirketler borçlu, aileler borçlu, insanlar borçlu, herkes borçlu değil mi? E ne oluyor işsiz kalınca borçlar ödenemiyor. Ödenemeyen borç sıkıntıyı daha da arttırıyor. Bakın sizler kredi kartı borçlarınızı ödeyebiliyor musunuz? Ne yapıyorsunuz? Bir bankadan aldığınız kredi kartıyla öbür bankayı çeviriyorsunuz değil mi? Peki çeviriyorsunuz da arada bu iş çevrilemez hale geliyor. Tıkanıyor kalıyor değil mi? Şimdi bakınız 2008 sonunda 600 bin kişi borcunu çeviremez hale düştü. 1 ayda, Ocak ayında 182 bin kişi sadece Ocak ayında borcunu ödeyemez hale geldi. Yani bunu bütün yıla getirecek olursak 1,5 milyona doğru gidiyor borcunu ödeyemeyecek olanlar. Bu önemli bir sorun. Dünyanın her yerinde böyle sorun oluyor. Hemen buna tedbir almak lazım. Borcunu ödeyemez oldun mu borç faizi kaç oluyor? %5 oluyor aylık. Dünyada %1 ortalamasını söylüyorum ben. Dünyada %1, bizde ortalama %5 aylık faiz. Yani %20 – 24 faizle borcunu ödeyemeyen insan %60-65 faize çıkınca onu ödeyebilir mi? Ödeyebiliyor mu? Ödeyemiyor. Ne oluyor? Sıkıntı başlıyor. Türkiye’de suç patlaması yaşanıyor değerli arkadaşlarım. Bakın intiharlar. Her gün görüyorsunuz acı olaylar yaşanıyor. Bütün bunların altında bu yanlış ekonomi politikası var, bu sıkıntılar var. Başbakana geçenlerde ben bunları söyledim. Diyor ki, o kredi kartı borcu olanlar dürüst insanlar değildir diyor. Başbakana göre işler kolay. Yani kredi kartı borcunu ödeyememiş adam dürüst değilmiş. Başbakana sormak lazım. Sayın Başbakan sen hiç işsiz kaldın mı? Sen hiç akşam eve ekmek götürememenin ne demek olduğunu yaşadın mı, biliyor musun? Sen çocuğuna 2 lira okuldan istenen temizlik parasını verememenin nasıl bir acı olduğunu hiç yaşandın mı, biliyor musun? İşinden atıldığı için lisedeki çocuğunu almak zorunda kalan babanın acısını sen yüreğinde hissedebiliyor musun? Tabi senin umurunda değil, senin çocuklarını Amerika’da eşin dostun okutuveriyor. Ama o Türkiye’de devlet okulunda bile okutamıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, manzara bu. Şimdi ben bunlardan söz açıyorum. Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Bunlara cevap vereceğine hakaret etmeye başlıyor. Buraya geldi değil mi Başbakan? Burada milletin işsizliğinden, çiftçinin sıkıntısından söz etti mi? O konudaki çaresini, çözümünü söyledi mi? Türkiye’de bu sıkıntıların yanı sıra birde çok büyük yolsuzluklar yaşanıyor değil mi? Yolsuzluklar var değil mi? Türkiye’deki yolsuzlukları biliyorsunuz. Manisa’da yolsuzluk var mı? Ne oluyor Manisa’da? Sümerbankın arazisini Manisa’ya tesis kuracağız diye ucuza 4 milyon dolara alıyorlar, sonrada bir yabancı şirkete aldıktan sonra 47 trilyon liraya satıyorlar değil mi? Öylemi? Sonrada davalar, mahkemeler. Bunu yapanlarda önüne gelen insanlar değil mi? Bu sizin yaşadığınız olay. Bu çark her yerde dönüyor.

 

Bakın şu Deniz Feneri olayını biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz ama bir de ben anlatayım, birde benim ağzımdan dinleyin. Bakın bu Deniz Feneri’yle Türkiye’de yolsuzluklar çağ atlamıştır. Yani taş devrinden tuş devrine geçer gibi yolsuzluk değişmiştir, nitelik değiştirmiştir. Eskiden yolsuzluk şahsi, keyfi bir olaydı, bireysel bir olaydı, ferdi bir olaydı. Şimdi yolsuzluk öyle şahsen yapılmıyor. Bireysel değil. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk. 40-50 kişi bir araya geliyor teşkilat kuruyor. Başkanı var, muhasebecisi var, yöneticisi var, kuryesi var, her şeyi var. Yani yolsuzluk yapmak üzere teşkilat kuruluyor. Teşkilatlı yolsuzluk, dernekleşmiş yolsuzluk, şirketleşmiş yolsuzluk. Eskiden yolsuzluk yapanlar kendilerini suçlu hissedelerdi, mahcup hissederlerdi. Bunlar hem yolsuzluk yapıyorlar, hem de hiçbir mahcubiyet hissetmiyorlar. Artık aleni. Eskiden gizli yapılırdı yolsuzluk. Şimdi aleni, çok rahat, kendinden emin. Göz göre göre yapıyor. Gidiyor Almanya’ya Almanya’daki vatandaşlarımızın gittikleri camilerde konuşmalar yapıyorlar, Allah, peygamber, din, iman ağızlarından bal akıyor. Ondan sonra diyorlar ki bak Ramazan mübarek ay geldi fitrenizi, zekatınızı bize verin. Biz sizin hayrınızı sizin yerinize yapalım. Biz yoksulları doyuralım, biz açları doyuralım, insanlara biz hayrınızı sizin yerinize yapalım. Oradaki insanlarda Allah, peygamber, din, iman ağzından bal akan insanlar helal olsun diyor bunlara veriyor. Aldıkları paraları bir kuryeye veriyorlar. Bankayla değil. Banka olursa kayda girecek. Çanta ile Almanya’dan parayı Türkiye’ye taşıyorlar. Trilyonlarca lira. Bir kurye taşıyor. Taşıyan kuryede RTÜK’ün başında şimdi. Türkiye’nin en önemli Radyo Televizyon Üst Kurulunun başında. Alman mahkemesinin kararı.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bütün bunları yapıyorlar. Buraya gelen para ne oluyor? Parayı alanlar kendi adlarına şirket kuruyorlar kendi mülkiyetlerinde. Birde televizyon kanalı kuruyorlar. O televizyon kanalı millete ne anlatıyor? Dürüstlük, ahlak, din, iman, fazilet. Bunları söylüyor değil mi? Ondan sonra diyor ki aman ha Recep Tayyip Erdoğan’dan şaşma. Aman ha AKP’den şaşma. Tamam mı?

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir çark. Ali Cengiz oyunu. Bunu yaparken devlet ne yapıyor bunlara? Bunlara devlet diyor ki, siz millete en çok hizmet eden bir teşkilat durumundasınız. Yani kamuya yararlı derneksiniz diyor ve bunlara vergi muafiyeti getiriyor. Bakınız bugün Türkiye’nin ulusal bütünlüğü için gözünü budaktan sakınmayıp cephede, sınırda şehit olmuş olan ya da mayına basıp bacağını, kolunu kaybetmiş olan insanlarımıza, gazilerimize, şehitlerimize yardımcı olmak için kurulmuş bir vakıf var Mehmetçik vakfı. O vakfa bağış yapandan vergi alıyor. Onlardan almıyor. Olur mu böyle bir şey? Yani devletin himayesinde bunlar. Almanya’da teşkilatmış. Türkiye’dekiyle ilgisi yokmuş. Çift muhasebe tutuyor Almanya’daki. Birisi buraya, birisi kendine.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, Almanlar bunu görünce hemen olayın üzerine yürüdüler ve yargıladılar, mahkum ettiler. Bize de yazı yazdılar. Dediler ki, bakın biz bunları tuttuk ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Sende onları tut. İsimleri dedi, isimleri de verdiler. Aylar geçti kıpırdamıyor hükümet. Onun üzerine ben sordum iktidara niye bir şey yapmıyorsunuz bunlara? Bak Almanlar mahkum etti diye. Bize diyor ki en yetkililer, Başbakan, Adalet Bakanı. Yazı yazdık Almanya’ya dosyayı bekliyoruz. Dosyayı ne diye bekliyorsun? Bu suçu işleyen sahtekarlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Aldatılan insanlar Türkiye cumhuriyeti vatandaşı. O parayı Türkiye’ye taşıyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. O parayla Türkiye’de kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Alman mahkum etmiş sen açmış ağzını Alman’a bakıyorsun. Alman bunu mahkum etti de senin emniyetin, polisin, jandarman yok mu, senin savcın yok mu, senin hakimin yok mu, senin kanunun yok mu, hukukun yok mu, vicdanın yok mu senin? Almanya’dan yazı bekliyor.

 

Değerli arkadaşlarım, yani Almanya dosyayı göndermese biz ne yapacağız? Yapacak bir şey yok diyeceğiz. Böyle şey olur mu? E dosyayı bekliyoruz. Almanya’da dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı kaplumbağa 6 ayda buraya getirirdi. Dosya gelmedi bir türlü. Onun üzerine ben bir arkadaşımızdan rica ettim. Git Almanya’ya da şu dosyayı al bir getir dedim. Bak koca devlet getiremiyor, biz CHP olarak o dosyayı getirelim. Arkadaşımız gitti dosyayı aldı ve getirdi. Onun üzerine bende meydanda çıktım dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Şimdi ne kadar geniş insan. Diyor ki, Baykal çıkmış dosyayı gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Sen dosyanın kabına, rengine bakma, sen içindeki belgelere bak. Onlara bir bakıver bakalım.

 

Şimdi bu, bu konunun üzerine gitmeyince ben bu defa sordum Başbakana, sen bunları tanıyor musun dedim. Ik mık falan böyle çevirirken anlaşıldı ki çocukları bacanaktır. Anlaşıldı mı? Yani kamuya yararlı dernek, vergi muafiyeti Mehmetçik Vakfına verilmeyen vergi muafiyeti, bir türlü gelmeyen dosya. Şimdi dosya geldi. Hadi ne yapıyorsunuz diyoruz. Tercüme yapıyoruz diyorlar. Şimdi dosyayı tercüme ediyorlarmış. Almanca gelmiş dosya Türkçe’sini okuyacaklar. Şu desen ki ya içimden geçmiyor bunları yargılamak. Bunların üstüne gitmek istemiyorum, bunlar bak bize destek oldular, bize destek veriyorlar. Televizyonları var. Bunlar benim yakınlarım desene.

 

Şimdi sevgili Manisalılar, ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor. Kızacağına gel sende Manisa’da buna cevap ver. Burada ya Deniz Baykal Deniz Feneri diye anlatıyor işin aslı budur diye söyledi mi burada? Bahsetti mi Deniz Feneri’nden. Deniz Feneri’de tek değil. Deniz Fenerini bırak Tüpraş’a bak. Aynı manzara orada. Telekoma bak aynı manzara orada. Her yerde aynı manzara. O bir simge olduğu için ben Deniz Fenerini anlatıyorum. Birde Deniz Fenerinin tabi çok ayrı bir yeri var. hırsızlığın bile bir raconu vardır. Yolsuzluğun dahi bir raconu vardır. Arkadaşlar insaf edin insanların en temiz duyguları üzerinden, dini inancı üzerinden, imanı üzerinden, Allah’ı kitabı üzerinden, Müslümanlığı üzerinden hayır yapmak için ayırdığı parayla yolsuzluk yapılabilir mi? Buna hangi vicdan evet der. Aldırdığı yok. Gidiyor din iman diyor paraları topluyor ondan sonra kendi çıkarı için, kendi hesabı için harcıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kim yapar, kimin vicdanı el verir buna? Gel burada cevap ver o zaman burada bir yanlış varsa. Anlat. Anlatabiliyor mu? Hayır. Yaşanan ekonomik sıkıntılara anlamlı bir cevap verebiliyor mu? Çiftçinin durumunu izah edebiliyor mu? E ne yapıyor? Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Yani bu Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’a giriyor, sabah Deniz Baykal’la kalkıyor. İşi gücü bıraktı. Varsa, yoksa Deniz Baykal. Başka derdi yok. Kardeşim sen Başbakansın milletin derdi var, ızdırabı var, senden umut bekliyor, çare bekliyor. Git anlat. Bırak sen Deniz Baykal’ı. Bırakamıyor. Unut Deniz Baykal’ı. Unutamıyor. Yani Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Kesmiyor 80 yıl öncesine gidiyor. Efendim 80 yıl önce nüfus cüzdanlarına ekmek karnesi verilmiştir diye damga basılıyormuş İsmet Paşa zamanında. Bize onu anlatıyor. Sen daha ananın karnına düşmemiştin. Bu vatan nasıl kuruldu, nasıl kurtuldu biliyor musun sen? Türkiye o güç günleri nasıl aştı biliyor musun sen? İkinci dünya savaşına bir tek vatandaşının bile burnunu kanatmadan ustaca dünyayı idare ederek Türkiye’yi, babaları, evlatları, anaları boynu bükük bırakmadan o İsmet Paşa Türkiye’yi nasıl çıkardı, kurtardı biliyor musun sen? Yani İsmet Paşa 80 yıl önce ekmek karnesi dağıtmış, Recep Tayyip Erdoğan bugün Deniz Baykal’dan bunun hesabını soruyor. Sor o hesabı, vermezsem namerdim. Geç karşımada sor ve cevabını al. İsmet Paşa o güç günlerde dünyanın savaş ve buhran günlerinde, yokluk günlerinde adaletle, elindeki bütün imkanları kardeşçe kullanarak Türkiye’yi kurtardı. Şimdi sen dünyanın bu refah döneminde, zenginlik döneminde bir gel bakalım halk pazarlarından akşamları emekliler, yoksul insanlar atılmış domatesleri, biberleri, patlıcanları nasıl topluyorlar. Nasıl bayat ekmeği ucuza alacağım diye insanlar nasıl oradan oraya koşuyorlar. Nasıl açlıktan insanların bunaldığını gel de bir gör, bir sor bakalım. Bu dönemin bu haline bak ve ondan sonra İsmet Paşa’ya dil uzatmaya dil uzatmaya kalk. Yani müflis tüccarlar, iflas etmiş tüccarlar nasıl eski defterleri karıştırıp oradan bir şey çıkar mı diye bakarlar. Unuttuğum bir alacak var mı, birisine yapacağım bir yeni talep var mı diye. Bizimkide o hale düşmüş. Almış eline koca Cumhuriyet Halk Partisi defterini onun içinden açık arıyor. O Türkiye’nin şeref defteri, şeref! Türkiye’nin dürüstlük defteri o, vatanseverlik defteri!

 

Tabi onun rahatsızlığı bizim söylediklerimizde. Yolsuzlukları anlatıyoruz, işsizliği anlatıyoruz, ekonomik sıkıntıyı anlatıyoruz. Ona cevap veremiyor 80 yıl öteden laf bulmaya çalışıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bakın ben bunları söyleyince Başbakana diyorum ki, ya gel televizyona çıkalım. Birlikte televizyona çıkalım. Sen ne soracaksan sor. Benimle ilgili soracağını sor, partimle ilgili soracağını sor. İsmet Paşa’yla ilgili soracağını sor. Arıyor. Geçmişe gidiyor İsmet Paşa. Elinden gelse bir adım daha öteye gidecek ya oraya gidemiyor. Oraya kadar gidemiyor. İsmet Paşa’da duruyor. Eğer istersen o adımı da at, onun ötesine de geç onu da konuşalım, millette seyretsin. 70 milyonun önünde konuşalım. Ne biliyorsan söyle. Yani sen sor ben cevap vereyim. Sonra ben sorayım sen cevap ver. Vatandaşlarda izlesin. Bizim vatandaşımız televizyonda konuşan insanın hangisi samimi konuşuyor, hangisi dürüst konuşuyor, hangisi içinden pazarlıklıdır gözüne bakar anlar. Gel çıkalım konuşalım. Hayır çıkmam diyor. Ne diyor bana? Meydana gel meydana. İşte geldim, işte meydan, işte Manisa, işte Cumhuriyet Halk Partisi! Ne olmuş? Meydana gel geldik. Ne olmuş? Siz buraya nasıl geldiniz sevgili Manisalılar? Yevmiyeyle mi geldiniz? Kumanya dağıtıldı mı? Vali bugün yazı yazdı mı? Deniz Baykal’ın Manisa’da mitingi vardır, bütün daire müdürleri, amirler, memurlar mutlaka o mitingde hazır bulunsunlar diye yazı yazdı da mı geldiniz? Yoksa otobüs kaldırdı devlet Ankara’dan Pozantı’ya. Pozantı’da açılış yapacakmış Başbakan. Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne dizmişler otobüsleri işleriyle birlikte işgünü otobüslere yerleştiriyorlar, nereye gidecek Pozantı’ya Başbakanı alkışlasın diye. Gezici alkışçı ekibiyle dolaşıyor. Eskişehir’de demiryolu açılışı var tren kaldırıyor. Demiryolu işçilerini alkışlasınlar diye oraya taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya. Devlet mi gönderdi, maaşlımı geldiniz?

 

Sevgili Manisalılar, sen tartışma istiyorsan çıkacaksın, karşılık konuşacağız millette seyredecek. Böyle bir program yapalım diyorum ve o programı kim istersen o yönetsin. İstersen Uğur Dündar yönetsin. İstersen Ali Kırca yönetsin. İstersen Mehmet Ali Birand yönetsin. Bunları beğenmiyorsan, istersen Türkiye’nin meşhur şovmeni Mehmet Ali Erbil yönetsin. Kimi istiyorsan çağır çıkalım. Hayır diyor. E ne kaçıyorsun arkadaş. Başbakana kaçmak yakışır mı? Başbakan kaçar mı? Bunların altında kalır mı? Bak Amerika’da çıkıyorlar ve yarışıyorlar. Televizyonda konuşuyorlar. Fransa’da çıkıyorlar konuşuyorlar. Sen niye konuşmuyorsun. Verecek cevabın yok mu? Deniz Baykal’ın söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu bilip de cevap veremeyeceğin için mi çıkmıyorsun?

 

Şimdi televizyona çağırıyoruz gelmiyor. Onun üzerine bir teklif daha yapıyorum ben. Diyorum ki bak mecliste 550 milletvekili var. Onların hiçbirinin dokunulmazlığına dokunmayalım. Ama gel bu mecliste iki kişinin, Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Televizyonda benimle konuşmuyorsan bırak mesele hukuka gitsin, yargıya gitsin, adalete gitsin. Onu istemiyor musun? Televizyondan kaçıyor, mahkemeden kaçıyor. Dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyor. Böyle demokrasi olur mu, böyle hukuk olur mu, böyle seçim olur mu? Şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz Manisalılar Allah aşkına? Ne biçim iştir bu? Yani Türkiye’nin demokrasi tarihinde, seçim tarihinde böyle bir olay oldu mu? Yani seçime 3 hafta kalmış valiler buzdolabı dağıtıyor, bulaşık makinesi dağıtıyor, çamaşır makinesi dağıtıyor, 3’lü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor. Böyle bir şey olur mu? Yani bunu niçin yapıyorlar? Yoksullukla mücadele için. Breh, breh, breh. Yoksullukla mücadele politikası. Yani oradaki insan bunumu talep ediyor? Sen bunu yaparak yoksulluğu yenmiş mi oluyorsun? Eğer böyle yoksulluğu yeniyorsan gel Manisa’ya Manisa’da da pek çok yoksul var. Onlara da dağıtıver buzdolaplarını, çamaşır makinelerini, çekyatları. Bu ne biçim iş? Hak var mı, adalet var mı, kanun var mı, demokrasi var mı? Yüksek Seçim Kurulu çıktı olmaz böyle şey dedi bu yanlış iştir. Buna derhal son verin savcılara suç duyurusu yaptı. Kim yaptı? Yüksek Seçim Kurulu yaptı. Başbakan diyor ki, valim talimatı ben verdim yapacaktır. YSK beni ırgalamaz. Arkadaş seni YSK ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, vicdan ırgalamıyor, hak, adalet ırgalamıyor, anayasa ırgalamıyor. Ne ırgalar seni? 29 Martta bakalım oylarınızı koyun ortaya da milletin iradesi ırgalar mı, ırgalamaz mı bir görüverelim.

 

Sevgili Manisalılar, ülkenin ciddi dertleri var bunları konuşalım diyoruz konuşamıyoruz. Git hesap ver diyoruz hesap vermiyor. Bana diyor ki sende gel, meydana gel. İşte geliyoruz meydana. Ve ayrıca birde diyor ki, sana eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Benim eskortluk işim yok. Bak ben buraya geldim. Yanımda ne eskort var, ne koruma ordusu var, ne asker var, ne polis var, ne damlara yerleştirilmiş keskin nişancılar var, ne panzerler var. Ben anamın, babamın evine gelir gibi Manisa’ya geldim. Bana panzer verecekmiş, bana eskort verecekmiş. Al senin olsun onlar sen kullan. Benim ihtiyacım yok. Ben halktan niye kaçayım, halktan niye korkayım. Halka yalan söylemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim. Milletin hakkını yemedim, arkamda mağdur bırakmadın, mazlum bırakmadın, perişan etmedim. Kimseyi işsiz bırakmadım, kimseyi yoksul bırakmadım. Benim alnım açık, başım dik. Korumaya ihtiyacım yok benim.

 

Sevgili Manisalılar, başbakan otobüsüne doldurmuş oyuncakları mitinge gidiyor. Giderken yolda çocuklara devlet parasıyla aldığı oyuncakları dağıtıyor. Çocuklar koşsunlar da etrafında bir hareket olsun, bir ilgi olsun diye. Değerli arkadaşlarım, sen çocuklara oyuncak dağıtacağına babalarına iş ver, iş! Babalarına iş ver ve bırak o babalar iş sahibi olduktan sonra çocuğuna oyuncak almanın, çikolata almanın, şeker almanın mutluluğunu yaşasınlar. Evladını mutlu etmenin zevkine bırak onlar varsın. Devlet parasıyla oyuncak dağıtma sen. İş ver, görevini yap.

 

Şimdi bunlar sıkıntıda, huzursuz, gidişatı gördüler, rahatları yerinde değil. Fark etmeye başladılar ki Abbas yolcudur. Demokrasi böyle. Millet seni getirir, sonra sen millete tepeden bakmaya başladığını gördüğü anda ha der sen biraz şımardın gel buraya der indiriverir aşağıya. Öyle değil mi? Şimdi bakın Başbakan gidiyor otobüsüyle. 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, büyük üzüntü içinde. Evde acı var, ızdırap var, çocuk otobüsün geçmekte olduğunu görünce diyor ki, inşallah Allah senin cezanı önümüzdeki seçimde verecek diyor. 13 yaşında çocuk. Hemen çocuğu yaka paça alıyorlar otobüse, korumalar sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor boynuna, ümüğüne, çocuğun ümüğünü sıkıyor.

 

Geçmiş olsun, inşallah biran önce sağlığına kavuşur. Kim bilir hangi sıkıntıları yaşıyor, hangi acıların içinde. Gencecik bir delikanlı.

 

Yani 13 yaşındaki çocuğun yaşadığını anlatıyordum. Babası işten atılmış, samimi bir şekilde üzüntüsünü ifade ediyor. Allah senin cezasını inşallah seçimde verecek diyor. Çocuğun üzerine sen niye yürüyorsun? O çocuğun sesine kulak ver. O masum bir evladın, masum bir insanın samimi duyguları. Bunu anlamaya çalış, onu değerlendir, çağır dinle, mümkünse babasına iş ver, çocuğu teselli et, sahip çık. Çocuğu ürkütmeye, korkutmaya çalışıyor. Çiftçinin birisi geliyor ne olacak çiftçi. Ona azar hakaret. Bir kadın geçenlerde giderken otobüse bakmış demiş ki, millete biraz huzur ver, yetti artık yetti demiş. Hemen kadının üzerine gene aynı şekilde. Yani bu sesler niye çıkıyor? Bunu anla. Gidiş iyi değil, sıkıntı yaygınlaşıyor. Yani bunun altında ne yatıyor bunu düşüneceksin. Şimdi bu manzara karşısında ben halkın tepkisini halkı tehdit ederek önlerim dersen, bana oy vermezsen hizmet getirmem dersen, bunu bakanlarına dedirtirsen, başbakan olarak bunu dersen zannediyor musun ki bu millet korkacaktır, ürkecektir, eyvah aman ha teslim oldum diyecektir. Bu ne biçim bir anlayış? Demokraside bunun yeri var mı? Seni oraya millet getirdi. Seni oradan millet indirecek. Şimdi sen şikayetler başlayınca milleti tehdit ederek susturabileceğini mi zannediyorsun?

 

Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir ruh hali değil. Hadi bize çatışıyor, gece gündüz bizimle uğraşıyor, vatandaşla uğraşıyor, çocukla uğraşıyor, kadınla uğraşıyor, çiftçiyle uğraşıyor. Bunun sonu yok. Bizi mahkemeye veriyor. En ağır hakaretleri yapıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bu gidiş iyi gidiş değil. Tekrar dikkatinizi çekiyorum bunun altında bu kızgınlığın, bu sinirin, bu asabiyetin, bu saldırganlığın, herkese hakaret etmenin altında ne yatıyor dersen bende derim ki Abbas yolcudur yolcu. İnşallah korkunun ecele faydası yoktur. Bunu ona hep beraber anlatacağız. Önümüzdeki seçim bu açıdan hepimize bir fırsattır. Bunu en güzel şekilde birlikte değerlendireceğiz.

 

Sevgili Manisalılar, şimdi önümüzdeki seçime giderken bir defa hepinizden şunu rica ediyorum. Nüfus cüzdanlarınıza bir bakınız kimlik numaralarınız orada mutlaka işlenmiş olmalı. Eğer değilse gidin ailenizin, yakınlarınızın, konunun komşunun nüfus cüzdanlarını da kontrol edin ve bu işi çözün. Tamam mı? Bakın günlerdir bunu söylüyoruz. İçişleri bakanı 3,5 milyon insanın nüfusunda kimlik numarası yok diyor. Ya bunu çözün dedik hala bir çözüm yolu bulamadılar. Ve şimdi diyorlar ki, nüfus cüzdanının olmasa da kimlik numarası nüfus müdürlüğünden alınırsa iyi olur. Ancak o şekilde oy kullanabilir. Yani nüfus müdürlüğüne gideceksiniz gene. Oradan nüfus kimlik numaranızın aslının kopisini alacaksınız. Ya kardeşim ne eziyet ediyorsun. Müslüman’a ne eziyet ediyorsun. Seçim geliyor. Bir çözümünü buluver herkes oyunu kullansın. Şimdi büyük sıkıntı yaşanacak. Milyonlarca insan sandık başında oy kullanamaz hale gelecek. O nedenle sizi uyarıyorum ne olur gidin mutlaka kendinizin, ailenizin kimlik numarasını nüfus cüzdanına işletin. Başkasıyla meşgul olmayın. O konuyu çözüverin tamam mı? Ondan sonrada 29 Mart Pazar sabahı şöyle erkenden kalkın, ailecek bir araya gelin çocuklarınızı, eşinizi, babanızı ve bilhassa ananızı da yanınıza alarak, eğer varsa dedenizi, nenenizi de yanınıza alarak şöyle hep beraber cümbür cemaat bir sandığa gidin. Tamam mı? Unutmayın. Her seçim önemlidir ama bu seçim çok daha fazla önemlidir. Hepiniz bu seçimde şöyle artık millete tepeden bakmaya başlamış olanlara, ne oldum diyenlere, kanun manun dinlemem ben diyenlere, bastırırım parayı satın alırım diyenlere, dağıtırım kömürü, dağıtırım poşeti yiyeceği, makarnayı, dağıtırım buzdolabını ben gene alırım o seçimi diyenlere, adayımın kim olduğu önemli değil, ceketimi koyarım seçtiririm diyenlere bir haddini bildiriverin. Bu artık bir demokrasi görevidir. Demokraside iktidarlar bazen böylesine yanlışlıklar yaparlar. Olabilir o demokrasiyi tehdit etmez. Demokrasiyi ne tehdit eder? İktidarlar böyle yolsuzluklar, böyle yanlışlıklar yaptığı halde ona eğer millet, seçmen gidip destek olursa işte o demokrasiyi çıkmaza sokar. Aman ha demokrasiye sahip çıkın. Demokrasiye sahip çıkmanın bunlara ders vermek anlamına geldiğini sakın unutmayın.

 

Şimdi sevgili Manisalılar, bu seçime girerken Manisa’da sizlere sunmuş olduğumuz adayları sizlerle tanıştırmak istiyorum. Şimdi adaylarımızı dikkatinize sunuyorum. Ahmetli Belediye Başkan Adayımız Cemal Sözüer. Akhisar Belediye Başkan Adayımız Mehmet Erdayıoğlu. Alaşehir Belediye Başkan Adayımız Engin Kızılışık. Demirci Belediye Başkan Adayımız Mehmet Akdere. Gölmarmara Belediye Başkan Adayımız Birol Bak. Gördes Belediye Başkan Adayımız Yalçın Altıntaş. Kırkağaç Belediye Başkan Adayımız Selahattin Yaşar. Köprübaşı Belediye Başkan Adayımız Ali Aktaş. Kula Belediye Başkan Adayımız Ergül Çınar. Salihli Belediye Başkan Adayımız Mustafa Uğur Okay. Sarıgöl Belediye Başkan Adayımız Ömer Karcı. Saruhanlı Belediye Başkan Adayımız Halil Yaralı. Selendi Belediye Başkan Adayımız Mehmet Keskin. Soma Belediye Başkan Adayımız Burhan Elçin. Turgutlu Belediye Başkan Adayımız Hasan Ören.

 

Nasıl ekip güzel mi? Bu işi yaparlar mı? Hepsi pırıl pırıl, tertemiz, bir kısmı deneyimli, bir kısmı taze, genç, enerjik. Ama hepsi dürüst, hepsi ahlaklı, hepside Manisa’ya hizmet aşkıyla, millete hizmet aşkıyla dolu değil mi? Oy verecek miyiz? Onlarda size en güzel hizmetleri verecekler. Ekip güzel diyorsunuz. Takım güzel. Ama bu takıma genç, ele avuca sığmayan dinamik bir takım kaptanı lazım değil mi? Dinamik, tuttuğunu koparan, genç bir takım kaptanı gerekiyor mu? Özgür Özel. Özgür Özel’e bakınca 30 yıl önceki Deniz Baykal’ı görüyorum. Bizde öyle dal gibiydik. Öyle çıktık yola. İnşallah bunlar çok daha başarılı olacaklar, çok daha güzel hizmetler yapacaklar. Bende bu kadroyla iftihar ediyorum. Onlara başarılar diliyorum. Manisa’ya da bu ekibin, bu kadronun hayırlı olmasını diliyorum.

 

Sevgili Manisalılar, bugün güzel bir sohbet ettik, beraber olduk. İçim dolu. Yüreğimden geçenleri ben size anlattım. Söylediğim her şey benim inandığımdır, düşündüğümdür, içimden, gönlümden geçendir. Ben Manisa’da bugün cama bakarak konuşmadım, candan konuştum. Camdan konuşmadım, candan konuştum. İnşallah bu ülkede büyük değişimleri birlikte gerçekleştireceğiz. Ülkemizin önünü açacağız. İnşallah hep beraber çiftçimizle, esnafımızla, ev kadınımızla, emeklimizle, iş bulamamış olan genç kardeşlerimizle birlikte çok daha güzel günleri göreceğiz. Çok daha mutlu günlerde beraber olacağız. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN UŞAK MİTİNGİNDE YAPTIĞI

18/3/2009 · Kategori: Dosyalar

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

UŞAK MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

(18 MART 2009)

 

 

 

Sevgili Uşaklılar, çok değerli kardeşlerim, bu büyük buluşmaya hepiniz hoşgeldiniz. Uşak’ta bu büyük ve güzel mitingde sizlerle beraber olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Sizleri özlemiştim. Bir kez daha böyle inançlı, coşkulu, ne istediğini bilen Uşaklılar olarak sizi bu meydanda görmek beni çok sevindirdi. Hepinize hoşgeldiniz diyorum. Sizin buradaki varlığınızın çok derin anlamları var. Böyle bir coşkulu, büyük mitingi Uşak’ta yapıyor olmamızın çok büyük anlamı var. Onun ben farkındayım. Onun anlamını biliyorum. Siz buraya gelirken niye geldiğinizi biliyorsunuz. Ben sizi burada selamlarken sizin niye burada olduğunuzu biliyorum. Siz buraya Uşak sahipsiz değildir, Türkiye sahipsiz değildir demek için geldiniz. Sizi yok sayanlara biz varız, işte buradayız demek için geldiniz biliyorum. Eksik olmayın. Uşak’a ne zaman gelsem çok özel duygular yaşarım. Uşak bizim milli mücadelemizin en önemli ceplerinden birisidir. Hepimiz Uşaklıların vatanseverliğini, Uşaklıların bilincini, Uşaklıların Türkiye sevgisini biliriz. Bu duygularla bugünlere geldik. İnşallah bundan sonrada Türkiye’ye Uşak milli mücadele döneminde olduğu gibi gene sahip çıkmaya devam edecektir.

 

Sevgili Uşaklılar, bugün 18 Mart. 18 Mart bizim için çok önemli bir gün. Bugün Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın 94. yıldönümü. Çanakkale Deniz Savaşı bilinen sıradan bir askeri başarı olmanın çok ötesinde önem taşır. Çanakkale Deniz Savaşı sadece boğazı ve İstanbul’u kurtarmakla kalmamıştır. Siyasetin 20. yüzyıldaki şekillenmesine damgasını vurmuştur. Çanakkale’de o Deniz Zaferini kazanarak Türk milleti İstanbul’u kurtarmıştır. Dünyanın en büyük sömürgesi ülkelerine birinci dünya savaşının tek mağlubiyetini yaşatmıştır. Birinci dünya savaşının en önemli zaferi Çanakkale’de gerçekleştirilmiştir ve müttefik ülkeler yeni bir durumun ortaya çıktığını, dünyada yeni bir dengenin ortaya çıktığını, istedikleri gibi artık her yere hükmedemeyeceklerini, kendilerine birilerinin çıkıp dur diyebileceğini acı bir şekilde yaşarak öğrenmişlerdir. Dünyanın en güçlü donanması Çanakkale boğazında yenilmiştir ve ondan sonra Çarlık Rusya’sı devrilmiştir. Çarlık Rusya’sının devrilmesine giden siyasetin kritik noktası Çanakkale Savaşıdır. Sadece Anadolu kurtarılmış değildir, sadece Türkleri Anadolu’dan sürüyüp atmak isteyen bir takım batılı ülkeler orada mağlup edilmiş değildir. Ta Hindistan’a, Pakistan’a kadar uzanan sömürge ülkeleri de artık Avrupa’ya teslim olmak zorunda olmadıklarını, kendi bağımsızlıklarını elde edebileceklerini Çanakkale Savaşında görmüşlerdir. Çanakkale Savaşı dünyanın siyasi haritasını değiştirmiştir. Dünyanın siyasi gidişatını değiştirmiştir. Böylesine büyük bir zaferi gerçekleştiren bir milletin çocukları olmak hepimiz için en büyük ve en haklı iftihar kaynağıdır.

 

Büyük şairin dediği gibi “Ecdat gökten inerek öpse o pak alnında eğer gerçekten muhteşem bir zafer”. Bu zaferin kazanılmasına katkı vermiş olan bir kısmı Çanakkale savaşında şehit olmuş, gazi olmuş bütün insanlarımızı bugün başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere hepimiz saygıyla, rahmetle anıyoruz.

 

Sevgili Uşaklılar, Uşak gibi milli mücadelemizin en önemli bir cephesinin yaşandığı bir kentimizde bu Çanakkale Savaşının yıldönümünü hatırlamış olmamız çok uygun düşmüştür. Bu mücadelenin anlamını en iyi sizler bilirsiniz. Uşak’ta da siz Anadolu’yu kurtarmak, Anadolu’yu işgal etmek isteyenlere hak ettikleri dersi vermek için en büyük zaferi kazandınız, en büyük mücadeleyi yaptınız. Allah sizlerden razı olsun. Milli mücadelemizin yük akı kentlerimizin başındadır Uşak.

 

Sevgili Uşaklılar, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, durumunuz nicedir? Keyfiniz yerinde midir, gidişat yolundamıdır, kazancınız, geliriniz masrafınızı, harcamanızı karşılıyor mu? Uşak kalkınıyor mu? Uşak büyüyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş bulabiliyor mu? Uşak’taki çiftçimiz hayatından memnun mu? Ektiğinin karşılığını alabiliyor mu? Söz verilen hizmetler getirildi mi? Pancarın kotası kaldırıldı mı? Mazot düşürüldü mü? Gübre indimi? Buğday hak ettiği fiyatını bulabildi mi? Yani çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. Uşak tarımın çok önemli olduğu bir kentimiz. Uşak’ta büyük çiftçilik var, tarım var. Gitti mi diyorsun? Gitti. Ne oldu? Mazota zam üzerine zam yaptılar, gübreye zam üzerine zam yaptılar, ilaca zam üzerine zam yaptılar. Çiftçinin ürününü düşük fiyata aldılar. Nasıl düşük fiyata aldılar? Gümrük kapılarını açtılar. Her şeyin ithalatı serbest dediler değil mi? Başka ülkelerin çiftçilerini devletleri destekledi. Bizim çiftçiyi bizim devletimiz desteklemedi köstekledi değil mi? Onun sonucunda bizim çiftçimizin boynu bükük kaldı öyle mi? Çiftçinin borçları ödeniyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mü? Yani siz işinize geldiği için mi öyle söylüyorsunuz, gerçekten öylemi? Yani şimdi Uşak’taki şeker fabrikasında pancar üreten köylülerimiz sıkıntıya girmeye başladılar. Niye? Çünkü Türkiye’de artık pancara dayalı şeker politikası bir tarafa bırakıldı, ithalata dayalı, mısır ithalatına, tatlandırıcıya dayalı bir şeker politikası uygulanıyor değil mi? Şimdi elinizde bir şeker fabrikası kaldı. Aman ha ona iyi sahip çıkın. O da gidiyor mu? Onu da götürecekler. Bu şeker fabrikası da gidici öylemi? Peki bu son dönemde Uşak’taki çalışkan, üretici müteşebbis Uşaklıların öncülük yaptıkları tesisler var. Siz tekstil alanında iddialı, önemli bir kentsiniz. Yani Uşak herkesin yapamadığını yapıyor. Astarlık üretiyor, yaşmak üretiyor. Kapandı mı onlarda? Onlarda gitti ha? Türkiye’de bu alanda en iddialı sizdiniz. Niye gitti? İthalat kapılarını mı açtılar? Çin’den mi geldi, başka yerden mi geldi? Onlar damping yaptılar bizim sanayiyi çökerttiler. Öylemi? Peki hükümet yok mu o seyretti mi? Öylemi? Hükümet bu tabloyu seyretti diyoruz. Hatta birileriniz diyor ki seyretmekle kalsa ithalatı onlar yaptılar, onlar çökerttiler diyenlerde var değil mi? Peki Uşak’ta Türkiye’nin en önemli dericilik merkezleri vardı. Deri sanayi Uşak’ta. Tekstilde 20 bin işçi çalışıyordu benim bildiğim. 20 bin işçi vardı. Ne oldu şimdi kaç işçi var tekstilde? 2 bin değil mi? 20 bin 2 bine mi indi? Peki dericilik ne oldu? Yüzlerce deri sanayi vardı Uşak’ta ne oldu? Organize deri sanayiyemi geçti? Kaç tane geçti? 15 – 20 tane. Yenisi ne oldu? Kapandı gitti, hepsi bitti öylemi? Bu iyi bir gidiş mi? Bu Türkiye’nin kalkınmasına yardımcı olan bir gidiş mi? Halkın refahına yardımcı olan bir gidiş mi? Fabrikalar kapanmış, bizim ihtiyacımız fabrikaların yanına yeni fabrikaların açılması. Yani 3 fabrika aldıysa bunlar 6 fabrika yapacaklar. 6 fabrika yapacak ki Türkiye daha çok üretim yapsın, gençlerimiz daha çok çalışma imkanı bulsun, Türkiye’de zenginlik tabana yayılsın. Türkiye dış dünyaya ihracat yapsın. O ülkelerin mallarını, o ülkelerin işçilerinin ürettiği malları kendi işçilerimizin işine son vererek, kendi iş yerlerimizi kapatarak Türkiye’de dövizle borç almaya kalkmanın bir çıkış yolu olmadığı açık değil mi? Türkiye’de o tekstil sanayiini batıran Uşak’taki tekstil sanayiini batıran, deri sanayiini batıran bu politika değil mi? O politika neyle gidiyor? İthalatla gidiyor. İthalatın neyle yapıyoruz? Dövizle. Dövizi nasıl buluyoruz? Borçla.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu politika artık tıkanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada Uşak ekonomik yanlışların, bu iktidarın ekonomik yanlışlarının en ağır bedelini ödeyen kentlerimizin arasındadır. Başkaları da var ama Uşak en ön sırada gelenlerden birisi. Burada büyük sosyal sıkıntı var, büyük ekonomik sıkıntı var. Bakın siz eskiden elimde resmi rakamlar var. Türkiye’de iller arasında en önemli kalkınma düzeyi bakımından en önde gelen illerden birisiydiniz devlet yatırımları bakımından değil mi? Size yatırım yapılırdı. Şimdi bu iktidar işbaşına geldiğinden buyana Türkiye’de Uşak’ın bütün iller arasındaki yeri daha önemi geçti, daha geriye mi düştü? Yani Uşak’a biraz daha fazla yatırım yapılan, kalkınmadan hakkını alan bir il haline mi getirdik? Yoksa daha geriye doğrumu gitti? Bakın eldeki bütün resmi rakamlar maalesef Uşak’ın bu 2002 – 2007 – 2008 şu geride bıraktığımız dönemde en büyük gerilemeyi yaşayan illerden birisi olduğunu bize gösteriyor. 81 il içerisinde 64. sıradaydı bunlar geldiği zaman. Gene çok ileri değil ama 64. sıradaydı. Şimdi 71. sıraya düştü. Türkiye’de Uşak en önemli noktada. Ankara – İzmir yolunun üzerinde, demiryolu bağlantısı var. Uşak bağlantısı var, havaalanı bağlantısı var. Çok sağlam bir altyapısı da var. Sanayii her alanda ustasıyla, bilinçli işçisiyle, şirketleriyle oluşmuş. Yani kalkınmanın en iyi şekilde gerçekleştirileceği yerlerden birisi. Biz Uşaklıyız bir şehir ağlıyor diyor. Sadece Uşak spora değil, ekonomideki sıkıntılara da Uşak’ın üzülme hakkı vardır. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazımdır. Uşak’a bu dönemde en büyük haksızlık yapılmıştır. Uşak’ın verdiği vergiyle Uşak’a gelen yatırım arasında bir mukayese yaptığınız zaman Uşak’ın en çok zarar yaşayan illerden birisi olduğu görülüyor.

 

Şimdi böyle bir tablo var. Bu gerilemeyi, bu sıkıntıyı değerlendirirken şunu da unutmayın. Türkiye bu iktidar döneminde olağanüstü kaynak kullandı. Bunlar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin ortak borcu 220 milyar dolardı. Yani 80 küsur yıllık cumhuriyet döneminin, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin, Atatürk İnönü döneminden başlayın Celal Bayar – Menderes döneminden, Süleyman Demirel döneminden, Turgut Özal döneminden Erbakan’a kadar, 2002’ye kadar bütün hükümetlerin ortak borcu 220 milyar dolar. Yani Türkiye’de ne yapıldıysa 2002’de. Keban’ından, Atatürk barajından Uşak şeker fabrikasından, dokuma fabrikalarından Karabük demir-çeliğinden, Ereğli demir-çeliğinden, İskenderun demir-çeliğinden, Seydişehir alüminyumundan, Sümerbanklarından, Etibanklarından üniversitelerine, Silahlı Kuvvetlerine, petro-kimya tesislerine, rafinerilere, tüpraşa, ataşa, ipraşa kadar ne varsa Türkiye’de büyük tesis, ekonomik işletme hepsi yapıldı bütün hükümetler tarafından. Sulama tesisleri yapıldı, Keban yapıldı, Atatürk barajı yapıldı, büyük işler yapıldı. Demiryolları döşendi, limanlar yapıldı. Sonuç; 220 milyar dolar borç. Bunlar devraldı 7 yılda bu borcu ekonomi patladı, büyük kalkınma sağlandık, Türkiye artık zenginleşti dedikleri halde, zenginleşen ülke ne yapar? Önce gider borcunu öder değil mi? Borç zincirinden kurtulur değil mi? Madem Türkiye zenginleşti o geçmiş hükümetlerin 220 milyar borcunun 20 milyar dolarını ödeyiverseydin. 200’e düştü mü borç? Hayır. Ne oldu? Arttı. Nereye attı? 250’yemi, 300’e mi, 400’e mi? 500’e arttı 500’e. Yani bu ne demek sevgili Uşaklılar? Türkiye 220 milyar dolar borçla devralındı bunlar tarafından. 7 yılda o 80 yıldaki borcun üzerinde 280 milyar dolar ek borç yapıldı. Toplam borç 500 milyara çıkarıldı. Şimdi bu ne demektir? O kadar para harcadı demektir hükümet. 280 milyar dolar geçmiş hükümetlerin hiçbirisinin harcamadığı kadar parayı 7 yılda harcıyorsun. Ne muazzam para. Ayrıca birde elde avuçta ne varsa tümünü sattılar. Geçmiş hükümetlerin yaptıklarını, eserleri, tesisleri, işletmeleri ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden elden çıkardılar, sattılar. Onun parasını da aldılar. Öyle değil mi? Hem sattılar, hem de onu yapan insanlara Allah razı olsun, teşekkür ederiz, siz bu güzel işleri yapmışsınız bak şimdi biz artık bunu satıp bundan yararlanıyoruz. Allah sizden razı olsun, teşekkür ederiz demeyi bile akıl etmediler. Tam tersine o dönemleri başta İsmet Paşa dönemi olmak üzere en ağır ifadelerle, suçlamaktan geri kalmadılar. 300 milyar doların üzerinde para harcadı bunlar. Nereye gitti bu para? Uşak’a ne geldi buradan. 300 milyar dolardan Uşak’a ne geldi? Bir fabrika var mı, bir işyeri var mı? Bir büyük tesis var mı? Gelmedi değil mi? Nereye gitti bu para? Bakın işte olay bu. İşi sağlam tutacaksınız. Yani Türkiye’de şimdi o borç kimin borcu? Milletin borcu. Kim ödeyecek o borcu? Bunlar ödeyecek. İnşallah yarın siz yetti artık diyeceksiniz, oylarını kısacaksınız, bunları düşüreceksiniz. Ama bunların borcunu gene memleketin namuslu, dürüst devletleri ödemeye devam edecek.

 

Şimdi çiftçi böyle. Esnaf nasıl esnaf rahat mı? Esnafın işi yolundamı? Çekler, senetler dönüyor mu? Çocukların primi, sigortası ödeniyor mu? Esnafın geçimi yerinde mi? İşler açıldı mı? Siz ne yapıyorsunuz bu durumda? Borçlanıyorsunuz herhalde. Borçları ödüyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu? Ne yapıyorsunuz? Bir bankanın kredi kartıyla bir başka bankanın borcunu çeviriyorsunuz değil mi? Döndürüyorsunuz. 1-3-5 Allah ne verdiyse öylemi? Dönüyor dönüyor da bazen tökezlemiyor mu bu? Bazen de tökezliyor. Bakın geçen sene 2007’de önce evvelki sene 200 bin kişi borcunu ödeyemez hale gelmişti. 2008 sonunda 600 bine geldi. Şimdi sadece Ocak ayında 138 bin kişi borcunu ödeyemedi. Yani Allah muhafaza 1,5 milyona gidecek bu yıl. Sadece kredi kartını ve ferdi borcunu ödeyemeyen insan sayısı 1,5 milyon.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, çiftçi borcunu ödeyemiyor haciz geliyor değil mi? Bakın geçen gün söyledim burada da söyleyeyim. Başbakan bu konuda bazı iddialar yaptı ona da cevap vereyim. Elimde bir çiftçiye yapılan tebligat var. Bu tebligatta şu söyleniyor. Çiftçi 4 milyar borç almış. Borcunu ödemeye çalışmış ama ödeyememiş, borcu 878’e indirmiş. Ana parasını 878’e indirmiş aradaki farkı vermiş. Şimdi banka diyor ki sen borcunu silemedin, borcunun önemli bir kısmını ödedin ama bir defa 878 ana para borcun var. Buna temerrüt faizi, gecikme faizi, aşırı faizde yükleyeceğim diyor. Senin bu faizinin tutarı da 38 milyar 648 milyon lira diyor. Sadece temerrüt faizi. Buna banka, sigorta 1.9 milyar ekleyeceğim diyor. İcra ve takip masrafı da 2,5 milyar ekleyeceğim diyor. Cemanyekun arkadaş senin o aldığın 4 milyar paraya karşılık bir kısmını ödedin, 3 milyarından fazlasını ödedin 878’e indirdin ama senin hala 43 milyar 959 milyon borcun var diyor. Şimdi bunu banka o çiftçiye tebliğ etmiş. Ben dün bazı yerlerde evvelsi gün bunları söyledim. Başbakan diyor ki, sana yanlış bilgi veriyorlar diyor. Bu bilgi doğru değil diyor. O borç diyor ta eski hükümetler döneminden geliyor diyor. Bizim borcumuz değil diyor.

 

Şimdi bizim zamanımızdaki o uygulama değil diyor. Bakın elimde yazı, resmi yazı. Bu borç 2004 tarihinde açılmıştır. 2004 yani AKP’nin iktidara geldiği tarihteki borçtur ve bu borcun 17 Mart 2008 tarihindeki durumuna ilişkindir bu gelen yazı. Yani AKP’nin kendi içinde yaşadığı tablo. Bu borç çiftçinin ne halde olduğunu gösteren bir somut örnek. Çiftçi böyle. Vatandaş işinden atılmış, borcunu ödeyemez hale gelmiş, sıkışmış. Temerrüde girdin mi yandın. Buna bir çare bulmak lazım. Bakın Türkiye ekonomik krize girdi biz daha geçen Eylül ayında bu sıkıntıyı görerek çıktık dedik ki, bu gidişi önlemek için şu şu şu tedbirlerin alınması lazım. Eylül ayında söyledik. Kulak asmadılar. Geçenlerde Başbakan bize meydan okudu bir çaren varsa söyle diye. Bizde çıktık ertesi sabah çareyi söyledik. Bu bize meydan okumaya başladı, öğren de gel, 40 fırın ekmek yemen lazım falan diye ağzını bozdu o bildiğimiz Tayyip Erdoğan üslubuna girdi. Ama aradan 2 hafta geçti, 2 hafta sonra şimdi bizim önerdiğimiz politikayı uygulamaya başlıyor. Biz ona demiştik ki bakın otomotivden ve beyaz eşya üretiminden vergileri indirin. 6 ay için indirin dedik onlar 3 ay için uygulamaya koydular. İnşallah onu da uzatacaklar. Yani bu işin sadece bir tanesi. Halbuki bizim başka önerilerimiz var. Mesela biz diyoruz ki, çalışan insanın üzerinden %50’ye yakın vergi alınıyor, stopaj alınıyor, prim alınıyor. Çok fazladır. Dünyadaki en yüksek oran. Yani şu sırada bir insanı çalıştırmak, iş vermek, ona aylık vermek, maaş vermek ekonomiye, topluma yapılabilecek en büyük hizmet. Bunu yapan insana şimdi diyor ki maliye madem senin imkanın var, yanında bir işçi çalıştırıyorsun ona verdiğin paranın yarısı kadar bana da ödeme yapacaksın. Bizde diyoruz ki, kardeşim maliye çekil aradan. Bırak vatandaş imkanı var adam çalıştırıyor, çalıştırıversin. Böyle üzerine yürüme. Makul bir şekilde indir o yükünü. Bak dünyada hiçbir ülke senin kadar almıyor. Üstelik Türkiye birde krize girdi. Krizde sen adam çalıştırmayı bu kadar yüksek vergilendirebilir misin? Vergilendirirsen insanlar yatırım yapabilir mi, işçi istihdam edebilir mi? İşçi istihdam edilmezse ekonominin çarkları dönmez. Ailelerin cebine para girmezse sanayiinin ürettiği malları kim alacak? Neyle alacak? Evine ekmek götürmek imkanından mahkum kalmış insanlara sen ayrıca birde bana vergi ver diye niye ek bir eziyet ediyorsun. Ne gerek var buna diye söylüyoruz. Şuana kadar kulak asmadılar. Ama yazın bir kenara yakında bunu uygulamak zorunda kalacaklardır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Türkiye’nin kalkınması için çalışan insanın üstünden bu kadar vergi istemeyeceksin. Çünkü bir insanı çalıştırmak topluma, ekonomiye yapılabilecek, sosyal hayata yapılabilecek en büyük katkıdır diyoruz. Buna kulak asmadılar. Şimdi yakında göreceksiniz bunu da yapacaklar. Kardeşim niye eziyet ediyorsun. Bak ben sana Eylül’de söyledim. Eylül’de söylediğimi yapsaydın ya Türkiye bu noktaya gelmezdi. Benden tedbir istedin söyledim iki hafta sonra uygulamaya koyuyorsun. Niye bu kadar gecikiyorsun. Bak şimdi söylüyorum tedbiri. Çalışan insanın üzerinden bu kadar vergi alma, kaldır onları. Bunu da yapacaksın.

 

Sevgili Uşaklılar, Türkiye’de ekonomik yanlışlıklar yapılıyor. Türkiye’nin en hızlı kalkınacağı dönemi bunlar israf ettiler. 2002’de dünya o kadar uygun bir noktadaydı ki, o kadar bol para vardı ki, demin anlattım o kadar parayı aldılar. O aldıkları parayı yatırıma koyacaklardı, kalkınmaya, sanayileşmeye, altyapı yatırımına Türkiye’nin ilerlemesine harcayacaklardı. Bunlar gösterişe harcadılar, israf ettiler ve yolsuzluklara kaptırdılar, harcadılar. Türkiye bugün şimdi bu sıkıntının içine girdi. Yolsuzluklar konusunu da izliyor musunuz Uşaklılar? Biliyorsunuz değil mi? Uşak’ta da yolsuzluklar var mı? Çok mu? Şimdi bakın yolsuzluklara hep yıllardır tanık oluyoruz. Ama artık yolsuzlukta Türkiye çağ atladı çağ. Çağ atladık. Yani eskiden yolsuzluk bireysel, kişisel bir olaydı. Şimdi öyle değil. Şimdi nasıl oluyor yolsuzluk? Teşkilatlı. Yani şimdi yolsuzluk yapacak olan bir kişi bir fırsat bulup vur kaç yapmıyor. Bir araya geliyorlar 40 kişi, 50 kişi bir tezgah kuruyorlar, bir teşkilat kuruyorlar, şirket kuruyorlar, dernek kuruyorlar. Muhasebecisi var, başkanı var, yatırım uzmanı var, halkla ilişkiler uzmanı var. Bir teşkilat. Hep beraber çıkıyorlar ve diyorlar ki nereden parayı bulacağız mesela? Diyorlar ki Almanya’daki vatandaşın Ramazan mübarek gün fitre ve zekatlarını toplayalım. Onlara gidelim diyelim ki, yardım paralarınızı bize verin. Biz açları doyuralım, yoksulları giydirelim, sizin hayır işinizi biz yapıverelim, bize emanet edin diyorlar. Almanya’daki vatandaşta parasını bunlara trilyonlarca veriyor. Bunlar alıyorlar o parayı bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyorlar. Türkiye’de ne oluyor o para? Kendi adlarına şirket kuruyorlar. Kendi mülkiyetlerinde şirket kuruyorlar, televziyon kanalı kuruyorlar. O parayla, o televizyon kanalı ne anlatıyor vatandaşa? Aman Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur, aman AKP’ye destek olun bunu anlatıyor. Şimdi bu tezgah ortaya çıktı. Alman hükümeti derhal konuya el koydu, konuyu inceledi ve hemen birilerini yargıladı. Sonrada bize bir yazı yazdı dedi ki, bak ben burada bunları yakaladım ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Bak isimleri de şunlar dedi. Gereğini de sen yap dedi Türkiye’ye yazı yazdı. Aylar geçti Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz çıktık hükümete dedik ki, niye bu konuyu incelemiyorsunuz? Bize Almanya’ya yazı yazdık dosyayı göndersinler. O dosya gelsin bakarız dedi. Bizde dedik ki onlara Almanya’dan ne dosya bekliyorsun. Almanya kendi emniyetiyle, savcısıyla, hakimiyle gereğini yapmış. O suçu işleyenler bizim vatandaşlarımız. Bu sahtekarlar bizim vatandaşlarımız. Aldatılan vatandaşlar bizim vatandaşlarımız. Kurulan şirketler bizim şirketler, parayı taşıyan bizim vatandaşımız. Kurulan televizyon kanalı bizim televizyon kanalımız. E Alman mahkum etti sen dosyası bekliyorsun. Senin kanunun yok mu, senin jandarman yok mu, emniyetin polisin yok mu, senin savcın yok mu, hakimin yok mu, senin hukukun yok mu, senin vicdanın yok mu dedik. Dosyayı bekliyoruz diyor. Ya dosyayı Almanya’da kaplumbağanın sırtına koysalar 6 ayda Türkiye’ye gelirdi. Baktık bunların getireceği yok ben bir arkadaşımdan rica ettim ya git şu dosyayı getir Almanya’dan diye. Gitti Almanya’dan dosyayı aldı getirdi. Meydanlarda bende gösterdim. Dedim ki, dosya dosya diyordun işte al sana dosya. Şimdi Başbakan buna cevap veriyor diyor ki, kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Rahat adam, geniş adam, umurunda değil. Kırmızı kaplı dosya çokmuş. Sen dosyanın kabını, rengini bırak da içindeki belgelere gel! Şimdi bu olay ortaya çıkınca ben Başbakana sordum tanıyor musun bunları? Ik mık cevap veremez vaziyetlerde. Sonradan anlaşıldı ki çocukları bacanakmış.

Değerli arkadaşlarım, bu teşkilatlı diyorum ya bu iş böyle yapılıyor. Üstelik birde hükümetin himayesinde yapılıyor. Hükümet bunlara ne diyor? Siz kamuya yararlı derneksiniz diyor. Bak bak. Bunlara kamuya, millete hayırlı, yararlı derneksiniz diyor. Bütün devlet teşkilatının kapıları açılıyor bunlara. Ondan sonra birde bunlara vergi muafiyeti veriyor. Senin topladığın paradan, kazancından hiç vergi vermene gerek yok. Niye? Çünkü sen hayırlı iş yapıyorsun. Bunlara vergi muafiyeti veriyor ama bu vatan için gözünü budaktan sakınmayan, canını veren, mayına basıp bacaklarını, kolunu kaybeden şehitlere, gazilere, onların ailesine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına o vergi muafiyetini tanımıyor. Onlara yapılan bağıştan vergi alıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bu ne anlayıştır? Yani bu yolsuzluğa bakınca hem teşkilatı görüyoruz bir, hem devlet himayesini görüyoruz, iktidar himayesini görüyoruz iki. Ayrıca ne görüyoruz? Arkadaşlar, yolsuzluk yapan insanlar bile, hırsızlar bile belli ahlaki ölçüleri ister istemez gözetirler. Herkesin bir sınırı vardır. Bunlar öyle bir istismar yapıyorlar ki sadece vatandaşı değil, ondan fitresini, zekatını, yardım parasını toplayarak onun inancını, dinini, imanını, kitabını, İslamiyet’in gereğini, Allah’ı, peygamberi de dolandırır vaziyete düşüyorlar. Adam oraya hayır için para veriyor vatandaş. Para nereye gidiyor hayra mı gidiyor? O dini vecibesini yerine getiriyor, zekatını veriyor, fitresini veriyor. Fitre, zekat yerine gidiyor mu? Peki gitmemesinin sorumlusu kim? Yani hangi vicdan bir insanın dini vecibesinin gereği olarak hayra harcanması gereken parayı oradan alıp da bir televizyon kanalı kurup kendi şahsi propagandasını yaptırabilir. Böyle bir tablo.

 

Şimdi sevgili Uşaklılar, bu manzarayı unutmayınız. Bu tabloları biliniz. Yani ben bunları söylüyorum. Daha başka bir sürü yolsuzluk olayı var. Tüpraş’taki yolsuzluk olayı var. Telekomdaki yolsuzluk olayı var. Bunların hepsini biliyorsunuz. Ben bunları söylüyorum Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Halbuki sinirlenmesine gerek yok. Uşak’a gelecek diyecek ki Deniz Feneri’nin aslı budur. Baykal şöyle söylemiş, bunlar doğru değildir diye söyleyecek. Söyleyebiliyor mu? Buraya geldi mi? Gelmedi mi? Gelirse sorun Deniz Fenerini bir anlatıversin. Gelirse bir sorun Uşak’ı bir anlatıversin. Uşak’ta nasıl AKP döneminde Uşak’ın gerilediğinin bir hikayesini anlatıversin. Kapanan fabrikaları bir anlatıversin. Gittiği yerlerde bunu söylemiyor. Gidiyor gittiği yerlerde ne Deniz Fenerine cevap var ben söylüyorum. Ne ekonomik sıkıntıya, işsizliğe, ekonomik çöküntüye bir şey yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Varsa yoksa CHP. Yani Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’la giriyor. Sabahleyin yataktan Deniz Baykal’la kalkıyor. Başka lafı yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Yani meydansa meydan. Sen meydanı bırak da diyorum gel birlikte televizyona çıkalım. Tarafsız televizyoncularda gelsin. İstersen Uğur Dündar gelsin. İstersen Ali Kırca gelsin. İstersen Mehmet Ali Birand gelsin. İstersen bak Türkiye’de çok izlenen, çok sevilen değerli bir şovmen var. İstersen Mehmet Ali Erbil gelsin. Gerçi sen artık Mehmet Ali Erbil’i kabul etmezsin. Çünkü Mehmet Ali Erbil dün çıktı böyle içinden gelen duyguları, düşünceleri o kendine özgü samimiyetiyle ifade etti. Vatandaşları da göreve çağırdı. Tarihi görevini hatırlattı milletin. Bu gidiş iyi gidiş değil aman duruma el koyun dedi ve gerekçelerini de anlattı. İsterse hem eğlenir Mehmet Ali Erbil şenlikte yapar. Gayet güzel esprilerde yapar. İsterse o olsun. Bir tarafında ben oturayım, bir tarafında başbakan otursun benim için ne söyleyecekse söylesin. Ben ağzımı açmayacağım dinleyeceğim. Sonrada müsaade etsin ben konuşayım. Buna hayır diyor, buna girmiyor. Peki buna girmiyorsun. O zaman diyorum ki bir teklif daha yapıyorum. Sayın Başbakan gel mecliste 550 milletvekili var. Bunların tümünün dokunulmazlığı var. Biz dokunmayalım hepsine de onların dokunulmazlıkları kalsın. Ama Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Birlikte ikisini kaldıralım. Buna var mısın diyorum. Buna da yok. Yani bunun ne anlamı var. Bu neyi ortaya koyuyor. Yani sen konuşmadan, tartışmadan kaçıyorsun, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyorsun. Başbakana kaçmak yakışır mı? Bir ülkenin başbakanı kaçar mı? Söylediklerine inanıyorsan yüzüme bakarak söyle. Bak ben söylediklerime inanıyorum senin gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. O bunlara diyor ki, meydana gel meydana. Geliyoruz meydana. Hatta diyor ki, sana diyor eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Sen eskortunu kendin kullan. Yanında koruma ordusu, güvenlik güçleri, arkanda panzer, önünde camır, binaların tavanında keskin nişancılar. Askeriyle, polisiyle sen git gittiğin yere. Benim bunlara ihtiyacım yok. Ben bunların hiçbirisini kullanmam. Ben halkın içindeyim, toplumun içindeyim. Sabah şafakla kalkarım sokağa çıkarım vatandaşın arasına. Yanımda koruma olmadan. Ben halkın içinde yaşıyorum. Kendi alışverişimi kendim yaparım. Alışverişe, çarşıya kendim çıkarım. Bende böyle, ailemde böyle. Bizim saklanacak gizlenecek bir şeyimiz yok. Neden kaçacağım, neden askere, polise jandarmaya, korumaya, eskorta ihtiyacım olacak. Benim alnım açık, başım dik, anamın, babamın evine girer gibi geliyorum Uşak’a. Benim niye korumaya ihtiyacım olacak, niye kaçacağım. Yalan söylemedim, milletin hakkını yemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim, millete yolsuzluk yapmadım. Milleti kandırmaya kalkmadım. Alnım açık, başım dik.

 

Şimdi başbakan arkadan konuşuyor, boş konuşuyor, hakaret ediyor, kötü sözler söylüyor. Bildiğiniz manzara. Şimdi bunları açık demokratik tartışmaya girmiyor ne yapıyor? Şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz Uşaklılar? Tunceli’de yaşananlara ne diyorsunuz? Allah aşkına? Yani elinizi vicdanınıza koyunuz AKP’li arkadaşlarıma söylüyorum olabilir ama elinizi vicdanınıza koyunuz orada yapılanlar yoksullukla mücadele anlamına mı geliyor? Yani yoksulluğumu ortadan kaldıracak? Bu nedir bu, anlamı ne bunun? Yani Türkiye’de böyle bir iş oldu mu? Tunceli’de buzdolabı dağıtıyor, çamaşır makinesi dağıtıyor. Üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor, bulaşık makinesi dağıtıyor tazyikli su yok, elektrik yok. Yani ne bu kardeşim? Niçin yapıyorsun? Yoksullukla mücadele. Yoksullukla mücadele ediyorsan gel Uşak’a. Uşak’ta niye dağıtmıyorsun Uşak’ta da yoksul var. Valiye talimat veriyor vali bunların başında. YSK çıkıyor diyor ki ayıptır olmaz böyle bir şey. Hukuk var, seçim adaleti var, doğru değildir diyor. Başbakan benim valim devam edecek beni YSK ırgalamaz diyor. Yani YSK ırgalamaz, kanun ırgalamaz, yasa ırgalamaz, anayasa ırgalamaz, ne ırgalar seni arkadaş? Ben onu neyin ırgalayacağını biliyorum. Seçimde 29 Martta milletin kararı ırgalar mı ırgalamaz mı? Hep beraber göreceğiz. Bir gösterin bakalım el mi yaman bey mi yaman? Başbakan mı yaman, millet mi yaman bir gösterin bakalım!

 

Başbakan valiyi seferber ediyor her türlü baskıyı yapıyor. Uşaklılar şimdi ben size soruyorum siz buraya yevmiyelerinizi alarak mı geldiniz? Size kumanyamı dağıtıldı? Vali bir yazımı yazdı? Uşak’ta bugün Deniz Baykal’ın mitingi vardır, bütün daire müdürleri, daire amirleri, memurları mutlaka o mitinge katılsınlar diye bir yazımı yazdı? Otobüs mü kaldırdı devlet? Ankara’dan otobüs kaldırılıyor mesai günü. Diyorlar ki memurlar ve eşleri, aileleri Niğde’ye gidecek Pozantı’ya orada açılış var Başbakan konuşacak. Yani Ankara’dan Pozantı’ya alkışlayıcı ekip taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya? Demiryolu işçileri Ankara’dan Eskişehir’e taşınıyor açılışta alkış yapsınlar diye. Öylemi? Böyle seçim olur mu, böyle demokrasi olur mu? Oluyor mu bunlar? Oluyor değil mi? Niye böyle oluyor? Ondan sonra Başbakan çıkıyor bize bağırıyor, çağırıyor. Vatandaş, 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, canı sıkkın. Yolda giderken otobüs geçiyor AKP otobüsü bir tantanayla çocuk kendisini tutamıyor otobüse yöneliyor diyor ki, Allah bu seçimde inşallah senin cezanı verecek diyor. Bunu duyunca hemen korumaları gönderiyorlar, çocuğu alıyorlar otobüse sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor çocuğun ümüğüne. Raporu var. Böyle bir manzara yaşıyoruz. 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, kızmış. Ya bırak kızıversin arkadaş. O sese kulak ver. 13 yaşındaki çocuğun o sesine kulak ver, sana uyarı o uyarı!!!

 

Kadın yolda geçiyor otobüs karşıda. Otobüse yöneliyor kadın diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor. İçinden geçen sesi söylüyor. Arkasında siyasi organizasyon yok, organize iş değil bu. Vatandaş samimi, gönlünden geçeni söylüyor. Hemen kadının üzerine yürüyorlar.

 

Değerli arkadaşlarım, bir yanda 2 milyon, yani 2 lira temizlik parasını ödeyemediği için çocuğu öğretmeni babasına gönderiyor. Baba işten atılmış yok verecek 2 lirası veremiyor. Çocuğum veremiyorum yok param diyor. Öğretmene gidiyor anlatıyor çocuk öğretmen ben dinlemem parayı gönderecek diye koluna yazıyor gönderiyor buna. Adam daha bugün gazetelerde var. Borcunu ödeyemediği için intihar ediyor. Aile intiharları yapıyorlar. Şimdi bir yanda Türkiye’de böyle bir manzara, bir yanda Başbakanın asabı bozuk. Kendisine tepki gösterenlere sinirleniyor. Halkın rahatsızlığını güya buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak, ki o buzdolabının, çamaşır makinesinin parası nereden geliyor? Kimin cebinden geliyor? Milletin parasıyla millete siyasi rüşvet verip içinde bulunduğu sıkıntıdan çıkmaya çalışıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bunları görmüyor muyuz? Bunları göre göre bunlara destek olunur mu Allah aşkına? Yani şu Deniz Fenerini yapanlara himaye getiren, sahip çıkan, davasını takip etmeyen, onların paralarıyla propagandadan medet uman bir anlayışa bu seçimde destek olur mu Allah aşkına Uşaklılar? Bunun altında yatan umutsuzluktur. Başbakan artık gidici olduğunu gördü. Abbas gidicidir. Bu iş gözüktü. Bu gidiş gözüktü. Bunu bu yollarla kaldıramazsın. Başbakan otobüsüne oyuncakları doldurmuş bir kente giderken çıkıyor kendi eliyle çoluk çocuğa oyuncak dağıtıyor. Çocuklar otobüsün peşinde koşsunlar diye. Sen o çocuklara oyuncak dağıtacağına onların babalarına iş ver, iş, iş, iş!!! Sen onların babalarına iş ver de o babalar çocuklarına hediye almanın, çikolata almanın, şeker almanın tadını, mutluluğunu yaşasınlar. Sen devletin parasıyla o çocuklara hediye dağıtarak bir şey yaptığını mı zannediyorsun? Görevini yap görevini. Senin görevin insana iş vermek iş!

 

Şimdi buna alet olan bir sürü memur, amir, vali hepsi aman ha bu çok kızdı, bize kızmasın ne istiyorsa yapalım anlayışı içinde. Gözlerini AKP’ye, Başbakana. Değerli arkadaşlarım, bir hukuk devletinde, bir demokraside böyle şeyler olmaz. Sen Anayasanın, devletin valisisin. Hukuk devletinin memurusun, valisisin. Hakkını bileceksin, yetkini bileceksin. Vatandaşa siyasi ayrım yapmaya senin bir hakkın var mı? Burada, Uşak’ta bir kez daha ifade ediyorum. O Valiler sakın ha arkamda Başbakan var, AKP var diye kendilerini güvende hissetmesinler. AKP ile gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelirler Acele Posta Servisiyle giderler. İnşallah olacak. Hep beraber yapacağız bunu değil mi?

 

Şimdi sevgili Uşaklılar, memleketin manzarası bu. Çekilen sıkıntılar, acılar ortada. Ne olursan ol, bak ev kadınları var, emekliler var aramızda. Emekliler o sıkıntıyı yaşamıyor mu? Emeklinin aldığı para zaten kendisine ve eşine yetmiyor. Şimdi oğlan işsiz kalmış, işsiz kalan oğlana da yardımcı olacağım diye onun çocuğuna bende üç kuruş emekli maaşımdan para vereceğim diye o emeklilerin çektikleri acıları sen biliyor musun? Borcunu ödeyemeyenleri dürüst değil onlar diye suçluyor başbakan. Yani kredi kartı alanların borçlarını ödeyememesini suçluluk ve dürüstlükten uzak olma diye suçluyor.

 

Değerli arkadaşlarım, o insanlar o paralarla çoluğunun, çocuğunun ihtiyacını, mamasını, sütünü, televizyonlarda akşamları görüyorsunuz içiniz parçalanmıyor mu? Onları dinleyince, izleyince. İşsiz kalmış bir genç baba, yanında yeni doğmuş çocuğu çaresizlik içinde tablolar. Yani sonrada bunlara dürüst değilsiniz diyeceğiz. Sen devletin bankalarından 750 milyon dolarını o damadının başında olduğu şirketlere Sabah ve ATV’yi satın alsınlar diye verirken doğru davranıyorsun da çocuğuna süt almak için kredi kartını kullanıp borcunu ödeyemeyen insan mı dürüstlükten uzak? Bu gidişin sonuna geliyoruz. İnşallah bu seçim bir dönüm noktası olacak. Hep birlikte yeni bir başlangıcı yapacağız. Bak bahar geldi. Bahar ne demek? Yenilenme demek, tazelenme demek, temizlenmek demek. Bahar temizliğini bak hanımlar evlerinizde yapmıyor musunuz? İş yerlerinizde bahar temizliği yapmıyor musunuz? Camlar siliniyor, yerler siliniyor, badanalar yapıyor. Öyle değil mi? Biz öyle büyüdük, öyle gördük. Şimdide sizler onu yapıyoruz. Hamarat ev kadınlarımız onu yapıyor. Evi temizliyorsunuz, ortamınızı şöyle tazeliyorsunuz, yeter artık şu kışı, karı, soğuğu, karanlığı geride kaldı. Şöyle bir ferahlayalım, bir rahatlayalım, bir tazelenelim, bir yenilenelim diye düşünüyorsunuz değil mi? Bunu evinizde yapıyorsunuz Türkiye’de de lazım. Türkiye’ye de baharı getirin. Bahar temizliğini yapın, Türkiye’yi de tazeleyin, yenileyin, ferahlatın. Bütün bunların sırrı elinizde. Tamam mı?

 

Şimdi sizden beklediğim şu; bakın bu seçime giderken ne kadar yanlışlık varsa yaptılar. Önce bir defa hepiniz nüfus cüzdanlarınıza bir baskın kimlik numaranız orada yoksa seçime kadar onu mutlaka işletin. Yoksa bu seçime giderken nüfus cüzdanınızda eğer yeni kimlik numaranız yazılı değilse oy kullanmanıza engel olacaklar. 3,5 milyon bu durumda insan var dedi İçişleri Bakanı. Muhtemelen daha fazla. Ama 3,5 milyonunu İçişleri Bakanı kabul etti. Böyle bir şey olur mu değerli arkadaşlarım. Böyle bir şey olabilir mi? Yani adam yıllardır belli bir sandıkta oy kullanıyor, kütükte adı var, cebinde nüfus cüzdanı var, konu komşu herkes bunun o olduğunu biliyor. Adam geliyor her zaman oy kullandığı sandığa kimliğini gösteriyor, listede adı da yazılı. Diyorlar ki sen oy kullanamazsın. Niye? Çünkü nüfus cüzdanında kimlik numaran yazılı değil. Arkadaş böyle bir şey olur mu? E o gidecek yazdıracak, 3 milyon para yatıracak, 2 fotoğraf verecek, daireyi bulacak, zaman ayıracak falan, falan, falan. Yani siz vatandaş oy kullansın mı istiyorsunuz, oy kullanmasın mı istiyorsunuz? Bunu ne olur takip edin. Mutlaka işinizi yapın, konunuzun, komşunuzun, ailenizin, çevrenizin eksiğini, gediğini tamamlayın ve sandığa öyle gidin. Ve gelecek Pazar günü, bu Pazar değil, öbür Pazar günü inşallah sabahleyin erkenden kalkın yanınıza çoluğunuzu, çocuğunuzu, babanızı ve bilhassa ananızı alarak, tabi dedenizi, nenenizi de alarak ailecek cümbür cemaat bayrama gider gibi sandığa gidin. Tamam mı? Çünkü birileri boyuna bunu merak edip duruyor. Ananıza deyin ki anacığım seni görmek isteyen birisi varmış gel kendini bir gösteriver sandıkta deyiverin.

 

Sevgili Uşaklılar, eksik olmayın sizlerle tatlı tatlı sohbet ettik. Güzel bir beraberlik yaşattınız. Zahmet ettiniz buralara geldiniz. Bende duygularımı ve düşüncelerimi sizlere açtım, yüreğimi açtım, beynimi açtım. Samimi fikirlerimdir, samimi düşüncelerimdir. Benim derdim günlük siyaset değil. Ben Türkiye iyi olsun, milletim iyi olsun, memleketim iyi olsun istiyorum. Bizim siyaset anlayışımız külah kapma anlayışı, iktidara gelme, iktidarın nimetlerini derleme toparlama anlayışı değil. Milletin yüzünü güldürme, milletimizin başını dik tutmasını sağlama, ailesini, çoluğunu, çocuğunu mutlu edebilme mücadelesidir. Bunun için yollara düştük.

 

Sevgili Uşaklılar, şimdi 29 Mart’ta sandığa giderken oy vereceğiniz insanları sizlere tanıtmak istiyorum. İzlinizle Cumhuriyet Halk Partisi Banaz Belediye Başkan Adayımız Tahsin Erdem. Eşme Belediye Başkan Adayımız Ahmet Yıldırım. Karahallı Belediye Başkan Adayımız Nihat Süzek. Sivaslı Belediye Başkan Adayımız Nihat Sazlıgül. Ulubey Belediye Başkan Adayımız Ali Rıza Ada.

 

Şimdi Belde Belediye Başkan Adaylarımızı da sizlere sunayım. Banaz Kızılcasöğüt’ten Ömer Biçer. Banaz Büyükoturak’tan Cafer Kalpaklı. Eşme Yeleğen beldesinden Fevzi Kaya Belediye Başkan Adayımız. Eşme Güllü beldesinden Musa Kaya Belediye Başkan Adayımız. Karahallı’dan Karbasan Belediye Başkan Adayımız Kudret Suna. Sivaslı’dan Ağaçbeyli Beldesi Belediye Başkan Adayı Şadan Akçay. Sivaslı Pınarbaşı Beldesinden Ali Tuğlu. Sivaslı Tatar Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Ahmet Karataş. Ulubey’de Avcan Beldesinden Başkan Adayımız Mümit Bayar. Hasköy Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Aynur Yurtsever. Kuşla Belediyesi Başkan Adayımız Veli Acar. Ve Omurca Beldesi Belediye Başkan Adayımız Ali Aytekin. Nasıl ekip güzel mi? İyimi? Harika. Başkan adaylarımız nasıl? Pırıl pırıl her birisi Uşak’ın evlatları, memleketini seven, dürüst, ahlaklı, hizmet aşkıyla dolu insanlar. Değil mi? Bunlara oy verecek misiniz? Peki bu takıma, bu güzel belediye başkanları takımına bir takım kaptanı lazım değil mi? Bir takım kaptanı da bulalım değil mi? Var mı öyle bir takım kaptanı? Talat Arca Belediye Başkanımız. Güzel bir ekip, güzel bir takım. Hizmete susamış bir kadro. Uşak’ında bu hizmete ihtiyacı var. Türkiye’nin gidişatı da belli. Yani böyle bir tabloda tam zamanında inşallah bu arkadaşlarımız sizin desteğinizle görev alacaklar ve hizmet edecekler. Bugün Uşak inşallah yarın Türkiye’de iktidar. Bugün bu güzel manzaranıza bakarak inşallah Talat Arca’nın Uşak’ta belediye başkanı seçileceğinin kokusunu alır gibiyim. Yani manzara öyle gösteriyor. İnşallah Uşak’ta çok güzel bir gelişmeyi gerçekleştireceksiniz. Eksik olmayın. Bu muhteşem toplantınız bunun işareti oldu. Çok mutlu oldum. Bende hepinize yürekten bir kez daha teşekkür ediyorum ve bu seçimlerin Uşak’ımıza, Türkiye’mize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

 

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN BURSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONU

18/3/2009 · Kategori: Haber

GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL’IN

BURSA MİTİNGİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

(18 MART 2009)

 

 

 

Bugün Bursa’da bu güzel mitingde hep bir aradayız. Buraya katılan Bursalı bütün kardeşlerime içten, yürekten teşekkür ediyorum, hoşgeldiniz diyorum. İyi ki siz varsınız. Şu manzaranız var ya, sizin varlığınız var ya işte Türkiye’nin güvencesi o. Siz Türkiye sahipsiz değildir demek için buradasınız. Siz Bursa’ya sahip çıkmak için buradasınız, Türkiye’ye sahip çıkmak için buradasınız. Eksik olmayın, çok teşekkür ediyorum.

 

Bursa bir kentin adı değil. Benim gözümde Bursa bir medeniyetin adı, bir tarihin adı. Sadece bir coğrafyanın adı değil, bir ilin adı değil. Türkiye’nin, Anadolu’nun, tarihimizin, kültürümüzün, medeniyetimizin en sağlam kalelerinden biri. Bursa cumhuriyet öncesi döneminde, cumhuriyet döneminin de gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Anadolu’nun, Balkanların, Kafkasların, Artvin’inden Arnavutluğuna kadar bir büyük coğrafyanın gelip yeni bir bağımsız devletin içinde varlık mücadelesi verdikleri bir ana kucağı olmuştur. Bursa ekonomimizin, sanayiimizin, tarımımızın, turizmimizin gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Hepimiz Bursa’mızla iftihar ediyoruz. Türkiye’nin her yerindeki insanlar Bursa’ya ne iyi Bursa bizim memleketimiz duygusuyla bakarlar. Bursa’daki büyüklük, zenginlik, bereket, tarih hepimizin iftihar ettiği milli gücümüzdür, hasretlerimizdir. Böyle bir Bursa’dayız. Böyle güzel bir Bursa’dayız. Sanayiinin öncüsü Bursa, otomotivin öncüsü Bursa, tekstilin öncüsü Bursa, tarımın öncüsü Bursa, şeftalide Bursa, kestanede Bursa, ipekböceği de Bursa, turizmde Bursa, nakliyecilik de Bursa, ticarette, esnaflık de, zanaatkarlık de Bursa. İşçilik de, ustalık de, emekçilikte Bursa. Öyle değil mi? Her şeyin en güzeli burada değil mi? En mükemmeli burada değil mi? Allah en verimli toprakları Bursa’ya bahşetmiş öyle değil mi? En bereketli topraklar burada değil mi? Ormanın en güzeli burada değil mi? Meyvenin, sebzenin en güzeli burada değil mi? Turfandanın en güzeli burada değil mi? Ormancılık, fidecilik burada değil mi? Her şey burada değil mi? En güzel insan malzemesi burada değil mi? Yani Bulgaristan’dan gelmiş, Bosna Hersek’ten gelmiş, Arnavutluktan gelmiş, Yunanistan’dan gelmiş, Ege adalarından gelmiş. Anadolu’nun Türk varlığı bütün bu coğrafyaya savrulduktan sonra bağımsız vatan demiş, kendi bayrağı altında yaşamak için koşup buraya gelmemiş mi? Türkiye’nin her yerinden insanlar buraya gelmemiş mi? Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan, İçanadolu’dan, Kuzey Anadolu’dan, Karadeniz’den, Artvin’den insanlar buraya gelmemiş mi? İnsan malzemesi sağlam mı? Çile çekmiş mi, acı yaşamış mı, göçü görmüş mü, aile nedir biliyor mu, yokluk ne demek biliyor mu? Alın teri ne demek, kazanmak ne demek, üretmek ne demek biliyor mu? Allah’ta en güzel imkanları buraya vermiş mi? Şimdi herhalde siz tarihimizin en müreffeh, en zengin, en güçlü dönemlerini yaşıyorsunuz. Öyle değil mi? Bence öyle gibi gözüküyor. Hepimiz Bursa’yı takdirle izliyoruz, gönlümüzde Bursa bambaşka, Bursa bir hayal, Bursa bir medeniyet.

 

Şimdi sevgili Bursalılar, size soruyorum nasılsınız iyi misiniz? Haliniz, gidişatınız nasıl? İşleriniz yolundamı? Keyfiniz yerinde mi, huzurunuz yerinde mi? Masrafınız kazancınızla denk mi? Gideriniz, geliriniz birbirini tutuyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş buluyor mu? Yeni yeni fabrikalar açılıyor mu? Siz Türkiye’nin ihracat vitrinisiniz. Bütün dünya Bursa’yı biliyor. Bursa’dan ihracat yapılıyor. Şimdi onu daha da arttıracak yeni yeni tesisler geliyor mu? Fabrikalar, işyerleri, tekstil fabrikaları, otomotiv fabrikaları oluyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mu, köylünün? Yani ektiğinin karşılığını alıyor mu? Masrafı azaldı mı? Çiftçiye verilen sözler tutuldu mu? Yani mesela pancarın kotası kaktı mı? Kalkmadı mı? Girdi fiyatları ucuzladı mı? Mazot indimi? İlaç indimi, gübre indimi? Ürün fiyatları nasıl? Zeytinde Bursa. Nasıl zeytinci? İyimi? Zeytincide iyimi? Zeytincinin de tadı yok. Ne olacak bu işin sonu? Önce bu durumu bir iyi görelim değil mi? Yani zihnimizde tereddüt kalmasın, fotoğrafı iyi çekelim. Türkiye ne noktada bunu hepimiz en iyi şekilde anlayalım. Bakın Türkiye buraya geldi.

 

Şimdi çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. İşçinin durumu nasıl? İş güvenliği yerinde mi? İş güvencesi yerinde mi? İşten atılma tehlikesi, tehdidi kalktı mı? Peki esnafın durumu nasıl? İşler açıldı mı, çekler senetler dönüyor mu? Borçlar ödeniyor mu, primler, sigortalar ödeniyor mu? Esnafında durumu iyi değil diyorsunuz. Esnaf yanındaki çocuğun sigortasını, primini, stopajını ödeyebiliyor mu? Sattığının yerine yenisini koyabiliyor mu? Akşam eve ailesini mutla edebilecek bir kazanç taşıyabiliyor mu? Emeklilerin durumu nasıl? Emekliler iyimi? Yani emekli maaşıyla, eşiyle birlikte huzur içinde yaşamının bu son döneminde çoluğu çocuğuyla mutluluk içinde yaşabiliyor mu? Yoksa emeklinin oğlu işten atıldı, karısı çalışmıyor, evde iki tane çocuk var, emekli eşiyle kendisini mi geçindirsin, işten atılmış oğluna mı yardımcı olsun, onun okula gidecek çocuğuna mı yardımcı olsun. Şimdi o acıları, o ızdıraplarımı yaşıyor? Emeklide mutlu değil, emeklide huzurlu değil.

 

Şimdi bakınız sevgili Bursalılar, gerçekten Türkiye’de yaşanan acıları, yapılmış olan yanlışlıkların ağır bedelini ödeyen kentlerin arasında hiç kuşkusuz Bursa’mızda var. Bu kadar zenginliğe, bu kadar imkana, bu kadar verimli topraklara, bu kadar altyapıya rağmen maalesef Bursa’da da insanlarımızın boynu bükük. Her alanda boynu bükük. Türkiye’de bugün kurulmuş olan sanayideki 10 tezgahın 4’ü kapandı. Biz daha iyimser söyleyelim. %60 kapasiteyle diye kabul ediyorum. Daha fazla ama resmi rakamlarla konuşuyoruz. 4’ü kapandı. Yani o 4 tezgahı kurmak için yatırım yapıldı, döviz alındı, borç para alındı. Onlar geriye ödenecek, oraya para bağlandı, servet bağlandı, birikim bağlandı. Öte yandan oradan ekmeğini çıkaran işçiler var, ustabaşılar var, teknisyenler var, mühendisler var. İnsanların ekmek kapısı. 2008 Kasımı itibariyle 1 yılda Türkiye’deki resmi rakamlarla ki onlar gerçeği tam yansıtmıyor. Ama o resmi rakamlarla işsiz sayısı 1 milyon arttı. Kasım itibariyle. Daha Aralık hesapta yok, Ocak yok, Şubat yok, Mart yok. 1 milyon kişi daha fazla işini kaybetti. Bugün Türkiye’de gerçek ölçülerle bakıldığı zaman işsizliğin %22 düzeyine geldiğini, çalışması her 4 kişiden en az birisinden fazlasının işsiz duruma geldiğini görüyoruz. Şimdi bu acı bir tablo. Bu Türkiye’de bir tıkanma, bir sosyal bunalım tablosu.

 

Değerli arkadaşlarım, sordum her biriniz şikayetçisiniz. Bursa’daki çiftçi şikayetçi, Bursa’daki esnaf şikayetçi, emekli şikayetçi. Hani biz almış vermiştik, dünyanın zengin ülkeleri içine girmiştik? Hani biz 10 bin dolar adam başına milli gelir sahibiydik. Bu zenginlik Bursa’ya gelmedi mi? Türkiye zenginleşmiş, milli gelir katlanarak artmış. Adam başına 10 bin dolar milli gelir varmış. 5 kişilik ailede 50 bin dolar. 1 milyon 700 binden hesabınızı yapınız. 85 milyar 5 kişilik bir ailedeki gelir. Var mı böyle bir şey? Buraya gelmedi bu zenginlik. E ne oldu? Bakın ayrıca Bursalılar şunu unutmayın bu hükümet cumhuriyet tarihinin en büyük borç yapan hükümeti oldu. 85 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş hükümetlerin ki içinde Atatürk – İnönü hükümeti, Bayar Menderes hükümeti, Demirel hükümetleri, Özal hükümetleri, Erbakan hükümetleri dahil gelmiş geçmiş bütün hükümetin 85 yılda yaptığı borçtan fazlasını tek başına 7 yılda yaptı. Yani 220 milyar dolar borç yaptı bu o hükümetler, geçmiş hükümetler. 220 milyar dolar. O borçla ne yaptılar diye sorarsanız bir düşünün 2002 yılında Türkiye’de ne varsa onlar yapıldı ve borç o kadar oldu. Ne onlar? Keban barajından, Atatürk barajından, Afşin, Elbistan santralinden başlayın Etibanklar, Sümerbanklar, Karabük demir-çelikler, İskenderun demir-çelikler, ipraşlar, tüpraşlar, ataşlar, rafineriler, petro kimya tesisleri. Türkiye’de sanayi adına ne varsa Bursa’dakiler dahil olmak üzere 2002’i konuşuyoruz. 2002 yılında otomotivde, tekstilde ne varsa onların tümü yapıldı. Üniversiteler kuruldu, donanma yapıldı, hava kuvvetleri yapıldı, asker güçlendirildi, üniversiteler açıldı, yollar, barajlar yapıldı toplam 220 milyar dolar borç. Bunlar geldiler, bu arkadaşlar geldi 7 yıl. 7 yılda bunlar 85 yılda alınan borçtan fazlasını aldılar. 280 milyar dolar. Peki üzerine arkadaşımın dediği gibi kendilerine devredilmiş olan o cumhuriyet döneminin ne kadar para eden eseri varsa, fabrikası varsa, tesisi varsa, işletmesi varsa Tüpraş’ından, Ereğli demir-çeliğinden Seydişehir’ine kadar her birisini sattılar. Onun paralarını da aldılar. Sonra 300 milyar doların üzerinde kaynak harcadılar. Bu kaynaktan Bursa’ya ne geldi? Bursa’daki çiftçiye ne geldi, esnafa ne geldi? İşe girmek için boynu bükük bekleyen, elinde diploması duran genç kardeşime ne geldi Allah aşkına? Analar babalar binbir çileyle çocuğu okutuyor, yıllarca emek veriyor. Belki bir diploma alıyor. Haydi bakalım bir ekmek tutsun, bir işsiz sahibi olsun diyorsunuz. Devlet öğretmen oldun diyor buna. E ver öğretmenlik yapayım diyor çocuk. Hayır. Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var. 200 bin öğretmene Türkiye’nin ihtiyacı var. Öğretmenlik yetkisine, diplomasına sahip on binlerce çocuğumuz ortalıkta. Ama hiçbirisinin tayini yapılmıyor. Para nereye gidiyor, nereye harcanıyor bu paralar?

 

Gerekeni millet 29 Martta yapacak inşallah. Biz bunun niçin yapılması gerektiğini anlatıyoruz. Görevimizi yapıyoruz. Biz anlatacağız, milletimizde takdir edecek, Türkiye’nin önünü millet açacak. Türkiye’de ekonomi böyle. Türkiye büyük kaynak kullandı, büyük harcama yaptı. Eldekini, avuçtakini sattı. Ama o 80 yılda yapılanın iki katının Türkiye’de yapıldığını söylemek mümkün mü? Hani nerede yeni demir-çelik fabrikaları? Hani nerede yeni petro kimya tesisleri? Hani nerede yeni otomotiv fabrikaları? Nerede yeni tekstil fabrikaları? Nerede yeni limanlar. Limanları sattınız, bir tane bile eklemediniz.

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin gerçeği bu. Bugün ne oldu? Şimdi Türkiye büyüyen Türkiye olmaktan çıktı küçülen Türkiye olmaya doğru geldi. Halbuki biz yıllardır büyüyen Türkiye peşindeydik. Türkiye büyüyecek ki nüfusumuz artıyor, çocuklarımıza iş verelim. Türkiye büyüsün ki bizimde refahımız büyüsün. Bizim insanlarımızda çalışsın, emeklilerimizde çalışsın. Bizim emeklilerimiz yurtdışındakilerin emeklileriyle bir mukayese edin. Onlar atlıyorlar turist olarak geliyorlar, bütün dünyayı geziyorlar, Türkiye’yi geziyorlar dönüp gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz mahallenin kahvehanesine gidip orada arkadaşına bir çay bile ısmarlayamıyor. E ne oldu bu kadar borç yaptık? Nereye gitti bu borç? Bunu sormayacak mıyız? Şimdi çekilen sıkıntıların altında işte bu yanlış yatıyor. Biran için düşünün sevgili Bursalılar, o 300 milyar dolarlık kaynak eğer yanlış yerlere değil de, ülkenin kalkınmasına, yeni yatırımların yapılmasına, sanayi tesislerimizin, gençlerimizin çalışacağı fabrikaların, işyerlerinin yapılmasına harcansaydı, eğer yeni sulama tesisleri yapılsaydı, çiftçimizin yüzünü güldürecek imkanlar getirilseydi. Ülkenin altyapısı eğer hızlı bir şekilde kalkındırılmış olsaydı bugün bu sıkıntıları yaşar mıydık? Efendim sıkıntı var, sıkıntı dünyada var. Amerika’da ekonominin küçülmesinden daha büyük bir hızla ekonomi Türkiye’de küçülüyor. Amerika’daki işsizlikten daha büyük işsizlik Türkiye’de yaşanıyor. Yani kriz Amerika’da çıktı diyorlar dayağı biz yiyoruz Türkiye’de. Benim işçim, benim vatandaşım işinden atılıyor. Benim fabrikam kapanıyor, benim tesislerim kapanıyor. Türkiye bunalıma, Türkiye sıkıntıya giriyor. Sen ne tedbir aldın? Aylarca bu sıkıntıyı anlatamadık. Çıktı dedi ki Başbakan yok canım önemli bir şey yok. Bize teğet geçti dedi. Bize teğet geçmiş, sıyırmış gitmiş yani. Bunu duyunca bir çiftçi arkadaşımız dedi ki, ne teğeti beyim dedi bilir misin dedi 5’li dirgen vardır saman kaldırırız biz. O dirgeni dedi böğrümüze soktular, sırtımızdan çıkardılar dedi. Sıkıntı Türkiye’yi vurdu, işsizlik vurdu. Yani Türkiye’de işinden çıkarılan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiler. Ne yapıyorsunuz? Kredi borçlarınız ödenemez hale gelince ne yapıyorsunuz? Başka bankadan aldığınız kredi kartıyla çeviriyor musunuz? Döndürüyorsunuz değil mi? Birkaç bankadan kredi kartı, birinin parasıyla öbürünü durumu idare ediyoruz diyorsun. Ediyorsun da bir süre sonra döndürülemez hale geliyor. Tökezliyor ve tıkanıyor değil mi? Bakın Ocak ayında 138 bin kişi tökezlemiş. 138 bin kişi Türkiye’de borcunu ödeyemez hale gelmiş sadece Ocak ayında. Yılın tümüne bakarsak belki 1,5 milyon olacak Allah muhafaza. Buna bir tedbir var mı? Başbakana ben bunları anlatıyorum. Bana geçenlerde dedi ki, bir çare biliyorsan söyle dedi. Ertesi günü çıktım çaremi söyledim. 7 tane çare söyledim. Sinirlendi, kızdı, bağırdı, 40 fırın ekmek ye dedi. Sen iktidar değilsin dedi, sana mı soracağız dedi. Git ehlinden öğren de gel dedi. Yani boş laflar. Bana sormuşsun ben sana söylüyorum. Bu çareleri 2008’in Eylül ayında söyledik biz. Kriz gelmeden, geliyorken. Derhal tedbir alın yoksa fena vuracak Türkiye’yi dedik. Aldırmadı. Daha geçenlerde 3 hafta önce bana çıktı biliyorsan söyle söylediğini yapmazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Sana siyasi hayatını bitir diyen yok. Soruyorsan söyleyeyim. Sormak senin hakkın, söylemek benim görevim. Eğer çaren yoksa sus bir daha konuşma dedi. İyi peki bunu da söylersin. Çarem var, 7 tane söyledim. Bağırdı, çağırdı. Olumsuz laflar, canım sıkıldı. Bende hak ettiği cevabı verdim biliyorsunuz. İktidar değilsin, ben iktidarım, 40 fırın falan deyince bu bak dedim iktidar olmak ayrı, adam olmak ayrı. Hani bizde bir hikaye vardır adam oğluna demiş ki, oğlu bak vezir oldum sen bana adam olamazsın diyordun deyince. Oğlum demiş vezir olmuşsun ama adam olamamışsın demiş. Bende bunu hatırlatıverdim. Anlaşılıyor etkili oldu üslubunu biraz toparladı. Ama ortaya biz öneri yaptık. O önerileri reddetti, aradan 3 hafta daha geçti, daha sonra bir baktık bizim o 7 öneriden bir tanesini uygulamaya koymuş. Biz ne diyorduk? Sanayiinin çarklarının dönmesi lazım, fiyatları indirmek lazım. Fiyatları indirmek için bak bu otomotiv, beyaz eşya sanayi onun vergilerinden biraz vazgeç. Bu kadar ağır vergi yükü getirme. Vatandaşın zaten alım gücü yok. Biraz rahatlat, indir. Bak senin aldığın bu vergiler dünyada diğer ülkelerde alınmıyor. İndir bunu dedik. 6 ay indir dedik. Bu 3 ay indirdi. Ama indirdi. Bizim söylediğimizi yaptı. Şimdi birkaç gündür bir canlanma var. Herkes aman ne güzel stoktaki arabaları satıyoruz diye seviniyor. Satarsın tabi. Deniz Baykal sana bunu Eylül ayında söyledi. O zaman uygulasaydın daha iyi olurdu.

 

Ayrıca bizim bakın iki önerimiz daha var. Buna da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu önerilerden birisi şu sevgili Bursalılar. Bunu en iyi siz anlarsınız. Türkiye’de çalışan işçinin üzerinde dünyanın en yüksek vergisi var. Yani çalışan işçiden dolayı işverene hükümet diyor ki, madem senin paran var işçi çalıştırıyorsun o işçiye verdiğin paranın yarısı kadarda bize ver bakalım diyor. Kardeşim adam binbir sıkıntıyla işlerini döndürmeye çalışıyor. Bulabilmiş bir işçiyi istihdam etmiş. Ona verdiğinin yarısı kadar bana ver derse devlet o işveren o işi sürdüremez. Ve o işçi işini kaybeder. %50’ye yakın vergi var bizde. Stopaj ve pirim vergisi. Dünyada yok, Avrupa’da yok. Biz bunu uzun süredir söylüyoruz. Ya bu kadar vergi almayın işçi üstünden. İşçi çalıştırmak sevap, güzel, ekonomiye, kalkınmaya yararlı, sosyal adalete yararlı. İşçi çalıştırmayı teşvik edin, cezalandırmayın, vergilendirmeyin. Ya da makul düzeyde yapın. Dünyadaki yapın diyoruz. Ama anlatamamıştık. Şimdi Türkiye krize girince kriz döneminde o ölçüde vergi alınır mı çalışan adamdan? Normal zamanda alınmaz. Başkaları normal zamanda o vergiyi almıyor. Bizimkiler kriz döneminde de diyor ki, bir işçi çalıştırdın mı ona verdiğin paranın yarısı kadar diyor Kemal Unakıtan bana da vergi vereceksin diyor.

 

Şimdi bu yanlıştır arkadaşlarım. Bakın burada Bursa meydanında söylüyorum. Yakında hükümet buraya da gelecek. Ama ne zaman gelecek? Yıkıldıktan sonra, harabe ortaya çıktıktan sonra. Kardeşim yıkılmadan yap. Bak şimdi destek veriyor çalışana. Eğer üretim azalmışsa işçi çıkarma, senin işçine karşılık bir miktar vereyim diyor. Kardeşim üretim azalsa da azalmasa da eski tesislerin, sanayi kuruluşlarının tümüne yeni kurulacak olan sanayi kuruluşlarına, tümüne bunu uygulayacaksın. Bu ortamda işçi çalıştırmaktan daha güzel bir yok. Bir eve ekmek götürülmesine fırsat vermekten daha güzel bir şey yok. Bunu yapan insanın o maliye bakanın gidip alnından öpmesi lazım. Şimdi buna ihtiyaç var. eksiğini söyledim. Bunun yapılması lazım. Başka? İkinci ihtiyacı söylüyorum. İnsan işinden atılıyor, işinden atılınca bir harcama düzeni kurmuş, masrafa girmiş, çocuğu okulda onun parası var. Belki bir konuta girmiş konutun taksiti var. Zorunlulukları var. Birden işten çıkınca, para kesilince onlar ödenemez oluyor. Ne yapıyor? Kredi kartına yükleniyor. Bir süre sonra kredi kartı dönemez hale geliyor ve borç ortaya çıkıyor.

 

Şimdi bu insanlara bir kolaylık getirmek lazım. Bu insanları anlamak lazım. Türkiye’de ortalama kredi kartında %5 aylık temerrüt faizi var. Kimse bunu ödeyemez. Böyle bir şey olmaz. Avrupa’da %1 yıllık, bizde %5 aylık. Böyle bir şey olamaz. O duruma düşmüş olan insanlara temerrüde sokmadan borçlarını dondurup makul bir faizle %17 onu da söyledik. %17 faizle 2 yıllık bir süre içinde eşit taksitlerde ödeme imkanı getirin. O anaforun içinde o aile, o ekonomi perişan olmasın. Daha da batmasın. Durdurun bunu dedik, tedbir alın. Başbakan sanki biz tam tersini söylemişiz gibi Türkiye’deki diyor kredi borçlularının dürüst olduğuna inanmıyorum.

 

Değerli arkadaşlarım, kredi kartı borçlularının dürüst olduğuna inanmıyor. Başbakana sormak lazım. Sen işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilir misin? Akşam evine ekmek götürememenin ne demek olduğunu bilir misin? İlk okuldaki çocuğundan 2 lira temizlik parası isteyen öğretmene çocuğun 2 lirasını cebine koyup da gönderememenin ne demek olduğunu sen bilir misin? Analar babalar çocuklarını okuldan çekiyor işten atılınca. Lisede okuyan çocuğunu çekiyor. Okuldan 2 milyon istemişler temizlik parası çocuk gelmiş babasına baba işten atılmış. Ne yapacak verecek hali yok. Yok yavrum demiş. Öğretmen yazmış temizlik parası 2 lira acele gönder.

 

Değerli arkadaşlarım, bunun yaşandığı bir ülkede bir başbakan çıkarda sadece Ocak ayında kredi kartını ödeyememiş 138 bin insan ortada dururken onları ödeyemeyenlerin dürüst olduğuna inanmıyorum derse, onların halinden anlamazsa, onların derdinden anlamazsa, onların ızdırabından anlamazsa bu ülkenin ekonomisinin rayına girmesi mümkün olabilir mi? Bu ülkenin sorunları çözülebilir mi? Böyle bir tablonun içindeyiz. Yani Başbakan o 2 milyonu ödeyemeyene diyor ki sen dürüst değilsin. Ama kendi damadının başında bulunduğu şirkete devletin bankalarından 750 milyon dolar propagandasını yapması için ATV’yi ve Sabah’ı satın almak üzere verebiliyor. Bu mu dürüstlük? Dürüstlük bu mu arkadaşlar?

 

Değerli arkadaşlarım, sevgili Bursalılar, bu gerçekleri yaşıyorsunuz, biliyorsunuz. Şimdi size soruyorum bu Türkiye’de yolsuzluk yaşanıyor mu? Yolsuzluk var mı? Bir yanda da yolsuzluklar var değil mi? Bu sizin yaşadığınız acılar, ızdıraplar, haksızlıklar, yoksulluklar, borçlar, sıkıntılar bir yanda, bir yandan da Türkiye’de büyük yolsuzluklar var değil mi? Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarının yaşandığı ülkedir. Geçmiş hiçbir hükümet bu ölçüde yolsuzluklara bulaşmış değildir. Bu hükümet döneminde yolsuzluk çağ atlamıştır. Yani ortaçağdan sanayi çağına geçmiştir. Eskiden yolsuzluk kişisel olarak yapılırdı. Şimdi yolsuzluk topluca yapılıyor. Yani 40 – 50 kişi bir araya geliyor birlikte yolsuzluk yapıyor. Eskiden yolsuzluk yapan utanırdı, mahcup olurdu. Bunlar hiç öyle utanmıyorlar, mahcup değiller. Bunlar millete, devlete hizmet etmiş gibi dolaşıyorlar. Yolsuzluk artık sevgili Bursalılar, şirketleşti, teşkilatlandı, dernekleşti, şirketleşti. Yolsuzluk eskiden gizlice yapılırdı. Şimdi aleni yapılıyor. Adam gidiyor Almanya’da dernek kuruyor. Ve oradaki vatandaşlara cami, cami gidiyor. Din, iman, Allah, peygamber dilinden düşmüyor. Haza Müslüman. Gördüğün zaman her şeyini emanet edersin. Ağzından bal akıyor, dürüstlük akıyor, din iman akıyor. Allah peygamberden başka laf yok. Konuşuyor. Ondan sonra Ramazan mübarek ay diyor ki, fitrenizi, zekatınızı bize verin. Fitrelerinizi, zekatınızı, yardımlarınızı, hayrınızı bize yapın. Biz onları alır yoksulları doyururuz, açları doyururuz, fakirleri giydiririz. Sizin adınıza hayrı biz en iyi şekilde yaparız diyor. Onlarda aman ne güzel, ne mübarek insanlar diyor parasını veriyor. Paralar toplanıyor. Sonra banka hesabıyla değil çantayla Türkiye’ye taşınıyor. Kim taşıyor? RTÜK’ün başındaki kişi taşıyor. Yani Türkiye’nin en saygıdeğer medya denetim kuruluşunun başındaki insan bunu taşıyor. O gelen paralar ne oluyor? Birilerinin hesabına şirket kuruluyor. Televizyon kanalı kuruluyor. Kanal ne anlatıyor? Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur diyor. AKP gibisi yoktur. Aman ha AKP, aman ha Recep Tayyip Erdoğan diyor. Doğrumu?

 

Şimdi bunu Almanlar öğreniyor Almanya’da. Böyle şey olmaz bu suç diyor. Mahkeme kuruyor, yargılıyor, mahkum ediyor. Sonra bize de yazı yazıyor. Diyor ki, bakın ben buradakileri yakaladım ama asıl ele başları Ankara’da, Türkiye’de. Siz onları yakalayın isimleri de budur diyor. Aradan aylar geçiyor kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz sorduk Başbakana niye takip etmiyorsunuz bunları? Bak Almanlar mahkum etti Türkiye’deki uzantıları belli. Niye onları çağırmıyorsun, sorgulamıyorsun, ifadesini almıyorsun? O kurulan şirketlerin merkezlerini basmıyor. Niye o televizyon kanalını soruşturmuyorsun? Bize dedi ki, yazı yazdık Almanya’ya Almanya’dan dosyayı bekliyoruz. Almanya’dan dosyayı niye bekliyorsun? Almanya bunu zaten yargılamış ve hükmünü vermiş. O suçu işleyenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Parası cebinden alınanlar, aldatılanlar, soyulanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Bunlar ortada. Sen ne bekliyorsun? Bak Alman mahkum etmiş. Senin kanunun yok mu, senin mahkemen yok mu, emniyetin, jandarman yok mu, savcın yok mu, senin Anayasan yok mu, senin vicdanın yok mu? Ne seyrediyorsun? Kılı kıpırdamıyor dosyayı bekliyoruz diyor. 6 ay geçti. Eğer dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı dosya Türkiye’ye gelirdi. Bunun üzerine ben durumu görünce bir arkadaşımızdan rica ettim Almanya’yla ilişkisi olan Ali Kılıç arkadaşımızdan. Gel Ali senide gösterelim gel. Merkez Yönetim Kurulu Üyemiz Ali Kılıç arkadaşım. Ali Kılıç arkadaşımdan rica ettim Almanya’yı bilir. Ali bey dedim koca devlet teşkilatı bu dosyayı getiremedi Allah aşkına sen git de al bunu getir. Gitti eksik olmasın, dosyayı aldı geldi. Bende dosyayı aldım miting meydanlarında dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Dosya geldi. Başbakan buna şu cevabı veriyor. Diyor ki çıkmış elinde dosya gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Doğrudur kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya varda, sen dosyanın kabına, rengine değil de içine bak, belgelere bak. İçindeki belgelere. Geniş adam, rahat adam. Şimdi bakınız yani böyle bir yolsuzluk gerçekten olabilir mi? Bu yolsuzluk karşısında hükümetin tutumu ne? Başbakana sordum tanıyor musun bunu yapanları dedim. Tanımıyorum demek ister gibi oldu ama arkasından ortaya çıktı ki çocukları banacaktır. Aile, hısım akrabalık vaziyetleri.

 

Şimdi bunu yapanlar bunlar. Hükümet ne yapıyor bunlara? Önce sen kamuya yararlı derneksin diyor. Önünü açıyor. Ondan sonra bunlara vergi kolaylığı getiriyor. Hangi vergi kolaylığı? Hayatını bu memleketin barışı, huzuru ve bütünlüğü için sakınmamış, şehit olmuş ya da mayına basmış, kolları bacakları uçmuş, kaybolmuş gazilerimizin, şehitlerimizin ailelerine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına tanınmayan vergi bağışını bunlara tanıyor. Mehmetçik vakfına bağış yapandan vergi alıyor. Bunlara yapanlardan almıyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? İnsanın her duygusu istismar edilir. Ama insaf ediniz insanların dini inancı, dini vecibesi istismar edilebilir mi? Sana o parayı veren bir Müslüman olarak inancının gereği dini vecibesini yerine getiriyor. Onun için veriyor. Sen onun için onun verdiği o parayı alıp da kendi üç kuruşluk çıkarın için, siyasi reklamın için harcamayı hangi vicdana sığdırabilirsin. Hangi ahlaka sığdırabilirsin? O parayı dini vecibesi için veriyor. Rahatlamak istiyor, günah işlemişimdir diyor. Dinimin icabını yerine getireceğim diyor veriyor. Sonrada alıyorsun sen bu haram istikamete harcıyorsun. Şimdi bunun yani günahı ne Allah aşkına? O parayı veren insanın hayrı yerine gelmiş oluyor mu şimdi? O insanlara hayır için veriyor değil mi? O hayır yerine ulaşıyor mu? Ulaşmıyor. Ulaşmamanın sorumlusu kim Allah aşkına? Böyle bir vicdansızlık olur mu? Yani bunlar o insanları değil, Allah’ı, Peygamberi, dini, imanı, kuranı da aldatmaya kalkıyorlar. Yaşanan olay bu. Sadece bu değil, Türkiye’de nereye baksan var. Telekom satışında dönen yolsuzlukları biliyorsunuz. Tüpraştaki yolsuzlukları biliyorsunuz. Bütün bu yolsuzlukları biliyorsunuz. Ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor, çok sinirleniyor ve benim hakkımda, CHP hakkında ağzına ne gelirse söylüyor. Arkadaş bu söylediklerime sen cevap vermek istiyorsan çık ve dedi ki çok açıkça bu Deniz Feneri işinin aslı şudur Baykal yanlış söylüyor de. Doğrusunu söyle öğrenelim. Yolsuzluk yok de. Bir görelim anlat. Buraya geldi değil mi Başbakan? Anlattı mı Deniz Fenerini? Otomotivdeki sıkıntıyı anlattı mı, tekstildeki sıkıntıyı anlattı mı, işsizliği anlattı mı, intiharları anlattı mı? Ekonomik sıkıntıyı, sorunları söyledi mi? Onları söylemiyor, yolsuzlukları söylemiyor. Deniz Baykal diye verip veriştiriyor. Öyle değil mi?

 

Şimdi bakın ben Başbakana teklifimi yaptım. Bak ben senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşma. Eğer bildiğin bir şey varsa gel birlikte televizyona çıkalım 70 milyonun önünde birbirimizi birbirimize söyleyelim. Vatandaşlarda izlesin, 70 milyonda izlesin. Bizim milletimiz televizyonda kim doğru söylüyor, kim sahtekarlık yapıyor gözünden anlar. Ben ona güveniyorum, vatandaşıma güveniyorum. Çık sen söyle, ben söyleyeyim vatandaş ne düşünürse başımla beraber. Gel. Hayır yok arkamdan konuşacak. Arkamdan konuşmak sana yakışıyor mu? Başbakana kaçmak yakışıyor mu? Başbakan kaçar mı Bursalılar? Gel diyoruz gelmiyor. Yani televizyonda bir araya gelelim, Uğur Dündar’dan rica edelim. Eğer Uğur Dündar’ı istemiyorsan Ali Kırca’dan rica edelim. Ali Kırca’yı istemiyorsan Mehmet Ali Birand’dan rica edelim. Onlardan istemiyorsan gel Mehmet Ali Erbil’i çağıralım. O başarılı bir şovmen. Hem eğlencede olur, millette dinler, esprilerini yapar. Onun programı olsun çıkalım sen konuş bende konuşayım. Var mısın? Ben varım. Sen var mısın?

 

Sevgili Bursalılar, istersen Mehmet Ali Erbil dedim ama o şansını kaybetti. Dün akşam konuştu. Dün akşam izlediniz mi? Bu milleti uyardı. Aman ha dedi aman bu memleketin gidişatından siz sorumlusunuz. Gidişatı iyi görmüyorum dedi anlattı gerçeklerini. Çok güzel bir uyarı yaptı. Artık onu kabul etmez Başbakan. E olmayıversin öbürlerinden seç. Başka önerdiğin birisi varsa bilelim. Bak ben sana öneriyorum. Buraya çıkmıyor. O zaman ben Başbakana birde şunu öneriyorum. Eğer televizyona çıkmıyorsan, bu iş tartışmayla olmaz, bu iş kanun işi, mahkeme işi diyorsan bak teklifim şu; mecliste 550 tane milletvekili var. Bu milletvekillerinin tümüne dokunmayalım. Ama gel Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlıklarını kaldırıverelim. Hesaplaşma yargıda yapılsın. Televizyonda yok, yargıda yok. Ne diyor? Meydana, meydana gel diyor bana. İşte geldim, işte meydan, işte Bursa, işte Cumhuriyet Halk Partisi. Meydana geleceğiz ne olacak? Sen kendi meydanında konuşuyorsun. Arkadan konuşma. Gel yüz yüze konuşalım. Bana birde diyor ki, sana eskort vereyim diyor.

 

Sevgili Bursalılar, onlar belki de famora meydanını Cumhuriyet Halk Partisi nasılda doldurmuş diye fotoğraf çekiyorlardır. Görsünler, görsünler maşallah. Belediyenin son sefasını sürüversinler canım. Bana diyor ki eskort verelim sana. Benim senin eskortuna ihtiyacım yok. Eskortun senin olsun. Bak ben etrafımda koruma polisleriyle, güvenlik güçleriyle arkamda panzer, önümde eskort, havada keskin nişancılar tavanlara, damlara yerleştirilmiş olarak dolaşmıyorum. Bak bugün Bursa’ya anamın, babamın evine gelir gibi geldim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Eskort senin olsun, sen kendin kullan. Eskorta hiç gerek yok. Benim halktan korunmam için, halktan kaçınmam için bir neden yok. Ben haram yemedim, yetim hakkı yemedim. Milletin parasını yolsuzlukla başkalarına aktarmadım, haksız kazanç peşine düşmedim. Oğlumun da hesabını veriyorum, kızımın da hesabını veriyorum, torunumun da hesabını veriyorum, ailemin de hesabını veriyorum. Millete yalan söylemedim, milleti aldatmadım. Ne söylediysem milletim için söyledim, inandığım için söyledim. Söylediklerimin arkasındayım. Sıkışınca gömlek değiştirmedim. Hikmet Yar’ın önünde diz çöküp sonra anıtkabirde durmadım. Neden kaçacağım. Eskortmuş. Ne oskortu ben bu milletin parçasıyım. Halkın bir parçasıyım. Sabah şafakla evimden çıkarım kendi gazetemi kendim alırım, kendi ekmeğimi kendim alırım, kendi alışverişimi kendim yaparım. Bende, ailemde, eşimde hep beraber bu milletin içindeyiz. Bizim kaçacak bir şeye ihtiyacımız yok. O nedenle Başbakana diyorum ki çağrılarımı yapıyorum reddediyor. En son dedim ki, ya gel bir sabah seninle alma yanına eskortları, polisleri, korumaları da gidelim halk pazarına, elimize de fileleri, torbaları alalım evin alışverişini birlikte yapıverelim pazarda bir gün. Bir çıkıverelim, bir dolaşıverelim pazarda birlikte.

 

Sevgili Bursalılar, bu söylediklerime kızıyor. Bize kızıyor, bize saldırıyor, bana saldırıyor, CHP’ye saldırıyor. O da kesmiyor İsmet İnönü’ye saldırıyor. Neymiş? 1920’li – 30’lu yıllarda nüfus cüzdanının üstüne ekmek karnesi verilmiştir yazıyormuş. Daha anasının karnına düşmeden, Türkiye hangi çilelerle kurtuldu, hangi çilelerle bu vatan bağımsızlığı elde edildi. İkinci dünya savaşına Türkiye’yi sokmamak için o insanlar neler çektiler. Eğer onlar o çabalarında başarılı olmasalardı sen olur muydun, olmaz mıydın, olsan nasıl olurdun, olmasan nasıl olurdun? Bunların hesabını yapıyor musun? İsmet Paşaymış. Varsa yoksa işi gücü o. Deniz Baykal, CHP, İsmet İnönü. Elinden gelse bir adım daha geriye atacakta oraya kadar gidemiyor. Oraya gidince frene basıyor. Yoldan geçiyor 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, yüreği yanıyor. Evdeki sıkıntıyı görüyor, acıyı görüyor. AKP’nin otobüsünün geçtiğini görünce çocuk Allah senin cezanı bu seçimde inşallah verecek diyor. Hemen korumalar geliyor çocuğu alıyor, otobüse çekiyorlar, her türlü baskı, eziyet. O arada da başbakan bizzat kendisi çocuğun ümüğünü sıkıyor. Geçenlerde bir kadın otobüs geçerken bunlar bağırış, çağırış duruyor dönüyor diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bunlar karşısındaki tahammülsüzlük, tepki, her toplantıda çıkan kavgalar, saldırılar boşuna değil. Başbakan bunlara kızıyor. O 13 yaşındaki çocuğa sen sakın kızma, o çocuğun sesine kulak ver. O ses vicdanların sesi. O çocuk siyaset yapmıyor. O çocuk yaşadığı ızdırabı dile getiriyor. Elbette o ızdırap yaşanmışsa dile getirilecek, elbette sen bunu anlayışla karşılayacaksın. O çocuğun boğazını sıkarak onu susturmak mümkün değil. Daha binlerce, onbinlerce çocuk var aynı şekilde düşünen. İnsanlar topluca intihar ediyorlar. Arabasında kendisini vuruyor, intihar ediyor. Ya da psikolojisi bozuluyor, hastanelik oluyor, olmadık yanlış işleri yapıyor.

 

Değerli arkadaşlarım, bu Türkiye’nin gidişatı iyi değil. Bunun altında nelerin yattığını biliyoruz. Bir yandan bu acılar, bir yanda da soygunlar, yolsuzluklar, haksızlıklar almış başını gidiyor. Çocuğunu okula gönderemiyor. Sen çocuğunu yurtdışında arkadaşların okutuyor ondan sonra getiriyorsun Türkiye’nin en gözde yerlerinde pırlantacı dükkanlarını açtırıyorsun gemileri çocuğuna alıyorsun. Bunun hakla, adaletle anlaşılır bir tarafı var mı? Türkiye bu acıyı çekerken böyle oluyor mu? Bak sen o İsmet Paşa’nın ekmek karnesi döneminde İsmet Paşa’nın oğlunun, çocuklarının, yakınlarının böylesine bir olaya bulaştığına dair bir bilgin var mı? Millet nasıl yaşıyorsa onlarda öyle yaşıyorlardı.

 

Sevgili Bursalılar, bu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz? Şu Tunceli’ye ne diyorsunuz? Yani Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyunuz sevgili Bursalılar, AKP’ye destek olabilecek Bursalılar sizden rica ediyorum. Yani Tunceli’de yaşanan olayların yoksullukla mücadele anlamına gelecek bir tarafı var mı? Yani yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi onlar yapılıyor? Bu karda kışta götürüyor buzdolabı dağıtıyor. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi dağıtıyor, üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor. Yani bu niçin? Yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi? Yani yoksulluk kalktı mı şimdi Tunceli’de? Peki sen bunu Tunceli’de yapıyorsun, Bursa’daki yoksullara da dağıtsana o buzdolaplarını, çamaşır makinelerini. Seçime iki hafta kala vali bu işlerin başında buzdolabı dağıtıyor. Başbakanda diyor ki, ben valimin arkasındayım. YSK olmaz diyor. Hukuk var diyor, kanun var diyor, seçimin adaleti var diyor, olmaz. Beni ırgalamaz diyor başbakan. Başbakanı ırgalamıyormuş. YSK ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, hukuk ırgalamıyor. Allah aşkına 29 Martta gerekeni yapında bakalım milletin kararı ırgalıyor mu, ırgalamıyor mu bir görelim.

 

Sevgili Bursalılar, eksik olmayın bugün bizi onurlandırdınız. Bu muhteşem mitingde büyük bir coşkuyla bir aradayız. Şimdi sizlere soruyorum. Siz buraya yevmiyeyle mi geldiniz? Size gündelik verildi mi, kumanya dağıtıldı mı? Vali bir yazımı yazdı size? Bugün Bursa meydanında famorada Deniz Baykal’ın mitingi var. Bütün daire müdürleri, amirleri, memurları gideceklerdir diye bir yazımı yazdı? Öyle değil değil mi? Siz buradasınız. Eksik olmayın, sağolun. Yani Başbakan Pozantı’ya gidecek Ankara’dan Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne otobüsler dizilmiş, otobüslerin içine devlet memurlarını, eşlerini yerleştiriyorlar. İş günü, iş saati çıkıyor Pozantı’ya gidiyor alkışlayıcı ekibi olarak. Eskişehir’de açılış var demiryolu işçileri Ankara garında trene dolduruluyor, tren kaldırılıyor Eskişehir’e alkışlayıcı ekibi olarak. Böyle demokrasi olur mu, böyle seçim olur mu? Bakanlar çıkıyor bizim adayımıza oy vermezseniz hizmet alamazsınız diyor. Başbakan çıkıyor aynı şeyi söylüyor. Milleti tehdit ederek bir yere varmak mümkün mü? Bunlar milletin kararıyla oraya gelmediler mi? Milletin oyuyla iktidar oldular şimdi milleti tehdit etmeye kalkıyorlar. Haddini bildirin bunlara, derslerini verin bunlara Bursalılar. Valiler AKP’nin emrinde. Geçenlerde bir ilde sizin kaç millet vekiliniz var, AKP’nin sizde kaç milletvekili var diye sordular. Adam diyor ki, 5 AKP milletvekili birde vali var diyor. Yani ne hale gelmiş devlet düzeni. Bakın Bursa’dan söylüyorum herkes aklını başına alsın. Valileri, genel müdürleri, daire müdürleri herkes aklını başına alsın. Türkiye bir hukuk devletidir, demokratik bir devlettir. Ben sırtımı AKP’ye dayadım, ben sırtımı Başbakana dayadım diye kimse güvenmesin. AKP’ye gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelenler Acele Posta Servisiyle giderler. Tamam mı? Ve Başbakana da buradan söylüyorum. Öyle parti otobüsüne oyuncakları doldurup mitinge giderken çocuklara oyuncak dağıtmak Başbakanın işi değildir. Başbakan o çocuklara oyuncak dağıtacağına o çocukların babasına iş versin, iş, iş, iş!!! Babasına iş versin ki baba çocuğuna oyuncak alabilmenin, bir çikolata alabilmenin, bir şeker alabilmenin mutluluğunu yaşasın. Başbakanın görevi bu mutlulukların yaşandığı bir Türkiye’yi yaratmaktır. Babaların çocuklarına hediye alabildiği, çocuklarına çikolata alabildiği, şeker alabildiği bir Türkiye’yi yaratmaktır. O bırakmış çocuklara oyuncak dağıtıyor. Para milletin parası. Buzdolabının parası da milletin parası, oyuncakların parası da milletin parası. Milletin parasıyla milletin oyunu avlamaya çalışıyor. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vuracak.

 

Sevgili Bursalılar, yani sizi böyle görünce bende doyamıyorum. Dert çok, dermanda var. dermanı da biliyoruz, derdi de biliyoruz. Eksik olmayın içimi, gönlümü, zihnimi boşaltmak istedim. Düşündüklerimi söyledim. Ne söylediysem yüreğimden gelmiştir. Yani şunu bilmenizi isterim. Ben camdan konuşmuyorum, candan konuşuyorum. İçimden, yüreğimden ne geçerse onu söylüyorum. Şimdi önümüzdeki yerel seçim bir fırsat. Bu yerel seçimi en iyi şekilde değerlendireceğiz. Değil mi? Şöyle Bursa bütün Türkiye’ye yeni bir istikamet versin, yeni bir yol çizsin. İnşallah görüyorum, onun olacağının işaretlerini görüyorum. Bugün burada da var. Zaten bir süredir bütün araştırmalar, bilgiler oraya işaret ediyor. İnşallah yeni bir dönemi Bursa’da birlikte açacağız. Sizlere güveniyorum.

 

Sevgili Bursalılar, bir üzüntü verici haber aldım. Biraz önce yol kontrolü yaparken bir polis arkadaşımıza ateş açılmış ve şehit olmuş Allah rahmet eylesin. Acısını yürekten paylaşıyorum. Hepimizin başı sağolsun. Bugün bir şehitler gününde yaşıyoruz. Bugün şehitler günüdür. Türkiye’miz zaten bütün tarihimiz boyunca bu güç coğrafyada varlığımızı sürdürebilmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalmışız. Hep şehit vermişiz. Bugün 18 Mart. 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın yıldönümüdür. Çanakkale Deniz Zaferi tarihin akışını değiştiren bir olaydır. Herhangi bir askeri zafer değildir. Sıradan bir olay değildir. Tarihin akışını değiştiren bir olaydır. 18 Martta 94 yıl önce İngiliz, Fransız donanmaları, müttefik güçleri boğazı geçip İstanbul’a ulaşmak istediler. Ama geçemediler, yenildiler ve ters yüzü geri döndüler. Bu muhteşem bir olaydır. Bu zafer Çarlık Rusya’sının yıkılmasına yol açmıştır. Bu zafer Anadolu’daki Türklerin Anadolu’dan kovulmak istenmesi düşüncesini iflas ettirmiştir. Bu zafer Hindistan’dan Pakistan’a kadar Asya’daki milletlerin bağımsızlıklarını kazanma yolunu açmıştır. Ve bu zafer bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulması imkanını sağlamıştır. Ve bu zafer Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün dünyada tanınmasını sağlamıştır. Böyle büyük bir günde ki o gün şehitler günü olarak kabul edilmiştir. Şimdi Bursa’mızın da bir şehit verdiğini, bir polis kardeşimizin şehit olduğunu öğreniyorum. Hepimizin başı olsun. Hepinizi bu güzel günde, bu güzel mitingde, bu vatanseverce duygular içinde görmekten çok büyük bir onur duyuyorum, mutluluk duyuyorum. İyi ki varsınız. Bursalılar Türkiye’ye de sahip çıkıyorsunuz, Bursa’ya da sahip çıkıyorsunuz.

 

Şimdi bu seçime giderken adaylarımızı sizlere sunmak istiyorum. Harmancık Belediye Başkan Adayımız Ahmet Tufan. Büyükorhan Belediye Başkan Adayımız Mustafa Çalı. Keles Belediye Başkan Adayımız Ahmet Ayaz. Orhaneli Belediye Başkan Adayımız Neşe Aksak. Kestel Belediye Başkan Adayımız Ergün Aksoy. İznik Belediye Başkan Adayımız Dündar Koyutürk. Gürsu Belediye Başkan Adayımız İlyas Kaleş. Yenişehir Belediye Başkan Adayımız Fahrettin Bilgit. Orhangazi Belediye Başkan Adayımız Ahmet Aydın Akyol. Mudanya Belediye Başkan Adayımız Emir Ali Usta. Karacabey Belediye Başkan Adayımız Enver Kartal. Gemlik Belediye Başkan Adayımız Fatih Mehmet Güler. Kemalpaşa Belediye Başkan Adayımız Ufuk Tokgöz. İnegöl Belediye Başkan Adayımız Necmi Demir. Nilüfer Belediye Başkan Adayımız Mustafa Bozbey. Yıldırım Belediye Başkan Adayımız Bahattin Kuşoğlu. Osmangazi Belediye Başkan Adayımız Denizhan Sezgin.

 

Şimdi belde belediye başkanlarımızın isimlerini okuyacağım. Onlarda buraya gelsinler. Zeytinbağı Mehmet Şamatacı, Kınık Ziya Burhan, Alanyurt Ekrem Şimşek, Kurşunlu Erkan Dönmez, Tahtaköprü Sabahattin Okur, Yeniceköy Bahattin Çetin, Boyalıca Necdet Ateş, Elbeyli Kenan Karakaş, Çeltikçi İzzet Dede, Tatkavaklı Coşkun Çakır, Tepecik Talat Tunç, Yalıntaş Ahmet Aydın, Yeşilova Mustafa Kula, Ovaazatlı Metin Tunca. Göynükbelen Hüseyin Bozkurt. Karıncalı Gündoğdu Uludağ, Çakırlı Mehmet Dalyan, Narlıca Elif Bayazıt, Sölöz Ahmet Durdu, Yeniköy İsmail Akoğlu, Yenisölöz Semih Atlı.

 

Şimdi belediye başkanlarımızı çıkardık ama bazı belediyelerimiz maalesef kapandı. Onların belediye seçimlerine katılması mümkün değil. Onlarında üzüntüsü içindeyiz. Biz o konuda büyük mücadele verdik. Ama ona rağmen kapandı. İnşallah bir CHP iktidarında o kapanan belediyeleri açacağız. Omurbeyli başta olmak üzere, Görükle, Tahtalı, Güzelyalı. Bütün bu belediyelerimizin maalesef adayları olamıyor. Çünkü seçim yok.

 

Nasıl ekip iyimi, adaylarımız güzel mi? Bursa’nın pırıl pırıl evlatları. Dürüst, namuslu, Bursa’yı seven, hizmet aşkıyla dolu yeni bir belediye ekibi değil mi? İçlerinde deneyimli olanlar var, tanıdıklarınız var. Henüz göreve gelmemiş, o görevdekiler gibi başarılı olacak arkadaşlarım var. Güzel bir ekip. Çok mutlu oldum. İyi bir takım kurmuşuz değil mi? Şimdi bu takıma bir takım kaptanı lazım mı? Öylemi? Bu takıma bir takım kaptanı lazım değil mi? Şimdi bakın buraya öyle bir takım kaptanı koyacağız ki herkesin kafasındaki ölçü şaşıracak. Şimdi bir belediye başkan adayımız var ki iftihar ediyorum. Başarılı, halkın içinden çıkmış, başarısını kanıtlamış, işini en güzel şekilde yapan. O hikayeyi sizde biliyorsunuz değil mi? Yani şoför aldığı zaman şoföre otobüsü verirlermiş, Sena hanımda arkadan kendi arabasıyla otobüsü kollarmış. Otobüs eğer yanlış yapıyorsa, trafik hatası, hız, dikkatsizlik bir, iki, üç bakarmış, sonra özel arabasını otobüsün önüne geçirirmiş ve şoföre dermiş ki al bu arabayı sen dön Bursa’ya. Geçermiş direksiyona vitesi değiştirirmiş, gaza başarmış ve otobüsü kendisi taşırmış. Bunu yapabilen bir insan. İşin içinden, çekirdekten gelen bir insan. Masa başı insanı değil. Boş laf konuşan insan değil, hizmet insanı. Sena Kaleli. Bursa’ya yakışır değil mi? Böyle bir kadın yönetici Bursa’ya yakışır değil mi?

 

Bakın bahara giriyoruz. Bahar mevsim değişimidir. Bir temizlik zamanıdır, bir yenilenme zamanıdır, bir tazelenme zamanıdır. Bak bu kadar burada ev kadınlarımız var bilirsiniz. Bahar gelince hemen evler temizlenir, yıkanır, süpürülür, tahtalar boyanırdı eskiden, tahta boyaları yeniden yapılır, badanalar yapılır, camlar silinir, temizlenir, eşyalar değiştirilir. Bir yeni başlangıç, bir tazelenme, bir yenilenme. Artık kar, kış, soğuk, karanlık arkada kaldı. Şöyle bir aydınlık, ferah günler gelsin. Artık her şey daha iyi olsun. Umutlar tazelensin, yenilensin, her şey düzelsin istenir. İstenince de olur. Baharda böyle yaparız değil mi? Evlerde öyle yaparız değil mi? İşyerlerinde, fabrikalarda da yaparsınız değil mi? E Türkiye’de de yapmayalım mı? Bursa’da da yapmayalım mı? Temizlenme zaman

« Önceki ::