GENEL BAŞKAN DENİZ BAYKAL; ''TERÖRDE, SUİKASTLARDA KULLANILAN C4'Ü 4C YAPTILAR, İŞÇİLERİN BAŞINDA PATLATTILAR. EKONOMİK, SOSYAL HAKLARINI ORTADAN KALDIRDILAR” DEDİ.
-GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL YENİ YILIN İLK GRUP TOPLANTISINDA GÜNCEL OLAYLAR HAKKINDA AYRINTILI DEĞERLENDİRMELER YAPARKEN, GRUP SALONUNDA BULUNAN BİR GRUP TEKEL İŞÇİSİ ''TEKEL SİZİNLE GURUR DUYUYOR'' DİYE SLOGAN ATTI.
-“BAŞBAKAN ÇIKMIŞ, 'ANA MUHALEFET LİDERİ TEKEL İŞÇİLERİNE GİDİYOR' DİYE ELEŞTİRİYOR.. ELBETTE GİDECEĞİM... BAŞBAKAN TEKEL İŞÇİLERİNE 'YAN GELİP YATIYORLAR. YAN GELİP YATANLARA PARA YOK, İŞ DE YOK' DİYOR. 'YETİMİN HAKKINI SİZE YEDİRMEM' DİYOR. KİM DİYOR? BAŞBAKAN DİYOR. KİME DİYOR? KENDİSİ YETİM BIRAKILMIŞ OLAN TEKEL İŞÇİLERİNE BUNU SÖYLÜYOR.”
-“TÜRKİYE'Yİ, AKP İKTİDARININ, BAŞBAKAN'IN HEGEMONYASI ALTINA ALMA PROJESİ UYGULANIYOR. BUNUN İÇİN TELEFON DİNLEMELERİ, TEMEL BİR YÖNTEM OLARAK KULLANILDI.
-“ARINÇ'A SUİKAST YAPILACAĞI İDDİASIYLA BİR SORUŞTURMA BAŞLADI, GELDİĞİMİZ NOKTADA OLAY ARINÇ'A SUİKAST OLAYI OLMAKTAN ÇIKTI. SİLAHLI KUVVETLERE KARŞI BİR SORUŞTURMAYA DÖNÜŞTÜ”
-“GENELKURMAY’DA SEFERBERLİK BÖLGE BAŞKANLIĞI’NDA, KOZMİK ODALARDA ARAŞTIRMA YAPTIĞINIZDA, 'BU ARAŞTIRMAYI YÜZBAŞI, ÜSTEĞMEN İÇİN YAPIYORUZ' DEME İMKANINIZ VAR MI? TSK’NE KURUM OLARAK, KARŞI ÇIKMAK, ONU İNCELEMEK, İRDELEMEK, ŞÜPHELİ KONUMUNA YERLEŞTİRMEK, O ŞÜPHEYİ TAHKİK ETMEK ÜZERE, ORADA FAALİYETE GEÇMEKTİR BU. YAPILAN BUDUR. BUNU NASIL OLUR DA BİZE KURUMLAR ARASI ÇATIŞMA YOKTUR DİYE İNANDIRMAYA ÇALIŞIRSINIZ.?”
-''HÜKÜMET BAZI KURUMLARLA ÇATIŞIYOR. YARGI KİMİNLE ÇATIŞIYOR, KİMİNLE KAVGASI VAR, KİME KARŞI SAVAŞ AÇMIŞ DURUMDA? SİLAHLI KUVVETLER KİME KARŞI SAVAŞ AÇMIŞ DURUMDA?”
-“ SİLAHLI KUVVETLERİN BİR SALDIRISI, HAREKATI, MÜCADELESİ SÖZ KONUSU MU? SİLAHLI KUVVETLER SİNMİŞ, SAVUNMAYA ÇALIŞIYOR”
-“. KURUMLAR ARASI ÇATIŞMA DEĞİL. ÇATIŞMA VAR , SALDIRI VAR. SALDIRI HÜKÜMETİN BİLGİSİ VE HİMAYESİ ALTINDA YAPILIYOR.
-“BU MANZARA, 'TÜRKİYE GARİP BİR HAL ALDI. NİÇİN BÖYLE OLDU ANLAYAMADIK' DENİLECEK BİR MANZARA DEĞİL. TÜRKİYE, SİYASETİN BİLİNÇLİ KARARI, TERCİHİ, PLANI VE PROJESİYLE ADIM ADIM BURAYA DOĞRU GÖTÜRÜLÜYOR. HERKES BUNU SÖYLEYEMİYOR, KİMİSİ KORKUYOR, ÇEKİNİYOR, BAŞIMA DERT ALMAYAYIM DİYOR”
-“ O SUSACAK, BU SUSACAK, OLUR MU? HERKES SUSARSA DA DENİZ BAYKAL SUSMAYACAK, SÖYLEYECEK.''
-“GEÇEN HAFTA YAŞANAN OLAYLAR HERKESE ''TÜRKİYE, NEREYE GİDİYOR?'' SORUSUNU SORDURUYOR. HERKESİN ORTAK KANISI TÜRKİYE'NİN BÖYLE DEVAM EDEMEYECEĞİDİR. GÖRÜLMEMİŞ BİR KAOS ORTAMI ORTAYA ÇIKMIŞTIR...”
-“İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNE EMNİYET BASKIN DÜZENLİYOR. NEREDEYSE SİLAHLAR ÇEKİLİYOR. BÖYLE TABLOLAR DOĞAL KARŞILANAMAZ. SUİKAST İDDİALARI SIRADAN OLAYLAR OLDU. ASKERİN ASKERE, ASKERİN SİVİLE SUİKAST YAPACAĞI İDDİALARI VAR. BİR ALBAY KOMUTANINA SUİKAST YAPACAK DİYE GÖZALTINA ALINIYOR, SONRA İNTİHAR EDİYOR, CENAZESİNE ÖNCE KOMUTANI GİDİYOR”
-“ERGENEKON ORTAYA ÇIKTIĞI ZAMAN 'SİYASİ BİR DAVA' DEMİŞTİM. HER GEÇEN GÜN BU İNANCIM DAHA DA KÖKLEŞİYOR.''
-''ATABEY SORUŞTURMASI'' DEDİNİZ NE OLDU. DURSUN ÇİÇEK HAKKINDAKİ SORUŞTURMANIN AKIBETİ NE? ŞU ISLAK İMZAYI BİR GÖSTERSELER DE GÖRSEK YA? NE OLDU İHBARI YAPAN ZAT? NEREDE BU KİŞİ? BU, KAOS DEĞİL Mİ? BÖYLE HUKUK, BÖYLE DEVLET OLUR MU? BÖYLE TÜRKİYE, BÖYLE İKTİDAR OLUR MU?”
-“İKTİDAR TEKEL İŞÇİLERİ, İSTANBUL'DAKİ İTFAİYECİLER, ULAŞTIRMA, NAKLİYE İŞÇİLERİ, DEMİRYOLCULAR VE ECZACILAR GİBİ ÇEŞİTLİ TOPLUM KESİMLERİNİN KENDİLERİNE YÖNELİK HAKSIZLIKLAR KARŞISINDA VERMEYE BAŞLADIKLARI DEMOKRATİK TEPKİYİ, HER TÜRLÜ MAKUL ANLAYIŞIN ÖTESİNDE BİR YAKLAŞIMLA KARŞILIYOR, AŞIRI TEPKİ VEREREK, KORKUTMA, YILDIRMA, SİNDİRME DENEMELERİ YAPIYOR” AMA BAŞARAMIYOR. İNSANLARI COPLA YA DA YÜZLERİNE GÖZLERİNE GAZ SIKARAK İNANÇLARINDAN HAKLARINDAN, MAHRUM BIRAKMANIN MÜMKÜN OLMADIĞI BİR ÇAĞDAYIZ”
DENİZ BAYKAL, YILBAŞI GECESİ YAĞMUR GİBİ YAĞAN ZAMLARIN ARKASINDA, HAR VURUP HARMAN SAVURAN AKP İKTİDARININ YANLIŞ UYGULAMALARININ, YANLIŞ EKONOMİ POLİTİKASININ, YANLIŞ MALİYE POLİTİKASININ TEMEL UNSUR OLDUĞUNU SÖYLEDİ
''HER ŞEYE ZAM YAPILDI DA DOĞALGAZA ZAM YAPILMADI. NİÇİN ZAM YAPILMADIĞINI DA ENERJİ BAKANI ÇOK GÜZEL AÇIKLADI. DEDİ Kİ 'BAYKAL, KISA BİR SÜRE ÖNCE DOĞALGAZA ZAM GELİYOR. DEDİ. ONUN İÇİN OCAKTA ZAM YOK, ŞUBATTA YAPACAĞIZ ZAMMI'
-“BENİM 'DOĞALGAZA ZAM GELİYOR' SÖZÜM VATANDAŞI BİR AY DOĞALGAZ ZAMMINDAN KURTARDI. BUNA ÇOK MEMNUN OLDUM AMA BU YETMEZ. ŞİMDİ DİYORUM Kİ ŞUBATTA VE 2010 YILININ GERİYE KALAN KISMINDA BÜYÜK DOĞALGAZ ZAMLARI GELİYOR.. MADEM ÖYLE HÜKÜMET BENİ TEKZİP İÇİN ŞUBAT’TA DA 2010’DA DA ZAM YAPMASIN”
-''SGK, İLAÇ FİYATLARINI DÜŞÜRÜRKEN HESAP OYUNUYLA ECZACILARIN KAZANCINA ORTAK OLMUŞTUR. BURADA 10 MİLYAR DOLARLIK, 15 MİLYAR LİRALIK BİR PAZAR VAR, KAVGA, BUNUN KAVGASIDIR''
-“İLAÇTAKİ BU UYGULAMA, VATANDAŞIN DAHA ÇOK İLAÇ PARASI VERMESİ, YANLIŞ İLAÇ KULLANIMININ DAHA DA ARTMASI SONUCUNU ORTAYA ÇIKARACAKTIR. BU, AKP'NİN ÖZEL SEKTÖRE YÖNELİK KADROLAŞMA GİRİŞİMİDİR''
-“. ÖĞRETMENLİĞİ YARIM ZAMANLI, SÖZLEŞMELİ BİR İŞ OLMAKTAN ÇIKARMAK VE KARİYER MESLEĞİ HALİNE GETİRMEK GEREKİR. 250 BİN ÖĞRETMEN AÇIĞI VAR. AMA HÜKÜMET ŞUBAT AYINDA ATAMA YAPMAYACAK BUNDAN BÜYÜK ÜZÜNTÜ DUYUYORUM''
-“ BÖYLE İKTİDAR OLURSA BÖYLE TÜRKİYE OLUR. DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN DENKLEM BU''
''CUMHURBAŞKANI OMBUDSMAN. ŞİMDİ CUMHURBAŞKANI'NA DA BİR OMBUDSMAN LAZIM''
GENEL BAŞKAN BAYKAL, TOKAT'TA 7 ASKERİN ŞEHİT EDİLMESİ OLAYINI PKK İTİRAF ETTİĞİ HALDE CUMHURBAŞKANI VE HÜKÜMET YETKİLİLERİNİN PKK’YA KONDURAMADIĞINI SÖYLERKEN, BİR ŞEHİT ANASI VE BABASI ŞEHİT OĞULLARININ FOTOĞRAFINI GÖSTEREREK BAŞBAKAN’I PROTESTO ETTİLER
A. Şiir üzerine yorum ve incelemelerde ‘dil’ sözcüğünün en az iki anlamı var: ‘dil’, ‘anlatım’. ‘Dil’ yalnızca: “ses, bürün, ek, kök/sözcük” gibi sözel birimler ile onlar arasından biçimlenme, dizim özellikleri ile anlama uyan seçimi içerir. ‘Anlatım’ ise, düşünsel iletimde metin türüne, konuya, beklenen yoruma göre dilin nasıl kullanıldı-ğını gösterir. Bu yazıda ‘dil’ birinci anlamla kullanıldı.
Türk şiirinde ikinciyeni adı verilen bir dönem var. İncelemelere göre oluşumu (1954-1960) arasına denk geliyor. O yıllarda yönetimin uyguladığı baskı aydınlanma-yı toplumsal yaşamı çok olumsuz etkiledi.Acaba o dönemde Dağlarca’nın şiiri de yö-netimin baskısından etkilendi de, gerek dili gerekse anlatımı tutuldu mu? O etki aca-ba Ăsŭ (1955, 302 s.), Delice Böcek (DB,1957, 56 s.), Mevlana’da Olmak: Gezi (1958, 39 s.), Batı Acısı (BA, 1958, 178 s.), Hoo’lar (1960, 70 s.) adlıkitapları için-deki şiirlere de işledi mi?[2]
Bilen bilir. 1950-1960 yılları arası Halkevi kitaplıkları yokedildi. Yabancıdilde öğretime geçişle aydınlanma durakladı. Türkçe engellendi ama özleştirme durdu mu? Hayır, yürüyor. Özleştirme ne demek? “ (i) bir yandan yabancı sözcüklerin anlam-larını, öte yandan (ii) üretilen yeni kavramları Türkçe alımlı yeni biçimlere yükle-mek”, böylece sözlüğü zenginleştirmek demek. Ancak, Dağlarca’nın 1960 sonrasında okurları artınca, 1954-1960 şiirlerinin özleştirmeye ardıl katkı sağladığından, elbette düzyazıya, günlük konuşmaya yansımaların olduğundan da söz edilebilir.
Dağlarca: BA 69: ‘tan agaranaca’ (kadar), 132 ‘bir eğri otça’ (gibi) derken, “ağaranaca”, otça” gibi iki yeni kavram mı üretmiştir? Hayır, orada “-cA” ekinin kullanım alanını genişletmiş, uyuyan Türkçe biçimleri uyandırmıştır. Sözcük üretmiş olmak için yalnızca biçimin değil, kavramın da öncesiz olması gerekir. Bir şair yeni olan ne üretir? Yalnızca ‘düşünce’, ‘deyiş’ , ‘imge’ mi? Şair sözlüksel yeni kavram da üretir mi? Zor da olsa denemelidir.
Özgün Deyişler ile bağlaşımları şiirlerden kopararak vermek pek anlamlı ol-muyor. O amaçla, “ARTI GÜÇ” (Hoo’lar :s. 29) adlı şiiri bütünüyle alıyorum. /hoo/’nun anlamı üzerine kararı kendiniz verin.
1.a. Çekmek değil ağaçların maviliğe ettiği,
1.b. Kuşlar gökyüzünü iteler.
2.a. Anlamlar daha da büyürken sessizliği duyarım:
2.b. Bir köyü bir karanlığa bir kötü yön iteler.
3.a Dağlar nidecek abansa da denizlere,
3.b. Kıyıları azgın dalgaiteler.
4.a. Öyle doludur ki buğdayla yasla ovalardan;
4.b. Kağnılarım kırk bin yıldır öküzleri iteler.
5.a. İterken varlığım gövdemi ölüme,
5.b. Ölü beni yeryüzüneiteler.” (s. 29)
Şiirdeki “artıgüç” gerileten güç demek. O nedenle bu işlemde varlıklar tersine konumlanmış gibi. Söylenmek istenen düşünce, koyu yazılı 2b ve 4b satırlarında. “Karanlık” ile cehalete, “kötü yön” ile inanca ya da yönetime gönderme yapılıyor. ‘Bir köy’ denilerek yargı ‘ulusal bütünlük’ten yalıtılmış, çünkü baskı var. “Kağnı” ile “öküz” 1950’ler Anadolu’sunda süregiden uygarlıkta geri kalmışlığı simgeliyor.
‘Hoo’ ne demek? Dağlarca ‘bağarı, ayrılmış, yaslar uzunluğu’ diyor. “Çocuklu-ğum köyde geçti. O zamanlar, çifte koşulmayan hayvanlar ikiye bölünürdü: sığırlar, mandalar: Sığırları güdene ‘sığırtmaç’, mandaları güdene ‘mandacı’ koyunları gü-dene de ‘çoban’ denirdi. Sabahları herkes danasını, ineğini ‘sığıra salar’, hepsi köy meydanında toplanınca da, sığırtmaç onları alır, ‘sığır yolu’ndan otlağa götürürdü. Sığırlar doğru yürüsün, yanlardaki ekili alana girmesin diye sığırtmaç durmadan: /hoo/, /hoo/ diye bağırırdı. Bu sesi duyan sığırlar otlak yönünde yürümeye başlardı. Yandaki tarlalara sapan olursa, /hoo/ sesi ile birlikte sığırtmacın sopasını sırtında hisseder, yönünü değiştirirdi”. Dağlarca bunu bilmez mi! Acaba kitaba neden /haa/, /huu/, /heey/,... diye ad vermemiş? Demek ki “ayrılmış, yaslar uzunluğu “ ile açık neden örtülmüş.
O ileti, öylece şiirlere sinmiş ama, çok kapalı bir biçimde. Gençlerin o dönem-de bu metni kılavuzsuz anlamaları hemen hemen olanaksız. Kendinize bir sorun: siz o şiiri kendikendinize böyle mi yorumlardınız? Ben yapamazdım. Doğrusu, Dağlarca’ nın “Artı Güç” adlı şiiri, Ece Ayhan’ın “ÇapalıKarşı (1958) adlı şiirinden daha ötelen-miş, daha çekingen kalıyor.
Başkaca özgün deyiş örnekleri de var: DB 18: yokun gücü, 55 yeraltı gölgele-yin, içi yelli taş, Gezi: 18 Gider toprağın yatay acısı, gider bir ışık üstünde, 25 Ölü er-tesi değil, bir Pazartesi, BA 119 yoksu bir rahatlık, Hoolar: 59 Daha yükselemez ki olduğum, 73 Ölü susar adımı, ... .
Sözlüksel türetmelere gelince, çoğu “kadar, gibi, benzer” sözcüklerini kullan-maktan kaçınma amaçlı görünüyor. ‘Kadar’ (Ar) gibi alıntı bir sözcüğün yerine -cA, ile -cAk eklerini işletmek güzel bir dil-içi çeviridir. İnanın, Leylâ Erbil’in “ikinciyeni”sel (1959) “Hallaç” öyküleriyle karşılaştırılırsa, Dağlarca’nın türevleri çok az sayılır.
B. Dağlarca[3] askerî okulda okuduğuna göre, Atatürk devrimlerine bağlı kala-rak Dil Devrimi’ni benimsemiş, öztürkçe yazmıştır. 1933-1950 arasında subay oldu-ğuna göre ulusal çizgiden dışarı çıkması olanaksızdır. Kaldı ki, 1950-1960 arasındaki devlet görevi de ona izin vermezdi. Öyleyse Dağlarca, gerek 1938-1950 arasındaki askerî disiplinden, gerekse 1950-1960 arasındaki devlet göörevinden dolayı yöne-timlerin baskısından sakınmak zorunda. ‘Toplumcu-gerçekçi’ şiir yazamazdı; ‘Garip’ akımına da katılmamış; ancak onlardan etkilenmiş mi demeli? Gene de sorunlara ka-palı, ama belli-belirsiz tepkiler vermedi denemez. Dağlarca, ülke içi ve ülkedışı sorun-larla 1960’ tan sonra mı ilgilenmeye başlamış?[4] Tutumu, Kurtuluş Savaşı ile Batı’ya ilişkin şiirleri dışında sanki o baskı dönemlerine uyuyor.
Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan “karşıdevrim”, 1950-1960 arasında aydınlanma sürecini tersine çevirdi. 1955’te okuryazar oranı %40.86 iken 1960’ta %39.48’e düştü[5]. Gazete “haber” dilinde Türkçe sözcük oranı 1946’da %57 iken Ad-nanMenderes yönetiminin son bulduğu 1960’ta % 51’e geriledi.[6]. 1952’de ortaöğre-timde, 1955’te yüksek öğretimde yabancıdilde öğretime geçilerek eğitimde kasıtlı , bugün bile önü alınamayan bir düzeysizleme başlatıldı[7].
1954-1960 arası Dağlarca şiirlerinde yenilik sözcüklerarası bağdaştırmalara yüklenmiş. Çoğunluk geniş zamanda anlatım ile aşırı ölçüde soyut, kişilemeler ger-çek yaşamın dışında. Anlamlama olsun, algılama olsun sezgisel, günlük dilin sözlüğü ile yetinilmiş. Genel okur o şiirleri ancak yüzeysel olarak anlayabilir. Benim gibi 1950’ li yılların Toplumsal gerçekçi ve Garip şiiri tutkununa Dağlarca şiirleri o sıralar olduk-ça kuru gelmişti. Öğretmenlerim de bir yol göstermeyince pek beğenememiş, ikin-ciyeni şiirine bakış da öyle kalınca, şiiri bırakmıştım.
15 Ekim 2008’de yitirdiğimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1933-2008 arasında ken-di şiirini Türkçe yaratan[8], en büyük şairlerden biri olarak 75 yıldır okundu. Bundan sonra da Türkçe’ye en vurgun şairlerden biri olarak ilgiyle okunacak.
Dağlarca’nın 1954-1960 arası türetmeleri ( DB: Delice Böcek, BA: Batı Acısı )
Sesler: Asu: 80 P sesinde anılar, BA: 38 “ü” (üzülme) sesi bir ince mavilik, 153 L sesli sözler, DB: 54 He sesi Te sesi, İ sesi, L sesi, Ce sesi, A sesi, P sesi, Me sesi, Ü sesi, Gezi: 37 B’de, C’de, L’de, H’de ahacık, Hoo’lar 68 Z’de uykusuz, boyutsuz,... .
pekiştirme
BA: 46 upulu - dağdeniz.
İkilemeler: Asu: 19 hiçil hiçil, BA: 20 yelken yelken gök, yel gemi gemi; 62 yoksu yoksu. 195 dolduru dolduru al-, DB: 26 içi yelli yelli, 57 dağılmış yazı yazı, Hoo’lar: 62 Timur oğlu Timur.
[1] Okan Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü öğretim üyesi.
[2] Sayın Ahmet Miskioğlu ile Okan Üniversitesi Kütüphane müdürü sayın Kenan Öztop ilk baskıları bul-mada bana çok yardımcı oldular.
[3] Fazıl Hüsnü Dağlarca: 1914 İstanbul doğumlu. Babası Süvari yarbayı. Gittiği okullar: Adana,Tarsus or-taokulu, Kuleli Askeri lisesi (-1933), Harpokulu -1935. Görevleri: 1935-1950 piyade subayı, 1950’de as-kerlikten ayrıldı. 1950-1960 arasında devlet memuru. 1960’ta emekli oldu. İlk şiiri 1933’te yayınlandı.
[4] İhsan Işık (2006): Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ans. S. 980. Elvan y.
[5] MEB: Cumhuriyetin 50. Yılında Milli Eğitimimiz. MEB y 1973..
[6]İmer, K. (1976), Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK y. (1973), “Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma”, Türkoloji Derg. V/1, 175-190. // (1999), Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kül-tür Bk.y. Aksoy, Ömer Asım (1970), Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK y. Coşkun, Alev (2007) Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Kitap y. s.78.
[7] 1946’dan sonra Milli Eğitim Bakanı artık Türk Dil Kurumu başkanı sayılmadı. MEB Talim ve Terbiye Dairesi de okul kitaplarının dilini koyu bir Osmanlıcaya çevirdi. Tutucu okul-yöneticilerinden çoğu türkçeleştirmenin karşısına geçti. Fen Bilimlerinde üniversitenin alıntı terimleri ortalığa yayıldı. O amaçla “sınav sorularının ders kita-bından sorulması” kuralı getirilerek öğrenme biçimi ile birlikte dil kullanımı da baskı altına alındı. Dil Devrimi (1928-) sonrasının toplumcu ve aydınlanmacı yazarları ile şairleri ders kitaplarına sokulmadı. O kurala uyan öğretmen uydu, uymayanlar oradan oraya sürüldü. Aydınlar ile öğretmenler, kullandıkları sözcükler ile (devrik) sözdizimi-ne bakılarak “solcu” ya da “komünist” diye damgalandı.
[8] Cemal Süreya, belli bir döneminden sonra (1960 mı?) Dağlarca’nın, “şiirlerine öz Türkçe olmayan tek sözcük girmesi”ni istemediğinden söz ediyor: (1980, Toplu Yazılar I, YKY 1991, s. 374). 1955 yılında yazılan “Asu” nun 1967 yılında türkçeleştirilerek yeniden basılma nedeni de böylece açıklığa kavuşuyor.
Saat 09:18 itibari ile açılan sandık oranı %100,00
Toplam Sandık28.738
Toplam Seçmen8.805.040
Toplam Kullanılan Oy7.173.310
Toplam Geçerli Oy6.974.271
Katılım Oranı (%)%81,5
Aşağıdaki listede İstanbul iline dair önde giden 3 er parti listelenmektedir. İlçenin tüm parti dağılımları için ilçe isimlerine tıklamanız yeterlidir.
Türkiye'nin iktidar partisi AKP, yonetiminin yedinci yılına girerken Türkiye artık bu partinin ikitidarı eline geçirdiği yıldaki laik ve demokratik ülke değildir. AKP bürokrasiyi kendi kontrolü altına geçirerek Türkiye'nin temel kimliğini değiştirmiştir. AKP'nin yükselişinden önce Ankara'nın yüzü Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya çevriliydi. Bugün, Avrupa Birliği'ne katılma retoriğine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırıp Rusya ve İran'a yaklaştırmış ve Türk dış politikasının Orta Doğu'daki pozisyonunu yeniden şekillendirerek, İsrail'e duyulan sempatiden vazgeçip Hamas, Hizbullah ve Suriye'ye yönelik dostlukları geliştirmiştir. Amerikan karşıtı, anti-Hırıstiyan ve anti-Semitik duygular artış göstermiştir. Türkiye'nin bu radikal dönüşümün ardında sadece AKP'nin siyasi makinası değil, gizemli Hocaefendi Fethullah Gülen tarafından yönetilen sinsi İslamcı tarikat da vardır. Bu İslamcı tarikat, kendini hoşgörü ve uzlaşma savunucusu olarak göstermeye çalışıyor olsa da, tam tersi birtakım karanlık işlerin peşinde koşmaktadır. Bugün Fethullah Gülen ve takipçileri, yani Fethullaçılar, sadece iktidarı etkilemekle yetinmiyor, iktidarı ele geçirmeye çalışıyorlar. Bugün Türkiye'de 85 bin cami var. Yani, her 800 vatandaşa bir cami düşüyor. Bunu bir de hastane sayısıyla karşılaştıralım: Her 60 bin vatandaşa bir hastane. Türkiye'de kişi başına düşen cami sayısı dünyadaki en büyük orandır. Bir de 90 bin imamı düşünün. Doktor ve öğretmen sayısından daha çok.
Türkiye'de medrese benzeri binlerce imam-hatip okulu ve sayısı 4.000'i aşan devlet destekli resmi Kuran kursları var-bu rakama gayri resmi Kuran kursları dahil değildir. Onları da eklerseniz, en az on kez daha büyük bir rakamla karşılaşabilirsiniz. Diyanet İşleri Bakanlığı'nın harcamaları beşe katlanmıştır. 2002'de 553 trilyon Türk lirası (yaklaşık 325 milyon Amerikan doları) harcama yapmış olan bakanlık, harcamalarını AKP'nin ilk dört buçuk yıllık iktidarı sırasında 2.7 katrilyon liraya çıkarmıştır. Bu bakanlığın bütçesi diğer sekiz bakanlığın toplam bütçesinden daha büyüktür.[1] Türkiye'de Cuma namazına katılım oranı, İran'ınki aşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Danıştay'ın hükümlerine karşın, devlet okullarında zorunlu Sünni İslam eğitimi devam ediyor.[2] Hem Başbakan Erdoğan, hem Diyanet İşleri Bakanı Ali Bardakoğlu "ulema danışalım"a karşı gösterilen tepkileri eleştirmişlerdi.
Bütün bu gelişmeler arasında, Fethullah Gülen Türkiye'nin siyasi platformunu şekillendirmeye çalışan bir artör olarak ortaya çıkıyor. Bunu yaparken de hem AKP'nin içindeki yandaşlarını kullanıyor, hem de cemaatin inanılmaz derecede büyük meyda imparatorluğunu, finans kurumlarını, bankalarını, işletme birimlerini, binlerce okul, üniversite, ışıkevleri ve benzeri kurum ve kuruluşlardan oluşan uluslararası ağını harekete geçiriyor. Fethullah Gülen bir finans imparatorudur. En iyi tahminlerle, 25 milyar dolarlık kontrol dışı ve karanlık bir bütçesi var.[3] Fethullahçı cemaatin AKP'yi doğrudan destekleyip desteklemediği, AKP'yi iktidara getiren güç olduğu henüz tam anlamıyla kanıtlanmamış olsa da, detaylar o kadar da önemli değil. Her ne olursa olsun, Fethullah hareketi AKP'nin iktidara gelmesini sağlayan en büyük güçtür.
Fethullah Gülen'in Geçmişi
1942 yılında Erzurum'da doğan Fethullah Gülen, kendisini peygamber olarak kabul eden bir imamdır.[4] Batı dünyasında pekçok kişinin reformcu ve hoşgörü[5] savunucusu olarak alkışladığı, Türkiye ve Türkiye ötesi için "ılımlı İslam"ın katalizörü olarak kabul edilen sırlarla dolu bir kişi Gülen. Batı'da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, bir "aydın", "bilim adamı" ve "eğitimci"[6] olarak övülen Fethullah Gülen'in eğitimi beş yıl devam ettiği ilkokulla sınırlı. Sertifikasını aldıktan sonra, önce Edirne'de daha sonra da İzmir'de imamlık kariyerini devam ettirdi. Gülen, 1971'de yasadışı dinî faaliyetlerinden dolayı (örneğin, yasadışı yaz kamplarında gençlerin beynini yıkamak) güvenlik güçleri tarafından tutuklandı ve ondan sonra zaman zaman son derece laik Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yakın takibe alındı.[7] 1981 yılında, vaizlik görevinden emekli oldu.
Kendisini dinlerarası diyaloğun savunucu olarak pazarlayabilmek için Papa II. John Paul ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla[8] buluşup bu üç din arasındaki ortaklıkları vurguladı. Fethullah Gülen, kendisini ve hareketini Anadolu mistisizminin günümüzdeki hoşgörü versiyonu olarak satmaya çalışıyor; bu yaparken de Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük mistik düşünürlerin edebî eserleri kullanıyor; kendisinin bu sufilerin hoşgörü mesajlarını paylaştığı sahte imajını yaratmaya çalışıyor.[9] Bu düşünürlerden yapılan alıntılar Fethullah Gülen'in propaganda malzemelerini süslüyor.
Fethullah hareketi, emrindeki bütün örgütler ve üniversiteler (büyük paralar akıtmaya devam ettiği Georgetown üniversitesi dahil), Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da Gülen konferansları düzenliyorlar. Ekim 2007'de, İngiltere Lordlar Kamerası Fethullah Gülen onuruna bir konferans organize etti.
Gülen, Sa'id-i Nursî olarak da bilinen Şeyh Sa'id-i Kürdî'nin (1878-1960) öğrencisi ve mürididir. Nursî İslamcı Nur hareketinin kurucusudur.[10] Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, yeni Türk parlementosunda yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyet'in İslamcı temellere dayandırılması gerektiğinin savunusunu yapmış; Atatürk'e, Atatürk devrimlerine, çağdaş ve laik Cumhuriyet'e ihanet etmiştir.
Gülen, 1998'de şeker hastalığı tedavisi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Bu göç aynı zamanda Gülen'in 2000'de Türkiye'yi dinî bir ayaklanmaya teşfik eden ve gizli kameralarla kayda alınan vaazlarından dolayı yargılanmasını da örtbas edebilmesi imkanını sağladı. Gönüllü sürgününden buyana, Fethullah Gülen Pennsylvania'nın doğusunda, şehirden uzak büyük bir malikânede kendisini koruyan ve hizmette kusur etmeyen yaklaşık 100 müridiyle ikamet ediyor. Bu uşaklar, türban ve cübbeli geleneksel İslamcılar gibi değil, eğitim görmüş, takım elbise giyip kıravat takan çağdaş görünümlü erkeklerden oluşuyor. Uşaklar, Hocaefendi'lerinin emirlerine bağlı, hatta Hocaefendi'nin buyruğu gereği elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden kişilerden oluşuyor. Bir gün evlendiklerinde, Fethullah'ın direktifleri doğrultusunda, eşlerinin şeriat kurallarına göre giyinmeleri zorunlu tutuluyor.[11]
Gülen'in Eğitim Şebekesi
Fethullah Gülen şebekesinin temelinde onun eğitim kurumları var. Gülen'in eğitim şebekesi muhteşem. Tam otuz beş yıl Fethullah'ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren'in tahminlerine göre, Türkiye'deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75'i Gülen okullarına kayıt yaptırmıştır.[12] Gülen, bütün Türkiye'ye yayılmış binlerce seçkin ortaokulu, üniversiteyi ve öğrenci yurlarını kontrolü altında tutuyor. Bunlara en büyüğü Fatih Üniversitesi olan özel üniversiteler de dahil.
Türkiye dışında Gülen hareketi yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın her yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor. Fethullah bütün bunları Allah rızası için yapmıyor elbette. Gülen'in adamları 8 ila 12. sınıf gençliğini hedefleyip, bu gençleri Işıkevleri'nde eğitime tabi tutup beyinlerini yıkıyorlar. Fethullah okullarında eğitilen bu gençler gelecekteki hukuk, politika ve eğitim kariyerlerine hazırlanıyorlar. Bu süreçte hedeflenen tek bir amaç var: bu gençleri geleceğin İslamcı Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetici sınıfları olarak hazırlamak. Emirlerini doğrudan Fethullah Gülen'den alan zengin Fethullahçılar, okullar ve Işıkevleri açmaya devam ediyorlar. Bu, Sabah yazarı Emre Öz'ün "eğitim cihadı" dediği olaydır.[13]
Bu okullar şebekesi, daha büyük bir stratejinin sadece küçük bir parçasını teşkil ediyor. 2006'da yaptığı bir mülakatta Nurettin Veren "Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor... Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan subaylar var. Hükûmetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen'e danışmadan hiçbirsey yapmazlar" demişti.[14]
AKP'nin tartışılan eğitim politikaları ve yandaşı Fethullahçı okullarda devam eden İslamcı beyin yıkama faaliyetleri,Türk toplumunun İslamcılaştırılması sürecini hızlandırmıştır. İktidarının ilk döneminde, Erdoğan'ın AKP hükûmeti okul kitaplarını değiştirmiş, dinî dersleri vurgulamış ve binlerce imam Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki kadrolarından alınıp Türkiye'nin her yerinde öğretmen ve yönetici olarak atanmıştır.[15] Aynı zamanda bir Fethullah Gülen sempatizanı olan, Türkiye'nin ilk İslamcı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçıyı YÖK Başkanı olarak atamıştır. Gül, Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanarak, pekçok Fethullahçıyı Türkiye Cumhuriyeti'nin üniversitelerine rektör olarak atamayı da başarmıştır.
Türkiye dışında da Fethullahçı okullar örgüte yeni üyeler kazandırmak için kullanılan bereketli topraklar gibidir. Türk kökenli Fransız bilgini Bayram Balcı, Institut d'Etudes Politiques'te savunduğu, "Orta Asya'daki Gülen Okulları" konulu doktora tezinde şunları yazmıştı: "Fethullah'ın amacı Türk milletinin İslamcılaştırılması ve dış ülkelerde İslamın Türkleştirilmesidir. Fethullah'ın yurtdışındaki düzinelerce okulu-çoğu erkek çocuklar için açılmıştır-doğrudan 'okul içinde' olamasa da 'okul dışında' zorla İslam'a döndürme amacıyla kullanılmaktadır." Balcı konuya biraz daha açıklık getiriyor: "Fethullah devlet, din ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden canlandırmak istiyor."[16]
Fethullahçı Nur hareketinin Orta Asya'daki okulları, yıllarca Sovyet baskısı tarafından laikleştirilmiş bölgelerde İslam'ın yeniden canlandırılması için mücadele etmektedir. Balcı bu durumu şöyle açıklıyor: "Cemaat'in amacı, geleceğin İngilizce ve Türkçe konuşan, Fethullahçılara ve Türkiye'ye olumlu bakan milli elitlerini eğitip etkisi altına almaktır." Bu kuşkular nedeniyle bölgedeki pekçok ülke Gülen'in eğitim kurumlarına karşı önlemlerini almıştır. Özbekistan bu okulları şeriatı teşfik ettikleri gerekçesiyle yasaklamıştır.[17] Rus hükûmeti de Fethullah hareketinin Federasyon'un çoğunluğu Müslüman olan bölgelerdeki faaliyetlerine kuşku ve endişeyle bakmakla kalmayıp sadece Gülen okullarını değil, Nur tarikatının ülkedeki bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.[18]
Elbette Özbekistan ya da Rusya çoğulculuğa verdikleri önemle bilinen ülkeler değil ama Gülen okullarına ve Fethullahçı beyin yıkama faaliyetlerine karşı duyulan şüpheler, Hollanda gibi ülkelere de sıçramıştır. 2008'de Hollanda'nın Hırıstiyan Demokrat, İşçi, ve Muhafazakar partileri, "Türk imamı Fethullah Gülen"le ilişkisi olan kurumlara yapılan devlet yardımlarının birkaç milyon Euro düzeyinde kesilmesini öngörmüş ve Gülen cemaatinin bütün faaliyetlerinin en ince detaylarına kadar soruşturulmasını istemiştir. Bu kararın verilmesinde Gülen'in Işıkevi'nde çalışan Amsterdam merkezli Uluslararası Soysal Tarih Enstitüsü directörü Erik Jan Zürcher ile beş eski Fethullah cemaati üyesinin Hollanda televizyonda Cemaat'n adım adım laik düzeni yıkmaya çalıştıklarını belirtmeleri etkili olmuştur.[19]
Soruşturmaya alınan kurumlar Gülen hareketiyle olan bağlarını inkâr etmiş olsalar da, Zürcher hareketin Batı'yla olan bütün ilişkilerinde tipik takiyye ideolojisini uyguladığını belirtti. Adı belirtilmeyen ama Gülen okullarında ve Işıkevleri'nde çalışmış eski bir Cemaat üyesi, Fethullahçıların Hollandalıları "pis, günahkâr kâfirler" olarak tanımladıklarını rapor etti. Aynı kişi, Fethullahçıların "En iyi Hollandalı Müslüman olmuş olandır. Bütün Hollandalılar Müslümanlaştırılmalıdır" dediğini belirtti.[20] Güya "hoşgörü" öğreten ve yüzden fazla ülkede at koşturan binlerce Fethullahçı okuldan bir tanesi bile Suudi Arabistan ya da İran gibi şeritın pençesine düşmüş ülkelerde faaliyet göstermiyor. Bu okullar, laik Müslüman ve Müslüman olmayan ülkelerdeki öğrencileri radikal İslamcılığa yönlendirmeye programlanmışlardır.
Kontrol Mekanizmalarının Altüst Edilmesi
Fethullahçılar Türkiye'nin 200,000 polisli Emniyet teşkilatını işgal etmeyi de başarmışlardır. Bu sızmanın korkunç etkilerinden biri, Fethullahçı polislerin laik Cumhuriyet'e bağlı polisleri sindirip yerlerine Hocaefendi'ye bağlı polisleri yerleştirmiş olasıdır. Nurettin Veren'in sözleriyle, "Emniyet teşkilatında polis üniforması giyen imam başkanlar var. Pekçok komiser emirlerini bu imamlardan alıyor."[21] İstanbul Emniyet Teşkilatı bünyesinde yer alan Organize Suçlar Masası'nın eski başkanı Serdar Saçan hazırladığı raporlarda Fethullahçı örgütün güvenlik güçlerine sızdığını doğrulamıştır. Saçan, 2006'da verdiği bir mülakatta şunları söylüyordu:
Fethullahçılar, Emniyet Teşkilatı bünyesindeki örgütlenmelerine 1970lerde başlamışlardır. Polis akademilerinde, öğrenciler sınıf komiserleri tarafından Işıkevleri'ne götürülüyorlardı. Bu komiserlerden biri bugün Emniyet Teşkilatı'nın başına geçmiştir. Benim Polis Akademisi'nde bulunduğum yıllarda, mesela AKP'nin iktidara geldiği 2002'de, Fethullah Gülen örgütüyle ilişkisi olmayan polislerin ya maaşları kesilmiş ya da işten atılmışlardır... Polis Akademisi'nden birincilikle mezun oldum ve yirmi dört yıllık kariyerim boyunca mesleğimdeki üstün başarılarımla gurur duydum. 2002'den sonra, AKP terfi etmemi engelledi. AKP, sadece dosyaları karşıdevrimci İslamî faaliyetlere katılmakla kirlenmiş polisleri terfi ettirdi... Teşkilat'ta yükselmenin tek yolu, belli bir Cemaat'e üye olmaktan geçiyordu. Bugün Emniyet Teşkilatı'ndaki üst düzey polislerin yüzde sekseni Fethullah Cemaati'nin üyesidir.[22]
Elbette bu tip afedelerin bir bedeli vardır.[23] Ekim 2008'de, Türk polisi Saçan'ı "hükûmeti devirmeye çalışan Ergenekon'a üye olduğu" komplosuyla tutuklamıştır.[24] Perçok araştırmacı, Ergenekon komplosunun AKP hükûmetinin kendisini eleştirmeye kalkışan kişileri taciz edip cezalandırmak için kullandığı bir siyasi mekanizma olduğuna inanıyor.[25] Gazeteci yazar Merdan Yanardağ Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki İslamcı sızmaya dair bazı istatistikler sunmuştur. Yanardağ şöyle diyor:
Ramazan'dan önce Ankara Emniyet Teşkilatı'ndaki personele yemek sayısını belirlemek bahanesiyle Ramazan'da oruç tutup tutmayacakları sorulmuştur. 4.200 memur arasından sadece 17'si oruç tutmayacaklarını belirtmiştir. Bu on yedi kişiden bazılarının hasta olabileceğini de göz önüne alırsanız, bu oranın ne ölçüde korkunç olduğunu anlarsınız.[26]
2008 baharındaki telefon dinleme skandalları da Emniyet Teşkilatı'nın en önemli birimlerindeki Fethullahçı yapılanmayı göstermektedir. Nisan 2007'de Türk Emniyet Teşkilatı'na mahkeme kararıyla verilen sınırsız yetkileri kullanarak, teşkilatın Türkiye'deki bütün telefon, cep telefonu, SMS, e-posta, fax ve internet iletişimlerini gizlice kaydetmesi, pekçok Türk vatandaşının kişisel telefon konuşmalarının Fethullahçılar tarafından dinlendiği korkusu daha da büyümüştür.[27] Fethullahçıların Emniyet Teşkilatı'nı istila etmesi, teknolojiyi kısıtlayıp bilgiyi denetimleri altında tutması, Türkiye içindeki siyasi emellerini gerçekleştirmelerini sağlıyor. Söz gelimi, Şubat 2008'de Tuğgeneral Münir Erten'in gizlice kaydedilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak Kürdistan'ına yapacağı askerî operasyon hakkındaki konuşması, Genelkurmay Başkanı ile yaptığı özel görüşmenin detayları ile General Ergin Saygun'un sağlık durumuyla ilgili kişisel bilgiler pekçok websitesinde yayınlanmıştır.[28]
Bir sonraki ay YouTube dahil pekçok websitesi, savcı Salim Demirci ile bir meslektaşı arasındaki Erdoğan ve o zamanki Diyarbakır valisi ve Erdoğan ofisinin danışmanı olan Efkan Ala hakkındaki konuşmaları yayınlanmıştır. Erdoğan, Demirci hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.[29] Haziran 2008'de, İslamcı Vakit gazetesi Saygun'un tıbbî raporunun tamamını yayınlamış, şeker hastası olduğunu ve Gülhane Askerî Hastanesi'nde gördüğü bütün tedavileri ve aldığı bütün ilaçları bütün detaylarıyla yayınlamıştır.[30]
Konuşmaları gizlice dinlenip kaydedilenler arasında Yüksek Öğretim Kurumu'nun eski başkanı Erdoğan Teziç ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin ileri gelen üyeleri de vardı. Bu gizli kayıtlar, İslamcı websitelerinde ve Fethullah Gülen'in gazeteler şebekesinde yayınlanmıştır. Pekçok Türk gazeteci bu konuşmaların Fethullaçılar tarafından kontrol edilen polis teşkilatı tarafından gizlice kaydedildiğine inanmaktadır. Raporlara göre, dinleme masasının başındaki şahıs, Ağustos 2005'te Tayyip Erdoğan tarafından göreve getirilmiş bir Fethullah Gülen örgütü üyesidir.[31]Vakit, Yeni Şafak, Zaman, and the AKP yanlısı "liberal" Taraf dahil, bütün İslamcı gazeteler, devlet binaları ve askerî karargâhlardaki özel konuşmaları yayınlamışlardır. İslamcı, AKP yanlısı medya, güya AKP hükûmetini yıkmayı amaçlayan sözde Ergenekon komplosunun laik askerî personeli, gazetecileri ve üniversite profesörlerini kapsayan "çok gizli" polis operasyonunun kanıtlarını yayınlamaktan çekinmemiştir.[32] Bu tür sızıntıların en önemli amacı, AKP'ye karşı çıkan, onu eleştiren herkesi anında taciz edip cezalandırmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaktır.
Polis Teşkilatı'ndaki İslamcılaşmanın, AKP karşıtı göstericilerin maruz kaldığı polis zorbalığına da katkıları çok büyük olmuştur. 1 Mayıs 2008'de polis, İstanbul'un Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs Bayramı'nı kutlamak isteyen işçilere gaz bombaları, biber gazı ve sopayla işkence etmiştir. Pekçok gösterici yaralanmıştır.[33] İşçi sendikaları ve muhalefet partileri, polis zorbalığını şiddetle kınamış ve Erdoğan'ı muhalif sesleri polis aracılığıyla susturmakla suçlamıştır.[34] Polis, İstanbul Tuzla limanındaki işçi protestolarını da bastırmıştır.[35] Aynı şekilde, polis, Erdoğan'ın politikalarını eleştirmeye kalkışan vatandaşları taciz etmiştir. Erdoğan'ın korumaları, Erdoğan'ın sosyal güvenlik politikalarını açıkça eleştirdiği için, 46 yaşındaki Antalyalı bir adamı kaçırmış, adamı kimselerin bilmediği bir yerlere götürüp dövmüş, tehdit etmiştir. Bu saldırıya maruz kalan adam, Erdoğan'ın korumalarının evine gizlice silah ya da uyuşturucu madde saklayabileceklerini, kendisini öldürebileceklerini bildirmiştir.[36] Türk Silahlı Kuvvetleri anayasanın garantörü olsa da, Nurettin Veren, Fethullahçıların polise ve diğer kurumlara olduğu kadar, orduya da sızdıklarını iddia etti:
Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen'in hizmetine adadılar... Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur... Fethullah'ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında-tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi-minnetkârlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen'e verirler. Hatta yeni mezun olmuş subaylar, mezuniyet töreninde kendilerine verilen kılıçları Fethullah'a hediye ederler.[37]
Nurettin Veren'e göre, Fethullah Gülen Türk Silahlı Kuvvetleri'ki her kırk İslamcı subay içinden bir tanesinden fazlasının atılmamasını, geriye kalan İslamcı subayların ise sanki hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri gerektiğini savunmuştur. Bu tip iddialar komplö teorilerinin ürünleri gibi görünseler de, son zamanlardaki AKP yanlısı medyaya yapılan sızıntılar, askerî kadrolara sinmiş pekçok İslamcı gücün olduğunu kanıtlıyor; Fethullah Gülen'e bağlı altyapının Genel Kurmay Başkanlığı'nda önemli bir yeri olduğu spekülasyonlarını ortaya atıyor. Yüksek Askerî Şura'nın, tarihinde ilk kez, hiçbir şüpheli İslamcı subayı ordudan atmaması, bu tip spekülasyonlara geçerlilik kazandırıyor.
AKP hükûmeti, Gülen hareketine yargı analında da yardımcı olmuştur. İktidarının ilk beş yılında Erdoğan, binlerce yargıç ve savcıyı AKP yanlısı kişilerce değiştirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı da bir İslamcı olduğuna göre, selefi Ahmet Necdet Sezer'in aksine, bu tip önemli pozisyonlara İslamcıların atanmasını veto etmesi pek mümkün görünmüyor. Tam tersi, AKP bu tip binlerce yeni atamalar yapmak istiyor.[38] AKP, yargıç adaylarının İslam'a ve İslamcılığa bağlılıklarını ölçmek için önce AKP bürokratları tarafından mülakata tabi tutulmasını zorunlu kılan bir yasa çıkarmıştır. AKP'nin yargı sistemini hedeflediğinin en belirli örneklerinden biri, Van Üniversitesi eski rektörü Yücel Aşkın'ın AKP yanlısı, laiklik düşmanı kişilerce tacize ve cezalandırmaya tabi tutulmuş olmasıdır.[39] Buna, savcının Genelkurmay Başkanı olmadan önce General Yaşar Büyükanıt'ı Şemdinli soruşturmasına bulaştırmaya çalışmış olması ve Ergenekon masalı da eklenebilir.
Bu tip inanılmaz bir şekilde politik ve intikam duygularıyla beslenen davalar, Utah Üniversitesi siyaset bilimcisi Hakan Yavuz gibi bazı eski Fethullah Gülen sepatizanlarının fikir değiştirmelerine neden olmuştur. Bir mülakatta, Yavuz odatv.com'a dört önemli hukukî davanın düşüncelerini değiştirdiğini bildirmiştir: Aşkın davası, Şemdinli davası, 2005'te gerçekleştirilen Atabeyler operasyonu (sözde Tayyip Erdoğan'a süikast düzenlemeye çalışan bir "çete"ye karşı yapılan operasyon)[40] ve Ergenekon masalı (soruşturması). Yavuz şöyle açıklıyor: "Cemaat bu dört davayı da yönlendirmeye çalışmıştır. Cemaat'in gazetelerinin arşivlerindeki Yücel Aşkın'ı yok etmeye yönelik iftira dolu raporlara bakın! Şimdi de Ergenekon masalı! Bu derece önemli insanları yargısız, bir yıldan fazla hapisanelerde çürütmek kabul edilebilir birşey değil." Yavuz, Gülen Cemaati'nin kendi üyelerine çok başka bir dille konuştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesiyle çelişen bir siyasi ajanda peşinde koştuğunu vurguladı. Hakan Yavuz, Fethullahçıları insanları parayla satın almakla suçladı. Yavuz, Fethullahçıların insanları büyük paralar karşılığı Cemaat'e kazandırmaya çalıştıklarını ve onların laik Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı konuşup yazı yazmaları için, herhangi bir fatura vermeksizin, Cemaat tarafından satın alındıklarını itiraf etti.[41]
Beşinci Aşama
Polis, ordu ve mahkemeler Türkiye Cumhuriyeti bünyesindeki birtakım resmî yapılanmalar aracılığıyla normalde hukukun üstünlüğünü korumakla yükümlü gibi görünse de, birtakım güçlerin Türk medyasını kontrol ve suistimal etmesi mümkündür. Türk medyasının geleneğinde gücü kötüye kullanma ve yolsuzluğu korkusuzca duyurma vardır. Erdoğan başbakanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren "basın özgürlüğü" kavramından ne kadar nefret ettiğini kanıtlamıştır. Erdoğan'ın böyle bir kavrama tahammülü yoktur. AKP hükûmeti, sistemli bir şekilde sadece hükûmeti öven ve hükûmet adına konuşan bir medya tekeli yaratmaya çalışmıştır. Erdoğan kontrol edemediği medya organlarına acımasızca saldırmıştır. Yönetiminin daha ilk döneminde Erdoğan altmış üç gazeteciye, pekçok yazara ve muhalefet partilerinin millet vekillerine karşı yüzden fazla dava açmıştır. Bu davaların tam sayısı büyük bir ihtimalle çok daha korkunç boyutlardadır. 2008'de Erdoğan, Demokratik Sol Parti'nin parlementoda, gazetecilere karşı kaç tane dava açtığına dair yönettiği soruyu, bu tip bilgilerin kendi "şahsî" hayatıyla ilgili olduğu gerekçesiyle yanıtsız bırakmıştır.[42] Erdoğan'ın hür gazeteciler aleyhine açtığı davaların nedeni, diğer demokrasilerde son derece normal olarak karşılanan eleştirilerdir. Mesala, 2005'te Erdoğan Cumhuriyet gazetesi karikatüristi Musa Kart'ı kendisini bir yumak ipliğe sarılı bir kedi olarak resmettiği için mahkemeye vermiştir. Aynı şekilde, geçen yıl haftalık mizah dergisi Leman'ı 30 Ocak 2008'deki kapağında kendisini küçük düşürdüğü gerekçesiyle dava etmiştir.[43]
Erdoğan, açtığı bu davaların kimilerini kaybetmiş olsa da, davaların etkisi tüyler ürperticidir. Gazeteciler, yaptıkları her eleştirinin malî bir bedeli olduğunu, Başbakan tarafından cezalandırılacaklarını, hatta yayınlarının AKP kanalıyla toplatılabileceğini biliyorlar.AKP'nin altı yıllık iktidarı süresinde, hükûmet pekçok medya organını pençesine alıp AKP yandaşı Fethullahçı holdinglere satmıştır. Söz gelimi, 2007'de TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu), Türkiye'nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah-ATV'yi bir geceyarısı baskınıyla ele geçirmiştir. Erdoğan tarafından atanan kişilerce doldurulan TMSF, daha sonra yönetim kurulu başkanlığını Erdoğan'ın damadının yaptığı Çalık Holding'e satılmıştır. Çalık, bunun finasını iki devlet bankasından aldığı borçla ve Katar merkezli bir medya şirketine Sabah hisselerinin yüzde yirmibeşini satarak gerçekleştirmiştir. Ahmet Çalık'ı Ocak 2008 Suriye ziyareti sırasında Katar Emiri Hamad bin Halife'le tanıştıran kişi ise Abdullah Gül'dür. Çalık Şubat'ta Gül'e, Nisan'da Erdoğan'a Katar ziyaretleri sırasında eşlik etmiştir. Medya, Sabah-ATV grubunu satın almak isteyen diğer ticaret birliklerinin Erdoğan tarafından ihaleden çıkmaya zorlandıklarını, böylece Çalık'ın tek ihale teklifçisi konumuna kavuşturulduğunu bildirmiştir.[44] O zamandan beri Sabah gazetesi hizmette kusur etmeden AKP'nin savunuculuğunu yapıyor. Eylül 2008'de Erdoğan bütün parti üyelerinin ve yardımcılarının Doğan Medya Grubu'nun gazetelerini boykot etmesini emretti. Bunun tek sebebi, Doğan Grubu'nun İslamcı "yardım kurumları"nın para aklama faaliyetlerini yayınlamasıydı.[45]Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi İslamcı gazeteler ile İslamcı televizyon kanallarını ve radyo istasyonlarının AKPci ve/veya Fethullahçı sahipleri vardır. Tirajlarına baktığımızda, İslamcı gazetelerin Türkiye'deki gazete satışlarının en azından yüzde kırkını ellerinde tuttuklarını görüyoruz.[46]
Fethullah Gülen'in Planları
Holdinglerin Türk toplumunda her zaman çok önemli bir yeri olmuştur. Aydın Doğan ve Mehmet Emin Karamehmet gibi laik işadamlarının hem endüstri alanında, hemen de medya, bankacılık sektörü, hatta eğitimde önemli çıkarları vardır. Ama Türkiye tarihinde başka hiçbir kişi Fethullah Gülen'inki gibi Türk toplumunu kökten değiştirmeye çalışan bir siyasi hareket başlatmamıştır. Bugün Gülen güçlü bir partizan medyayı kontrolü altında tutuyor. Bu şebeke sadık bürokratları, partizan üniversiteleri, akademiyi, partizan savcı ve yargıçları, partizan emineyet ve istihbarat kurumlarını, partizan kapitalist ticaret odalarını, sivil toplum kuruluşlarını, işçi sendikalarını, partizan öğretmenleri, doktor ve hastaneleri içeriyor. Fethullah Gülen'i bu denli tehlikeli kılan nedir? Bu sorunun en iyi yanıtı Gülen'in kendi vaazlarında gizlidir. 1999'da Türk televizyonu Gülen'in üyelerinden oluşan bir kalabalığa vaaz verdiği bir video kaydını yayınlamıştır. Bu kayıtta Fethullah Gülen, Şeriat kurallarıyla yönetilen bir İslamcı Türkiye hayalerini ve bu hayalleri nasıl gerçekleştireceğinin yollarını anlatıyordu. Gülen vaazlarda şunları söylüyordu:
Belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar... bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış birşey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar... Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar... Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi birşeydir. Civcivleri terkedip terkeden bir kuluçka gibi civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi birşeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir... Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım ama sizin mahremeyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de... çöp kutusuna atıp geçeceksiniz.
Fethullah şöyle devam ediyor:
Her yerin kapalı olduğu, kapıların kilitlenmiş olduğu zamanlarda bizim Işıkevlerimiz eskisinden çok daha önemli görev yaptılar. Eskiden medreseler vardı, görevleri vardı, okulların görevleri vardı, tekkelerin görevleri vardı. Bu Işıkevleri okul olmak, medrese olmak, aynı zamanda tekke olmak zorundaydı... İzin devletten gelmedi, devletin kanunlarından gelmedi, bizi yönetenlerden de gelmedi. İzin Allah'tan geldi... Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu.[47]
Başka bir vaazda Gülen şunları söylüyor:
Çok sancılı bir baharda yaşıyoruz. Yeni bir millet doğuyor. Milyonların milleti doğuyor, yüzyıllarca yaşayacak, Allah'in izniyle. Kendi kültürüyle kendi yapısıyla. Bir doğum nasıl sancı verirse, milyonlarinki de sancısız olamaz. Elbette sancı çekecegiz. Bir millet ateizme açılmışken, materyalizme açılmışken, kendinden kaçmaya alışmışken... kendine ait bütün değerleri arkasına atıp bir mevcud-ı mechule, bir ma'şuk-ı mechule doğru koşmuşken... geriye dönülmesi zannelidiği kadar kolay olmayacaktır ve bunun için ne çekilse... değer.[48]
Ve Gülen başka bir vaazında meydan okuyor:
Bizim hizmetimizin felsefesi biryerlerde bir ev açmaktır ve bir örümceğin sabrıyla ağlarımızı öreceğiz, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleyeceğiz ve ağlara düşenleri eğiteceğiz. Biz ağlarımızı onları yemek için değil, kurtuluşlarını göstermek, ölü vücutlarına ruhlarına can vermek için kuruyoruz.[49]
Fethullahçıların çoğu ve Cemaat'e çalışan İslamcı medya, bu vaaz kayıtlarının belli ölçülerde tahrif edilmiş olduğunu iddia etseler de,[50] Fethullah Gülen örgütünden kaçmayı başarmış kişilerce hazırlanan video kliplerinin sayısına bakarsanız, bu iddia ve inkârların tutarsızlığı daha iyi anlaşılır.
Fethullah Gülen'e Amerikan Hükûmeti Desteği İddiaları
Pekçok Türk analist, Gülen ve Amerikan hükûmetindeki detekleyicilerinin henüz seçimleri kazanmadan önce Erdoğan'a Beyaz Saray'dan bir davetiye temin ettiğine inanıyor. O zamanlar Erdoğan'a İslamcı faaliyetleri nedeniyle politika yasağı getirilmiş ve bu olay 2002 Türkiye seçimlerinden önce bir ABD onayı olarak sunulmuştu. Gülen'e Amerikan hükûmeti ve özellikle de CIA desteği verildiği, Türkiye'nin laik elitleri arasındaki hâkim bir görüştür ama ortada bu iddiaları doğrulayabilecek hiçbir kanıt yoktur.
Türk laiklerinden "Gülen'e ABD'nin destek verdiği" varsayımlarını kanıtlamaları istendiğinde genellikle Gülen'in Pennsylvania'daki 20 yıllık ikametini "kanıt" olarak gösterirler. 24 Haziran 2008'de Yargıtay, daha önemsiz bir mahkemenin Gülen'i laik Türk Cumhuriyeti'ni devirmek amacıyla yasadışı bir terör örgütü kurmak suçundan beraat ettirmesini olayladığında, Gülen başka bir hukuk savaşını daha kazanmıştı-bu kez Amerika Birleşik Devletleri'nde. Bir Federal Mahkeme, Amerikan İç Güvenlik Kurumu'nun ve Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'in Yeşil Kart başvurusunu "eğitim alanında olağanüstü yeteneklere sahip kişi" kriterine uymadığı için reddetmesi kararını, geri çevirmişti. Amerikan İç Güvenlik Kurumu Fethullah Gülen'i eğitim alanında bir uzman ya da bir eğitimci olarak değil, "çok büyük ve etkili bir dinci ve siyasi hareketin holdingler sahibi bir lideri" olarak tanımlamıştı.[51]
Gülen'in bu mahkeme kararıyla Amerika'da oturma izni alması Türk analistlerin komplo teorilerini beslese de, Amerikan hükûmeti Gülen'i yücelten bütün faaliyetlerin kendi hareketi tarafından finanse edildiğini belirtti. Gülen 18 Haziran 2008'deki duruşması için hazırlanan dosyasına çoğu ilahiyatçılardan ve kendisini ve örgütünü destekleyen Türk politikacılardan gelen 29 destek mektubu ekledi. John Esposito-Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Prince Alwaleed Bin Talal Center for Muslim-Christian Understanding'in direktörü-Fethullahçılardan büyük miktarlarda bağış aldıktan sonra, Gülen onuruna bir konferans sponsor etti ve Gülen'in savunma dosyasına eklenecek bir mektup yazdı. İki eski CIA çalışanı, George Fidas ve Graham Fuller ile Amerika'nın eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramowitz da Gülen için destek mektubu yazdı.
Mektuplar işe yaramış görünüyor. 16 Temmuz 2008'de Amerikan bölge yargıcı Stewart Dalzell bir genelge yayınladı. Bu genelgeyle Amerikan Göçmenlik Bürosu'nun Gülen'e 1 Ağustos 2008'e kadar, "olağanüstü kaabiliyetlere sahip bir yabancı" olduğu gerekçesiyle, çalışma izni vermesini telep ediyordu. Mahkeme, göçmenlik bürosu soruşturmacısının Gülen'in başarılarını ölçmek için sadece "eğitim alanı"nı kullanmasının bir hata olduğuna, ilahiyat, siyasi bilimler ve İslam araştırmaları alanlarının da göz önüne alınmasının gerektiğine karar verdi. Mahkeme, Amerikan Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi Yönetimi Temyiz Bürosu'nun Gülen'in eserlerinin "bilimsel" olmadığı yolundaki hükmünün de hatalı olduğu kanısına vardı. Bu kararın en büyük nedeni mahkemenin "bilimsel" kelimesini son derece muğlak bir şekilde yorumlamasıydı. Son olarak, mahkeme Gülen'in Amerika'da yaşamak isteyen kişilerde aranan "Birleşik Devletler'in menfaatinedir" zorunluluğunu da yerine getirdiği kararını verdi.[52]
İkametinin ardındaki hukukî mantık ne olursa olsun, ABD'nin Gülen'e oturma izni vermiş olması, Gülen hareketinin "Washington'ın AKP ve Fethullahçı yandaşlarına destek verdiği" imajını yaymaya devam etme gücünü verecek ve Türkiye, kuruluşunun yegane temeli olan laiklikten biraz daha uzaklaşacaktır.
Sonuçlar
Gülen pekçok dostun, bütün dünyayı dolaşan yoldaşlarının ve parayla satın alınmış gazeteci ve akademisyenlerin desteğinin verdiği keyfi çıkarıyor. Gülen'in faaliyetlerinden duyulan endişe, çoğu zaman Türk, Amerikan ve Avrupa medyası tarafından "paranoya" olarak sunuluyor, bu konudaki uyarılar ciddiye alınmıyor. Türkiye'nin başsavcısı AKP'yi laik anayasayı yok etmeye çalışmak suçundan dava ettiğinde, İslamcılara destek veren medya ile Batılı diplamat ve gazeteciler, davayı "anti-demokratik bir hukukî darbe" olarak yorumladılar.[53] Ama bu kaynakların büyük bir çoğunluğu, İslamcılıkla demokrasi arasında, laiklikle faşizm arasında bir dikotomi olduğu varsayımından yola çıkarak, Ergenekon tutuklamalarını da topa tuttular. İslamcı medya tarafından Türkiye'deki İslamcıların "reformcu demokratlar," modern, laik Türk aydınlarının ise "gericiler" olarak sunulmaya devam edilmesi, modern politikadaki en saldırgan ama maalesef etkili yalanlardan biridir.[54]
Türkiye'de dindar Müslümanların Ramazan'da oruç tuttukları için saldırıya uğradıkları görülmemiş bir olayken, son yıllarda bunun tam tersi pekçok olay yaşanmış, oruç tutmadıkları ya da içki içtikleri için pekçok Türk vatandaşı İslamcı saldırıların kurbanı olmuştur.[55] Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan Türk kadınları belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır.[56]
Batı dünyasında hâkim olan "dindar Müslümanlarla din-karşıtı laik Kemalistler arasındaki çatışma" imajının tam tersi, laikler dahil, Türklerin büyük bir çoğunluğu geleneksel ve dindar insanlardır ve kendilerini "önce Müslüman" olarak tanımlarlar.[57] Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını "Türk" olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, "Türk" olabilmenin tek yolunun "Müslüman" olmaktan geçtiği yolundadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye'de İslam'ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. Fethullah Gülen Türkiye'deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam'ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor.[58] Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri "İslam'ın camide tutuklu kılınmış olması"na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam'ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir. Türklerin büyük bir çoğunluğu, kısa bir zaman önce AKP liderlerinin laikliğin "din ve devlet işlerinin ayrımı" olarak tanımlanmasına nasıl karşı çıktıklarını çok iyi hatırlıyor. Gül-27 Kasım 1995 tarihinde The Guardian'da yaptığı mülakat dahil-laikliği her fırsatta aşağılamıştır. Türk İslamcıların yegane gayesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş prensiplerini ortadan kaldırmaktır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı liderleri Fethullah Gülen'in "hoşgörü" retoriğinin bir aldatmaca olduğunu görmemeye devam ettiği sürece, kendilerini "dinlere özgürlük diyaloğu"nun değil, "Türkiye'yi kim kaybetti?" sorusuna yanıt aramaya çalışan bir aşamanın kurucuları olarak bulacaklardır.
[1] Can Dündar, Milliyet (İstanbul), Haziran 21, 2007; Reha Muhtar, Vatan (İstanbul), Haziran 22, 2007. [2]Milliyet, Mart 10, 2008; Hürriyet (İstanbul), Mart 10, 2008. [3] Helen Rose Ebaugh ve Doğan Koç, "Funding Gülen-Inspired Good Works: Demonstrating and Generating Commitment to the Movement," fgulen.com, Oct. 27, 2007. [4] Merdan Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? (İstanbul: Siyah Beyaz Yayın, 2006), Nurettin Veren'in Kanaltürk'te verdiği söyleşilere dayanarak, Haziran 26, Temmmuz 3, 2006. [5] "Fethullah Gülen Is an Islamic Scholar and Peace Activist," International Conference on Fethullah Gülen, Erasmus University, Rotterdam, The Netherlands, Kasım 2007; J. J. Rogers, "Giants of Light: Fethullah Gülen and Meister Eckhart in Dialogue," The University of Texas, San Antonio, Tex., Kasım 3, 2007. [6] Söz gelimi, bk., Rogers, "Giants of Light"; USA Today, Temmuz 18, 2008. [7] Bülent Aras, "Turkish Islam's Moderate Face," Middle East Quarterly, Eylül 1998, s. 23-9. [8]Anadolu Ajansı (Ankara), Şubat 10, 1998. [9] "Muslim World in Transition: Contributions of the Gülen Movement" konferansında Mevlana Celleddin-i Rumi'den alıntıların yeraldığı broşürler dağıtılmıştır (London, Ekim 25 - 27, 2007). [10] Aland Mizell, "Clash of Civilizations versus Interfaith Dialogue: The Theories of Huntington and Gülen," KurdishMedia.com, Aralık 31, 2007; "Are Islam and Kemalism Compatible? How Two Systems Have Impacted the Kurdish Question?" Iraq Updates, Kasım 28, 2007. [11] Nurettin Veren'le Söyleşi, Kanaltürk, Haziran 26, 2006. [12]Ibid. [13]Sabah (İstanbul), Kasım 30, 2004. [14] Veren mülakatı, Kanaltürk, Haziran 26, 2006. [15]Cumhuriyet (İstanbul), Aralık 23, 2007. [16] Bayram Balcı, "Central Asia: Fethullah Gülen's Missionary Schools," Ekim 2001. [17] Merdan Yanardağ ile mülakat, Gerçek Gündem (İstanbul), Kasım 20, 2006. [18]Hürriyet, Nisan 11, 2008. [19] Erik-Jan Zürcher, "Kamermeerderheid Eist Onderzoek Naar Turkse Beweging," NOVA documentary, Temmuz 4, 2008. [20]Cumhuriyet, July 9, 2008; Netherlands Information Services, Temmuz 11, 2008. [21] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? [22] Adil Serdar Saçan, mülakat, Kanaltürk, Temmuz 3, 2006. [23] Ibid. [24] Samanyolu televizyonu, Ekim 13, 2008. [25] Söz gelimi, Michael Rubin, "Erdoğan, Ergenekon, and the Struggle for Turkey," Mideast Monitor, Ağustos 2008. [26] Yanardağ mülakatı, Gerçek Gündem, Kasım 20, 2006. [27]Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008. [28]"ŞOK! Tuğgeneral Münir Erten'den ŞOK açıkklamalar!" Ekim 27, 2008'de ulaşıldı. [29] "Şok Video! Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci," Ekim 27, 2008'de ulaşıldı. [30]Vakit (İstanbul), Haziran 14, 2008. [31]Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008. [32]BBC News, Şubat 4, 2008; Frank Hyland, "Investigation of Turkey's 'Deep State' Ergenekon Plot Spreads to Military," Global Terrorism Analysis, Jamestown Foundation, Temmuz 16, 2008. [33] Reuters, Mayıs 1, 2008; Sendika.org, Labornet Turkey, Mayıs 1, 2008; Vatan, May 1, 2, 2008; Milliyet, Mayıs 1, 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 1, 2, 2008 [34]Vatan, Mayıs 2, 2008; Milliyet, Mayıs 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 2, 8, 2008. [35]Hürriyet, Şubat 28, 2008. [36]Milliyet, Mayıs 14, 2008. [37] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? [38] "Turkish Judiciary at War with AKP Government to Defend Its Independence," MEMRI Special Dispatch No. 1520, Mart 27, 2007. [39] "The AKP Government's Attempt to Move Turkey from Secularism to Islamism (Part I): The Clash with Turkey's Universities," MEMRI Special Dispatch No. 1014, Kasım 1, 2005; "Professor from Van University in Turkey Commits Suicide after Five Months in Jail without Trial," MEMRI Special Dispatch No. 1025, Kasım 18, 2005. [40]Zaman (İstanbul), Nisan 18, 2008. [41]Odatv.com, Mayıs 30, 2008; Hürriyet, Haziran 13, 2008; Akşam (İstanbul), Haziran 16, 2008. [42]Radikal (İstanbul), Nisan 7, 2008. [43]Hürriyet, Ekim 21, 2008. [44]Hürriyet, Mayıs 14, 2008. [45]Hürriyet, Eylül 7, 8, 9, 10, 11, 12, 2008. [46]Milliyet, Temmuz 14, 2008; Cumhuriyet, Temmuz 15, 2008 [47] ATV, Haziran 18, 1999. [48] ATV, Haziran 18, 1999. [49] ATV, Haziran 18, 1999; "The Upcoming Elections in Turkey (2): The AKP's Political Power Base," MEMRI Inquiry and Analysis No. 375, Temmuz 19, 2007. [50]Sabah, Ocak 2, 3, 2005. [51] "Fethullah Gülen v. Michael Chertoff, Secretary, U.S. Dept. of Homeland Security, et a
Karayalçın kampanyasının sol seçmen ayağında hiçbir problem yoktur, sol anakara doymuştur, bundan sonra yapılması gereken “sağ anakara” ya ilişkin propaganda atraksiyonlarıdır
Yerel seçimlere günler kaldı Ankara bu seçimin kıran kırana yaşandığı yerlerin başında geliyor, Gökçekli, Karayalçınlı ve son ataklarıyla Mansur Yavaşlı üçlü bir yarış var. Bu yarıştan Karayalçın’ın kazanarak çıkması, 15 yıldır Ankara’yı ilkel politikalarla yöneten Gökçekten kurtulmanın tek yolu, en gerçekçi olasılığı. Bu nedenle Karayalçın’ın yürüttüğü kampanyaya ilişkin değerlendirilmesi dileğiyle bazı eleştiriler ve önerilerim olacak;
1. tespit; Melih Gökçek, Karayalçın popülaritesini “demoklesin kılıcı” gibi sağ seçmen üzerinde tutarak sağ seçmendeki “birleşme refleksini” tetikliyor. Her seçimde sağda ağırlık merkezi olmayı başarıyor ve kazanıyor. 2. tespit; Dışsal nedenlerle (MHP-Gökçek çatışması, Altınok’un istifası, 15 yılın yıpranmışlığı, Kılıçtaroğlu tartışması) bu birleşme refleksinde kısmi zayıflama yarattı. Bu zayıflama sağ da mobil seçmen sayısını arttırdı. 3. tespit; Ankara Büyükşehir Belediyesi mücavir alanlarının genişletilmesi, sağ sol seçmen oranını %35-%65 skalasına taşıdı. En az üç kitlesel, diri, iddialı sağ partinin girmeyeceği her yerel seçimde solun işi Ankara’da kat be kat zor olacak. 4. tespit;Sol istisnasız tümüyle Karayalçın ismi üzerinde uzlaştı.
Tüm bu tespitlerden yola çıkarak aşağıdaki değerlendirmelere ulaşmak mümkündür;
Karayalçın’ın başından beri ortaya koyduğu “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” yaklaşımı “sol anakara” ile sınırlı kaldı. Sağ seçmeni de kapsayacak bir yaklaşıma, siyasi dile, propaganda söylemine dönüştürülemedi. Oysa Karayalçın’ın “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” yaklaşımı sağ seçmeni de kucaklayacak, birliğe katacak bir propaganda söyleminde ete kemiğe bürünseydi şu anda farklı bir noktada olunurdu. Karayalçın’ın ana seçim sloganı yanlış belirlendi; “BİZ HAZIRIZ”, “SİZ HAZIRMISINIZ ?” Karayalçın’ın vizyonuna ve “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” temel konseptine uygun bir ana slogan değil, nitekim bırakın ortalama seçmeni aktif kampanya katılımcıları nezdinde bile gerekli etkiyi yaratmadı, kampanyaya pozitif bir etkisi olmadı. Bunun iki nedeni var birincisi, sloganda kullanılan “BİZ” ve “SİZ” vurgusu ayrıştırıcı, ikircikli bir yaklaşımı içeriyor. “Biz” ve “siz” üzerinden yürütülen ayrıştırıcı dil, negatif bir etki yaratıyor. İkincisi ise Bu seçimde Ankara’lı seçmen acaba Ankara Belediye Başkanlığı’na hazır mıyım? diye tereddüt içindedir onlara “BİZ HAZIRIZ” diyerek mesaj verelim, kafalarındaki kuşkuları giderelim demesi gereken en son aday Karayalçın olsa gerek. Bu acemice bir yaklaşım olmanın ötesinde temel bir yanlıştır. Kampanyanın ve adayın özgüven zafiyeti içinde olduğuna ilişkin bir izlenim yaratıyor. Karayalçın’ın bek raundu bu mesajı kitlelere verme kaygısı taşımaması için yeterli nedendir. Mesaj kitleler de var olan kuşkuları gidermeye yönelik olmalıdır, laf olsun diye verilmemelidir . Bu ana sloganın kitlelerde yeterli karşılığı bulamaması, güdük kalması, sivil inisiyatiflerin yaratıcılıkları ile ortaya çıkarttıkları bazı sloganların kampanyanın ana sloganıymış gibi seçmen tarafından algılanmalarına neden oldu. Bu yanılsamaların da kampanyaya olumsuz etkileri var. Örneğin, “SOLA ÇEK, GÖKÇEK GİDECEK” sloganı sivil bir inisiyatif tarafından ortaya konuldu, stikırlarla sokaklara yapıştırıldı, etkinliklerle medyada çokça yer aldı. Adeta ilk kullanıldığı dönemde kampanyanın ana sloganı gibi algılandı. Oysa bu yanılsama “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ” ana fikrinin “sol anakarya” sıkışmasına neden oluyor. Eğer ana propaganda sloganı seçmende ciddi bir etki yaratsaydı, bu sivil inisiyatiflerin yaratıcılıkları, kampanyanın birer rengi olarak kalır ve hedef kitlelerini motive edebilirdi. Fakat ana sloganın etkisizliğinden, silikliğinden dolayı öne çıkmaları, oylarını almak zorunda olduğumuz Ankaralı mobil sağ seçmene ideolojik bir şablonla, slogan düzeyinde bir sol söylemle seslenmek anlamına geliyor ki bu da kampanya da yapılması gereken en son şey olmalıdır. Karayalçın kampanyasının sol seçmen ayağında hiçbir problem yoktur, sol anakara doymuştur, bundan sonra yapılması gereken “sağ anakara” ya ilişkin propaganda atraksiyonlarıdır. Seçimlerde son 10-15 gün seçmen algısının en açık olduğu ve/fakat siyasi mesaj taarruzuna en fazla maruz kaldıkları dönemdir. Bu hem avantaj hem de dezavantajdır. Bu son propaganda dönemine KARAYALÇIN kampanyası çok temel yapısal değişikliklerle girmelidir. Yukarıda ifade ettiğim hususların tümü göz önünde bulundurularak yeni bir ana slogan tedavüle sokulmalı ve onu bütünleyen, destekleyen etkisini arttıran anlam ve amaç bütünlüğü taşıyan yeni mesajlar seçmene verilmelidir. proje düzeyinde alabildiğince solcu ve toplumcu ama kitlelere iletimde ideolojik şablonlardan ve sloganlardan alabildiğine uzak bir yaklaşım sergilenmelidir.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Denizli’de partisinin mitingine katılan vatandaşlara teşekkür ederek, "Sizler bu meydanları doldurarak aslında Denizli’ye sahip çıkıyorsunuz, onun ötesinde Türkiye’ye sahip çıkıyorsunuz" dedi
CHP lideri Deniz Baykal, partisinin Özay Gönlüm Meydanı’ndaki mitinginde yaptığı konuşmada, vatandaşların alana, "sadece dinlemeye değil, birilerinin kulağına bir şeyler fısıldamaya" geldiğini ifade etti. Kimsenin Denizli’yi, Türkiye’yi sahipsiz sanmaması gerektiğini söyleyen Baykal, şöyle konuştu: "Buraya böyle güçlü bir şekilde katılmış olmanızın eminim bir amacı vardır. Siz buraya sadece dinlemeye değil, bana öyle geliyor ki birilerinin kulağına bir şeyler söylemeye geldiniz. Dile getirmek istediğiniz bir şeyler var. Bir derdiniz, bir bekleyişiniz, bir umudunuz var. Öyle mi? Merak etmeyin sizi çok iyi anlıyorum. Sizler bu meydanları böyle doldurarak aslında Denizli’ye sahip çıkıyorsunuz. Onun ötesinde Türkiye’ye sahip çıkıyorsunuz." Baykal, Denizli’nin gönlünde çok özel bir yeri olduğunu anlatarak şunları kaydetti: "Denizli Anadolumuzun içinden kalkınma mücadelesini kendi imkanlarıyla büyük başarıyla vermiş, sanayileşmesini, ekonomik ilerlemesini, tarımda atılım yapmasını, turizmde atılım yapmasını, ulaştırma sektöründe atılım yapmasını kendi çabalarıyla gerçekleştirmiş, her yere örnek olan, hepimizin iftihar ettiği, göğsümüzü kabartan bir kentimiz." Denizli’nin yetiştirdiği insanlarla ve başarılarıyla Türkiye’ye, dünyaya örnek bir yer olduğunu anlatan Baykal, şöyle devam etti: "Denizli Anadolu kaplanlarının öncüsü. Ege’nin kaplanı Denizli. Buraya, Türkiye Denizli gibi olacak, Orta Anadolu böyle olacak. Bizim insanımız bunu başarıyor duyguları içinde geldik. Bu anlayışla buradayım. Ama size de sormak istiyorum. Ben böyle görüyorum da. Acaba siz nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz nasıl, gidişat nasıl gidişat? Keyfiniz nasıl, kazancınız yolunda mı? Masrafınız, geliriniz birbirini tutuyor mu? Ay sonunda, yıl sonunda bütçeyi denkleştirebiliyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu... Nasıl olur, burası Denizli. Yani en verimli ovalar burada, pamuk burada. İncir burada, üzüm burada, zeytin burada, kestane burada. Buğday burada, pancar, tütün burada. Yok mu artık?" Baykal, Ege’nin Anadolu’nun en bereketli, verimli topraklarının, en çalışkan çiftçisinin burada olduğunu ifade ederek, şunları söyledi: "Allah buraya her nimeti vermiş. Yani böyle bereketli topraklar üstünde, Denizli’de çiftçinin boynu bükük mü? O da mı şikayetçi? Niye öyle oldu, Denizli’nin bereketi mi kaçtı? Toprağımız verimli olmaktan çıkımıverdi? Mümbit toprak olmaktan mı çıktı, ne oldu? Yoksa siz işi tembelliğe mi vurmaya başladınız? Hafif tembellik mi başladı? Yani tarlayı unutmaya mı başladınız, toprağa sırtınızı mı döndünüz? Biraz keyfe mi vurdunuz, ne oldu? Yok öyle de değil... O zaman ne oldu Denizli’ye bereketine, verimliliğine, zenginliğine ne oldu o zaman? Gerçekten bu anlaşılması güç bir manzara. Böyle bir büyük zenginlik diyarında bu şikayeti almak çok düşündürücü."
“ÇİFTÇİYİ YOK SAYARAK KALKINMA OLUR MU?"
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Toprağı çökerterek, tarımı ihmal ederek, çiftçiyi yok sayarak kalkınma olur mu?" dedi. Genel Başkan Baykal, Özay Gönlüm Meydanı’nda partisinin düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada, Denizli’nin en güzel pamuğu yetiştiren illerin başında geldiğini belirtti. Tekstil sanayisinin de kentte gelişmiş olduğunu ifade eden Baykal şöyle konuştu: "Ne oldu o pamuğa, pamuk ekmiyor musunuz artık? Niye ekmiyorsunuz? Bu sene pamuğu kaça verdiniz, 650’ye verdiniz. Geçen sene kaça verdiniz, 800’e öyle mi? Güzel, işte pamuğu ucuzlatmışsınız, şikayetiniz mi var? Pamuk inmiş herhalde gübre de inmiştir değil mi? İnmedi mi? Mazot inmiştir o zaman. O da mı inmedi? İlaç inmiştir, yani ne oldu? Gübre, mazot, ilaç fiyatları arttı ancak pamuk fiyatı düştü. Mazot, ilaç arttı, pamuk indi öyle mi? Yanlış asansöre mi binmişler? Pamuk inen asansöre, gübre çıkan asansöre binmiş. Sonuç ne? Pamuk yetiştiren Denizlili çiftçinin boynu bükük öyle mi?"
"PAMUK ÜRETİLMEZSE TEKSTİL TEHLİKEYE GİRER" Deniz Baykal, çiftçilerin pamuk ekemediğini ancak Yunanistan’dan pamuk ithal edildiğini ifade ederek, şunları söyledi: "Pamuk ekmiyorsunuz ama ne oluyor? Yunanistan’dan Türkiye pamuk ithal ediyor değil mi? Şimdi size soruyorum. Yunanistan’ın toprağı daha mı bereketli, çiftçisi daha mı iyi biliyor? Sen Denizli’nin ovasında yetiştirip niye satamıyorsun niye? Yoksa Yunan hükümeti, Yunan çiftçisini destekliyor da Türk hükümeti Türk çiftçisini desteklemiyor mu? Peki akılsızlığından mı destekliyor Yunan hükümeti? Yani neyin doğru olduğunu bilmediği için mi destekliyor? Bizimki çok bildiğinden mi desteklemiyor? Bizimki niye desteklemiyor? Bizimki Türk çiftçisini desteklemiyor da Yunan çiftçisini mi destekliyor yoksa, değil mi? O anlama mı geliyor, şimdi bu iyi bir politika mı? Bu Türkiye’yi kalkındırır mı? Çiftçiyi, pamuğu, Denizli’yi bıraktım, 70 milyonun yararına bir politika mı bu? 70 milyon bundan refah, kalkınma elde eder mi? Dünyada iddialı bir tekstil ülkesiyiz. Tekstilimizin pamuğunu kendi topraklarımızdan üretemezsek tekstil üretimimizi de tehlikeye atmış olmaz mıyız? Bunun neresi doğru?"
"KALKINMANIN TEMELİ TARIM" Deniz Baykal, kalkınmanın bir bütün olduğunu ve temelden başladığını belirterek, şunları söyledi: "Bina yaparken de temelden başlar, temel sağlam olacak. Temel ne? Temel bankacılık mı, sanayi mi? Temel ticaret mi, hayır, temel ne, tarım, çiftçilik, toprak, köylü köylü, Anadolu. Kalkınma tarıma dayanırsa, toprağa dayanırsa... Türkiye gibi büyük bir ülke, dünyanın en büyük ülkelerinden biri. Burada toprağı çökerterek, tarımı ihmal ederek, çiftçiyi yok sayarak kalkınma olur mu?" Buğdayın da ithal edildiğini söyleyen Baykal, şöyle devam etti: "Rusya’dan, Bulgaristan’dan ithal ediyoruz. Girdi fiyatları katlanarak artıyor, mahsul fiyatları yerinde sayıyor hatta düşüveriyor. Prim vereceklerdi, doğrudan gelir desteği kalktı. Bu sene bunu azalttılar. 16 lira veriyorlardı onu azalttılar. Şimdi bir de yüzde 10-15’ini keserek veriyorlar. Çiftçiye verilen pamuk, üzüm priminin yüzde 10’unu keserek veriyorlar. Nereye gidiyor diye sorduğunuzda da inandırıcı cevap vermiyorlar. Çiftçimiz taban gübresini atamadı. Şimdi üst gübreyi de atamıyor. Böyle tarımı desteklemek olur mu? Tarıma verilen desteği azalttın. Çiftçimize gerekli barajları yapmıyor, bitirmiyor, sulama imkanı vermiyorsun. Çiftçimiz de elektrik tüketerek kuyu kazıyor buradan suluyor ama çiftçinin kullandığı elektriğe kilovatsaat başına uygulanan fiyat sanayiye uygulanandan daha fazla. Sanayiye destek veriyorsun buraya vermiyorsun." -TEDBİR PAKETLERİ- Deniz Baykal, hükümetin açıkladığı tedbir paketlerini eleştirerek, şunları kaydetti: "Paketler açılıyor, ’can suyu’ diyorlar. Sıfır faizli KOBİ kredisi. Onlar da bunu kullanamıyorlar ya Bağ-Kur’a, SSK’ya borcu var. Başka takıntıları var. Başka şartlar aranıyor. KOBİ’ye ’ihracat yapacaksın’ diyor. İhracatı yapanı var, yapamayanı var. Yapamayan krediyi alabilir mi? Orası için bir şeyler düşünmüşler ama çiftçi için can suyu lazım değil mi? Sıfır faizli kredi lazım değil mi? Onlara bunları düşünüyorsun. Buraya niye düşünmüyorsun? Şimdi tablo bu." Esnafın da durumunun iyi olmadığını ifade eden Baykal, şunları söyledi: "İşsizlik rakamları var. ’Kapanmayanları çalışıyor zannetme’ diyorsunuz değil mi? ’Dostlar alışverişte görsün, işime gidip geleyim diye açıyor ama giren çıkan bir şey yok’ diyorsunuz değil mi? O zaman emeklilerin durumu iyidir. Bilhassa Bağ-Kur’luların. Niye şikayet ediyorsunuz, yüzde 4 zam verdiler. Yani diyeceksiniz ki ’eskiden emekli parasını aldığı zaman eşiyle birlikte ay sonunu bulmaya çalışırdı şimdi oğlu işten atıldı’. Çocuklara okullarda yakacak parası istiyorlar, temizlik parası istiyorlar. ’Yükümüz arttı’ diyeceksiniz gibime geliyor. Avrupa’daki emekliler atlıyor uçağa dünyayı geziyor, siz gitmiyorsunuz. ’Siz geziyi bırakın’ diyorsunuz ’Biz kahveye çıkamıyoruz kahveye’..."
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Türkiye’nin krize girdiğini ve tedbir alınması gerektiğini söylediğini belirterek, "7 ay geçti benimle laf dalaşı yaparak ’Kendin söyle’ diyor, söyleyince de kavga çıkarıyor. Söylediğimiz tedbiri 2 hafta sonra uyguluyor. Bunların ampulü geç yanıyor, geç" dedi. Genel Başkan Baykal, partisinin Denizli Özay Gönlüm Meydanı’nda düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada, sağlığın paralı hale dönüştürülmeye çalışıldığını, bunun gerisinin seçimlerden sonra geleceğini söyledi. Konuşmasında işsizliğe değinen Baykal, Denizli’de işsiz vatandaş olup olmadığını sorarak, şunları kaydetti: "Peki başbakan bunlara diyor ki ’Kriz yok, tutturmuşlar konuşuyorlar’ diyor. ’Kriz yok’ diyor, ’Bu boş laf’ diyor. Dünyada işsizlikte ikinciyiz. Sanayinin çökmesi en çok bizde. Birinci ya da ikinciyiz. Tarım zaten perişan. Başbakan ’Kriz yok, teğet geçti’ diyor. Geçenlerde bir köylü arkadaşımız bana dedi ki ’Bu teğet dediğin ne, ben bilmiyorum’ dedi. Ben sana kriz ne yaptı anlatayım. Böğrümüzden girdiler, sırtımızdan çıktılar. Öyle mi oldu?" Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "Kriz yok" dediğini ve tedbir almadığını ifade eden Baykal, şöyle konuştu: "Tedbir alınmaz mı? Bütün dünya tedbir alıyor. Bunu her yerde söylüyorum. İşsizlik, ekonomik sıkıntı. Geçenlerde bana ’Bir çare biliyorsan söyle’ dedi. ’Uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm’ dedi. ’Siyasi hayatını bitir’ diyen yok. Kriz var ama benim de kafamda çözüm var. İster uygularsın, ister uygulamazsın. O senin bileceğin iş. Şimdi bunu böyle söyleyince ben ertesi günü 7 tane madde söyledim. ’Al sana çare’ dedim. Bir gün sustu, ertesi gün bir kızgın çıktı ortaya. Bana veriyor, veriştiriyor. En ağır ifadelerle hakaret ediyor. ’Git ehlinden öğren’ diyor. Kendisi biliyor da biz bilmiyoruz. ’Sen iktidar değilsin, 40 fırın ekmek yemen lazım’ diyor. ’Sen işine bak’ diyor. Benim işim bu. Kaba bir üslupla, ağır ifadelerle konuşunca ertesi gün çıktım ağzının payını verdim. 2 hafta sustu, 3’üncü hafta benim 7 önerinin içinden 2’sini seçti, uygulamaya başladı. Uygulayacaksan kardeşim niye bu kadar gecikiyorsun? Sen bunu sormadan, 2008’in eylülünde söyledim. Krize girdiğini gördük Türkiye’nin, tedbir alması gerektiğini söyledim. 7 ay geçti benimle laf dalaşı yaparak, ’Kendin söyle’ diyor. Söyleyince de kavga çıkarıyor." Söyledikleri tedbirlerin 2 hafta sonra uygulandığını belirten Deniz Baykal, "Bunun ampulü geç yanıyor, geç. Onun ampulü yanıncaya kadar olan millete oluyor. İş yerleri kapanıyor, insanlar işsiz kalıyor. Esnaf bunalıyor. Kardeşim, piyasayı hareketlendir. Bizim önerilerimizi uyguladılar da piyasa hareketlendi. Onları da uygula, esnafın da yüzü gülsün, çitçinin de yüzü gülsün, kredi kartı borçlularının da yüzü gülsün. Hepsine yönelik teklif yaptık ortada, al uygulama. Biz söyledik diye kenarda duruyor, bir süre sonra uygulamaya başlıyor. Kardeşim, gecikme, ampulün hızlı yanıversin. Bak söylüyoruz hemen gereğini yapıver" dedi.
"VARLIK İÇİNDE YOKLUK" Baykal, ekonomik krizi başından beri anlattıklarını, çarelerini ifade ettiklerini kaydederek, vatandaşın yokluğunun varlık içinde yokluk olduğunu savundu. "Sizde yokluk var da hükümette varlık var, varlık. Yani hükümet varlık içinde, hükümette para çok. Büyük para harcıyorlar öyle değil mi?" diyen Baykal, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir hükümetin bu kadar para bolluğu içinde olmadığını öne sürdü. Baykal, "Bu hükümet 7 yılda, gelmiş geçmiş bütün cumhuriyet hükümetlerinin 80 küsur yılda aldıklarından daha fazla borç para almıştır. Borç para kimin borcu? Milletin borcu. Milletin sırtından borç aldın. Ne kadar borç aldın? Atatürk’ün, İnönü’nün, Celal Bayar’ın, Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın, Erbakan’ın, aradaki hükümetlerin tümümün 80 küsur yılda hep beraber aldıkları borçtan daha fazla borcu, 7 yılda tek başına bu hükümet aldı" dedi. 2002 yılında Türkiye’nin borcunun 220 milyar dolar, şimdi ise 500 milyar dolar olduğunu ifade eden Baykal, şunları kaydetti: "Aradaki fark 280 milyar dolar. 220’yi 80 yıllık bütün hükümetler kullanmış. 280’i bunlar kullanmış. Şimdi düşünün bakalım. 220 milyar doları kullanan gelmiş geçmiş hükümetler neler yaptı bu Türkiye’ye? Devraldıkları Türkiye’nin yolu, asfaltı, demir yolu, limanı, fabrikası, şekeri, çimentosu, ipliği, dokuması, iğnesi, demiri, çeliği, otomobili yok, bir şeyi yok. Sadece bağımsızlığını kurtarmış bir Türkiye. Anadolu’yu düşmandan temizlemiş bir Türkiye, o kadar. O Türkiye’yi aldılar üstelik de çoğu kez borç para bulmadan yollar, limanlar, santraller yaptılar. Keban’ı, Atatürk Barajı’nı yaptılar. Demir çelik fabrikalarını, Karabük’ü, Ereğli’yi, İskenderun’u yaptılar. Rafinerileri, petrokimya tesislerini yaptılar. TÜPRAŞ’ı yaptılar. Türkiye’de ne varsa aklınıza gelen, uçaklarımızdan silahlı kuvvetlerimizden donanmamıza, üniversitemize kadar bütün Türkiye’yi yaptılar. Ne kadar borca sebep oldular? 220 milyar dolar borç."
"KÜÇÜLEN TÜRKİYE DÖNEMİ GELDİ"
"Bunlar 7 yılda 280 milyar dolar borç yaptılar, peki bunlar ne yaptılar?" diye soran Baykal, şöyle devam etti: "Demir çelik fabrikalarının yanlarına bir tane eklediler mi? Bir tane rafineri koydular mı, bir petrokimya tesisi koydular mı? İş verecek fabrikalar, sanayiler, işletmeler kurdular mı? Bacaları tüttürdüler mi? Ne yaptılar? Türkiye kalkınan Türkiye’ydi. Şimdi küçülen Türkiye dönemi geldi. Şimdi fabrikalar kapanıyor. O borcu aldılar, sadece o mu, eldekileri avuçtakileri de sattılar. Atatürk’ün, İnönü’nün, Celal Bayar’ın yaptığı fabrikaları satmadılar mı? Onu da satıp harcadılar. Yani bu yokluk var ya sizin bahsettiğiniz, darlık, bir yerde de bolluk var, bolluk. Bir yerde de varlık var. Orada varlık ve bolluk, burada darlık ve yokluk. Tamam mı, olay bu. Bir de ayrıca bunlar hep yanlış yönetimin sonucu değil mi? Bu kadar parayı bunlar alıp da gösterişe, lükse, yolsuzluğa kaptırmasalardı da gerçekten memleketin ekonomik kalkınması, sanayileşmesi, tarımın genişlemesi, barajın yapılması, sulamaların genişlemesi için harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Bu kadar para halk için, kalkınma için harcansaydı bugün bambaşka Türkiye olurdu. Şimdi manzara bu."
YOLSUZLUK Türkiye’de yolsuzluk olduğunu, şimdi Türkiye’de bulunan yolsuzluğun tarihin hiçbir döneminde yaşanmadığını savunan Baykal, eskiden yolsuzluk yapan kişilerin mahcubiyet içinde olduğunu kaydetti. Eskiden yolsuzluğu bireylerin yaptığını bildiren Deniz Baykal, şunları kaydetti: "Eskiden yolsuzluğu kişiler yapardı ve yaptığı işin ayıp olduğunu da bilirdi. Onun mahcubiyeti, suçluluğu, ezikliği içinde olurdu, pek ortalığa çıkmazdı. Şimdi Türkiye yolsuzlukta çağ atladı, çağ. Çiftçimiz, esnafımız, emeklilimiz, ekonomimiz çağ atlamadı ama yolsuzlukta çağ atladık maşallah. Yolsuzluk artık ferdi, kişisel bir olay değil. Yolsuzluk artık cemaatle yapılıyor, topluca yapılıyor. Yani 40-50 kişi bir araya geliyor, bir başkan, muhasebeci seçiyorlar, kurye seçiyorlar, teşkilat kuruyorlar. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı, yolsuzluk şirketleşmiş, yolsuzluk dernekleşmiş. Şimdi yolsuzluk mevzuatla, yönetmelikle, tüzükle yapılıyor, kanunla yapılıyor, iktidar himayesinde yapılıyor."(aa)
Sevgili Manisalılar, Manisa’da bu büyük buluşmada sizlerle bir arada olmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Sizleri özlemiştim, sizlerle bir arada olmayı çok istiyordum. Bugün kısmet oldu. Manisa’da bir kez daha böyle görkemli, büyük bir mitingde bir aradayız. Bundan kıvanç duyuyorum. Sizleri böyle inançlı, coşkulu, heyecanlı ve Cumhuriyet Halk Partisine kulağını vermiş, gözünü dikmiş vaziyette görmekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın, sağolun.
Manisa Türkiye’mizin gözbebeği. Türkiye’mizin en verimli topraklarının yer aldığı bir kentimiz, bir ilimiz. Kendi başına bir ülke Manisa. Toprağı ile, Gediz’iyle, ovalarıyla, bilinçli çiftçisiyle dünyanın en güzel ürünlerini yetiştirmesiyle, Anadolu’muzun, tarımımızın, çiftçimizin, köylümüzün gözbebeği bir yer Manisa. Bu dünyanın en güzel topraklarında yaşayan, çalışan, o topraklarda üretim yapan insanlarla bir arada olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Manisa Türkiye’nin en büyük zenginliği. Manisa Türkiye’nin en büyük gücü. Manisa sadece Türkiye’de değil, dünyada tarım konusunda en iddialı olacağımız yerlerin başında geliyor. Tarımda öyle, sanayide öyle, hizmet sektöründe öyle. Her alanda Allah en büyük nimetleri size bahşetmiş. Ne mutlu Manisa’ya. Her şeyin en güzeli burada. İnsanı da elbette en çalışkan, en üretici ve en bilinçli insan. Osmanlı İmparatorluğuna şehzadeler yetiştirmiş, bir büyük imparatorluk geleneğinden gelmiş, siyaseti her yönüyle denemiş. Bizim milli mücadelemizde en şerefli görevleri yerine getirmiş. Demokrasiye geçişimizde en güzel demokrasi örneklerini vermiş, memleket için hayırlı neyse daima onun peşine düşmüş. Bazen bir partiyi tutmuş başa getirmiş. Bazen olmadı yanlış yapıyorsun in aşağı demiş yenisini tutmuş getirmiş. Demokrasi bilinci yüksek bir yer Manisa’da.
Böyle bir Manisa’da sizlerle bir arada olmaktan, böyle muhteşem bir toplulukla bir arada olmaktan gerçekten büyük mutluluk duyuyorum. Buraya gelen bütün Manisalıları hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden hepinize, partilisine, partisizine, AKP’lisine, MHP’lisine, tarafsızına, Cumhuriyet Halk Partilisine, bütün Manisalılara yürekten, gönülden teşekkür ediyorum. Şeref verdiniz, hoşgeldiniz.
Sevgili Manisalılar, nasılsınız iyi misiniz? Yani ben duygularımı, düşüncelerimi söyledim. Birazda size soralım bakalım siz ne alemdesiniz. İyi misiniz? İşleriniz, keyfiniz nasıl? İşleriniz yolunda, keyfiniz yerinde mi? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Alacaklar, borçlar tahsil ediliyor mu? Geliriniz, gideriniz dengede mi? Açık mı veriyoruz, yoksa gelir mi fazla? Gelir fazla gider az mı? Tersi ha? Ya bu nasıl Manisa? Dünyanın en güzel Manisa’sı bu. En verimli Manisa’sı bu. Tarımın en güzelinin yapıldığı Manisa bu. Var mı daha bir başka Manisa? Var mı bir başka Gediz Ovası. Var mı bir başka Gediz? Var mı? Ne bu hal? Yoksa siz çiftçiliği unuttunuz mu? Tarımı unuttunuz mu? Yoksa tembelleştiniz mi? Çalışıyorsunuz, emek veriyorsunuz. Ama sonuç gene böyle öylemi? Ne oldu o Manisa’nın güzelim üzümüne? Üzümde mi kurtarmıyor? Üzümde kurtarmıyor mu? Zeytin kurtarıyordur o zaman. Zeytinde kurtarmıyor. O zaman tütün kurtarıyordur. Tütünde mi kurtarmıyor? Ne oldu onlara? Dünyanın en büyük nimetleri bunlar değil mi? Yani diyorsunuz ki bu iş hükümet işi diyorsunuz. Sen bırak Manisa’yı diyorsunuz. Manisa’nın ovasını, Gediz ovasını bırak diyorsunuz. Bizde onların hepsi var diyorsunuz. Çalışkan Manisalı çiftçi var diyorsunuz. Sen bana hakkımı verecek bir hükümet bul diyorsunuz değil mi? Öylemi? E o hükümeti beraber bulacağız değil mi? Yani size de görev düşüyor. Birlikte yapacağız bu işi. Sevgili Manisalılar, bakın yıllardır bu meydanlarda bunları konuşuyoruz. Şimdi gerçekler daha iyi ortaya çıktı. Hep bunu anlatmaya çalışıyorduk. Hep buna dikkati çekiyorduk.
Üzümü konuşuyorduk değil mi? Şimdi üzüm kaça gidiyor şu sırada? 1.400 daha damı aşağı? 1.300’e gidiyor şuanda. Mayıs’ta kaçtı? Geçen sene kaçtı? Üzüm düşmüş 1400’e, 1300’e. 300 demeye dilim varmıyor. 1 diyorsun. Yapmayın. Ben 9 numarayı konuşuyorum canım. Peki o üzümü elde etmek için yaptığınız masraflar bir önceki yıla göre azaldı mı arttı mı? Mesela göztaşı ne oldu? Arttı mı? 3 katı arttı galiba değil mi? Akaryakıt %100 arttı, ilaç arttı değil mi? Peki üzümcünün hali bu. Zeytincinin hali ne? Zeytin nasıl, zeytin kaça? 2 milyon. 2’nin altına indi, 1 milyona indi. 2002’de kaçtı zeytin? Zeytinyağı ne kadar? 5 milyon, 4 milyon. Onun masrafı azaldı mı? Yani bu işi nasıl döndürüyorsunuz sevgili Manisalılar? Dönmüyor. Tütün ne oldu, kota kalktı mı? Şimdi Amerikan firmasına sözleşmeli çiftçilikle tütün mü yetiştiriyorsunuz? Bu iyi bir tablomu? Bu memleketin kalkınmasına yardımcı olacak bir politikamı? Bu politikanın arkasında ne yatıyor? Bu politikanın arkasında tarıma sırt dönme politikası yatıyor. Tarımı ayak bağı sayma, tarımı engel sayma, çiftçiliği küçük görme, çiftçilikle bir yere varılmaz deme anlayışı yatıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, dünyanın bütün kalkınmış ülkelerinde tarımı en zengin ülkeler bile ayağa kaldırmak için destekliyor. Tarımın desteklenmediği bir ülke yok. Avrupa’da destekleniyor, Amerika’da destekleniyor, Japonya’da destekleniyor. Biz desteklemiyoruz. Biz ne yapıyoruz? Gümrüğü açıyoruz. Manisa’da pamuk yetişirdi ne oldu pamuk? Gediz ovasında pamuk vardı, ne oldu o pamuk? Şimdi Yunanistan’dan pamuk ithal ediyoruz. Yunanistan pamuğu bilmezdi, pamuk deyince akla Çukurova, Ege gelirdi. Şimdi Çukurova, Ege pamuk ekemez, pamuktan kazanamaz hale geldi. Pamuk tarlaları bozuldu, bırakıldı şimdi Yunanistan kendi topraklarında çiftçiliğe başladı, pamukçuluğa başladı. Ürettiği pamuğu Türkiye’ye satıyor. Orası pamuk üretiyor, pamuk üreten Yunanlı çiftçi kazanıyor, zenginleşiyor. Yunan ekonomisi güçleniyor. Yunan ekonomisi de bundan kazançlı çıkıyor. Pamuğunu ekmeyen Anadolu’daki pamuk üreticisi, çiftçi perişan oluyor. Pamuğunu ithal etmek zorunda kalan Türk ekonomisi bundan zarar görüyor. Bu iyi bir politikamı? Tarımı ithalat kapılarını açarak içerde ezdirmek, köylüyü, çiftçiyi ezdirmek doğru politika sayılabilir mi? Hangi millet ezdiriyor kendi çiftçisini. Üretimini hangi ülke cezalandırıyor. Biz ekmeyeceğiz. Ne yapacağız? İthal edeceğiz.
Bakın Türkiye’de pancar ekim alanları fiilen ortadan kaldırıldı, pancar işi bitirildi. Ne geldi yerine? Mısır ekimi geldi. Türkiye’nin en verimli alanları mısır ekimine açıldı. Gediz ovası mısıra açıldı değil mi? Bunun arkasında ne yatıyor? Bunun arkasında Türkiye’nin şeker politikasının yanlışlığı yatıyor. Kendi ülkemizdeki kendi çiftçimizin pancarıyla üretilmiş şekeri değil, Amerika’daki mısır üreticisinin ürettiği mısırdan tatlandırıcıyı alarak, kendi pancar üreticimizi perişan ediyoruz. Kendi mısır üreticimize de diyoruz ki, sende mısır ek. Mısıra çekiyoruz onu. Sonuç ne oluyor? Çiftçi perişan oluyor, Türkiye perişan oluyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye şekerini bir anlamda tatlandırıcı ithalatı yoluyla ithal ediyor. Dışarıya bağladık. Şeker ithal, pamuk ithal, meyve, sebze ithal, sanayi ürünleri ithal. Bu ithal çarkı neyle dönüyor? Dövizle dönüyor. Hangi dövizle dönüyor. Borç dövizle dönüyor. Dışarıdan borçla kendi toprağımızda kendi insanlarımızın yetiştireceği ürünleri ektirmeyip, onları yoksulluğa mahkum edip, dışarıdan paramla istediğim yerden alırım deyip şekerini de, mısırını da dışarıdan alarak uzun dönemde ülkeyi refaha götürme imkanı var mı? Geldik mi, refahımı geldik? 7 yıldır uyguluyorlar bu politikayı. 7 yıl sonunda Türkiye’de refah mı var, zenginlik mi var? Şu Manisa’nın haline bak. Dünyanın en bereketli topraklarına sahip Manisa’daki çiftçinin şu haline bak, şu manzarasına bak. Bu başarıdır denilebilir mi? Bunun altında yanlış politika yatıyor değerli arkadaşlarım. Önce bir defa tarıma sahip çıkacaksınız. Tarıma değer vereceksiniz. Kalkınma bir bütün. Altyapısı, temeli olmayan kalkınma kalıcı değildir. ilk rüzgarda, fırtınada devrilir. İşin temeli sağlam olacak. Temeli ne? Temeli tarım, çiftçi, toprak. Onun üzerine ticaret binecek. Tarıma dayalı ticaret olacak. Onun üzerine sanayi olacak. O sanayiinin ticareti de girecek devreye. Onun üzerine bankacılık olacak, bankacılık. Bankacılık zirvede. Sen tarımı öldürürsen. Sen esnafı ve sanatkarı öldürürsen, sen sanayiciyi öldürürsen elindeki bankalarla nereye gidebilirsin. Ne kadar gidebilirsin? Bankalarını da gelir yabancılar birer birer satın alırlar. O bankalar gelirler senin çiftçini ipotek karşılığı kredi vererek bağlarlar. Bir süre sonra çiftçi borcunu ödeyemez hale gelir. Ondan sonrada o topraklar satılmaya başlar. Bugünkü manzara bu değil mi?
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir politika değil. Bu yanlış bir politika. Bu politika Türkiye’yi çıkmaza sürüklemiştir ve bunun mutlaka değiştirilmesi lazımdır. Çiftçi perişan. Esnaf nasıl? Esnaf iyimi? Esnafın kazancı yerinde mi? Esnaf yanında çalışan çocuğun sigortasını yapabiliyor mu, primini ödeyebiliyor mu, stopajını ödeyebiliyor mu? Çekleri, senetleri dönüyor mu? Piyasa genişledi mi, rahatladı mı, canlandı mı? Esnafın yüzü gülüyor mu? Esnafta sıkıntı içinde. Emekliler nasıl, emekliler iyimi? Emekliler rahatladı mı? Emeklilerin yüzü gülüyor mu? Yoksa emekliler ya şu hayatımın son döneminde eşimle birlikte huzur içinde önümüzdeki ömrü yaşayalım, geçirelim derken birden bire oğlunun işten atıldığını öğrenip, oğlunun evine ekmek götüremediğini görüp, acaba oğluma, oğlumun çocuklarına nasıl yardımcı olurum diye çırpınır halemi düştü? Böyle mi oldu? Öyle değil mi? Dünyadaki bütün ülkelerin emeklileri hayatlarının bu döneminde dünyayı geziyorlar. Atlıyorlar uçağa Türkiye’ye geliyorlar, başka yerlere gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz kahveye çıkamıyor acaba kahvede bir arkadaşım, dostum gelirde ona çay ısmarlamak zorunda kalır mıyım diye emeklilerimiz kahveye çıkamıyorlar. Hani Türkiye zenginleşiyordu. Hani Türkiye büyük bir ekonomik kalkınma yapmıştı. Hani 10 bin dolara çıkmıştı adam başına milli gelir. Yani 5 kişilik bir ailenin 50 bin doları olacaktı. Yani 1.700’den 85 milyar. Var mı? Yani bir ailenin, 5 kişilik bir ailenin geliri ayda 6-7 milyar. Var mı böyle bir şey? Ne oldu o zaman, nedir bu manzara değerli arkadaşlarım?
Bakınız sevgili Manisalılar, Türkiye şimdi bu sıkıntıları yaşıyor. Şunun da hesabını yapın. Bu sıkıntıyı anlamak için şunun hesabını da yapın. Türkiye’de gelmiş geçmiş hiçbir hükümet bu hükümet kadar borç yapmamıştır. Türkiye’nin 80 küsur yıllık tarihi boyunca, Atatürk – İnönü döneminden başlayarak Celal Bayar – Menderes, Demirel, Turgut Özal ve Erbakan hükümetlerine kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin ortak dış borcu aldığı ve Türkiye’yi soktuğu borç miktarı 220 milyar dolardır. 85 yıl bütün hükümetler. 220 milyar dolar. Birde düşünün bu 220 milyar dolarla ne yapıldı Türkiye’de. Askeri yok, yolu yok, iğnesi yok, mensucatı yok Türkiye başladı. Şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, Karabük demir-çelik, Ereğli demir-çelik, İskenderun demir-çelik, barajlar, santraller, Keban barajı, Atatürk barajı, rafineriler, ipraşlar, tüpraşlar, ataçlar, petro kimya tesisleri, silahlı kuvvetler, demiryolları, limanlar, aklınıza ne gelirse. Etibanklar, sümerbanklar hepsi yapıldı değil mi? Toplam borç ne? 220 milyar dolar. 220 milyar dolarla 2002’nin Türkiye’si inşa edildi. Allah razı olsun onu gerçekleştirenlerden. Atatürk İnönü’den başlayarak emeğe geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Bunlar geldi, 7 yıl iktidarda kaldılar. 80 yılda bütün hükümetlerin aldığı borçtan fazlasını 280 milyar dolarlık bir ek borcu 220’nin üzerine koydular. Oldu mu borç 500 milyar. Şimdi 220’yle nelerin yapıldığını söyledik. Peki 280’le neler yapıldı bu 7 yılda? Yani hangi fabrikalar açıldı, hangi demir-çelik sanayi kuruldu. Hangi yeni gençlerimize iş ve ekmek kapısı olacak büyük tesis kuruldu. Ne yapıldı? Hangi altyapı yapıldı, hangi büyük baraj yapıldı, hangi büyük santral kuruldu. Soma’sından Yatağan’ına kadar tümü o dönemin, eski dönemin eserleri bunlar. Ne yaptın sen? Bu milletin kömürünü mü işledin, bu milletin suyunu mu enerjiye çevirdin? Ne yaptın? 280 milyar dolar borç yaptın borç. Kimin borcu o? Milletin borcu, sizin borcunuz. Yarın inşallah oyunuzu vereceksiniz, bunları iktidardan uzaklaştıracaksınız ama onların yaptığı bu borcu gene bu memleketin namuslu, dürüst vatansever insanları ödeyecekler.
Sevgili Manisalılar, bunlar bu 280 milyar doları harcadılar, borç yaptılar. Yani siz yaptınız. Ama ayrıca elde avuçta ne varsa onları da sattılar. Yani bunun üzerine bütün tesisleri, bütün ekonomik işletmeleri de birer, birer ucuz pahalı demeden, yerliye yabancıya demeden sattılar. Telekomunuda sattılar, tüpraşını da sattılar. Ereğli demir-çeliğini de sattılar. Hepsini sattılar değil mi? Onun parasını da aldılar değil mi? O paraları da harcadılar değil mi? Peki o paralarla Manisa’nın çiftçisine ne geldi? Yani üzüm üreticisine ne geldi? Mısır üreticisine ne geldi, pamuk üreticisine ne geldi, tütün üreticisine ne geldi? Manisa’nın esnafına, sanatkarına ne geldi? Şimdi durumu görüyor muyuz? Durumun ne olduğu daha iyi anlaşılıyor değil mi? Manzara bu. Peki ekonomik tablo böyle. Tarımda böyle. Sanayideki manzarayı görüyorsunuz. Türkiye kalkınıyor, Türkiye büyüyor diyorduk. Türkiye büyümesi gereken ülke. Her yıl 1 milyon evladımız geliyor. Onlara işyeri açacağız, ekmek kapısı açacağız. Nasıl olacak bu iş? Yatırım yapacağız. Yatırım yapmadan Türkiye kalkınamaz. İşyeri açmadan, fabrika açmadan, tesis açmadan Türkiye kalkınamaz. Yani gösterişe harcama yaparak, onun bunun gözünü boyayarak ranttı, faizdi, bankaydı diye oyalanarak bir yere varamayız. Tesis kuracağız, toprağa sahip çıkacağız, madenimize sahip çıkacağız, kömürümüze sahip çıkacağız, vatanımıza sahip çıkacağız, üreteceğiz, üretecek olan insanlara sahip çıkacağız. Bunlar üretim bıraktılar ithalata döndüler. Başkası üretiyor. Üretirken evladına iş veriyor, çalıştırıyor işçisini, kendi kaynaklarını değerlendiriyor, sonra bize satıyor. Bizde borç dövizle onu satın alıyoruz. Bu paralarla zenginleştik diye milletin gözünü boyuyoruz. Bakın bolluk var diyoruz, bol para var diyoruz. Dolar sabit duruyor diyoruz. Her şeyi buluyorsun diyoruz. Evet öyle. Evet öylede bir sor bakalım nasıl öyle, arkasında ne var? Arkasında borç var, borç. Hazır yemek var, miras yedilik var. Cumhuriyet döneminin eserlerini satmak var. Oradan elde ettiğin kazançla gününü gün etmek var. Ne oldu? 7 yılın içinde 4 yılı idare ettik, 5. yıl işler sıkışmaya başladı. 6. yıl durum aydınlığa kavuşmaya başladı. 7. yıl ne oluyoruz diyoruz değil mi? Şimdi gerçekleri görüyoruz değil mi? Bunun sonucu bu. Bunun sonucu değerli arkadaşlarım. Bakın bugün ne oldu? Türkiye’de sanayideki 10 tezgahtan 4’ü stop etti. Yani yapılan yatırımın yarıya yakın kısmı üretim yapamıyor. Halbuki onun borcu yapılmış, dövizi alınmış, faiz ödeniyor. Halbuki o 4 tezgahtan ekmek yiyecek işçiler var, ustalar var, mühendisler var. Onların hepsi yavaş yavaş dışarıya çıkarıldı. Şimdi siz gençlere iş bulabiliyor musunuz? Burası İzmir’in hemen yanında. Zaten Manisa Avrupa çapında önemli bir sanayi potansiyeline sahip yer. En önemli sanayi merkezlerimizden birisi. Ne oldu gençlere iş var mı? Tam tersine çalışanlar işten çıkıyor. Manisa’da bu son dönemde 5 bin kişinin işine son verildi.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de Kasım sonu itibariyle 2008 bir yılda 1 milyon insan daha işini kaybetti. Resmi rakamlarla söylüyorum. Yani Türkiye’de resmi rakamlarla işsiz sayısı Kasım sonu itibariyle 5 milyon sınırına dayandı. Gerçek rakam bunun çok daha üzerinde. İşsiz kalmak, işini kaybetmek bir insanın yaşayabileceği en büyük felakettir. İşsiz insanın evinde, ailesinde dahi huzuru yoktur. Mahallesinde yoktur, şehirde yoktur. Allah kimseyi işini kaybetmiş duruma düşürmesin. Bugün Türkiye’de en önemli sorun olarak bu gelişiyor. Hızla da işsiz sayısı artıyor. İnsanlar işsiz kalınca ne oluyor? İşinden çıkınca borçlarını ödeyemez hale geliyor. Herkes borçlu değil mi? Devlet borçlu devlet. Türkiye’de devlet borçlu, şirketler borçlu, aileler borçlu, insanlar borçlu, herkes borçlu değil mi? E ne oluyor işsiz kalınca borçlar ödenemiyor. Ödenemeyen borç sıkıntıyı daha da arttırıyor. Bakın sizler kredi kartı borçlarınızı ödeyebiliyor musunuz? Ne yapıyorsunuz? Bir bankadan aldığınız kredi kartıyla öbür bankayı çeviriyorsunuz değil mi? Peki çeviriyorsunuz da arada bu iş çevrilemez hale geliyor. Tıkanıyor kalıyor değil mi? Şimdi bakınız 2008 sonunda 600 bin kişi borcunu çeviremez hale düştü. 1 ayda, Ocak ayında 182 bin kişi sadece Ocak ayında borcunu ödeyemez hale geldi. Yani bunu bütün yıla getirecek olursak 1,5 milyona doğru gidiyor borcunu ödeyemeyecek olanlar. Bu önemli bir sorun. Dünyanın her yerinde böyle sorun oluyor. Hemen buna tedbir almak lazım. Borcunu ödeyemez oldun mu borç faizi kaç oluyor? %5 oluyor aylık. Dünyada %1 ortalamasını söylüyorum ben. Dünyada %1, bizde ortalama %5 aylık faiz. Yani %20 – 24 faizle borcunu ödeyemeyen insan %60-65 faize çıkınca onu ödeyebilir mi? Ödeyebiliyor mu? Ödeyemiyor. Ne oluyor? Sıkıntı başlıyor. Türkiye’de suç patlaması yaşanıyor değerli arkadaşlarım. Bakın intiharlar. Her gün görüyorsunuz acı olaylar yaşanıyor. Bütün bunların altında bu yanlış ekonomi politikası var, bu sıkıntılar var. Başbakana geçenlerde ben bunları söyledim. Diyor ki, o kredi kartı borcu olanlar dürüst insanlar değildir diyor. Başbakana göre işler kolay. Yani kredi kartı borcunu ödeyememiş adam dürüst değilmiş. Başbakana sormak lazım. Sayın Başbakan sen hiç işsiz kaldın mı? Sen hiç akşam eve ekmek götürememenin ne demek olduğunu yaşadın mı, biliyor musun? Sen çocuğuna 2 lira okuldan istenen temizlik parasını verememenin nasıl bir acı olduğunu hiç yaşandın mı, biliyor musun? İşinden atıldığı için lisedeki çocuğunu almak zorunda kalan babanın acısını sen yüreğinde hissedebiliyor musun? Tabi senin umurunda değil, senin çocuklarını Amerika’da eşin dostun okutuveriyor. Ama o Türkiye’de devlet okulunda bile okutamıyor.
Değerli arkadaşlarım, manzara bu. Şimdi ben bunlardan söz açıyorum. Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Bunlara cevap vereceğine hakaret etmeye başlıyor. Buraya geldi değil mi Başbakan? Burada milletin işsizliğinden, çiftçinin sıkıntısından söz etti mi? O konudaki çaresini, çözümünü söyledi mi? Türkiye’de bu sıkıntıların yanı sıra birde çok büyük yolsuzluklar yaşanıyor değil mi? Yolsuzluklar var değil mi? Türkiye’deki yolsuzlukları biliyorsunuz. Manisa’da yolsuzluk var mı? Ne oluyor Manisa’da? Sümerbankın arazisini Manisa’ya tesis kuracağız diye ucuza 4 milyon dolara alıyorlar, sonrada bir yabancı şirkete aldıktan sonra 47 trilyon liraya satıyorlar değil mi? Öylemi? Sonrada davalar, mahkemeler. Bunu yapanlarda önüne gelen insanlar değil mi? Bu sizin yaşadığınız olay. Bu çark her yerde dönüyor.
Bakın şu Deniz Feneri olayını biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz ama bir de ben anlatayım, birde benim ağzımdan dinleyin. Bakın bu Deniz Feneri’yle Türkiye’de yolsuzluklar çağ atlamıştır. Yani taş devrinden tuş devrine geçer gibi yolsuzluk değişmiştir, nitelik değiştirmiştir. Eskiden yolsuzluk şahsi, keyfi bir olaydı, bireysel bir olaydı, ferdi bir olaydı. Şimdi yolsuzluk öyle şahsen yapılmıyor. Bireysel değil. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk. 40-50 kişi bir araya geliyor teşkilat kuruyor. Başkanı var, muhasebecisi var, yöneticisi var, kuryesi var, her şeyi var. Yani yolsuzluk yapmak üzere teşkilat kuruluyor. Teşkilatlı yolsuzluk, dernekleşmiş yolsuzluk, şirketleşmiş yolsuzluk. Eskiden yolsuzluk yapanlar kendilerini suçlu hissedelerdi, mahcup hissederlerdi. Bunlar hem yolsuzluk yapıyorlar, hem de hiçbir mahcubiyet hissetmiyorlar. Artık aleni. Eskiden gizli yapılırdı yolsuzluk. Şimdi aleni, çok rahat, kendinden emin. Göz göre göre yapıyor. Gidiyor Almanya’ya Almanya’daki vatandaşlarımızın gittikleri camilerde konuşmalar yapıyorlar, Allah, peygamber, din, iman ağızlarından bal akıyor. Ondan sonra diyorlar ki bak Ramazan mübarek ay geldi fitrenizi, zekatınızı bize verin. Biz sizin hayrınızı sizin yerinize yapalım. Biz yoksulları doyuralım, biz açları doyuralım, insanlara biz hayrınızı sizin yerinize yapalım. Oradaki insanlarda Allah, peygamber, din, iman ağzından bal akan insanlar helal olsun diyor bunlara veriyor. Aldıkları paraları bir kuryeye veriyorlar. Bankayla değil. Banka olursa kayda girecek. Çanta ile Almanya’dan parayı Türkiye’ye taşıyorlar. Trilyonlarca lira. Bir kurye taşıyor. Taşıyan kuryede RTÜK’ün başında şimdi. Türkiye’nin en önemli Radyo Televizyon Üst Kurulunun başında. Alman mahkemesinin kararı.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bütün bunları yapıyorlar. Buraya gelen para ne oluyor? Parayı alanlar kendi adlarına şirket kuruyorlar kendi mülkiyetlerinde. Birde televizyon kanalı kuruyorlar. O televizyon kanalı millete ne anlatıyor? Dürüstlük, ahlak, din, iman, fazilet. Bunları söylüyor değil mi? Ondan sonra diyor ki aman ha Recep Tayyip Erdoğan’dan şaşma. Aman ha AKP’den şaşma. Tamam mı?
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir çark. Ali Cengiz oyunu. Bunu yaparken devlet ne yapıyor bunlara? Bunlara devlet diyor ki, siz millete en çok hizmet eden bir teşkilat durumundasınız. Yani kamuya yararlı derneksiniz diyor ve bunlara vergi muafiyeti getiriyor. Bakınız bugün Türkiye’nin ulusal bütünlüğü için gözünü budaktan sakınmayıp cephede, sınırda şehit olmuş olan ya da mayına basıp bacağını, kolunu kaybetmiş olan insanlarımıza, gazilerimize, şehitlerimize yardımcı olmak için kurulmuş bir vakıf var Mehmetçik vakfı. O vakfa bağış yapandan vergi alıyor. Onlardan almıyor. Olur mu böyle bir şey? Yani devletin himayesinde bunlar. Almanya’da teşkilatmış. Türkiye’dekiyle ilgisi yokmuş. Çift muhasebe tutuyor Almanya’daki. Birisi buraya, birisi kendine.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Almanlar bunu görünce hemen olayın üzerine yürüdüler ve yargıladılar, mahkum ettiler. Bize de yazı yazdılar. Dediler ki, bakın biz bunları tuttuk ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Sende onları tut. İsimleri dedi, isimleri de verdiler. Aylar geçti kıpırdamıyor hükümet. Onun üzerine ben sordum iktidara niye bir şey yapmıyorsunuz bunlara? Bak Almanlar mahkum etti diye. Bize diyor ki en yetkililer, Başbakan, Adalet Bakanı. Yazı yazdık Almanya’ya dosyayı bekliyoruz. Dosyayı ne diye bekliyorsun? Bu suçu işleyen sahtekarlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Aldatılan insanlar Türkiye cumhuriyeti vatandaşı. O parayı Türkiye’ye taşıyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. O parayla Türkiye’de kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Alman mahkum etmiş sen açmış ağzını Alman’a bakıyorsun. Alman bunu mahkum etti de senin emniyetin, polisin, jandarman yok mu, senin savcın yok mu, senin hakimin yok mu, senin kanunun yok mu, hukukun yok mu, vicdanın yok mu senin? Almanya’dan yazı bekliyor.
Değerli arkadaşlarım, yani Almanya dosyayı göndermese biz ne yapacağız? Yapacak bir şey yok diyeceğiz. Böyle şey olur mu? E dosyayı bekliyoruz. Almanya’da dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı kaplumbağa 6 ayda buraya getirirdi. Dosya gelmedi bir türlü. Onun üzerine ben bir arkadaşımızdan rica ettim. Git Almanya’ya da şu dosyayı al bir getir dedim. Bak koca devlet getiremiyor, biz CHP olarak o dosyayı getirelim. Arkadaşımız gitti dosyayı aldı ve getirdi. Onun üzerine bende meydanda çıktım dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Şimdi ne kadar geniş insan. Diyor ki, Baykal çıkmış dosyayı gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Sen dosyanın kabına, rengine bakma, sen içindeki belgelere bak. Onlara bir bakıver bakalım.
Şimdi bu, bu konunun üzerine gitmeyince ben bu defa sordum Başbakana, sen bunları tanıyor musun dedim. Ik mık falan böyle çevirirken anlaşıldı ki çocukları bacanaktır. Anlaşıldı mı? Yani kamuya yararlı dernek, vergi muafiyeti Mehmetçik Vakfına verilmeyen vergi muafiyeti, bir türlü gelmeyen dosya. Şimdi dosya geldi. Hadi ne yapıyorsunuz diyoruz. Tercüme yapıyoruz diyorlar. Şimdi dosyayı tercüme ediyorlarmış. Almanca gelmiş dosya Türkçe’sini okuyacaklar. Şu desen ki ya içimden geçmiyor bunları yargılamak. Bunların üstüne gitmek istemiyorum, bunlar bak bize destek oldular, bize destek veriyorlar. Televizyonları var. Bunlar benim yakınlarım desene.
Şimdi sevgili Manisalılar, ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor. Kızacağına gel sende Manisa’da buna cevap ver. Burada ya Deniz Baykal Deniz Feneri diye anlatıyor işin aslı budur diye söyledi mi burada? Bahsetti mi Deniz Feneri’nden. Deniz Feneri’de tek değil. Deniz Fenerini bırak Tüpraş’a bak. Aynı manzara orada. Telekoma bak aynı manzara orada. Her yerde aynı manzara. O bir simge olduğu için ben Deniz Fenerini anlatıyorum. Birde Deniz Fenerinin tabi çok ayrı bir yeri var. hırsızlığın bile bir raconu vardır. Yolsuzluğun dahi bir raconu vardır. Arkadaşlar insaf edin insanların en temiz duyguları üzerinden, dini inancı üzerinden, imanı üzerinden, Allah’ı kitabı üzerinden, Müslümanlığı üzerinden hayır yapmak için ayırdığı parayla yolsuzluk yapılabilir mi? Buna hangi vicdan evet der. Aldırdığı yok. Gidiyor din iman diyor paraları topluyor ondan sonra kendi çıkarı için, kendi hesabı için harcıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kim yapar, kimin vicdanı el verir buna? Gel burada cevap ver o zaman burada bir yanlış varsa. Anlat. Anlatabiliyor mu? Hayır. Yaşanan ekonomik sıkıntılara anlamlı bir cevap verebiliyor mu? Çiftçinin durumunu izah edebiliyor mu? E ne yapıyor? Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Yani bu Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’a giriyor, sabah Deniz Baykal’la kalkıyor. İşi gücü bıraktı. Varsa, yoksa Deniz Baykal. Başka derdi yok. Kardeşim sen Başbakansın milletin derdi var, ızdırabı var, senden umut bekliyor, çare bekliyor. Git anlat. Bırak sen Deniz Baykal’ı. Bırakamıyor. Unut Deniz Baykal’ı. Unutamıyor. Yani Deniz Baykal diyor, CHP diyor. Kesmiyor 80 yıl öncesine gidiyor. Efendim 80 yıl önce nüfus cüzdanlarına ekmek karnesi verilmiştir diye damga basılıyormuş İsmet Paşa zamanında. Bize onu anlatıyor. Sen daha ananın karnına düşmemiştin. Bu vatan nasıl kuruldu, nasıl kurtuldu biliyor musun sen? Türkiye o güç günleri nasıl aştı biliyor musun sen? İkinci dünya savaşına bir tek vatandaşının bile burnunu kanatmadan ustaca dünyayı idare ederek Türkiye’yi, babaları, evlatları, anaları boynu bükük bırakmadan o İsmet Paşa Türkiye’yi nasıl çıkardı, kurtardı biliyor musun sen? Yani İsmet Paşa 80 yıl önce ekmek karnesi dağıtmış, Recep Tayyip Erdoğan bugün Deniz Baykal’dan bunun hesabını soruyor. Sor o hesabı, vermezsem namerdim. Geç karşımada sor ve cevabını al. İsmet Paşa o güç günlerde dünyanın savaş ve buhran günlerinde, yokluk günlerinde adaletle, elindeki bütün imkanları kardeşçe kullanarak Türkiye’yi kurtardı. Şimdi sen dünyanın bu refah döneminde, zenginlik döneminde bir gel bakalım halk pazarlarından akşamları emekliler, yoksul insanlar atılmış domatesleri, biberleri, patlıcanları nasıl topluyorlar. Nasıl bayat ekmeği ucuza alacağım diye insanlar nasıl oradan oraya koşuyorlar. Nasıl açlıktan insanların bunaldığını gel de bir gör, bir sor bakalım. Bu dönemin bu haline bak ve ondan sonra İsmet Paşa’ya dil uzatmaya dil uzatmaya kalk. Yani müflis tüccarlar, iflas etmiş tüccarlar nasıl eski defterleri karıştırıp oradan bir şey çıkar mı diye bakarlar. Unuttuğum bir alacak var mı, birisine yapacağım bir yeni talep var mı diye. Bizimkide o hale düşmüş. Almış eline koca Cumhuriyet Halk Partisi defterini onun içinden açık arıyor. O Türkiye’nin şeref defteri, şeref! Türkiye’nin dürüstlük defteri o, vatanseverlik defteri!
Tabi onun rahatsızlığı bizim söylediklerimizde. Yolsuzlukları anlatıyoruz, işsizliği anlatıyoruz, ekonomik sıkıntıyı anlatıyoruz. Ona cevap veremiyor 80 yıl öteden laf bulmaya çalışıyor.
Değerli arkadaşlarım, bakın ben bunları söyleyince Başbakana diyorum ki, ya gel televizyona çıkalım. Birlikte televizyona çıkalım. Sen ne soracaksan sor. Benimle ilgili soracağını sor, partimle ilgili soracağını sor. İsmet Paşa’yla ilgili soracağını sor. Arıyor. Geçmişe gidiyor İsmet Paşa. Elinden gelse bir adım daha öteye gidecek ya oraya gidemiyor. Oraya kadar gidemiyor. İsmet Paşa’da duruyor. Eğer istersen o adımı da at, onun ötesine de geç onu da konuşalım, millette seyretsin. 70 milyonun önünde konuşalım. Ne biliyorsan söyle. Yani sen sor ben cevap vereyim. Sonra ben sorayım sen cevap ver. Vatandaşlarda izlesin. Bizim vatandaşımız televizyonda konuşan insanın hangisi samimi konuşuyor, hangisi dürüst konuşuyor, hangisi içinden pazarlıklıdır gözüne bakar anlar. Gel çıkalım konuşalım. Hayır çıkmam diyor. Ne diyor bana? Meydana gel meydana. İşte geldim, işte meydan, işte Manisa, işte Cumhuriyet Halk Partisi! Ne olmuş? Meydana gel geldik. Ne olmuş? Siz buraya nasıl geldiniz sevgili Manisalılar? Yevmiyeyle mi geldiniz? Kumanya dağıtıldı mı? Vali bugün yazı yazdı mı? Deniz Baykal’ın Manisa’da mitingi vardır, bütün daire müdürleri, amirler, memurlar mutlaka o mitingde hazır bulunsunlar diye yazı yazdı da mı geldiniz? Yoksa otobüs kaldırdı devlet Ankara’dan Pozantı’ya. Pozantı’da açılış yapacakmış Başbakan. Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne dizmişler otobüsleri işleriyle birlikte işgünü otobüslere yerleştiriyorlar, nereye gidecek Pozantı’ya Başbakanı alkışlasın diye. Gezici alkışçı ekibiyle dolaşıyor. Eskişehir’de demiryolu açılışı var tren kaldırıyor. Demiryolu işçilerini alkışlasınlar diye oraya taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya. Devlet mi gönderdi, maaşlımı geldiniz?
Sevgili Manisalılar, sen tartışma istiyorsan çıkacaksın, karşılık konuşacağız millette seyredecek. Böyle bir program yapalım diyorum ve o programı kim istersen o yönetsin. İstersen Uğur Dündar yönetsin. İstersen Ali Kırca yönetsin. İstersen Mehmet Ali Birand yönetsin. Bunları beğenmiyorsan, istersen Türkiye’nin meşhur şovmeni Mehmet Ali Erbil yönetsin. Kimi istiyorsan çağır çıkalım. Hayır diyor. E ne kaçıyorsun arkadaş. Başbakana kaçmak yakışır mı? Başbakan kaçar mı? Bunların altında kalır mı? Bak Amerika’da çıkıyorlar ve yarışıyorlar. Televizyonda konuşuyorlar. Fransa’da çıkıyorlar konuşuyorlar. Sen niye konuşmuyorsun. Verecek cevabın yok mu? Deniz Baykal’ın söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu bilip de cevap veremeyeceğin için mi çıkmıyorsun?
Şimdi televizyona çağırıyoruz gelmiyor. Onun üzerine bir teklif daha yapıyorum ben. Diyorum ki bak mecliste 550 milletvekili var. Onların hiçbirinin dokunulmazlığına dokunmayalım. Ama gel bu mecliste iki kişinin, Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Televizyonda benimle konuşmuyorsan bırak mesele hukuka gitsin, yargıya gitsin, adalete gitsin. Onu istemiyor musun? Televizyondan kaçıyor, mahkemeden kaçıyor. Dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyor. Böyle demokrasi olur mu, böyle hukuk olur mu, böyle seçim olur mu? Şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz Manisalılar Allah aşkına? Ne biçim iştir bu? Yani Türkiye’nin demokrasi tarihinde, seçim tarihinde böyle bir olay oldu mu? Yani seçime 3 hafta kalmış valiler buzdolabı dağıtıyor, bulaşık makinesi dağıtıyor, çamaşır makinesi dağıtıyor, 3’lü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor. Böyle bir şey olur mu? Yani bunu niçin yapıyorlar? Yoksullukla mücadele için. Breh, breh, breh. Yoksullukla mücadele politikası. Yani oradaki insan bunumu talep ediyor? Sen bunu yaparak yoksulluğu yenmiş mi oluyorsun? Eğer böyle yoksulluğu yeniyorsan gel Manisa’ya Manisa’da da pek çok yoksul var. Onlara da dağıtıver buzdolaplarını, çamaşır makinelerini, çekyatları. Bu ne biçim iş? Hak var mı, adalet var mı, kanun var mı, demokrasi var mı? Yüksek Seçim Kurulu çıktı olmaz böyle şey dedi bu yanlış iştir. Buna derhal son verin savcılara suç duyurusu yaptı. Kim yaptı? Yüksek Seçim Kurulu yaptı. Başbakan diyor ki, valim talimatı ben verdim yapacaktır. YSK beni ırgalamaz. Arkadaş seni YSK ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, vicdan ırgalamıyor, hak, adalet ırgalamıyor, anayasa ırgalamıyor. Ne ırgalar seni? 29 Martta bakalım oylarınızı koyun ortaya da milletin iradesi ırgalar mı, ırgalamaz mı bir görüverelim.
Sevgili Manisalılar, ülkenin ciddi dertleri var bunları konuşalım diyoruz konuşamıyoruz. Git hesap ver diyoruz hesap vermiyor. Bana diyor ki sende gel, meydana gel. İşte geliyoruz meydana. Ve ayrıca birde diyor ki, sana eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Benim eskortluk işim yok. Bak ben buraya geldim. Yanımda ne eskort var, ne koruma ordusu var, ne asker var, ne polis var, ne damlara yerleştirilmiş keskin nişancılar var, ne panzerler var. Ben anamın, babamın evine gelir gibi Manisa’ya geldim. Bana panzer verecekmiş, bana eskort verecekmiş. Al senin olsun onlar sen kullan. Benim ihtiyacım yok. Ben halktan niye kaçayım, halktan niye korkayım. Halka yalan söylemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim. Milletin hakkını yemedim, arkamda mağdur bırakmadın, mazlum bırakmadın, perişan etmedim. Kimseyi işsiz bırakmadım, kimseyi yoksul bırakmadım. Benim alnım açık, başım dik. Korumaya ihtiyacım yok benim.
Sevgili Manisalılar, başbakan otobüsüne doldurmuş oyuncakları mitinge gidiyor. Giderken yolda çocuklara devlet parasıyla aldığı oyuncakları dağıtıyor. Çocuklar koşsunlar da etrafında bir hareket olsun, bir ilgi olsun diye. Değerli arkadaşlarım, sen çocuklara oyuncak dağıtacağına babalarına iş ver, iş! Babalarına iş ver ve bırak o babalar iş sahibi olduktan sonra çocuğuna oyuncak almanın, çikolata almanın, şeker almanın mutluluğunu yaşasınlar. Evladını mutlu etmenin zevkine bırak onlar varsın. Devlet parasıyla oyuncak dağıtma sen. İş ver, görevini yap.
Şimdi bunlar sıkıntıda, huzursuz, gidişatı gördüler, rahatları yerinde değil. Fark etmeye başladılar ki Abbas yolcudur. Demokrasi böyle. Millet seni getirir, sonra sen millete tepeden bakmaya başladığını gördüğü anda ha der sen biraz şımardın gel buraya der indiriverir aşağıya. Öyle değil mi? Şimdi bakın Başbakan gidiyor otobüsüyle. 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, büyük üzüntü içinde. Evde acı var, ızdırap var, çocuk otobüsün geçmekte olduğunu görünce diyor ki, inşallah Allah senin cezanı önümüzdeki seçimde verecek diyor. 13 yaşında çocuk. Hemen çocuğu yaka paça alıyorlar otobüse, korumalar sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor boynuna, ümüğüne, çocuğun ümüğünü sıkıyor.
Geçmiş olsun, inşallah biran önce sağlığına kavuşur. Kim bilir hangi sıkıntıları yaşıyor, hangi acıların içinde. Gencecik bir delikanlı.
Yani 13 yaşındaki çocuğun yaşadığını anlatıyordum. Babası işten atılmış, samimi bir şekilde üzüntüsünü ifade ediyor. Allah senin cezasını inşallah seçimde verecek diyor. Çocuğun üzerine sen niye yürüyorsun? O çocuğun sesine kulak ver. O masum bir evladın, masum bir insanın samimi duyguları. Bunu anlamaya çalış, onu değerlendir, çağır dinle, mümkünse babasına iş ver, çocuğu teselli et, sahip çık. Çocuğu ürkütmeye, korkutmaya çalışıyor. Çiftçinin birisi geliyor ne olacak çiftçi. Ona azar hakaret. Bir kadın geçenlerde giderken otobüse bakmış demiş ki, millete biraz huzur ver, yetti artık yetti demiş. Hemen kadının üzerine gene aynı şekilde. Yani bu sesler niye çıkıyor? Bunu anla. Gidiş iyi değil, sıkıntı yaygınlaşıyor. Yani bunun altında ne yatıyor bunu düşüneceksin. Şimdi bu manzara karşısında ben halkın tepkisini halkı tehdit ederek önlerim dersen, bana oy vermezsen hizmet getirmem dersen, bunu bakanlarına dedirtirsen, başbakan olarak bunu dersen zannediyor musun ki bu millet korkacaktır, ürkecektir, eyvah aman ha teslim oldum diyecektir. Bu ne biçim bir anlayış? Demokraside bunun yeri var mı? Seni oraya millet getirdi. Seni oradan millet indirecek. Şimdi sen şikayetler başlayınca milleti tehdit ederek susturabileceğini mi zannediyorsun?
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir ruh hali değil. Hadi bize çatışıyor, gece gündüz bizimle uğraşıyor, vatandaşla uğraşıyor, çocukla uğraşıyor, kadınla uğraşıyor, çiftçiyle uğraşıyor. Bunun sonu yok. Bizi mahkemeye veriyor. En ağır hakaretleri yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu gidiş iyi gidiş değil. Tekrar dikkatinizi çekiyorum bunun altında bu kızgınlığın, bu sinirin, bu asabiyetin, bu saldırganlığın, herkese hakaret etmenin altında ne yatıyor dersen bende derim ki Abbas yolcudur yolcu. İnşallah korkunun ecele faydası yoktur. Bunu ona hep beraber anlatacağız. Önümüzdeki seçim bu açıdan hepimize bir fırsattır. Bunu en güzel şekilde birlikte değerlendireceğiz.
Sevgili Manisalılar, şimdi önümüzdeki seçime giderken bir defa hepinizden şunu rica ediyorum. Nüfus cüzdanlarınıza bir bakınız kimlik numaralarınız orada mutlaka işlenmiş olmalı. Eğer değilse gidin ailenizin, yakınlarınızın, konunun komşunun nüfus cüzdanlarını da kontrol edin ve bu işi çözün. Tamam mı? Bakın günlerdir bunu söylüyoruz. İçişleri bakanı 3,5 milyon insanın nüfusunda kimlik numarası yok diyor. Ya bunu çözün dedik hala bir çözüm yolu bulamadılar. Ve şimdi diyorlar ki, nüfus cüzdanının olmasa da kimlik numarası nüfus müdürlüğünden alınırsa iyi olur. Ancak o şekilde oy kullanabilir. Yani nüfus müdürlüğüne gideceksiniz gene. Oradan nüfus kimlik numaranızın aslının kopisini alacaksınız. Ya kardeşim ne eziyet ediyorsun. Müslüman’a ne eziyet ediyorsun. Seçim geliyor. Bir çözümünü buluver herkes oyunu kullansın. Şimdi büyük sıkıntı yaşanacak. Milyonlarca insan sandık başında oy kullanamaz hale gelecek. O nedenle sizi uyarıyorum ne olur gidin mutlaka kendinizin, ailenizin kimlik numarasını nüfus cüzdanına işletin. Başkasıyla meşgul olmayın. O konuyu çözüverin tamam mı? Ondan sonrada 29 Mart Pazar sabahı şöyle erkenden kalkın, ailecek bir araya gelin çocuklarınızı, eşinizi, babanızı ve bilhassa ananızı da yanınıza alarak, eğer varsa dedenizi, nenenizi de yanınıza alarak şöyle hep beraber cümbür cemaat bir sandığa gidin. Tamam mı? Unutmayın. Her seçim önemlidir ama bu seçim çok daha fazla önemlidir. Hepiniz bu seçimde şöyle artık millete tepeden bakmaya başlamış olanlara, ne oldum diyenlere, kanun manun dinlemem ben diyenlere, bastırırım parayı satın alırım diyenlere, dağıtırım kömürü, dağıtırım poşeti yiyeceği, makarnayı, dağıtırım buzdolabını ben gene alırım o seçimi diyenlere, adayımın kim olduğu önemli değil, ceketimi koyarım seçtiririm diyenlere bir haddini bildiriverin. Bu artık bir demokrasi görevidir. Demokraside iktidarlar bazen böylesine yanlışlıklar yaparlar. Olabilir o demokrasiyi tehdit etmez. Demokrasiyi ne tehdit eder? İktidarlar böyle yolsuzluklar, böyle yanlışlıklar yaptığı halde ona eğer millet, seçmen gidip destek olursa işte o demokrasiyi çıkmaza sokar. Aman ha demokrasiye sahip çıkın. Demokrasiye sahip çıkmanın bunlara ders vermek anlamına geldiğini sakın unutmayın.
Şimdi sevgili Manisalılar, bu seçime girerken Manisa’da sizlere sunmuş olduğumuz adayları sizlerle tanıştırmak istiyorum. Şimdi adaylarımızı dikkatinize sunuyorum. Ahmetli Belediye Başkan Adayımız Cemal Sözüer. Akhisar Belediye Başkan Adayımız Mehmet Erdayıoğlu. Alaşehir Belediye Başkan Adayımız Engin Kızılışık. Demirci Belediye Başkan Adayımız Mehmet Akdere. Gölmarmara Belediye Başkan Adayımız Birol Bak. Gördes Belediye Başkan Adayımız Yalçın Altıntaş. Kırkağaç Belediye Başkan Adayımız Selahattin Yaşar. Köprübaşı Belediye Başkan Adayımız Ali Aktaş. Kula Belediye Başkan Adayımız Ergül Çınar. Salihli Belediye Başkan Adayımız Mustafa Uğur Okay. Sarıgöl Belediye Başkan Adayımız Ömer Karcı. Saruhanlı Belediye Başkan Adayımız Halil Yaralı. Selendi Belediye Başkan Adayımız Mehmet Keskin. Soma Belediye Başkan Adayımız Burhan Elçin. Turgutlu Belediye Başkan Adayımız Hasan Ören.
Nasıl ekip güzel mi? Bu işi yaparlar mı? Hepsi pırıl pırıl, tertemiz, bir kısmı deneyimli, bir kısmı taze, genç, enerjik. Ama hepsi dürüst, hepsi ahlaklı, hepside Manisa’ya hizmet aşkıyla, millete hizmet aşkıyla dolu değil mi? Oy verecek miyiz? Onlarda size en güzel hizmetleri verecekler. Ekip güzel diyorsunuz. Takım güzel. Ama bu takıma genç, ele avuca sığmayan dinamik bir takım kaptanı lazım değil mi? Dinamik, tuttuğunu koparan, genç bir takım kaptanı gerekiyor mu? Özgür Özel. Özgür Özel’e bakınca 30 yıl önceki Deniz Baykal’ı görüyorum. Bizde öyle dal gibiydik. Öyle çıktık yola. İnşallah bunlar çok daha başarılı olacaklar, çok daha güzel hizmetler yapacaklar. Bende bu kadroyla iftihar ediyorum. Onlara başarılar diliyorum. Manisa’ya da bu ekibin, bu kadronun hayırlı olmasını diliyorum.
Sevgili Manisalılar, bugün güzel bir sohbet ettik, beraber olduk. İçim dolu. Yüreğimden geçenleri ben size anlattım. Söylediğim her şey benim inandığımdır, düşündüğümdür, içimden, gönlümden geçendir. Ben Manisa’da bugün cama bakarak konuşmadım, candan konuştum. Camdan konuşmadım, candan konuştum. İnşallah bu ülkede büyük değişimleri birlikte gerçekleştireceğiz. Ülkemizin önünü açacağız. İnşallah hep beraber çiftçimizle, esnafımızla, ev kadınımızla, emeklimizle, iş bulamamış olan genç kardeşlerimizle birlikte çok daha güzel günleri göreceğiz. Çok daha mutlu günlerde beraber olacağız. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.
Sevgili Uşaklılar, çok değerli kardeşlerim, bu büyük buluşmaya hepiniz hoşgeldiniz. Uşak’ta bu büyük ve güzel mitingde sizlerle beraber olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Sizleri özlemiştim. Bir kez daha böyle inançlı, coşkulu, ne istediğini bilen Uşaklılar olarak sizi bu meydanda görmek beni çok sevindirdi. Hepinize hoşgeldiniz diyorum. Sizin buradaki varlığınızın çok derin anlamları var. Böyle bir coşkulu, büyük mitingi Uşak’ta yapıyor olmamızın çok büyük anlamı var. Onun ben farkındayım. Onun anlamını biliyorum. Siz buraya gelirken niye geldiğinizi biliyorsunuz. Ben sizi burada selamlarken sizin niye burada olduğunuzu biliyorum. Siz buraya Uşak sahipsiz değildir, Türkiye sahipsiz değildir demek için geldiniz. Sizi yok sayanlara biz varız, işte buradayız demek için geldiniz biliyorum. Eksik olmayın. Uşak’a ne zaman gelsem çok özel duygular yaşarım. Uşak bizim milli mücadelemizin en önemli ceplerinden birisidir. Hepimiz Uşaklıların vatanseverliğini, Uşaklıların bilincini, Uşaklıların Türkiye sevgisini biliriz. Bu duygularla bugünlere geldik. İnşallah bundan sonrada Türkiye’ye Uşak milli mücadele döneminde olduğu gibi gene sahip çıkmaya devam edecektir.
Sevgili Uşaklılar, bugün 18 Mart. 18 Mart bizim için çok önemli bir gün. Bugün Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın 94. yıldönümü. Çanakkale Deniz Savaşı bilinen sıradan bir askeri başarı olmanın çok ötesinde önem taşır. Çanakkale Deniz Savaşı sadece boğazı ve İstanbul’u kurtarmakla kalmamıştır. Siyasetin 20. yüzyıldaki şekillenmesine damgasını vurmuştur. Çanakkale’de o Deniz Zaferini kazanarak Türk milleti İstanbul’u kurtarmıştır. Dünyanın en büyük sömürgesi ülkelerine birinci dünya savaşının tek mağlubiyetini yaşatmıştır. Birinci dünya savaşının en önemli zaferi Çanakkale’de gerçekleştirilmiştir ve müttefik ülkeler yeni bir durumun ortaya çıktığını, dünyada yeni bir dengenin ortaya çıktığını, istedikleri gibi artık her yere hükmedemeyeceklerini, kendilerine birilerinin çıkıp dur diyebileceğini acı bir şekilde yaşarak öğrenmişlerdir. Dünyanın en güçlü donanması Çanakkale boğazında yenilmiştir ve ondan sonra Çarlık Rusya’sı devrilmiştir. Çarlık Rusya’sının devrilmesine giden siyasetin kritik noktası Çanakkale Savaşıdır. Sadece Anadolu kurtarılmış değildir, sadece Türkleri Anadolu’dan sürüyüp atmak isteyen bir takım batılı ülkeler orada mağlup edilmiş değildir. Ta Hindistan’a, Pakistan’a kadar uzanan sömürge ülkeleri de artık Avrupa’ya teslim olmak zorunda olmadıklarını, kendi bağımsızlıklarını elde edebileceklerini Çanakkale Savaşında görmüşlerdir. Çanakkale Savaşı dünyanın siyasi haritasını değiştirmiştir. Dünyanın siyasi gidişatını değiştirmiştir. Böylesine büyük bir zaferi gerçekleştiren bir milletin çocukları olmak hepimiz için en büyük ve en haklı iftihar kaynağıdır.
Büyük şairin dediği gibi “Ecdat gökten inerek öpse o pak alnında eğer gerçekten muhteşem bir zafer”. Bu zaferin kazanılmasına katkı vermiş olan bir kısmı Çanakkale savaşında şehit olmuş, gazi olmuş bütün insanlarımızı bugün başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere hepimiz saygıyla, rahmetle anıyoruz.
Sevgili Uşaklılar, Uşak gibi milli mücadelemizin en önemli bir cephesinin yaşandığı bir kentimizde bu Çanakkale Savaşının yıldönümünü hatırlamış olmamız çok uygun düşmüştür. Bu mücadelenin anlamını en iyi sizler bilirsiniz. Uşak’ta da siz Anadolu’yu kurtarmak, Anadolu’yu işgal etmek isteyenlere hak ettikleri dersi vermek için en büyük zaferi kazandınız, en büyük mücadeleyi yaptınız. Allah sizlerden razı olsun. Milli mücadelemizin yük akı kentlerimizin başındadır Uşak.
Sevgili Uşaklılar, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, durumunuz nicedir? Keyfiniz yerinde midir, gidişat yolundamıdır, kazancınız, geliriniz masrafınızı, harcamanızı karşılıyor mu? Uşak kalkınıyor mu? Uşak büyüyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş bulabiliyor mu? Uşak’taki çiftçimiz hayatından memnun mu? Ektiğinin karşılığını alabiliyor mu? Söz verilen hizmetler getirildi mi? Pancarın kotası kaldırıldı mı? Mazot düşürüldü mü? Gübre indimi? Buğday hak ettiği fiyatını bulabildi mi? Yani çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. Uşak tarımın çok önemli olduğu bir kentimiz. Uşak’ta büyük çiftçilik var, tarım var. Gitti mi diyorsun? Gitti. Ne oldu? Mazota zam üzerine zam yaptılar, gübreye zam üzerine zam yaptılar, ilaca zam üzerine zam yaptılar. Çiftçinin ürününü düşük fiyata aldılar. Nasıl düşük fiyata aldılar? Gümrük kapılarını açtılar. Her şeyin ithalatı serbest dediler değil mi? Başka ülkelerin çiftçilerini devletleri destekledi. Bizim çiftçiyi bizim devletimiz desteklemedi köstekledi değil mi? Onun sonucunda bizim çiftçimizin boynu bükük kaldı öyle mi? Çiftçinin borçları ödeniyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mü? Yani siz işinize geldiği için mi öyle söylüyorsunuz, gerçekten öylemi? Yani şimdi Uşak’taki şeker fabrikasında pancar üreten köylülerimiz sıkıntıya girmeye başladılar. Niye? Çünkü Türkiye’de artık pancara dayalı şeker politikası bir tarafa bırakıldı, ithalata dayalı, mısır ithalatına, tatlandırıcıya dayalı bir şeker politikası uygulanıyor değil mi? Şimdi elinizde bir şeker fabrikası kaldı. Aman ha ona iyi sahip çıkın. O da gidiyor mu? Onu da götürecekler. Bu şeker fabrikası da gidici öylemi? Peki bu son dönemde Uşak’taki çalışkan, üretici müteşebbis Uşaklıların öncülük yaptıkları tesisler var. Siz tekstil alanında iddialı, önemli bir kentsiniz. Yani Uşak herkesin yapamadığını yapıyor. Astarlık üretiyor, yaşmak üretiyor. Kapandı mı onlarda? Onlarda gitti ha? Türkiye’de bu alanda en iddialı sizdiniz. Niye gitti? İthalat kapılarını mı açtılar? Çin’den mi geldi, başka yerden mi geldi? Onlar damping yaptılar bizim sanayiyi çökerttiler. Öylemi? Peki hükümet yok mu o seyretti mi? Öylemi? Hükümet bu tabloyu seyretti diyoruz. Hatta birileriniz diyor ki seyretmekle kalsa ithalatı onlar yaptılar, onlar çökerttiler diyenlerde var değil mi? Peki Uşak’ta Türkiye’nin en önemli dericilik merkezleri vardı. Deri sanayi Uşak’ta. Tekstilde 20 bin işçi çalışıyordu benim bildiğim. 20 bin işçi vardı. Ne oldu şimdi kaç işçi var tekstilde? 2 bin değil mi? 20 bin 2 bine mi indi? Peki dericilik ne oldu? Yüzlerce deri sanayi vardı Uşak’ta ne oldu? Organize deri sanayiyemi geçti? Kaç tane geçti? 15 – 20 tane. Yenisi ne oldu? Kapandı gitti, hepsi bitti öylemi? Bu iyi bir gidiş mi? Bu Türkiye’nin kalkınmasına yardımcı olan bir gidiş mi? Halkın refahına yardımcı olan bir gidiş mi? Fabrikalar kapanmış, bizim ihtiyacımız fabrikaların yanına yeni fabrikaların açılması. Yani 3 fabrika aldıysa bunlar 6 fabrika yapacaklar. 6 fabrika yapacak ki Türkiye daha çok üretim yapsın, gençlerimiz daha çok çalışma imkanı bulsun, Türkiye’de zenginlik tabana yayılsın. Türkiye dış dünyaya ihracat yapsın. O ülkelerin mallarını, o ülkelerin işçilerinin ürettiği malları kendi işçilerimizin işine son vererek, kendi iş yerlerimizi kapatarak Türkiye’de dövizle borç almaya kalkmanın bir çıkış yolu olmadığı açık değil mi? Türkiye’de o tekstil sanayiini batıran Uşak’taki tekstil sanayiini batıran, deri sanayiini batıran bu politika değil mi? O politika neyle gidiyor? İthalatla gidiyor. İthalatın neyle yapıyoruz? Dövizle. Dövizi nasıl buluyoruz? Borçla.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu politika artık tıkanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada Uşak ekonomik yanlışların, bu iktidarın ekonomik yanlışlarının en ağır bedelini ödeyen kentlerimizin arasındadır. Başkaları da var ama Uşak en ön sırada gelenlerden birisi. Burada büyük sosyal sıkıntı var, büyük ekonomik sıkıntı var. Bakın siz eskiden elimde resmi rakamlar var. Türkiye’de iller arasında en önemli kalkınma düzeyi bakımından en önde gelen illerden birisiydiniz devlet yatırımları bakımından değil mi? Size yatırım yapılırdı. Şimdi bu iktidar işbaşına geldiğinden buyana Türkiye’de Uşak’ın bütün iller arasındaki yeri daha önemi geçti, daha geriye mi düştü? Yani Uşak’a biraz daha fazla yatırım yapılan, kalkınmadan hakkını alan bir il haline mi getirdik? Yoksa daha geriye doğrumu gitti? Bakın eldeki bütün resmi rakamlar maalesef Uşak’ın bu 2002 – 2007 – 2008 şu geride bıraktığımız dönemde en büyük gerilemeyi yaşayan illerden birisi olduğunu bize gösteriyor. 81 il içerisinde 64. sıradaydı bunlar geldiği zaman. Gene çok ileri değil ama 64. sıradaydı. Şimdi 71. sıraya düştü. Türkiye’de Uşak en önemli noktada. Ankara – İzmir yolunun üzerinde, demiryolu bağlantısı var. Uşak bağlantısı var, havaalanı bağlantısı var. Çok sağlam bir altyapısı da var. Sanayii her alanda ustasıyla, bilinçli işçisiyle, şirketleriyle oluşmuş. Yani kalkınmanın en iyi şekilde gerçekleştirileceği yerlerden birisi. Biz Uşaklıyız bir şehir ağlıyor diyor. Sadece Uşak spora değil, ekonomideki sıkıntılara da Uşak’ın üzülme hakkı vardır. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazımdır. Uşak’a bu dönemde en büyük haksızlık yapılmıştır. Uşak’ın verdiği vergiyle Uşak’a gelen yatırım arasında bir mukayese yaptığınız zaman Uşak’ın en çok zarar yaşayan illerden birisi olduğu görülüyor.
Şimdi böyle bir tablo var. Bu gerilemeyi, bu sıkıntıyı değerlendirirken şunu da unutmayın. Türkiye bu iktidar döneminde olağanüstü kaynak kullandı. Bunlar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin ortak borcu 220 milyar dolardı. Yani 80 küsur yıllık cumhuriyet döneminin, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin, Atatürk İnönü döneminden başlayın Celal Bayar – Menderes döneminden, Süleyman Demirel döneminden, Turgut Özal döneminden Erbakan’a kadar, 2002’ye kadar bütün hükümetlerin ortak borcu 220 milyar dolar. Yani Türkiye’de ne yapıldıysa 2002’de. Keban’ından, Atatürk barajından Uşak şeker fabrikasından, dokuma fabrikalarından Karabük demir-çeliğinden, Ereğli demir-çeliğinden, İskenderun demir-çeliğinden, Seydişehir alüminyumundan, Sümerbanklarından, Etibanklarından üniversitelerine, Silahlı Kuvvetlerine, petro-kimya tesislerine, rafinerilere, tüpraşa, ataşa, ipraşa kadar ne varsa Türkiye’de büyük tesis, ekonomik işletme hepsi yapıldı bütün hükümetler tarafından. Sulama tesisleri yapıldı, Keban yapıldı, Atatürk barajı yapıldı, büyük işler yapıldı. Demiryolları döşendi, limanlar yapıldı. Sonuç; 220 milyar dolar borç. Bunlar devraldı 7 yılda bu borcu ekonomi patladı, büyük kalkınma sağlandık, Türkiye artık zenginleşti dedikleri halde, zenginleşen ülke ne yapar? Önce gider borcunu öder değil mi? Borç zincirinden kurtulur değil mi? Madem Türkiye zenginleşti o geçmiş hükümetlerin 220 milyar borcunun 20 milyar dolarını ödeyiverseydin. 200’e düştü mü borç? Hayır. Ne oldu? Arttı. Nereye attı? 250’yemi, 300’e mi, 400’e mi? 500’e arttı 500’e. Yani bu ne demek sevgili Uşaklılar? Türkiye 220 milyar dolar borçla devralındı bunlar tarafından. 7 yılda o 80 yıldaki borcun üzerinde 280 milyar dolar ek borç yapıldı. Toplam borç 500 milyara çıkarıldı. Şimdi bu ne demektir? O kadar para harcadı demektir hükümet. 280 milyar dolar geçmiş hükümetlerin hiçbirisinin harcamadığı kadar parayı 7 yılda harcıyorsun. Ne muazzam para. Ayrıca birde elde avuçta ne varsa tümünü sattılar. Geçmiş hükümetlerin yaptıklarını, eserleri, tesisleri, işletmeleri ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden elden çıkardılar, sattılar. Onun parasını da aldılar. Öyle değil mi? Hem sattılar, hem de onu yapan insanlara Allah razı olsun, teşekkür ederiz, siz bu güzel işleri yapmışsınız bak şimdi biz artık bunu satıp bundan yararlanıyoruz. Allah sizden razı olsun, teşekkür ederiz demeyi bile akıl etmediler. Tam tersine o dönemleri başta İsmet Paşa dönemi olmak üzere en ağır ifadelerle, suçlamaktan geri kalmadılar. 300 milyar doların üzerinde para harcadı bunlar. Nereye gitti bu para? Uşak’a ne geldi buradan. 300 milyar dolardan Uşak’a ne geldi? Bir fabrika var mı, bir işyeri var mı? Bir büyük tesis var mı? Gelmedi değil mi? Nereye gitti bu para? Bakın işte olay bu. İşi sağlam tutacaksınız. Yani Türkiye’de şimdi o borç kimin borcu? Milletin borcu. Kim ödeyecek o borcu? Bunlar ödeyecek. İnşallah yarın siz yetti artık diyeceksiniz, oylarını kısacaksınız, bunları düşüreceksiniz. Ama bunların borcunu gene memleketin namuslu, dürüst devletleri ödemeye devam edecek.
Şimdi çiftçi böyle. Esnaf nasıl esnaf rahat mı? Esnafın işi yolundamı? Çekler, senetler dönüyor mu? Çocukların primi, sigortası ödeniyor mu? Esnafın geçimi yerinde mi? İşler açıldı mı? Siz ne yapıyorsunuz bu durumda? Borçlanıyorsunuz herhalde. Borçları ödüyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu? Ne yapıyorsunuz? Bir bankanın kredi kartıyla bir başka bankanın borcunu çeviriyorsunuz değil mi? Döndürüyorsunuz. 1-3-5 Allah ne verdiyse öylemi? Dönüyor dönüyor da bazen tökezlemiyor mu bu? Bazen de tökezliyor. Bakın geçen sene 2007’de önce evvelki sene 200 bin kişi borcunu ödeyemez hale gelmişti. 2008 sonunda 600 bine geldi. Şimdi sadece Ocak ayında 138 bin kişi borcunu ödeyemedi. Yani Allah muhafaza 1,5 milyona gidecek bu yıl. Sadece kredi kartını ve ferdi borcunu ödeyemeyen insan sayısı 1,5 milyon.
Şimdi değerli arkadaşlarım, çiftçi borcunu ödeyemiyor haciz geliyor değil mi? Bakın geçen gün söyledim burada da söyleyeyim. Başbakan bu konuda bazı iddialar yaptı ona da cevap vereyim. Elimde bir çiftçiye yapılan tebligat var. Bu tebligatta şu söyleniyor. Çiftçi 4 milyar borç almış. Borcunu ödemeye çalışmış ama ödeyememiş, borcu 878’e indirmiş. Ana parasını 878’e indirmiş aradaki farkı vermiş. Şimdi banka diyor ki sen borcunu silemedin, borcunun önemli bir kısmını ödedin ama bir defa 878 ana para borcun var. Buna temerrüt faizi, gecikme faizi, aşırı faizde yükleyeceğim diyor. Senin bu faizinin tutarı da 38 milyar 648 milyon lira diyor. Sadece temerrüt faizi. Buna banka, sigorta 1.9 milyar ekleyeceğim diyor. İcra ve takip masrafı da 2,5 milyar ekleyeceğim diyor. Cemanyekun arkadaş senin o aldığın 4 milyar paraya karşılık bir kısmını ödedin, 3 milyarından fazlasını ödedin 878’e indirdin ama senin hala 43 milyar 959 milyon borcun var diyor. Şimdi bunu banka o çiftçiye tebliğ etmiş. Ben dün bazı yerlerde evvelsi gün bunları söyledim. Başbakan diyor ki, sana yanlış bilgi veriyorlar diyor. Bu bilgi doğru değil diyor. O borç diyor ta eski hükümetler döneminden geliyor diyor. Bizim borcumuz değil diyor.
Şimdi bizim zamanımızdaki o uygulama değil diyor. Bakın elimde yazı, resmi yazı. Bu borç 2004 tarihinde açılmıştır. 2004 yani AKP’nin iktidara geldiği tarihteki borçtur ve bu borcun 17 Mart 2008 tarihindeki durumuna ilişkindir bu gelen yazı. Yani AKP’nin kendi içinde yaşadığı tablo. Bu borç çiftçinin ne halde olduğunu gösteren bir somut örnek. Çiftçi böyle. Vatandaş işinden atılmış, borcunu ödeyemez hale gelmiş, sıkışmış. Temerrüde girdin mi yandın. Buna bir çare bulmak lazım. Bakın Türkiye ekonomik krize girdi biz daha geçen Eylül ayında bu sıkıntıyı görerek çıktık dedik ki, bu gidişi önlemek için şu şu şu tedbirlerin alınması lazım. Eylül ayında söyledik. Kulak asmadılar. Geçenlerde Başbakan bize meydan okudu bir çaren varsa söyle diye. Bizde çıktık ertesi sabah çareyi söyledik. Bu bize meydan okumaya başladı, öğren de gel, 40 fırın ekmek yemen lazım falan diye ağzını bozdu o bildiğimiz Tayyip Erdoğan üslubuna girdi. Ama aradan 2 hafta geçti, 2 hafta sonra şimdi bizim önerdiğimiz politikayı uygulamaya başlıyor. Biz ona demiştik ki bakın otomotivden ve beyaz eşya üretiminden vergileri indirin. 6 ay için indirin dedik onlar 3 ay için uygulamaya koydular. İnşallah onu da uzatacaklar. Yani bu işin sadece bir tanesi. Halbuki bizim başka önerilerimiz var. Mesela biz diyoruz ki, çalışan insanın üzerinden %50’ye yakın vergi alınıyor, stopaj alınıyor, prim alınıyor. Çok fazladır. Dünyadaki en yüksek oran. Yani şu sırada bir insanı çalıştırmak, iş vermek, ona aylık vermek, maaş vermek ekonomiye, topluma yapılabilecek en büyük hizmet. Bunu yapan insana şimdi diyor ki maliye madem senin imkanın var, yanında bir işçi çalıştırıyorsun ona verdiğin paranın yarısı kadar bana da ödeme yapacaksın. Bizde diyoruz ki, kardeşim maliye çekil aradan. Bırak vatandaş imkanı var adam çalıştırıyor, çalıştırıversin. Böyle üzerine yürüme. Makul bir şekilde indir o yükünü. Bak dünyada hiçbir ülke senin kadar almıyor. Üstelik Türkiye birde krize girdi. Krizde sen adam çalıştırmayı bu kadar yüksek vergilendirebilir misin? Vergilendirirsen insanlar yatırım yapabilir mi, işçi istihdam edebilir mi? İşçi istihdam edilmezse ekonominin çarkları dönmez. Ailelerin cebine para girmezse sanayiinin ürettiği malları kim alacak? Neyle alacak? Evine ekmek götürmek imkanından mahkum kalmış insanlara sen ayrıca birde bana vergi ver diye niye ek bir eziyet ediyorsun. Ne gerek var buna diye söylüyoruz. Şuana kadar kulak asmadılar. Ama yazın bir kenara yakında bunu uygulamak zorunda kalacaklardır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Türkiye’nin kalkınması için çalışan insanın üstünden bu kadar vergi istemeyeceksin. Çünkü bir insanı çalıştırmak topluma, ekonomiye yapılabilecek, sosyal hayata yapılabilecek en büyük katkıdır diyoruz. Buna kulak asmadılar. Şimdi yakında göreceksiniz bunu da yapacaklar. Kardeşim niye eziyet ediyorsun. Bak ben sana Eylül’de söyledim. Eylül’de söylediğimi yapsaydın ya Türkiye bu noktaya gelmezdi. Benden tedbir istedin söyledim iki hafta sonra uygulamaya koyuyorsun. Niye bu kadar gecikiyorsun. Bak şimdi söylüyorum tedbiri. Çalışan insanın üzerinden bu kadar vergi alma, kaldır onları. Bunu da yapacaksın.
Sevgili Uşaklılar, Türkiye’de ekonomik yanlışlıklar yapılıyor. Türkiye’nin en hızlı kalkınacağı dönemi bunlar israf ettiler. 2002’de dünya o kadar uygun bir noktadaydı ki, o kadar bol para vardı ki, demin anlattım o kadar parayı aldılar. O aldıkları parayı yatırıma koyacaklardı, kalkınmaya, sanayileşmeye, altyapı yatırımına Türkiye’nin ilerlemesine harcayacaklardı. Bunlar gösterişe harcadılar, israf ettiler ve yolsuzluklara kaptırdılar, harcadılar. Türkiye bugün şimdi bu sıkıntının içine girdi. Yolsuzluklar konusunu da izliyor musunuz Uşaklılar? Biliyorsunuz değil mi? Uşak’ta da yolsuzluklar var mı? Çok mu? Şimdi bakın yolsuzluklara hep yıllardır tanık oluyoruz. Ama artık yolsuzlukta Türkiye çağ atladı çağ. Çağ atladık. Yani eskiden yolsuzluk bireysel, kişisel bir olaydı. Şimdi öyle değil. Şimdi nasıl oluyor yolsuzluk? Teşkilatlı. Yani şimdi yolsuzluk yapacak olan bir kişi bir fırsat bulup vur kaç yapmıyor. Bir araya geliyorlar 40 kişi, 50 kişi bir tezgah kuruyorlar, bir teşkilat kuruyorlar, şirket kuruyorlar, dernek kuruyorlar. Muhasebecisi var, başkanı var, yatırım uzmanı var, halkla ilişkiler uzmanı var. Bir teşkilat. Hep beraber çıkıyorlar ve diyorlar ki nereden parayı bulacağız mesela? Diyorlar ki Almanya’daki vatandaşın Ramazan mübarek gün fitre ve zekatlarını toplayalım. Onlara gidelim diyelim ki, yardım paralarınızı bize verin. Biz açları doyuralım, yoksulları giydirelim, sizin hayır işinizi biz yapıverelim, bize emanet edin diyorlar. Almanya’daki vatandaşta parasını bunlara trilyonlarca veriyor. Bunlar alıyorlar o parayı bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyorlar. Türkiye’de ne oluyor o para? Kendi adlarına şirket kuruyorlar. Kendi mülkiyetlerinde şirket kuruyorlar, televziyon kanalı kuruyorlar. O parayla, o televizyon kanalı ne anlatıyor vatandaşa? Aman Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur, aman AKP’ye destek olun bunu anlatıyor. Şimdi bu tezgah ortaya çıktı. Alman hükümeti derhal konuya el koydu, konuyu inceledi ve hemen birilerini yargıladı. Sonrada bize bir yazı yazdı dedi ki, bak ben burada bunları yakaladım ama asıl elebaşıları Türkiye’de. Bak isimleri de şunlar dedi. Gereğini de sen yap dedi Türkiye’ye yazı yazdı. Aylar geçti Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz çıktık hükümete dedik ki, niye bu konuyu incelemiyorsunuz? Bize Almanya’ya yazı yazdık dosyayı göndersinler. O dosya gelsin bakarız dedi. Bizde dedik ki onlara Almanya’dan ne dosya bekliyorsun. Almanya kendi emniyetiyle, savcısıyla, hakimiyle gereğini yapmış. O suçu işleyenler bizim vatandaşlarımız. Bu sahtekarlar bizim vatandaşlarımız. Aldatılan vatandaşlar bizim vatandaşlarımız. Kurulan şirketler bizim şirketler, parayı taşıyan bizim vatandaşımız. Kurulan televizyon kanalı bizim televizyon kanalımız. E Alman mahkum etti sen dosyası bekliyorsun. Senin kanunun yok mu, senin jandarman yok mu, emniyetin polisin yok mu, senin savcın yok mu, hakimin yok mu, senin hukukun yok mu, senin vicdanın yok mu dedik. Dosyayı bekliyoruz diyor. Ya dosyayı Almanya’da kaplumbağanın sırtına koysalar 6 ayda Türkiye’ye gelirdi. Baktık bunların getireceği yok ben bir arkadaşımdan rica ettim ya git şu dosyayı getir Almanya’dan diye. Gitti Almanya’dan dosyayı aldı getirdi. Meydanlarda bende gösterdim. Dedim ki, dosya dosya diyordun işte al sana dosya. Şimdi Başbakan buna cevap veriyor diyor ki, kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Rahat adam, geniş adam, umurunda değil. Kırmızı kaplı dosya çokmuş. Sen dosyanın kabını, rengini bırak da içindeki belgelere gel! Şimdi bu olay ortaya çıkınca ben Başbakana sordum tanıyor musun bunları? Ik mık cevap veremez vaziyetlerde. Sonradan anlaşıldı ki çocukları bacanakmış.
Değerli arkadaşlarım, bu teşkilatlı diyorum ya bu iş böyle yapılıyor. Üstelik birde hükümetin himayesinde yapılıyor. Hükümet bunlara ne diyor? Siz kamuya yararlı derneksiniz diyor. Bak bak. Bunlara kamuya, millete hayırlı, yararlı derneksiniz diyor. Bütün devlet teşkilatının kapıları açılıyor bunlara. Ondan sonra birde bunlara vergi muafiyeti veriyor. Senin topladığın paradan, kazancından hiç vergi vermene gerek yok. Niye? Çünkü sen hayırlı iş yapıyorsun. Bunlara vergi muafiyeti veriyor ama bu vatan için gözünü budaktan sakınmayan, canını veren, mayına basıp bacaklarını, kolunu kaybeden şehitlere, gazilere, onların ailesine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına o vergi muafiyetini tanımıyor. Onlara yapılan bağıştan vergi alıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu ne anlayıştır? Yani bu yolsuzluğa bakınca hem teşkilatı görüyoruz bir, hem devlet himayesini görüyoruz, iktidar himayesini görüyoruz iki. Ayrıca ne görüyoruz? Arkadaşlar, yolsuzluk yapan insanlar bile, hırsızlar bile belli ahlaki ölçüleri ister istemez gözetirler. Herkesin bir sınırı vardır. Bunlar öyle bir istismar yapıyorlar ki sadece vatandaşı değil, ondan fitresini, zekatını, yardım parasını toplayarak onun inancını, dinini, imanını, kitabını, İslamiyet’in gereğini, Allah’ı, peygamberi de dolandırır vaziyete düşüyorlar. Adam oraya hayır için para veriyor vatandaş. Para nereye gidiyor hayra mı gidiyor? O dini vecibesini yerine getiriyor, zekatını veriyor, fitresini veriyor. Fitre, zekat yerine gidiyor mu? Peki gitmemesinin sorumlusu kim? Yani hangi vicdan bir insanın dini vecibesinin gereği olarak hayra harcanması gereken parayı oradan alıp da bir televizyon kanalı kurup kendi şahsi propagandasını yaptırabilir. Böyle bir tablo.
Şimdi sevgili Uşaklılar, bu manzarayı unutmayınız. Bu tabloları biliniz. Yani ben bunları söylüyorum. Daha başka bir sürü yolsuzluk olayı var. Tüpraş’taki yolsuzluk olayı var. Telekomdaki yolsuzluk olayı var. Bunların hepsini biliyorsunuz. Ben bunları söylüyorum Başbakan kızıyor, sinirleniyor. Halbuki sinirlenmesine gerek yok. Uşak’a gelecek diyecek ki Deniz Feneri’nin aslı budur. Baykal şöyle söylemiş, bunlar doğru değildir diye söyleyecek. Söyleyebiliyor mu? Buraya geldi mi? Gelmedi mi? Gelirse sorun Deniz Fenerini bir anlatıversin. Gelirse bir sorun Uşak’ı bir anlatıversin. Uşak’ta nasıl AKP döneminde Uşak’ın gerilediğinin bir hikayesini anlatıversin. Kapanan fabrikaları bir anlatıversin. Gittiği yerlerde bunu söylemiyor. Gidiyor gittiği yerlerde ne Deniz Fenerine cevap var ben söylüyorum. Ne ekonomik sıkıntıya, işsizliğe, ekonomik çöküntüye bir şey yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Varsa yoksa CHP. Yani Başbakan gece yatağa Deniz Baykal’la giriyor. Sabahleyin yataktan Deniz Baykal’la kalkıyor. Başka lafı yok. Varsa yoksa Deniz Baykal. Yani meydansa meydan. Sen meydanı bırak da diyorum gel birlikte televizyona çıkalım. Tarafsız televizyoncularda gelsin. İstersen Uğur Dündar gelsin. İstersen Ali Kırca gelsin. İstersen Mehmet Ali Birand gelsin. İstersen bak Türkiye’de çok izlenen, çok sevilen değerli bir şovmen var. İstersen Mehmet Ali Erbil gelsin. Gerçi sen artık Mehmet Ali Erbil’i kabul etmezsin. Çünkü Mehmet Ali Erbil dün çıktı böyle içinden gelen duyguları, düşünceleri o kendine özgü samimiyetiyle ifade etti. Vatandaşları da göreve çağırdı. Tarihi görevini hatırlattı milletin. Bu gidiş iyi gidiş değil aman duruma el koyun dedi ve gerekçelerini de anlattı. İsterse hem eğlenir Mehmet Ali Erbil şenlikte yapar. Gayet güzel esprilerde yapar. İsterse o olsun. Bir tarafında ben oturayım, bir tarafında başbakan otursun benim için ne söyleyecekse söylesin. Ben ağzımı açmayacağım dinleyeceğim. Sonrada müsaade etsin ben konuşayım. Buna hayır diyor, buna girmiyor. Peki buna girmiyorsun. O zaman diyorum ki bir teklif daha yapıyorum. Sayın Başbakan gel mecliste 550 milletvekili var. Bunların tümünün dokunulmazlığı var. Biz dokunmayalım hepsine de onların dokunulmazlıkları kalsın. Ama Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Birlikte ikisini kaldıralım. Buna var mısın diyorum. Buna da yok. Yani bunun ne anlamı var. Bu neyi ortaya koyuyor. Yani sen konuşmadan, tartışmadan kaçıyorsun, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyorsun. Başbakana kaçmak yakışır mı? Bir ülkenin başbakanı kaçar mı? Söylediklerine inanıyorsan yüzüme bakarak söyle. Bak ben söylediklerime inanıyorum senin gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. O bunlara diyor ki, meydana gel meydana. Geliyoruz meydana. Hatta diyor ki, sana diyor eskort verelim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Sen eskortunu kendin kullan. Yanında koruma ordusu, güvenlik güçleri, arkanda panzer, önünde camır, binaların tavanında keskin nişancılar. Askeriyle, polisiyle sen git gittiğin yere. Benim bunlara ihtiyacım yok. Ben bunların hiçbirisini kullanmam. Ben halkın içindeyim, toplumun içindeyim. Sabah şafakla kalkarım sokağa çıkarım vatandaşın arasına. Yanımda koruma olmadan. Ben halkın içinde yaşıyorum. Kendi alışverişimi kendim yaparım. Alışverişe, çarşıya kendim çıkarım. Bende böyle, ailemde böyle. Bizim saklanacak gizlenecek bir şeyimiz yok. Neden kaçacağım, neden askere, polise jandarmaya, korumaya, eskorta ihtiyacım olacak. Benim alnım açık, başım dik, anamın, babamın evine girer gibi geliyorum Uşak’a. Benim niye korumaya ihtiyacım olacak, niye kaçacağım. Yalan söylemedim, milletin hakkını yemedim, yetim hakkı yemedim, haram yemedim, millete yolsuzluk yapmadım. Milleti kandırmaya kalkmadım. Alnım açık, başım dik.
Şimdi başbakan arkadan konuşuyor, boş konuşuyor, hakaret ediyor, kötü sözler söylüyor. Bildiğiniz manzara. Şimdi bunları açık demokratik tartışmaya girmiyor ne yapıyor? Şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz Uşaklılar? Tunceli’de yaşananlara ne diyorsunuz? Allah aşkına? Yani elinizi vicdanınıza koyunuz AKP’li arkadaşlarıma söylüyorum olabilir ama elinizi vicdanınıza koyunuz orada yapılanlar yoksullukla mücadele anlamına mı geliyor? Yani yoksulluğumu ortadan kaldıracak? Bu nedir bu, anlamı ne bunun? Yani Türkiye’de böyle bir iş oldu mu? Tunceli’de buzdolabı dağıtıyor, çamaşır makinesi dağıtıyor. Üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor, bulaşık makinesi dağıtıyor tazyikli su yok, elektrik yok. Yani ne bu kardeşim? Niçin yapıyorsun? Yoksullukla mücadele. Yoksullukla mücadele ediyorsan gel Uşak’a. Uşak’ta niye dağıtmıyorsun Uşak’ta da yoksul var. Valiye talimat veriyor vali bunların başında. YSK çıkıyor diyor ki ayıptır olmaz böyle bir şey. Hukuk var, seçim adaleti var, doğru değildir diyor. Başbakan benim valim devam edecek beni YSK ırgalamaz diyor. Yani YSK ırgalamaz, kanun ırgalamaz, yasa ırgalamaz, anayasa ırgalamaz, ne ırgalar seni arkadaş? Ben onu neyin ırgalayacağını biliyorum. Seçimde 29 Martta milletin kararı ırgalar mı ırgalamaz mı? Hep beraber göreceğiz. Bir gösterin bakalım el mi yaman bey mi yaman? Başbakan mı yaman, millet mi yaman bir gösterin bakalım!
Başbakan valiyi seferber ediyor her türlü baskıyı yapıyor. Uşaklılar şimdi ben size soruyorum siz buraya yevmiyelerinizi alarak mı geldiniz? Size kumanyamı dağıtıldı? Vali bir yazımı yazdı? Uşak’ta bugün Deniz Baykal’ın mitingi vardır, bütün daire müdürleri, daire amirleri, memurları mutlaka o mitinge katılsınlar diye bir yazımı yazdı? Otobüs mü kaldırdı devlet? Ankara’dan otobüs kaldırılıyor mesai günü. Diyorlar ki memurlar ve eşleri, aileleri Niğde’ye gidecek Pozantı’ya orada açılış var Başbakan konuşacak. Yani Ankara’dan Pozantı’ya alkışlayıcı ekip taşıyor. Siz öylemi geldiniz buraya? Demiryolu işçileri Ankara’dan Eskişehir’e taşınıyor açılışta alkış yapsınlar diye. Öylemi? Böyle seçim olur mu, böyle demokrasi olur mu? Oluyor mu bunlar? Oluyor değil mi? Niye böyle oluyor? Ondan sonra Başbakan çıkıyor bize bağırıyor, çağırıyor. Vatandaş, 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, canı sıkkın. Yolda giderken otobüs geçiyor AKP otobüsü bir tantanayla çocuk kendisini tutamıyor otobüse yöneliyor diyor ki, Allah bu seçimde inşallah senin cezanı verecek diyor. Bunu duyunca hemen korumaları gönderiyorlar, çocuğu alıyorlar otobüse sıkıştırıyorlar Başbakanda pençesini geçiriyor çocuğun ümüğüne. Raporu var. Böyle bir manzara yaşıyoruz. 13 yaşında çocuk, babası işten atılmış, kızmış. Ya bırak kızıversin arkadaş. O sese kulak ver. 13 yaşındaki çocuğun o sesine kulak ver, sana uyarı o uyarı!!!
Kadın yolda geçiyor otobüs karşıda. Otobüse yöneliyor kadın diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor. İçinden geçen sesi söylüyor. Arkasında siyasi organizasyon yok, organize iş değil bu. Vatandaş samimi, gönlünden geçeni söylüyor. Hemen kadının üzerine yürüyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bir yanda 2 milyon, yani 2 lira temizlik parasını ödeyemediği için çocuğu öğretmeni babasına gönderiyor. Baba işten atılmış yok verecek 2 lirası veremiyor. Çocuğum veremiyorum yok param diyor. Öğretmene gidiyor anlatıyor çocuk öğretmen ben dinlemem parayı gönderecek diye koluna yazıyor gönderiyor buna. Adam daha bugün gazetelerde var. Borcunu ödeyemediği için intihar ediyor. Aile intiharları yapıyorlar. Şimdi bir yanda Türkiye’de böyle bir manzara, bir yanda Başbakanın asabı bozuk. Kendisine tepki gösterenlere sinirleniyor. Halkın rahatsızlığını güya buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak, ki o buzdolabının, çamaşır makinesinin parası nereden geliyor? Kimin cebinden geliyor? Milletin parasıyla millete siyasi rüşvet verip içinde bulunduğu sıkıntıdan çıkmaya çalışıyor.
Değerli arkadaşlarım, bunları görmüyor muyuz? Bunları göre göre bunlara destek olunur mu Allah aşkına? Yani şu Deniz Fenerini yapanlara himaye getiren, sahip çıkan, davasını takip etmeyen, onların paralarıyla propagandadan medet uman bir anlayışa bu seçimde destek olur mu Allah aşkına Uşaklılar? Bunun altında yatan umutsuzluktur. Başbakan artık gidici olduğunu gördü. Abbas gidicidir. Bu iş gözüktü. Bu gidiş gözüktü. Bunu bu yollarla kaldıramazsın. Başbakan otobüsüne oyuncakları doldurmuş bir kente giderken çıkıyor kendi eliyle çoluk çocuğa oyuncak dağıtıyor. Çocuklar otobüsün peşinde koşsunlar diye. Sen o çocuklara oyuncak dağıtacağına onların babalarına iş ver, iş, iş, iş!!! Sen onların babalarına iş ver de o babalar çocuklarına hediye almanın, çikolata almanın, şeker almanın tadını, mutluluğunu yaşasınlar. Sen devletin parasıyla o çocuklara hediye dağıtarak bir şey yaptığını mı zannediyorsun? Görevini yap görevini. Senin görevin insana iş vermek iş!
Şimdi buna alet olan bir sürü memur, amir, vali hepsi aman ha bu çok kızdı, bize kızmasın ne istiyorsa yapalım anlayışı içinde. Gözlerini AKP’ye, Başbakana. Değerli arkadaşlarım, bir hukuk devletinde, bir demokraside böyle şeyler olmaz. Sen Anayasanın, devletin valisisin. Hukuk devletinin memurusun, valisisin. Hakkını bileceksin, yetkini bileceksin. Vatandaşa siyasi ayrım yapmaya senin bir hakkın var mı? Burada, Uşak’ta bir kez daha ifade ediyorum. O Valiler sakın ha arkamda Başbakan var, AKP var diye kendilerini güvende hissetmesinler. AKP ile gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelirler Acele Posta Servisiyle giderler. İnşallah olacak. Hep beraber yapacağız bunu değil mi?
Şimdi sevgili Uşaklılar, memleketin manzarası bu. Çekilen sıkıntılar, acılar ortada. Ne olursan ol, bak ev kadınları var, emekliler var aramızda. Emekliler o sıkıntıyı yaşamıyor mu? Emeklinin aldığı para zaten kendisine ve eşine yetmiyor. Şimdi oğlan işsiz kalmış, işsiz kalan oğlana da yardımcı olacağım diye onun çocuğuna bende üç kuruş emekli maaşımdan para vereceğim diye o emeklilerin çektikleri acıları sen biliyor musun? Borcunu ödeyemeyenleri dürüst değil onlar diye suçluyor başbakan. Yani kredi kartı alanların borçlarını ödeyememesini suçluluk ve dürüstlükten uzak olma diye suçluyor.
Değerli arkadaşlarım, o insanlar o paralarla çoluğunun, çocuğunun ihtiyacını, mamasını, sütünü, televizyonlarda akşamları görüyorsunuz içiniz parçalanmıyor mu? Onları dinleyince, izleyince. İşsiz kalmış bir genç baba, yanında yeni doğmuş çocuğu çaresizlik içinde tablolar. Yani sonrada bunlara dürüst değilsiniz diyeceğiz. Sen devletin bankalarından 750 milyon dolarını o damadının başında olduğu şirketlere Sabah ve ATV’yi satın alsınlar diye verirken doğru davranıyorsun da çocuğuna süt almak için kredi kartını kullanıp borcunu ödeyemeyen insan mı dürüstlükten uzak? Bu gidişin sonuna geliyoruz. İnşallah bu seçim bir dönüm noktası olacak. Hep birlikte yeni bir başlangıcı yapacağız. Bak bahar geldi. Bahar ne demek? Yenilenme demek, tazelenme demek, temizlenmek demek. Bahar temizliğini bak hanımlar evlerinizde yapmıyor musunuz? İş yerlerinizde bahar temizliği yapmıyor musunuz? Camlar siliniyor, yerler siliniyor, badanalar yapıyor. Öyle değil mi? Biz öyle büyüdük, öyle gördük. Şimdide sizler onu yapıyoruz. Hamarat ev kadınlarımız onu yapıyor. Evi temizliyorsunuz, ortamınızı şöyle tazeliyorsunuz, yeter artık şu kışı, karı, soğuğu, karanlığı geride kaldı. Şöyle bir ferahlayalım, bir rahatlayalım, bir tazelenelim, bir yenilenelim diye düşünüyorsunuz değil mi? Bunu evinizde yapıyorsunuz Türkiye’de de lazım. Türkiye’ye de baharı getirin. Bahar temizliğini yapın, Türkiye’yi de tazeleyin, yenileyin, ferahlatın. Bütün bunların sırrı elinizde. Tamam mı?
Şimdi sizden beklediğim şu; bakın bu seçime giderken ne kadar yanlışlık varsa yaptılar. Önce bir defa hepiniz nüfus cüzdanlarınıza bir baskın kimlik numaranız orada yoksa seçime kadar onu mutlaka işletin. Yoksa bu seçime giderken nüfus cüzdanınızda eğer yeni kimlik numaranız yazılı değilse oy kullanmanıza engel olacaklar. 3,5 milyon bu durumda insan var dedi İçişleri Bakanı. Muhtemelen daha fazla. Ama 3,5 milyonunu İçişleri Bakanı kabul etti. Böyle bir şey olur mu değerli arkadaşlarım. Böyle bir şey olabilir mi? Yani adam yıllardır belli bir sandıkta oy kullanıyor, kütükte adı var, cebinde nüfus cüzdanı var, konu komşu herkes bunun o olduğunu biliyor. Adam geliyor her zaman oy kullandığı sandığa kimliğini gösteriyor, listede adı da yazılı. Diyorlar ki sen oy kullanamazsın. Niye? Çünkü nüfus cüzdanında kimlik numaran yazılı değil. Arkadaş böyle bir şey olur mu? E o gidecek yazdıracak, 3 milyon para yatıracak, 2 fotoğraf verecek, daireyi bulacak, zaman ayıracak falan, falan, falan. Yani siz vatandaş oy kullansın mı istiyorsunuz, oy kullanmasın mı istiyorsunuz? Bunu ne olur takip edin. Mutlaka işinizi yapın, konunuzun, komşunuzun, ailenizin, çevrenizin eksiğini, gediğini tamamlayın ve sandığa öyle gidin. Ve gelecek Pazar günü, bu Pazar değil, öbür Pazar günü inşallah sabahleyin erkenden kalkın yanınıza çoluğunuzu, çocuğunuzu, babanızı ve bilhassa ananızı alarak, tabi dedenizi, nenenizi de alarak ailecek cümbür cemaat bayrama gider gibi sandığa gidin. Tamam mı? Çünkü birileri boyuna bunu merak edip duruyor. Ananıza deyin ki anacığım seni görmek isteyen birisi varmış gel kendini bir gösteriver sandıkta deyiverin.
Sevgili Uşaklılar, eksik olmayın sizlerle tatlı tatlı sohbet ettik. Güzel bir beraberlik yaşattınız. Zahmet ettiniz buralara geldiniz. Bende duygularımı ve düşüncelerimi sizlere açtım, yüreğimi açtım, beynimi açtım. Samimi fikirlerimdir, samimi düşüncelerimdir. Benim derdim günlük siyaset değil. Ben Türkiye iyi olsun, milletim iyi olsun, memleketim iyi olsun istiyorum. Bizim siyaset anlayışımız külah kapma anlayışı, iktidara gelme, iktidarın nimetlerini derleme toparlama anlayışı değil. Milletin yüzünü güldürme, milletimizin başını dik tutmasını sağlama, ailesini, çoluğunu, çocuğunu mutlu edebilme mücadelesidir. Bunun için yollara düştük.
Sevgili Uşaklılar, şimdi 29 Mart’ta sandığa giderken oy vereceğiniz insanları sizlere tanıtmak istiyorum. İzlinizle Cumhuriyet Halk Partisi Banaz Belediye Başkan Adayımız Tahsin Erdem. Eşme Belediye Başkan Adayımız Ahmet Yıldırım. Karahallı Belediye Başkan Adayımız Nihat Süzek. Sivaslı Belediye Başkan Adayımız Nihat Sazlıgül. Ulubey Belediye Başkan Adayımız Ali Rıza Ada.
Şimdi Belde Belediye Başkan Adaylarımızı da sizlere sunayım. Banaz Kızılcasöğüt’ten Ömer Biçer. Banaz Büyükoturak’tan Cafer Kalpaklı. Eşme Yeleğen beldesinden Fevzi Kaya Belediye Başkan Adayımız. Eşme Güllü beldesinden Musa Kaya Belediye Başkan Adayımız. Karahallı’dan Karbasan Belediye Başkan Adayımız Kudret Suna. Sivaslı’dan Ağaçbeyli Beldesi Belediye Başkan Adayı Şadan Akçay. Sivaslı Pınarbaşı Beldesinden Ali Tuğlu. Sivaslı Tatar Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Ahmet Karataş. Ulubey’de Avcan Beldesinden Başkan Adayımız Mümit Bayar. Hasköy Beldesinden Belediye Başkan Adayımız Aynur Yurtsever. Kuşla Belediyesi Başkan Adayımız Veli Acar. Ve Omurca Beldesi Belediye Başkan Adayımız Ali Aytekin. Nasıl ekip güzel mi? İyimi? Harika. Başkan adaylarımız nasıl? Pırıl pırıl her birisi Uşak’ın evlatları, memleketini seven, dürüst, ahlaklı, hizmet aşkıyla dolu insanlar. Değil mi? Bunlara oy verecek misiniz? Peki bu takıma, bu güzel belediye başkanları takımına bir takım kaptanı lazım değil mi? Bir takım kaptanı da bulalım değil mi? Var mı öyle bir takım kaptanı? Talat Arca Belediye Başkanımız. Güzel bir ekip, güzel bir takım. Hizmete susamış bir kadro. Uşak’ında bu hizmete ihtiyacı var. Türkiye’nin gidişatı da belli. Yani böyle bir tabloda tam zamanında inşallah bu arkadaşlarımız sizin desteğinizle görev alacaklar ve hizmet edecekler. Bugün Uşak inşallah yarın Türkiye’de iktidar. Bugün bu güzel manzaranıza bakarak inşallah Talat Arca’nın Uşak’ta belediye başkanı seçileceğinin kokusunu alır gibiyim. Yani manzara öyle gösteriyor. İnşallah Uşak’ta çok güzel bir gelişmeyi gerçekleştireceksiniz. Eksik olmayın. Bu muhteşem toplantınız bunun işareti oldu. Çok mutlu oldum. Bende hepinize yürekten bir kez daha teşekkür ediyorum ve bu seçimlerin Uşak’ımıza, Türkiye’mize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.
Bugün Bursa’da bu güzel mitingde hep bir aradayız. Buraya katılan Bursalı bütün kardeşlerime içten, yürekten teşekkür ediyorum, hoşgeldiniz diyorum. İyi ki siz varsınız. Şu manzaranız var ya, sizin varlığınız var ya işte Türkiye’nin güvencesi o. Siz Türkiye sahipsiz değildir demek için buradasınız. Siz Bursa’ya sahip çıkmak için buradasınız, Türkiye’ye sahip çıkmak için buradasınız. Eksik olmayın, çok teşekkür ediyorum.
Bursa bir kentin adı değil. Benim gözümde Bursa bir medeniyetin adı, bir tarihin adı. Sadece bir coğrafyanın adı değil, bir ilin adı değil. Türkiye’nin, Anadolu’nun, tarihimizin, kültürümüzün, medeniyetimizin en sağlam kalelerinden biri. Bursa cumhuriyet öncesi döneminde, cumhuriyet döneminin de gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Anadolu’nun, Balkanların, Kafkasların, Artvin’inden Arnavutluğuna kadar bir büyük coğrafyanın gelip yeni bir bağımsız devletin içinde varlık mücadelesi verdikleri bir ana kucağı olmuştur. Bursa ekonomimizin, sanayiimizin, tarımımızın, turizmimizin gözbebeği bir kentimiz olmuştur. Hepimiz Bursa’mızla iftihar ediyoruz. Türkiye’nin her yerindeki insanlar Bursa’ya ne iyi Bursa bizim memleketimiz duygusuyla bakarlar. Bursa’daki büyüklük, zenginlik, bereket, tarih hepimizin iftihar ettiği milli gücümüzdür, hasretlerimizdir. Böyle bir Bursa’dayız. Böyle güzel bir Bursa’dayız. Sanayiinin öncüsü Bursa, otomotivin öncüsü Bursa, tekstilin öncüsü Bursa, tarımın öncüsü Bursa, şeftalide Bursa, kestanede Bursa, ipekböceği de Bursa, turizmde Bursa, nakliyecilik de Bursa, ticarette, esnaflık de, zanaatkarlık de Bursa. İşçilik de, ustalık de, emekçilikte Bursa. Öyle değil mi? Her şeyin en güzeli burada değil mi? En mükemmeli burada değil mi? Allah en verimli toprakları Bursa’ya bahşetmiş öyle değil mi? En bereketli topraklar burada değil mi? Ormanın en güzeli burada değil mi? Meyvenin, sebzenin en güzeli burada değil mi? Turfandanın en güzeli burada değil mi? Ormancılık, fidecilik burada değil mi? Her şey burada değil mi? En güzel insan malzemesi burada değil mi? Yani Bulgaristan’dan gelmiş, Bosna Hersek’ten gelmiş, Arnavutluktan gelmiş, Yunanistan’dan gelmiş, Ege adalarından gelmiş. Anadolu’nun Türk varlığı bütün bu coğrafyaya savrulduktan sonra bağımsız vatan demiş, kendi bayrağı altında yaşamak için koşup buraya gelmemiş mi? Türkiye’nin her yerinden insanlar buraya gelmemiş mi? Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan, İçanadolu’dan, Kuzey Anadolu’dan, Karadeniz’den, Artvin’den insanlar buraya gelmemiş mi? İnsan malzemesi sağlam mı? Çile çekmiş mi, acı yaşamış mı, göçü görmüş mü, aile nedir biliyor mu, yokluk ne demek biliyor mu? Alın teri ne demek, kazanmak ne demek, üretmek ne demek biliyor mu? Allah’ta en güzel imkanları buraya vermiş mi? Şimdi herhalde siz tarihimizin en müreffeh, en zengin, en güçlü dönemlerini yaşıyorsunuz. Öyle değil mi? Bence öyle gibi gözüküyor. Hepimiz Bursa’yı takdirle izliyoruz, gönlümüzde Bursa bambaşka, Bursa bir hayal, Bursa bir medeniyet.
Şimdi sevgili Bursalılar, size soruyorum nasılsınız iyi misiniz? Haliniz, gidişatınız nasıl? İşleriniz yolundamı? Keyfiniz yerinde mi, huzurunuz yerinde mi? Masrafınız kazancınızla denk mi? Gideriniz, geliriniz birbirini tutuyor mu? Borçlar ödeniyor mu? Çocuklar iş buluyor mu? Yeni yeni fabrikalar açılıyor mu? Siz Türkiye’nin ihracat vitrinisiniz. Bütün dünya Bursa’yı biliyor. Bursa’dan ihracat yapılıyor. Şimdi onu daha da arttıracak yeni yeni tesisler geliyor mu? Fabrikalar, işyerleri, tekstil fabrikaları, otomotiv fabrikaları oluyor mu? Çiftçinin yüzü gülüyor mu, köylünün? Yani ektiğinin karşılığını alıyor mu? Masrafı azaldı mı? Çiftçiye verilen sözler tutuldu mu? Yani mesela pancarın kotası kaktı mı? Kalkmadı mı? Girdi fiyatları ucuzladı mı? Mazot indimi? İlaç indimi, gübre indimi? Ürün fiyatları nasıl? Zeytinde Bursa. Nasıl zeytinci? İyimi? Zeytincide iyimi? Zeytincinin de tadı yok. Ne olacak bu işin sonu? Önce bu durumu bir iyi görelim değil mi? Yani zihnimizde tereddüt kalmasın, fotoğrafı iyi çekelim. Türkiye ne noktada bunu hepimiz en iyi şekilde anlayalım. Bakın Türkiye buraya geldi.
Şimdi çiftçinin durumu iyi değil diyorsunuz. İşçinin durumu nasıl? İş güvenliği yerinde mi? İş güvencesi yerinde mi? İşten atılma tehlikesi, tehdidi kalktı mı? Peki esnafın durumu nasıl? İşler açıldı mı, çekler senetler dönüyor mu? Borçlar ödeniyor mu, primler, sigortalar ödeniyor mu? Esnafında durumu iyi değil diyorsunuz. Esnaf yanındaki çocuğun sigortasını, primini, stopajını ödeyebiliyor mu? Sattığının yerine yenisini koyabiliyor mu? Akşam eve ailesini mutla edebilecek bir kazanç taşıyabiliyor mu? Emeklilerin durumu nasıl? Emekliler iyimi? Yani emekli maaşıyla, eşiyle birlikte huzur içinde yaşamının bu son döneminde çoluğu çocuğuyla mutluluk içinde yaşabiliyor mu? Yoksa emeklinin oğlu işten atıldı, karısı çalışmıyor, evde iki tane çocuk var, emekli eşiyle kendisini mi geçindirsin, işten atılmış oğluna mı yardımcı olsun, onun okula gidecek çocuğuna mı yardımcı olsun. Şimdi o acıları, o ızdıraplarımı yaşıyor? Emeklide mutlu değil, emeklide huzurlu değil.
Şimdi bakınız sevgili Bursalılar, gerçekten Türkiye’de yaşanan acıları, yapılmış olan yanlışlıkların ağır bedelini ödeyen kentlerin arasında hiç kuşkusuz Bursa’mızda var. Bu kadar zenginliğe, bu kadar imkana, bu kadar verimli topraklara, bu kadar altyapıya rağmen maalesef Bursa’da da insanlarımızın boynu bükük. Her alanda boynu bükük. Türkiye’de bugün kurulmuş olan sanayideki 10 tezgahın 4’ü kapandı. Biz daha iyimser söyleyelim. %60 kapasiteyle diye kabul ediyorum. Daha fazla ama resmi rakamlarla konuşuyoruz. 4’ü kapandı. Yani o 4 tezgahı kurmak için yatırım yapıldı, döviz alındı, borç para alındı. Onlar geriye ödenecek, oraya para bağlandı, servet bağlandı, birikim bağlandı. Öte yandan oradan ekmeğini çıkaran işçiler var, ustabaşılar var, teknisyenler var, mühendisler var. İnsanların ekmek kapısı. 2008 Kasımı itibariyle 1 yılda Türkiye’deki resmi rakamlarla ki onlar gerçeği tam yansıtmıyor. Ama o resmi rakamlarla işsiz sayısı 1 milyon arttı. Kasım itibariyle. Daha Aralık hesapta yok, Ocak yok, Şubat yok, Mart yok. 1 milyon kişi daha fazla işini kaybetti. Bugün Türkiye’de gerçek ölçülerle bakıldığı zaman işsizliğin %22 düzeyine geldiğini, çalışması her 4 kişiden en az birisinden fazlasının işsiz duruma geldiğini görüyoruz. Şimdi bu acı bir tablo. Bu Türkiye’de bir tıkanma, bir sosyal bunalım tablosu.
Değerli arkadaşlarım, sordum her biriniz şikayetçisiniz. Bursa’daki çiftçi şikayetçi, Bursa’daki esnaf şikayetçi, emekli şikayetçi. Hani biz almış vermiştik, dünyanın zengin ülkeleri içine girmiştik? Hani biz 10 bin dolar adam başına milli gelir sahibiydik. Bu zenginlik Bursa’ya gelmedi mi? Türkiye zenginleşmiş, milli gelir katlanarak artmış. Adam başına 10 bin dolar milli gelir varmış. 5 kişilik ailede 50 bin dolar. 1 milyon 700 binden hesabınızı yapınız. 85 milyar 5 kişilik bir ailedeki gelir. Var mı böyle bir şey? Buraya gelmedi bu zenginlik. E ne oldu? Bakın ayrıca Bursalılar şunu unutmayın bu hükümet cumhuriyet tarihinin en büyük borç yapan hükümeti oldu. 85 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş hükümetlerin ki içinde Atatürk – İnönü hükümeti, Bayar Menderes hükümeti, Demirel hükümetleri, Özal hükümetleri, Erbakan hükümetleri dahil gelmiş geçmiş bütün hükümetin 85 yılda yaptığı borçtan fazlasını tek başına 7 yılda yaptı. Yani 220 milyar dolar borç yaptı bu o hükümetler, geçmiş hükümetler. 220 milyar dolar. O borçla ne yaptılar diye sorarsanız bir düşünün 2002 yılında Türkiye’de ne varsa onlar yapıldı ve borç o kadar oldu. Ne onlar? Keban barajından, Atatürk barajından, Afşin, Elbistan santralinden başlayın Etibanklar, Sümerbanklar, Karabük demir-çelikler, İskenderun demir-çelikler, ipraşlar, tüpraşlar, ataşlar, rafineriler, petro kimya tesisleri. Türkiye’de sanayi adına ne varsa Bursa’dakiler dahil olmak üzere 2002’i konuşuyoruz. 2002 yılında otomotivde, tekstilde ne varsa onların tümü yapıldı. Üniversiteler kuruldu, donanma yapıldı, hava kuvvetleri yapıldı, asker güçlendirildi, üniversiteler açıldı, yollar, barajlar yapıldı toplam 220 milyar dolar borç. Bunlar geldiler, bu arkadaşlar geldi 7 yıl. 7 yılda bunlar 85 yılda alınan borçtan fazlasını aldılar. 280 milyar dolar. Peki üzerine arkadaşımın dediği gibi kendilerine devredilmiş olan o cumhuriyet döneminin ne kadar para eden eseri varsa, fabrikası varsa, tesisi varsa, işletmesi varsa Tüpraş’ından, Ereğli demir-çeliğinden Seydişehir’ine kadar her birisini sattılar. Onun paralarını da aldılar. Sonra 300 milyar doların üzerinde kaynak harcadılar. Bu kaynaktan Bursa’ya ne geldi? Bursa’daki çiftçiye ne geldi, esnafa ne geldi? İşe girmek için boynu bükük bekleyen, elinde diploması duran genç kardeşime ne geldi Allah aşkına? Analar babalar binbir çileyle çocuğu okutuyor, yıllarca emek veriyor. Belki bir diploma alıyor. Haydi bakalım bir ekmek tutsun, bir işsiz sahibi olsun diyorsunuz. Devlet öğretmen oldun diyor buna. E ver öğretmenlik yapayım diyor çocuk. Hayır. Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var. 200 bin öğretmene Türkiye’nin ihtiyacı var. Öğretmenlik yetkisine, diplomasına sahip on binlerce çocuğumuz ortalıkta. Ama hiçbirisinin tayini yapılmıyor. Para nereye gidiyor, nereye harcanıyor bu paralar?
Gerekeni millet 29 Martta yapacak inşallah. Biz bunun niçin yapılması gerektiğini anlatıyoruz. Görevimizi yapıyoruz. Biz anlatacağız, milletimizde takdir edecek, Türkiye’nin önünü millet açacak. Türkiye’de ekonomi böyle. Türkiye büyük kaynak kullandı, büyük harcama yaptı. Eldekini, avuçtakini sattı. Ama o 80 yılda yapılanın iki katının Türkiye’de yapıldığını söylemek mümkün mü? Hani nerede yeni demir-çelik fabrikaları? Hani nerede yeni petro kimya tesisleri? Hani nerede yeni otomotiv fabrikaları? Nerede yeni tekstil fabrikaları? Nerede yeni limanlar. Limanları sattınız, bir tane bile eklemediniz.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin gerçeği bu. Bugün ne oldu? Şimdi Türkiye büyüyen Türkiye olmaktan çıktı küçülen Türkiye olmaya doğru geldi. Halbuki biz yıllardır büyüyen Türkiye peşindeydik. Türkiye büyüyecek ki nüfusumuz artıyor, çocuklarımıza iş verelim. Türkiye büyüsün ki bizimde refahımız büyüsün. Bizim insanlarımızda çalışsın, emeklilerimizde çalışsın. Bizim emeklilerimiz yurtdışındakilerin emeklileriyle bir mukayese edin. Onlar atlıyorlar turist olarak geliyorlar, bütün dünyayı geziyorlar, Türkiye’yi geziyorlar dönüp gidiyorlar. Bizim emeklilerimiz mahallenin kahvehanesine gidip orada arkadaşına bir çay bile ısmarlayamıyor. E ne oldu bu kadar borç yaptık? Nereye gitti bu borç? Bunu sormayacak mıyız? Şimdi çekilen sıkıntıların altında işte bu yanlış yatıyor. Biran için düşünün sevgili Bursalılar, o 300 milyar dolarlık kaynak eğer yanlış yerlere değil de, ülkenin kalkınmasına, yeni yatırımların yapılmasına, sanayi tesislerimizin, gençlerimizin çalışacağı fabrikaların, işyerlerinin yapılmasına harcansaydı, eğer yeni sulama tesisleri yapılsaydı, çiftçimizin yüzünü güldürecek imkanlar getirilseydi. Ülkenin altyapısı eğer hızlı bir şekilde kalkındırılmış olsaydı bugün bu sıkıntıları yaşar mıydık? Efendim sıkıntı var, sıkıntı dünyada var. Amerika’da ekonominin küçülmesinden daha büyük bir hızla ekonomi Türkiye’de küçülüyor. Amerika’daki işsizlikten daha büyük işsizlik Türkiye’de yaşanıyor. Yani kriz Amerika’da çıktı diyorlar dayağı biz yiyoruz Türkiye’de. Benim işçim, benim vatandaşım işinden atılıyor. Benim fabrikam kapanıyor, benim tesislerim kapanıyor. Türkiye bunalıma, Türkiye sıkıntıya giriyor. Sen ne tedbir aldın? Aylarca bu sıkıntıyı anlatamadık. Çıktı dedi ki Başbakan yok canım önemli bir şey yok. Bize teğet geçti dedi. Bize teğet geçmiş, sıyırmış gitmiş yani. Bunu duyunca bir çiftçi arkadaşımız dedi ki, ne teğeti beyim dedi bilir misin dedi 5’li dirgen vardır saman kaldırırız biz. O dirgeni dedi böğrümüze soktular, sırtımızdan çıkardılar dedi. Sıkıntı Türkiye’yi vurdu, işsizlik vurdu. Yani Türkiye’de işinden çıkarılan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiler. Ne yapıyorsunuz? Kredi borçlarınız ödenemez hale gelince ne yapıyorsunuz? Başka bankadan aldığınız kredi kartıyla çeviriyor musunuz? Döndürüyorsunuz değil mi? Birkaç bankadan kredi kartı, birinin parasıyla öbürünü durumu idare ediyoruz diyorsun. Ediyorsun da bir süre sonra döndürülemez hale geliyor. Tökezliyor ve tıkanıyor değil mi? Bakın Ocak ayında 138 bin kişi tökezlemiş. 138 bin kişi Türkiye’de borcunu ödeyemez hale gelmiş sadece Ocak ayında. Yılın tümüne bakarsak belki 1,5 milyon olacak Allah muhafaza. Buna bir tedbir var mı? Başbakana ben bunları anlatıyorum. Bana geçenlerde dedi ki, bir çare biliyorsan söyle dedi. Ertesi günü çıktım çaremi söyledim. 7 tane çare söyledim. Sinirlendi, kızdı, bağırdı, 40 fırın ekmek ye dedi. Sen iktidar değilsin dedi, sana mı soracağız dedi. Git ehlinden öğren de gel dedi. Yani boş laflar. Bana sormuşsun ben sana söylüyorum. Bu çareleri 2008’in Eylül ayında söyledik biz. Kriz gelmeden, geliyorken. Derhal tedbir alın yoksa fena vuracak Türkiye’yi dedik. Aldırmadı. Daha geçenlerde 3 hafta önce bana çıktı biliyorsan söyle söylediğini yapmazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Sana siyasi hayatını bitir diyen yok. Soruyorsan söyleyeyim. Sormak senin hakkın, söylemek benim görevim. Eğer çaren yoksa sus bir daha konuşma dedi. İyi peki bunu da söylersin. Çarem var, 7 tane söyledim. Bağırdı, çağırdı. Olumsuz laflar, canım sıkıldı. Bende hak ettiği cevabı verdim biliyorsunuz. İktidar değilsin, ben iktidarım, 40 fırın falan deyince bu bak dedim iktidar olmak ayrı, adam olmak ayrı. Hani bizde bir hikaye vardır adam oğluna demiş ki, oğlu bak vezir oldum sen bana adam olamazsın diyordun deyince. Oğlum demiş vezir olmuşsun ama adam olamamışsın demiş. Bende bunu hatırlatıverdim. Anlaşılıyor etkili oldu üslubunu biraz toparladı. Ama ortaya biz öneri yaptık. O önerileri reddetti, aradan 3 hafta daha geçti, daha sonra bir baktık bizim o 7 öneriden bir tanesini uygulamaya koymuş. Biz ne diyorduk? Sanayiinin çarklarının dönmesi lazım, fiyatları indirmek lazım. Fiyatları indirmek için bak bu otomotiv, beyaz eşya sanayi onun vergilerinden biraz vazgeç. Bu kadar ağır vergi yükü getirme. Vatandaşın zaten alım gücü yok. Biraz rahatlat, indir. Bak senin aldığın bu vergiler dünyada diğer ülkelerde alınmıyor. İndir bunu dedik. 6 ay indir dedik. Bu 3 ay indirdi. Ama indirdi. Bizim söylediğimizi yaptı. Şimdi birkaç gündür bir canlanma var. Herkes aman ne güzel stoktaki arabaları satıyoruz diye seviniyor. Satarsın tabi. Deniz Baykal sana bunu Eylül ayında söyledi. O zaman uygulasaydın daha iyi olurdu.
Ayrıca bizim bakın iki önerimiz daha var. Buna da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu önerilerden birisi şu sevgili Bursalılar. Bunu en iyi siz anlarsınız. Türkiye’de çalışan işçinin üzerinde dünyanın en yüksek vergisi var. Yani çalışan işçiden dolayı işverene hükümet diyor ki, madem senin paran var işçi çalıştırıyorsun o işçiye verdiğin paranın yarısı kadarda bize ver bakalım diyor. Kardeşim adam binbir sıkıntıyla işlerini döndürmeye çalışıyor. Bulabilmiş bir işçiyi istihdam etmiş. Ona verdiğinin yarısı kadar bana ver derse devlet o işveren o işi sürdüremez. Ve o işçi işini kaybeder. %50’ye yakın vergi var bizde. Stopaj ve pirim vergisi. Dünyada yok, Avrupa’da yok. Biz bunu uzun süredir söylüyoruz. Ya bu kadar vergi almayın işçi üstünden. İşçi çalıştırmak sevap, güzel, ekonomiye, kalkınmaya yararlı, sosyal adalete yararlı. İşçi çalıştırmayı teşvik edin, cezalandırmayın, vergilendirmeyin. Ya da makul düzeyde yapın. Dünyadaki yapın diyoruz. Ama anlatamamıştık. Şimdi Türkiye krize girince kriz döneminde o ölçüde vergi alınır mı çalışan adamdan? Normal zamanda alınmaz. Başkaları normal zamanda o vergiyi almıyor. Bizimkiler kriz döneminde de diyor ki, bir işçi çalıştırdın mı ona verdiğin paranın yarısı kadar diyor Kemal Unakıtan bana da vergi vereceksin diyor.
Şimdi bu yanlıştır arkadaşlarım. Bakın burada Bursa meydanında söylüyorum. Yakında hükümet buraya da gelecek. Ama ne zaman gelecek? Yıkıldıktan sonra, harabe ortaya çıktıktan sonra. Kardeşim yıkılmadan yap. Bak şimdi destek veriyor çalışana. Eğer üretim azalmışsa işçi çıkarma, senin işçine karşılık bir miktar vereyim diyor. Kardeşim üretim azalsa da azalmasa da eski tesislerin, sanayi kuruluşlarının tümüne yeni kurulacak olan sanayi kuruluşlarına, tümüne bunu uygulayacaksın. Bu ortamda işçi çalıştırmaktan daha güzel bir yok. Bir eve ekmek götürülmesine fırsat vermekten daha güzel bir şey yok. Bunu yapan insanın o maliye bakanın gidip alnından öpmesi lazım. Şimdi buna ihtiyaç var. eksiğini söyledim. Bunun yapılması lazım. Başka? İkinci ihtiyacı söylüyorum. İnsan işinden atılıyor, işinden atılınca bir harcama düzeni kurmuş, masrafa girmiş, çocuğu okulda onun parası var. Belki bir konuta girmiş konutun taksiti var. Zorunlulukları var. Birden işten çıkınca, para kesilince onlar ödenemez oluyor. Ne yapıyor? Kredi kartına yükleniyor. Bir süre sonra kredi kartı dönemez hale geliyor ve borç ortaya çıkıyor.
Şimdi bu insanlara bir kolaylık getirmek lazım. Bu insanları anlamak lazım. Türkiye’de ortalama kredi kartında %5 aylık temerrüt faizi var. Kimse bunu ödeyemez. Böyle bir şey olmaz. Avrupa’da %1 yıllık, bizde %5 aylık. Böyle bir şey olamaz. O duruma düşmüş olan insanlara temerrüde sokmadan borçlarını dondurup makul bir faizle %17 onu da söyledik. %17 faizle 2 yıllık bir süre içinde eşit taksitlerde ödeme imkanı getirin. O anaforun içinde o aile, o ekonomi perişan olmasın. Daha da batmasın. Durdurun bunu dedik, tedbir alın. Başbakan sanki biz tam tersini söylemişiz gibi Türkiye’deki diyor kredi borçlularının dürüst olduğuna inanmıyorum.
Değerli arkadaşlarım, kredi kartı borçlularının dürüst olduğuna inanmıyor. Başbakana sormak lazım. Sen işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilir misin? Akşam evine ekmek götürememenin ne demek olduğunu bilir misin? İlk okuldaki çocuğundan 2 lira temizlik parası isteyen öğretmene çocuğun 2 lirasını cebine koyup da gönderememenin ne demek olduğunu sen bilir misin? Analar babalar çocuklarını okuldan çekiyor işten atılınca. Lisede okuyan çocuğunu çekiyor. Okuldan 2 milyon istemişler temizlik parası çocuk gelmiş babasına baba işten atılmış. Ne yapacak verecek hali yok. Yok yavrum demiş. Öğretmen yazmış temizlik parası 2 lira acele gönder.
Değerli arkadaşlarım, bunun yaşandığı bir ülkede bir başbakan çıkarda sadece Ocak ayında kredi kartını ödeyememiş 138 bin insan ortada dururken onları ödeyemeyenlerin dürüst olduğuna inanmıyorum derse, onların halinden anlamazsa, onların derdinden anlamazsa, onların ızdırabından anlamazsa bu ülkenin ekonomisinin rayına girmesi mümkün olabilir mi? Bu ülkenin sorunları çözülebilir mi? Böyle bir tablonun içindeyiz. Yani Başbakan o 2 milyonu ödeyemeyene diyor ki sen dürüst değilsin. Ama kendi damadının başında bulunduğu şirkete devletin bankalarından 750 milyon dolar propagandasını yapması için ATV’yi ve Sabah’ı satın almak üzere verebiliyor. Bu mu dürüstlük? Dürüstlük bu mu arkadaşlar?
Değerli arkadaşlarım, sevgili Bursalılar, bu gerçekleri yaşıyorsunuz, biliyorsunuz. Şimdi size soruyorum bu Türkiye’de yolsuzluk yaşanıyor mu? Yolsuzluk var mı? Bir yanda da yolsuzluklar var değil mi? Bu sizin yaşadığınız acılar, ızdıraplar, haksızlıklar, yoksulluklar, borçlar, sıkıntılar bir yanda, bir yandan da Türkiye’de büyük yolsuzluklar var değil mi? Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarının yaşandığı ülkedir. Geçmiş hiçbir hükümet bu ölçüde yolsuzluklara bulaşmış değildir. Bu hükümet döneminde yolsuzluk çağ atlamıştır. Yani ortaçağdan sanayi çağına geçmiştir. Eskiden yolsuzluk kişisel olarak yapılırdı. Şimdi yolsuzluk topluca yapılıyor. Yani 40 – 50 kişi bir araya geliyor birlikte yolsuzluk yapıyor. Eskiden yolsuzluk yapan utanırdı, mahcup olurdu. Bunlar hiç öyle utanmıyorlar, mahcup değiller. Bunlar millete, devlete hizmet etmiş gibi dolaşıyorlar. Yolsuzluk artık sevgili Bursalılar, şirketleşti, teşkilatlandı, dernekleşti, şirketleşti. Yolsuzluk eskiden gizlice yapılırdı. Şimdi aleni yapılıyor. Adam gidiyor Almanya’da dernek kuruyor. Ve oradaki vatandaşlara cami, cami gidiyor. Din, iman, Allah, peygamber dilinden düşmüyor. Haza Müslüman. Gördüğün zaman her şeyini emanet edersin. Ağzından bal akıyor, dürüstlük akıyor, din iman akıyor. Allah peygamberden başka laf yok. Konuşuyor. Ondan sonra Ramazan mübarek ay diyor ki, fitrenizi, zekatınızı bize verin. Fitrelerinizi, zekatınızı, yardımlarınızı, hayrınızı bize yapın. Biz onları alır yoksulları doyururuz, açları doyururuz, fakirleri giydiririz. Sizin adınıza hayrı biz en iyi şekilde yaparız diyor. Onlarda aman ne güzel, ne mübarek insanlar diyor parasını veriyor. Paralar toplanıyor. Sonra banka hesabıyla değil çantayla Türkiye’ye taşınıyor. Kim taşıyor? RTÜK’ün başındaki kişi taşıyor. Yani Türkiye’nin en saygıdeğer medya denetim kuruluşunun başındaki insan bunu taşıyor. O gelen paralar ne oluyor? Birilerinin hesabına şirket kuruluyor. Televizyon kanalı kuruluyor. Kanal ne anlatıyor? Recep Tayyip Erdoğan gibisi yoktur diyor. AKP gibisi yoktur. Aman ha AKP, aman ha Recep Tayyip Erdoğan diyor. Doğrumu?
Şimdi bunu Almanlar öğreniyor Almanya’da. Böyle şey olmaz bu suç diyor. Mahkeme kuruyor, yargılıyor, mahkum ediyor. Sonra bize de yazı yazıyor. Diyor ki, bakın ben buradakileri yakaladım ama asıl ele başları Ankara’da, Türkiye’de. Siz onları yakalayın isimleri de budur diyor. Aradan aylar geçiyor kimsenin kılı kıpırdamıyor. Onun üzerine biz sorduk Başbakana niye takip etmiyorsunuz bunları? Bak Almanlar mahkum etti Türkiye’deki uzantıları belli. Niye onları çağırmıyorsun, sorgulamıyorsun, ifadesini almıyorsun? O kurulan şirketlerin merkezlerini basmıyor. Niye o televizyon kanalını soruşturmuyorsun? Bize dedi ki, yazı yazdık Almanya’ya Almanya’dan dosyayı bekliyoruz. Almanya’dan dosyayı niye bekliyorsun? Almanya bunu zaten yargılamış ve hükmünü vermiş. O suçu işleyenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Parası cebinden alınanlar, aldatılanlar, soyulanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Bunlar ortada. Sen ne bekliyorsun? Bak Alman mahkum etmiş. Senin kanunun yok mu, senin mahkemen yok mu, emniyetin, jandarman yok mu, savcın yok mu, senin Anayasan yok mu, senin vicdanın yok mu? Ne seyrediyorsun? Kılı kıpırdamıyor dosyayı bekliyoruz diyor. 6 ay geçti. Eğer dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı dosya Türkiye’ye gelirdi. Bunun üzerine ben durumu görünce bir arkadaşımızdan rica ettim Almanya’yla ilişkisi olan Ali Kılıç arkadaşımızdan. Gel Ali senide gösterelim gel. Merkez Yönetim Kurulu Üyemiz Ali Kılıç arkadaşım. Ali Kılıç arkadaşımdan rica ettim Almanya’yı bilir. Ali bey dedim koca devlet teşkilatı bu dosyayı getiremedi Allah aşkına sen git de al bunu getir. Gitti eksik olmasın, dosyayı aldı geldi. Bende dosyayı aldım miting meydanlarında dosya dosya diyordun al sana işte dosya dedim. Dosya geldi. Başbakan buna şu cevabı veriyor. Diyor ki çıkmış elinde dosya gösteriyor diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Doğrudur kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya varda, sen dosyanın kabına, rengine değil de içine bak, belgelere bak. İçindeki belgelere. Geniş adam, rahat adam. Şimdi bakınız yani böyle bir yolsuzluk gerçekten olabilir mi? Bu yolsuzluk karşısında hükümetin tutumu ne? Başbakana sordum tanıyor musun bunu yapanları dedim. Tanımıyorum demek ister gibi oldu ama arkasından ortaya çıktı ki çocukları banacaktır. Aile, hısım akrabalık vaziyetleri.
Şimdi bunu yapanlar bunlar. Hükümet ne yapıyor bunlara? Önce sen kamuya yararlı derneksin diyor. Önünü açıyor. Ondan sonra bunlara vergi kolaylığı getiriyor. Hangi vergi kolaylığı? Hayatını bu memleketin barışı, huzuru ve bütünlüğü için sakınmamış, şehit olmuş ya da mayına basmış, kolları bacakları uçmuş, kaybolmuş gazilerimizin, şehitlerimizin ailelerine yardım etmek için kurulmuş Mehmetçik vakfına tanınmayan vergi bağışını bunlara tanıyor. Mehmetçik vakfına bağış yapandan vergi alıyor. Bunlara yapanlardan almıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? İnsanın her duygusu istismar edilir. Ama insaf ediniz insanların dini inancı, dini vecibesi istismar edilebilir mi? Sana o parayı veren bir Müslüman olarak inancının gereği dini vecibesini yerine getiriyor. Onun için veriyor. Sen onun için onun verdiği o parayı alıp da kendi üç kuruşluk çıkarın için, siyasi reklamın için harcamayı hangi vicdana sığdırabilirsin. Hangi ahlaka sığdırabilirsin? O parayı dini vecibesi için veriyor. Rahatlamak istiyor, günah işlemişimdir diyor. Dinimin icabını yerine getireceğim diyor veriyor. Sonrada alıyorsun sen bu haram istikamete harcıyorsun. Şimdi bunun yani günahı ne Allah aşkına? O parayı veren insanın hayrı yerine gelmiş oluyor mu şimdi? O insanlara hayır için veriyor değil mi? O hayır yerine ulaşıyor mu? Ulaşmıyor. Ulaşmamanın sorumlusu kim Allah aşkına? Böyle bir vicdansızlık olur mu? Yani bunlar o insanları değil, Allah’ı, Peygamberi, dini, imanı, kuranı da aldatmaya kalkıyorlar. Yaşanan olay bu. Sadece bu değil, Türkiye’de nereye baksan var. Telekom satışında dönen yolsuzlukları biliyorsunuz. Tüpraştaki yolsuzlukları biliyorsunuz. Bütün bu yolsuzlukları biliyorsunuz. Ben bunları anlatınca Başbakan çok kızıyor, çok sinirleniyor ve benim hakkımda, CHP hakkında ağzına ne gelirse söylüyor. Arkadaş bu söylediklerime sen cevap vermek istiyorsan çık ve dedi ki çok açıkça bu Deniz Feneri işinin aslı şudur Baykal yanlış söylüyor de. Doğrusunu söyle öğrenelim. Yolsuzluk yok de. Bir görelim anlat. Buraya geldi değil mi Başbakan? Anlattı mı Deniz Fenerini? Otomotivdeki sıkıntıyı anlattı mı, tekstildeki sıkıntıyı anlattı mı, işsizliği anlattı mı, intiharları anlattı mı? Ekonomik sıkıntıyı, sorunları söyledi mi? Onları söylemiyor, yolsuzlukları söylemiyor. Deniz Baykal diye verip veriştiriyor. Öyle değil mi?
Şimdi bakın ben Başbakana teklifimi yaptım. Bak ben senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşma. Eğer bildiğin bir şey varsa gel birlikte televizyona çıkalım 70 milyonun önünde birbirimizi birbirimize söyleyelim. Vatandaşlarda izlesin, 70 milyonda izlesin. Bizim milletimiz televizyonda kim doğru söylüyor, kim sahtekarlık yapıyor gözünden anlar. Ben ona güveniyorum, vatandaşıma güveniyorum. Çık sen söyle, ben söyleyeyim vatandaş ne düşünürse başımla beraber. Gel. Hayır yok arkamdan konuşacak. Arkamdan konuşmak sana yakışıyor mu? Başbakana kaçmak yakışıyor mu? Başbakan kaçar mı Bursalılar? Gel diyoruz gelmiyor. Yani televizyonda bir araya gelelim, Uğur Dündar’dan rica edelim. Eğer Uğur Dündar’ı istemiyorsan Ali Kırca’dan rica edelim. Ali Kırca’yı istemiyorsan Mehmet Ali Birand’dan rica edelim. Onlardan istemiyorsan gel Mehmet Ali Erbil’i çağıralım. O başarılı bir şovmen. Hem eğlencede olur, millette dinler, esprilerini yapar. Onun programı olsun çıkalım sen konuş bende konuşayım. Var mısın? Ben varım. Sen var mısın?
Sevgili Bursalılar, istersen Mehmet Ali Erbil dedim ama o şansını kaybetti. Dün akşam konuştu. Dün akşam izlediniz mi? Bu milleti uyardı. Aman ha dedi aman bu memleketin gidişatından siz sorumlusunuz. Gidişatı iyi görmüyorum dedi anlattı gerçeklerini. Çok güzel bir uyarı yaptı. Artık onu kabul etmez Başbakan. E olmayıversin öbürlerinden seç. Başka önerdiğin birisi varsa bilelim. Bak ben sana öneriyorum. Buraya çıkmıyor. O zaman ben Başbakana birde şunu öneriyorum. Eğer televizyona çıkmıyorsan, bu iş tartışmayla olmaz, bu iş kanun işi, mahkeme işi diyorsan bak teklifim şu; mecliste 550 tane milletvekili var. Bu milletvekillerinin tümüne dokunmayalım. Ama gel Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlıklarını kaldırıverelim. Hesaplaşma yargıda yapılsın. Televizyonda yok, yargıda yok. Ne diyor? Meydana, meydana gel diyor bana. İşte geldim, işte meydan, işte Bursa, işte Cumhuriyet Halk Partisi. Meydana geleceğiz ne olacak? Sen kendi meydanında konuşuyorsun. Arkadan konuşma. Gel yüz yüze konuşalım. Bana birde diyor ki, sana eskort vereyim diyor.
Sevgili Bursalılar, onlar belki de famora meydanını Cumhuriyet Halk Partisi nasılda doldurmuş diye fotoğraf çekiyorlardır. Görsünler, görsünler maşallah. Belediyenin son sefasını sürüversinler canım. Bana diyor ki eskort verelim sana. Benim senin eskortuna ihtiyacım yok. Eskortun senin olsun. Bak ben etrafımda koruma polisleriyle, güvenlik güçleriyle arkamda panzer, önümde eskort, havada keskin nişancılar tavanlara, damlara yerleştirilmiş olarak dolaşmıyorum. Bak bugün Bursa’ya anamın, babamın evine gelir gibi geldim. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Eskort senin olsun, sen kendin kullan. Eskorta hiç gerek yok. Benim halktan korunmam için, halktan kaçınmam için bir neden yok. Ben haram yemedim, yetim hakkı yemedim. Milletin parasını yolsuzlukla başkalarına aktarmadım, haksız kazanç peşine düşmedim. Oğlumun da hesabını veriyorum, kızımın da hesabını veriyorum, torunumun da hesabını veriyorum, ailemin de hesabını veriyorum. Millete yalan söylemedim, milleti aldatmadım. Ne söylediysem milletim için söyledim, inandığım için söyledim. Söylediklerimin arkasındayım. Sıkışınca gömlek değiştirmedim. Hikmet Yar’ın önünde diz çöküp sonra anıtkabirde durmadım. Neden kaçacağım. Eskortmuş. Ne oskortu ben bu milletin parçasıyım. Halkın bir parçasıyım. Sabah şafakla evimden çıkarım kendi gazetemi kendim alırım, kendi ekmeğimi kendim alırım, kendi alışverişimi kendim yaparım. Bende, ailemde, eşimde hep beraber bu milletin içindeyiz. Bizim kaçacak bir şeye ihtiyacımız yok. O nedenle Başbakana diyorum ki çağrılarımı yapıyorum reddediyor. En son dedim ki, ya gel bir sabah seninle alma yanına eskortları, polisleri, korumaları da gidelim halk pazarına, elimize de fileleri, torbaları alalım evin alışverişini birlikte yapıverelim pazarda bir gün. Bir çıkıverelim, bir dolaşıverelim pazarda birlikte.
Sevgili Bursalılar, bu söylediklerime kızıyor. Bize kızıyor, bize saldırıyor, bana saldırıyor, CHP’ye saldırıyor. O da kesmiyor İsmet İnönü’ye saldırıyor. Neymiş? 1920’li – 30’lu yıllarda nüfus cüzdanının üstüne ekmek karnesi verilmiştir yazıyormuş. Daha anasının karnına düşmeden, Türkiye hangi çilelerle kurtuldu, hangi çilelerle bu vatan bağımsızlığı elde edildi. İkinci dünya savaşına Türkiye’yi sokmamak için o insanlar neler çektiler. Eğer onlar o çabalarında başarılı olmasalardı sen olur muydun, olmaz mıydın, olsan nasıl olurdun, olmasan nasıl olurdun? Bunların hesabını yapıyor musun? İsmet Paşaymış. Varsa yoksa işi gücü o. Deniz Baykal, CHP, İsmet İnönü. Elinden gelse bir adım daha geriye atacakta oraya kadar gidemiyor. Oraya gidince frene basıyor. Yoldan geçiyor 13 yaşında bir çocuk, babası işten atılmış, yüreği yanıyor. Evdeki sıkıntıyı görüyor, acıyı görüyor. AKP’nin otobüsünün geçtiğini görünce çocuk Allah senin cezanı bu seçimde inşallah verecek diyor. Hemen korumalar geliyor çocuğu alıyor, otobüse çekiyorlar, her türlü baskı, eziyet. O arada da başbakan bizzat kendisi çocuğun ümüğünü sıkıyor. Geçenlerde bir kadın otobüs geçerken bunlar bağırış, çağırış duruyor dönüyor diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunlar karşısındaki tahammülsüzlük, tepki, her toplantıda çıkan kavgalar, saldırılar boşuna değil. Başbakan bunlara kızıyor. O 13 yaşındaki çocuğa sen sakın kızma, o çocuğun sesine kulak ver. O ses vicdanların sesi. O çocuk siyaset yapmıyor. O çocuk yaşadığı ızdırabı dile getiriyor. Elbette o ızdırap yaşanmışsa dile getirilecek, elbette sen bunu anlayışla karşılayacaksın. O çocuğun boğazını sıkarak onu susturmak mümkün değil. Daha binlerce, onbinlerce çocuk var aynı şekilde düşünen. İnsanlar topluca intihar ediyorlar. Arabasında kendisini vuruyor, intihar ediyor. Ya da psikolojisi bozuluyor, hastanelik oluyor, olmadık yanlış işleri yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu Türkiye’nin gidişatı iyi değil. Bunun altında nelerin yattığını biliyoruz. Bir yandan bu acılar, bir yanda da soygunlar, yolsuzluklar, haksızlıklar almış başını gidiyor. Çocuğunu okula gönderemiyor. Sen çocuğunu yurtdışında arkadaşların okutuyor ondan sonra getiriyorsun Türkiye’nin en gözde yerlerinde pırlantacı dükkanlarını açtırıyorsun gemileri çocuğuna alıyorsun. Bunun hakla, adaletle anlaşılır bir tarafı var mı? Türkiye bu acıyı çekerken böyle oluyor mu? Bak sen o İsmet Paşa’nın ekmek karnesi döneminde İsmet Paşa’nın oğlunun, çocuklarının, yakınlarının böylesine bir olaya bulaştığına dair bir bilgin var mı? Millet nasıl yaşıyorsa onlarda öyle yaşıyorlardı.
Sevgili Bursalılar, bu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz? Şu Tunceli’ye ne diyorsunuz? Yani Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyunuz sevgili Bursalılar, AKP’ye destek olabilecek Bursalılar sizden rica ediyorum. Yani Tunceli’de yaşanan olayların yoksullukla mücadele anlamına gelecek bir tarafı var mı? Yani yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi onlar yapılıyor? Bu karda kışta götürüyor buzdolabı dağıtıyor. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi dağıtıyor, üçlü kanepe dağıtıyor, çekyat dağıtıyor. Yani bu niçin? Yoksulluğu ortadan kaldırmak için mi? Yani yoksulluk kalktı mı şimdi Tunceli’de? Peki sen bunu Tunceli’de yapıyorsun, Bursa’daki yoksullara da dağıtsana o buzdolaplarını, çamaşır makinelerini. Seçime iki hafta kala vali bu işlerin başında buzdolabı dağıtıyor. Başbakanda diyor ki, ben valimin arkasındayım. YSK olmaz diyor. Hukuk var diyor, kanun var diyor, seçimin adaleti var diyor, olmaz. Beni ırgalamaz diyor başbakan. Başbakanı ırgalamıyormuş. YSK ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, hukuk ırgalamıyor. Allah aşkına 29 Martta gerekeni yapında bakalım milletin kararı ırgalıyor mu, ırgalamıyor mu bir görelim.
Sevgili Bursalılar, eksik olmayın bugün bizi onurlandırdınız. Bu muhteşem mitingde büyük bir coşkuyla bir aradayız. Şimdi sizlere soruyorum. Siz buraya yevmiyeyle mi geldiniz? Size gündelik verildi mi, kumanya dağıtıldı mı? Vali bir yazımı yazdı size? Bugün Bursa meydanında famorada Deniz Baykal’ın mitingi var. Bütün daire müdürleri, amirleri, memurları gideceklerdir diye bir yazımı yazdı? Öyle değil değil mi? Siz buradasınız. Eksik olmayın, sağolun. Yani Başbakan Pozantı’ya gidecek Ankara’dan Karayolları Genel Müdürlüğünün önüne otobüsler dizilmiş, otobüslerin içine devlet memurlarını, eşlerini yerleştiriyorlar. İş günü, iş saati çıkıyor Pozantı’ya gidiyor alkışlayıcı ekibi olarak. Eskişehir’de açılış var demiryolu işçileri Ankara garında trene dolduruluyor, tren kaldırılıyor Eskişehir’e alkışlayıcı ekibi olarak. Böyle demokrasi olur mu, böyle seçim olur mu? Bakanlar çıkıyor bizim adayımıza oy vermezseniz hizmet alamazsınız diyor. Başbakan çıkıyor aynı şeyi söylüyor. Milleti tehdit ederek bir yere varmak mümkün mü? Bunlar milletin kararıyla oraya gelmediler mi? Milletin oyuyla iktidar oldular şimdi milleti tehdit etmeye kalkıyorlar. Haddini bildirin bunlara, derslerini verin bunlara Bursalılar. Valiler AKP’nin emrinde. Geçenlerde bir ilde sizin kaç millet vekiliniz var, AKP’nin sizde kaç milletvekili var diye sordular. Adam diyor ki, 5 AKP milletvekili birde vali var diyor. Yani ne hale gelmiş devlet düzeni. Bakın Bursa’dan söylüyorum herkes aklını başına alsın. Valileri, genel müdürleri, daire müdürleri herkes aklını başına alsın. Türkiye bir hukuk devletidir, demokratik bir devlettir. Ben sırtımı AKP’ye dayadım, ben sırtımı Başbakana dayadım diye kimse güvenmesin. AKP’ye gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelenler Acele Posta Servisiyle giderler. Tamam mı? Ve Başbakana da buradan söylüyorum. Öyle parti otobüsüne oyuncakları doldurup mitinge giderken çocuklara oyuncak dağıtmak Başbakanın işi değildir. Başbakan o çocuklara oyuncak dağıtacağına o çocukların babasına iş versin, iş, iş, iş!!! Babasına iş versin ki baba çocuğuna oyuncak alabilmenin, bir çikolata alabilmenin, bir şeker alabilmenin mutluluğunu yaşasın. Başbakanın görevi bu mutlulukların yaşandığı bir Türkiye’yi yaratmaktır. Babaların çocuklarına hediye alabildiği, çocuklarına çikolata alabildiği, şeker alabildiği bir Türkiye’yi yaratmaktır. O bırakmış çocuklara oyuncak dağıtıyor. Para milletin parası. Buzdolabının parası da milletin parası, oyuncakların parası da milletin parası. Milletin parasıyla milletin oyunu avlamaya çalışıyor. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vuracak.
Sevgili Bursalılar, yani sizi böyle görünce bende doyamıyorum. Dert çok, dermanda var. dermanı da biliyoruz, derdi de biliyoruz. Eksik olmayın içimi, gönlümü, zihnimi boşaltmak istedim. Düşündüklerimi söyledim. Ne söylediysem yüreğimden gelmiştir. Yani şunu bilmenizi isterim. Ben camdan konuşmuyorum, candan konuşuyorum. İçimden, yüreğimden ne geçerse onu söylüyorum. Şimdi önümüzdeki yerel seçim bir fırsat. Bu yerel seçimi en iyi şekilde değerlendireceğiz. Değil mi? Şöyle Bursa bütün Türkiye’ye yeni bir istikamet versin, yeni bir yol çizsin. İnşallah görüyorum, onun olacağının işaretlerini görüyorum. Bugün burada da var. Zaten bir süredir bütün araştırmalar, bilgiler oraya işaret ediyor. İnşallah yeni bir dönemi Bursa’da birlikte açacağız. Sizlere güveniyorum.
Sevgili Bursalılar, bir üzüntü verici haber aldım. Biraz önce yol kontrolü yaparken bir polis arkadaşımıza ateş açılmış ve şehit olmuş Allah rahmet eylesin. Acısını yürekten paylaşıyorum. Hepimizin başı sağolsun. Bugün bir şehitler gününde yaşıyoruz. Bugün şehitler günüdür. Türkiye’miz zaten bütün tarihimiz boyunca bu güç coğrafyada varlığımızı sürdürebilmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalmışız. Hep şehit vermişiz. Bugün 18 Mart. 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferini kazanışımızın yıldönümüdür. Çanakkale Deniz Zaferi tarihin akışını değiştiren bir olaydır. Herhangi bir askeri zafer değildir. Sıradan bir olay değildir. Tarihin akışını değiştiren bir olaydır. 18 Martta 94 yıl önce İngiliz, Fransız donanmaları, müttefik güçleri boğazı geçip İstanbul’a ulaşmak istediler. Ama geçemediler, yenildiler ve ters yüzü geri döndüler. Bu muhteşem bir olaydır. Bu zafer Çarlık Rusya’sının yıkılmasına yol açmıştır. Bu zafer Anadolu’daki Türklerin Anadolu’dan kovulmak istenmesi düşüncesini iflas ettirmiştir. Bu zafer Hindistan’dan Pakistan’a kadar Asya’daki milletlerin bağımsızlıklarını kazanma yolunu açmıştır. Ve bu zafer bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulması imkanını sağlamıştır. Ve bu zafer Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün dünyada tanınmasını sağlamıştır. Böyle büyük bir günde ki o gün şehitler günü olarak kabul edilmiştir. Şimdi Bursa’mızın da bir şehit verdiğini, bir polis kardeşimizin şehit olduğunu öğreniyorum. Hepimizin başı olsun. Hepinizi bu güzel günde, bu güzel mitingde, bu vatanseverce duygular içinde görmekten çok büyük bir onur duyuyorum, mutluluk duyuyorum. İyi ki varsınız. Bursalılar Türkiye’ye de sahip çıkıyorsunuz, Bursa’ya da sahip çıkıyorsunuz.
Şimdi bu seçime giderken adaylarımızı sizlere sunmak istiyorum. Harmancık Belediye Başkan Adayımız Ahmet Tufan. Büyükorhan Belediye Başkan Adayımız Mustafa Çalı. Keles Belediye Başkan Adayımız Ahmet Ayaz. Orhaneli Belediye Başkan Adayımız Neşe Aksak. Kestel Belediye Başkan Adayımız Ergün Aksoy. İznik Belediye Başkan Adayımız Dündar Koyutürk. Gürsu Belediye Başkan Adayımız İlyas Kaleş. Yenişehir Belediye Başkan Adayımız Fahrettin Bilgit. Orhangazi Belediye Başkan Adayımız Ahmet Aydın Akyol. Mudanya Belediye Başkan Adayımız Emir Ali Usta. Karacabey Belediye Başkan Adayımız Enver Kartal. Gemlik Belediye Başkan Adayımız Fatih Mehmet Güler. Kemalpaşa Belediye Başkan Adayımız Ufuk Tokgöz. İnegöl Belediye Başkan Adayımız Necmi Demir. Nilüfer Belediye Başkan Adayımız Mustafa Bozbey. Yıldırım Belediye Başkan Adayımız Bahattin Kuşoğlu. Osmangazi Belediye Başkan Adayımız Denizhan Sezgin.
Şimdi belde belediye başkanlarımızın isimlerini okuyacağım. Onlarda buraya gelsinler. Zeytinbağı Mehmet Şamatacı, Kınık Ziya Burhan, Alanyurt Ekrem Şimşek, Kurşunlu Erkan Dönmez, Tahtaköprü Sabahattin Okur, Yeniceköy Bahattin Çetin, Boyalıca Necdet Ateş, Elbeyli Kenan Karakaş, Çeltikçi İzzet Dede, Tatkavaklı Coşkun Çakır, Tepecik Talat Tunç, Yalıntaş Ahmet Aydın, Yeşilova Mustafa Kula, Ovaazatlı Metin Tunca. Göynükbelen Hüseyin Bozkurt. Karıncalı Gündoğdu Uludağ, Çakırlı Mehmet Dalyan, Narlıca Elif Bayazıt, Sölöz Ahmet Durdu, Yeniköy İsmail Akoğlu, Yenisölöz Semih Atlı.
Şimdi belediye başkanlarımızı çıkardık ama bazı belediyelerimiz maalesef kapandı. Onların belediye seçimlerine katılması mümkün değil. Onlarında üzüntüsü içindeyiz. Biz o konuda büyük mücadele verdik. Ama ona rağmen kapandı. İnşallah bir CHP iktidarında o kapanan belediyeleri açacağız. Omurbeyli başta olmak üzere, Görükle, Tahtalı, Güzelyalı. Bütün bu belediyelerimizin maalesef adayları olamıyor. Çünkü seçim yok.
Nasıl ekip iyimi, adaylarımız güzel mi? Bursa’nın pırıl pırıl evlatları. Dürüst, namuslu, Bursa’yı seven, hizmet aşkıyla dolu yeni bir belediye ekibi değil mi? İçlerinde deneyimli olanlar var, tanıdıklarınız var. Henüz göreve gelmemiş, o görevdekiler gibi başarılı olacak arkadaşlarım var. Güzel bir ekip. Çok mutlu oldum. İyi bir takım kurmuşuz değil mi? Şimdi bu takıma bir takım kaptanı lazım mı? Öylemi? Bu takıma bir takım kaptanı lazım değil mi? Şimdi bakın buraya öyle bir takım kaptanı koyacağız ki herkesin kafasındaki ölçü şaşıracak. Şimdi bir belediye başkan adayımız var ki iftihar ediyorum. Başarılı, halkın içinden çıkmış, başarısını kanıtlamış, işini en güzel şekilde yapan. O hikayeyi sizde biliyorsunuz değil mi? Yani şoför aldığı zaman şoföre otobüsü verirlermiş, Sena hanımda arkadan kendi arabasıyla otobüsü kollarmış. Otobüs eğer yanlış yapıyorsa, trafik hatası, hız, dikkatsizlik bir, iki, üç bakarmış, sonra özel arabasını otobüsün önüne geçirirmiş ve şoföre dermiş ki al bu arabayı sen dön Bursa’ya. Geçermiş direksiyona vitesi değiştirirmiş, gaza başarmış ve otobüsü kendisi taşırmış. Bunu yapabilen bir insan. İşin içinden, çekirdekten gelen bir insan. Masa başı insanı değil. Boş laf konuşan insan değil, hizmet insanı. Sena Kaleli. Bursa’ya yakışır değil mi? Böyle bir kadın yönetici Bursa’ya yakışır değil mi?
Bakın bahara giriyoruz. Bahar mevsim değişimidir. Bir temizlik zamanıdır, bir yenilenme zamanıdır, bir tazelenme zamanıdır. Bak bu kadar burada ev kadınlarımız var bilirsiniz. Bahar gelince hemen evler temizlenir, yıkanır, süpürülür, tahtalar boyanırdı eskiden, tahta boyaları yeniden yapılır, badanalar yapılır, camlar silinir, temizlenir, eşyalar değiştirilir. Bir yeni başlangıç, bir tazelenme, bir yenilenme. Artık kar, kış, soğuk, karanlık arkada kaldı. Şöyle bir aydınlık, ferah günler gelsin. Artık her şey daha iyi olsun. Umutlar tazelensin, yenilensin, her şey düzelsin istenir. İstenince de olur. Baharda böyle yaparız değil mi? Evlerde öyle yaparız değil mi? İşyerlerinde, fabrikalarda da yaparsınız değil mi? E Türkiye’de de yapmayalım mı? Bursa’da da yapmayalım mı? Temizlenme zaman
Bu ne güzel Kırıkkale, ne muhteşemsiniz, ne büyüksünüz, ne güzelsiniz. Sevgili Kırıkkaleliler, çok değerli kardeşlerim, hepiniz hoşgeldiniz, şeref verdiniz. Çok teşekkür ediyorum hepinize.
Kırıkkale’mizde bu güzel büyük buluşmamızda, bu mitingde sizlerle bir arada olmaktan çok büyük bir onur duyuyorum, mutluluk duyuyorum. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum, şeref verdiniz, hoşgeldiniz. Yurdumuzun her kenti güzel, her kenti değerli. Ama Kırıkkale’nin bizim gözümüzde bir başka değeri var, bir başka güzelliği var. Kırıkkale bize bir aile emaneti. Kırıkkale bize cumhuriyetin bir eyaleti, vesayeti, bir emaneti, cumhuriyet birikiminin Türkiye’ye sahip çıkma, Anadolu’ya sanayiyi götürme, medeniyeti götürme, Türkiye’yi kalkındırma mücadelesinin hepimizin gönlünde ayrı bir yeri olan en güzel örneklerinden birisi Kırıkkale. Ne mutlu Kırıkkale’de bir aradayız.
Sevgili Kırıkkaleliler, nasılsınız iyi misiniz? Keyfiniz yerinde mi? Bizim gözümüzde özel bir yeriniz var, bir değeriniz var. Ama Kırıkkale ne alemde? Kırıkkale’de işler iyimi? Gidişat iyimi? Hayatınızdan memnun musunuz? Geliriniz, masrafınız birbirini karşılıyor mu? İşleriniz yolundamı? Çiftçiyseniz ektiğinizin karşılığını alıyor musunuz? Yaptığımız masraf, sattığınız ürün birbirini tutuyor mu? Cebinizde sonunda bir şey kalıyor mu? Esnafsanız çekler, senetler dönüyor mu? İşler yolundamı? Ticaret genişledi mi, rahatladı mı, ferahladı mı? Yanınızdaki çocuğun primini, sigortasını, stopajını ödüyor musunuz? Kendi borçlarınızı ödüyor musunuz? Çoluğu çocuğu gönlünüzden geçtiği gibi şöyle bir yaşatabiliyor musunuz? Bayramda, Ramazanda, Kurbanda ananızı, babanızı ziyaret edip gönlünüzce onlara birer hediye alıyor, onların gönlünü hoş edebiliyor musunuz? Borçlar ödeniyor mu? Kredi kartı borçları var mı? Ne yapıyorsunuz ödüyor musunuz? Bir bankanın kredi kartıyla bir başka bankanın borcunu mu ödüyorsunuz? Döndürüyor musunuz böyle? Peki arada hiç tökezlemiyor mu? Arada tıkanıveriyor değil mi? Hiç sormayın. Peki çiftçi hayatından memnun değil diyorsunuz. Gençler iş buluyor mu? Çoluk çocuğunuzu bir kısmınız okutuyorsunuz, bir çocuğu okutmanın ne demek olduğunu analar, babalar bilir. Bu güç zamanlarda okutuyorsunuz, hatta bazılarınız üniversiteye gönderiyorsunuz, Yüksek okula gönderiyorsunuz, bir diploma aldırıyorsunuz. Çocuk diplomayı alıyor geliyor. Geldikten sonra mesela öğretmense tayini çıkıyor mu? Bir işe girebiliyor mu? Devlet onu bağrına basabiliyor mu? Peki burada fabrikalar, işyerleri, sanayi tesisleri açıldı da o çocuk oralarda iş bulabiliyor mu? İşçi olabiliyor mu? Çocuklar iş bulamıyor diyorsunuz o zaman herhalde emekliler huzur içinde yaşıyordur. Onlar hayatından memnundur. Onların durumu nasıl? Emekliler ne halde? Yani şöyle hayatının bu ileri aşamasında çoluğu çocuğu yanında, onlara katkı vererek, destek olarak, onlarında yüzünü güldürerek, kendiside hayatının bu son dönemini huzur içinde, güvenlik içinde geçirebiliyor mu? Yoksa çocuk işsiz olduğundan emekli babasının maaşına muhtaç. Çocuk işsiz, eşi boynu bükük, okula giden çocuk var. Okuldan para istiyorlar. Baba işsiz parası yok. Emekli büyükbabaya mı bakıyorlar? Emekli büyükbaba kendisi kendi geçimini, eşinin geçimini sağladı da şimdi birde işsiz çocuğun, işsiz çocuğun eşinin, onun çocuklarının sorunlarına yetişmeye çalışıyor mu? Öylemi? Manzara bumu? Kırıkkale’de bumu? Peki siz sanayiinin öncü kentisiniz burada fabrikalar vardı. O fabrikalar şimdi katlandı mı? Kapandı mı demiyorum bakın katlandı mı? Yani 3 ken 6 oldu mu? 5 ken 10 oldu mu? Yeni fabrikalar açıldı mı, işyerleri açıldı mı? Gençler iş bulabiliyor mu? Çalışabiliyor mu? Ekmek parası kazanabiliyor mu? Kırıkkale’ye para giriyor mu para? Yani diyorsunuz ki Kırıkkale’nin boynu bükük öylemi? Allah Allah niye öyle Kırıkkale büyük zenginlik merkezi, güç merkezi, sanayi merkezi. Şimdi boynu bükük Kırıkkale’nin öylemi? Peki devlet diyor ki Türkiye çok zenginlendi. Türkiye kalkındı. Türkiye şimdi dünyanın zengin ülkeleri arasına girdi. Adam başına gelir 10 bin dolar diyor. Bu zenginlik Kırıkkale’ye gelmedi mi? Sizin 10 bin dolar değil mi ailedeki gelir. E niye bu böyle? Bakın bu hükümet çok para harcadı. Büyük para harcadı. Cumhuriyet tarihinin en büyük parasını bu hükümet harcadı. Hiçbir hükümetin harcamadığı kadar büyük parayı bu hükümet harcadı. Öyle değil mi? 2002’de bunlar geldiği zaman Türkiye’de gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin, 85 yıllık cumhuriyetin ve Atatürk döneminden, Celal Bayar – Menderes döneminden, Süleyman Demirel döneminden, Turgut Özal döneminden, Erbakan dönemine kadar gelmiş geçmiş bütün başbakanların, bütün hükümetlerin harcadıkları para 220 milyar dolardı. Yani cumhuriyet tarihi 2002’ye kadar dünyaya 220 milyar dolar borçluydu. Bu borçla ne yapılmıştı şöyle bir düşünün. Türkiye’de sanayi diye ne varsa, enerji diye ne varsa, altyapı diye ne varsa, demiryolu diye ne varsa, denizyolu diye ne varsa, asker, silahlı kuvvetler, donanma, uçak ne varsa hepsi 2002’deki haliyle yapıldı. Borç 220 milyar dolar. İçinde Keban barajı da var, Atatürk barajı da var. Şeker fabrikaları da var, dokuma fabrikaları da var. Karabük demirçelikte var, Ereğli demirçelikte var. Kırıkkale’deki makine kimya tesisleri de var. Etibank tesisleri de var. Seydişehir’deki alüminyumda var. Tüpraş’ta var, Ataç’ta var, rafinerilerde var. Her şey var. Demiryolları var. Yapılan, imar edilen, kalkınmaya yönelik harcanan bütün paralar, bütün Türkiye’nin masrafı 220 milyar dolar. 85 yılın faturası. Bunlar geldi 7 yıl tek başlarına zenginleştik dediler. Zenginleşsen ne yapacaksın? Önce o borcu azaltacaksın değil mi? Sırtındaki yükü kaldıracaksın değil mi? Ayağındaki gülleden kurtulacaksın değil mi? Madem o kadar borç var, mademki zengin oldun ver parayı kurtul onlardan istediğini yap değil mi? Öylemi oldu? 220 milyar dolar borç Türkiye zenginledi de 200’emi düştü? 150’yemi düştü? 7 yılda bunlar 280 milyar dolar ek 220’nin üzerine borç yaptılar. Toplam borç 500 milyar dolar oldu.
Şimdi diyorsunuz ki Kırıkkale’nin boynu bükük, çiftçinin boynu bükük, esnafın boynu bükük. Bende size diyorum ki, sizin boynunuz bükük, milletin boynu bükük ama bu devlet çok para harcadı diyorum. O harcanan para kimin parası? Sizin paranız, milletin parası. O borç kimin borcu? Sizin borcunuz. Kim ödeyecek o borcu? Bunlar mı ödeyecek? Yarın bunlar geldikleri gibi gidecek. Oylarını keseceksiniz, düşüreceksiniz bunların. Gidecekler. Ama o yaptıkları borç milletin omzunda. Bunlar sadece borç yapmadılar. Birde ne yaptılar? Bunlar elde avuçta ne varsa sattılar. Değil mi? Ne kadar tesis varsa, ne kadar yükte hafif, pahada ağır, değerli tesis varsa, fabrika varsa, işyeri varsa, işletme varsa tümünü de sattılar. 280 milyar dolar borcun üzerine onu da ekle. Tamam mı? O kadar para. O kadar paradan Kırıkkale’ye ne geldi Allah aşkına? Yani Kırıkkale halkına ne geldi, çiftçiye ne geldi? Gübreniz, ilacınız ucuzladı mı? Mazotunuz ucuzladı mı? Pancardaki kota kalktı mı? Çiftçinin cebine daha fazla para girdimi? Şimdi haciz memurları köylerde çiftçinin traktörünü, evini, arazisini haczetmeye çalışıyor. Niye? Köylü borcu ödeyemiyor. Hele bazı yerlerde sulama yapacağım diye çiftçi elektrik kullanıyor, kullandığı elektriğin parasına gücü yetmiyor, ödeyemiyor, borç içinde, haciz gelmeye başladı. Çiftçi borçlu, emekli borçlu, memur borçlu, işçi borçlu, ev kadını borçlu, herkes borçlu. Geçenlerde Başbakan çıktı diyor ki bu borçlular dürüst değildir diyor. Valla ne söylemek gerekiyor bilemiyorum. Buradaki insanlar borçlu. Niye borçlu? Evinin mutfak masrafına yetişebilmek için borçlu, çocuğunun okul masrafına yetişebilmek için borçlu. Ameliyat parası için borçlu. Yani mecbur kaldığından, muhtaç kaldığından borçlu. Peki senin damadının şirketi neden borçlu? Sabah ve ATV’yi satın alacağım diye sen devletin 2 bankasından 750 milyon dolar borç para aldın da damadının başında bulunduğu şirkete televizyon ve gazete desteği verdin. Milletin sırtından verdin. Yani mutfak masrafı için kredi kartı borcu olan dürüst değil, iktidara hizmet etmek için televizyon alıp devlet bankasından borç alanlar muteber vatandaş. Böyle şey olur mu? Olur mu, olur mu? Olacak mı? Olmaması için size düşen bir görev var mı? Bu seçimde oylarını indiriverin bunların bakalım el mi yaman, bey mi yaman?
Sevgili kardeşlerim, ekonomik tablo ortada. Bugün Türkiye’de öyle bir zamanda bunlar geldiler ki bütün dünya ferah, rahat. Dünya genişliyor, zenginleşiyor, her yer kalkınıyor, enflasyon düşmüş dünyada. Para bol. Böyle bir ortamda geldiler 2002. Ve aradan geçti şimdi geldiğimiz noktada Türkiye’de büyüme, ekonomik kalkınma fren yaptı. Kalkınma durdu. Küçülme dönemi başladı. Büyüme dönemi bitti şimdi Türkiye’de ekonominin küçülme dönemini getirdiler. Bugün sanayide 10 tezgahtan 4 tanesi stop etti. 10 tane tezgahtan 4 tanesi artık çalışmıyor. Halbuki o tezgahların kurulması için para harcandı, borç alındı, kredi alındı, döviz bulundu. Hepsinin faizi var, yükü var. Halbuki o tezgahların üzerinden ekmek yiyen işçiler var, ustabaşıları var, mühendisler var, teknisyenler var. Ona yatırım yapmış insan var. Hepsi kurudu kaldı. Eli böğründe şimdi onlar. Türkiye’de cumhuriyet tarihinin en büyük işsizlik olayı daha dün açıklandı. Tarihimizin en büyük işsizlik olayı.
Değerli kardeşlerim, yani insanlar çalışırken işini kaybediyor. Bu alışılmış eski usul işsizlik değil. Çalışırken teşekkür ederiz diyorlar. Otomotivde böyle oldu, beyaz eşya üretiminde böyle oldu, inşaatta böyle oldu. Bakın sizin makine kimyada şöyle düşünün 7 yıl önce kaç kişi çalışıyordu, şimdi kaç kişi çalışıyor. İşsizlik artık Türkiye’nin bir gerçeği haline dönüştürüldü. En büyük sorun haline geldi. Pasta küçülüyor, ekmek küçülüyor, ekmek ufalıyor. Sofrada insanlara yer verilemez hale geliyor. İnsanlar iflas ediyorlar ailesini, çoluğunu çocuğunu toplayıp intihar edenler var. Öğretmen çocuktan 2 milyon temizlik parası istiyor çocuk babasına geliyor, babası işten yeni çıkmış, parası yok. 2 milyonu veremiyor çocuğuna. Ezik, mahcup, perişan. Oğlum yok param söyle öğretmenine diyor. Çocuk öğretmene söylüyor o temizlik kolu parası 2 milyon ödeyeceksin diye çocuğu tekrar babasına gönderiyor. Bu manzaralar yaşanıyor.
Değerli kardeşlerim, bunlar Türkiye gerçeği. Bu iyi bir manzaradır denilebilir mi? Ekonomi iyi yönetildi, Türkiye kalkındırıldı, Türkiye doğru yönetiliyor denilebilir mi? İşsizlikte dünya çapında ikinci sıradayız. Ekonominin tahrip olması, küçülmesi konusunda gene en önde biz varız, en büyük darbeyi biz yiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bunun bir siyasi nedeni yok mu? ..........(ses kesildi)........ hakaretler bize. 40 fırın ekmek ye, iktidara sen gelemezsin. Git ehlinden öğren. Ya arkadaş sen bana sordun bende söyledim. Beğenmiyorsan yanlışını söylersin ister uygularsın, ister uygulamazsın. Bu sinir nereden geliyor? Bu asap bozukluğu nereden geliyor? Çareyi söyledik, aradan 10 gün geçti bizim söylediğimiz çarelere başvurmaya başladı. Şimdi onu uygulayacağız diyor. Bugün gazetelerde var. Otomotiv biraz canlanmaya başlamış.
Şimdi değerli arkadaşlar, biz dedik ki hükümete. Burada sizinle de paylaşayım. Bakınız sanayiden, ekonomiden vergi alıyorsunuz. Bu vergiyi elbette devletin ihtiyacı alacaksınız. Ama şunun hesabını yapın. Eğer ortada bir ciddi üretim, kazanç yoksa, istihdam yoksa sen vergi alacağım dersen hazır var olan sanayiyide çökertirsin. Şuanda vergi üstünde çok fazla durma bırak çark dönsün. Ekonominin çarkı dönsün, alışveriş yapılsın. Biraz insanların cebine para girsin. Bırak müsaade et. Sen o kazancından, o vergi gelirinden yoksun kalıver, eksik olsun yapacağın harcama. Ona buna dağıtacağın siyasi rüşveti dağıtmayıver. O israfı yapmayıver. Bırak ekonomi dönsün. KDV’ydi, ÖTV’ydi diyorsun ne vatandaş da güç var alabiliyor, ne fabrikada imkan var üretebiliyor. Tıkanıyor işte. Tıkanınca sen vergide alamıyorsun. O nedenle bu ÖTV’yi, KDV’yi azalt dedik. Şimdi hafifçe uyguladı piyasa canlandı. Bak sana çare söylüyoruz. Dünyanın her yerinde uygulanan çareleri biz incelemişiz. Uzmanlarımız var, arkadaşlarımız var, bakıyoruz. Al sen yönet deseler biz ne yaparız onun hesabını yapmışız, çareyi bulmuşuz. Bak sana da söyledik.
Şimdi önerdiğimiz bazı çareler var. bir tanesine sizinde dikkatinizi çekeyim. Hiç buna ilgi göstermiyor. Bu şu değerli arkadaşlarım, siz burada bir sanayi kentindesiniz, bunu en iyi anlayacakların başındasınız. Türkiye’de çalışan işçinin üzerinden alınan vergi dünyanın en yüksek vergisi. Yani bir insanı çalıştırdığı için onu çalıştıranı neredeyse devlet cezalandırıyor. Ne kadar işçiye ücret veriyorsa asgari ücret diyelim. Onun yarısı kadar devlet ayrıca mademki sen bir işçi çalıştırıyorsun gel bakalım onun yarası kadar bana da öde diyor. Bu bir defa dünyanın hiçbir ülkesinde böyle değil. Her ülke vergi alıyor ama öldürmeden vergi alıyor, makul düzeyde vergi alıyor. Herkes vergisini makul ölçüde tutmuş. Bizde %50. Olmaz. %50’yle kalkınma olmaz, yatırım olmaz, sanayi olmaz, ekonomi hızlanmaz. Ekonomiyi hızlandıracaksın. Onun için o vergiyi düşüreceksin diyoruz. İstihdam vergisi gibi vergi alınmaz diyoruz. Ve bunlara şimdi krize girince Türkiye dedi ki, normal zamanda dahi alınmaması gereken vergiyi şimdi sen krizde almaya kalkıyorsun. Bu hiç olmaz. Öbürü olmazda, krize girmiş Türkiye’de bir adam çalıştırandan %50 vergi almak yanlış. Bırak bir kişiyi çalıştırıyorsa onu çalıştıran adam bu memlekete en büyük hizmeti yapıyor. Bir eve ekmek gitmesine izin veriyor. Hayır madem senin imkanın var, madem ona maaş veriyorsun bana da maaş ver diyor devlet. Eksik olsun senin maaşın. Sen almayıver, sen dur o birisine daha veriversin o maaşı. Çark dönsün, üretim yapılsın, sanayi işlesin.
Şimdi mesela bunu söylüyoruz farkında değil. Meşgul değil. Bütün iktisatçılar bu doğrudur diyor. Türkiye’de uygulanması gereken budur diyor. O paraya ihtiyacı var. Arkadaş senin paraya ihtiyacın varda evinde hasta anası olan, çocuğu karnını doyuramayan, çocuğuna süt alamayan ailelerin paraya ihtiyacı yok mu? Onları niye düşünmüyorsun? Önce onları düşünmek lazım değil mi? Velhasıl Türkiye’de yapılması gereken şey açık. Bakın dünyanın o güzel günlerinde, refahlı günlerinde yapılması gereken şey hazır borç alıp ithal kapılarını açıp Türkiye’ye dünyanın neresinde pamuğu, buğdayı, mısırı, meyvesi, sebzesi, lüks malı varsa gelsin Türkiye’de satsın demek yerine Türkiye’nin imkanlarıyla yatırım yapmaktı, kalkınma yapmaktı, işyeri açmaktı, altyapı yapmaktı, sulama yapmaktı, baraj kurmaktı, enerji santrali kurmaktı. Bak paraların hepsi şimdi petrole gidiyor, doğalgaza gidiyor. Niye yapmıyorsun Türkiye’nin kaynaklarını ayağa kaldırmak için yatırım? Bunları yap dedik. Yatırım yapmadı, yan geldi yattı bizimki. İhracat yerine ithalat yaptı, borç yaptı, caka sattı. Şimdi rüşvet dağıtarak seçimi toparlamaya çalışıyor.
Sevgili Kırıkkaleliler, ne diyorsunuz bu Tunceli’de olan işlere? Ne diyorsunuz Tunceli’de olanlara? Yani şimdi yoksullukla mücadeleyi anlıyorum. Yoksullukla gerçekten mücadele etmek lazım. Yoksula yardımcı olmak lazım. Ama elinizi vicdanınıza koyunuzda söyleyiniz Tunceli’de yapılan yoksullukla mücadele etmek midir? Yani sen gideceksin Tunceli’ye, Nazimiye’ye buzdolabı dağıtacaksın, bulaşık makinesi dağıtacaksın, çamaşır makinesi dağıtacaksın, üçlü kanepe dağıtacaksın, çekyat dağıtacaksın. Ne o? Yoksullukla mücadele ediyorum. Orada insan senden bunumu istiyor? Onun ihtiyacı omu? Sen bunu verince yoksulluk kalkıyor mu? Yoksulluk sadece Tunceli’de mi? Gel bakalım Kırıkkale’deki yoksula da dağıt onları. Ne bu? Yoksullukla mücadelemi? Seçime 15 gün kalmış, valiye de talimat vermiş, Yüksek Seçim Kurulu çıkıyor ya yanlıştır diyor, hukuka aykırı, eşitliğe aykırı olmaz bu diyor. Yüksek Seçim Kurulu beni ırgalamaz diye bu açıklama yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bunlar iyi şeyler değil. Bakın eksik olmayın bugün siz buraya geldiniz. Çok mutlu oldum, çok teşekkür ediyorum. Buraya siz nasıl geldiniz yevmiyeyle mi geldiniz? Yevmiye verdiler mi size? Vermediler mi? Kumanya dağıttılar mı? Kumanyada yok. Peki vali yazı yazdı mı bugün Kırıkkale’de Deniz Baykal’ın mitingi var. Bütün daire müdürleri, daire amirleri, daire memurları hemen işlerini güçlerini bırakıp gitsinler diye yazı yazdı mı? Ankara’dan otobüsler kaldırıldı mı? Niğde’ye Başbakan açılış yapacakmış, Ankara’da karayollarının önünden otobüs kaldırıyor, dizmişler otobüsleri eşleriyle birlikte memurları alıyorlar, iş günü. Götürülüyorlar orada alkışlama ekibi. Eskişehir’de açılış var trenle bu defa gene Ankara’dan Eskişehir’e karşılama götürüyorlar. Ondan sonrada bana geliyor Başbakan meydana gel, meydana gel diyor. İşte geldim, işte meydan, işte Kırıkkale, işte Cumhuriyet Halk Partisi.
Sevgili Kırıkkaleliler, siz hayatın içindesiniz gerçekleri görüyorsunuz. Peki Türkiye’deki yolsuzlukları da izliyor musunuz? Yani ne dümenler dönüyor biliyor musunuz? Neler oluyor biliyor musunuz? Deniz Fenerini de biliyor musunuz? Biliyorsunuz. Aklınız alıyor mu bu Deniz Fenerini? Yani böyle bir şey olur mu? Şeytanın aklına gelmez. Bakın, Deniz Fenerine bakıyorum ve diyorum ki Türkiye’de yolsuzluk çağ atlamış. Yani eski yolsuzluklar artık solda sıfır, lafı edilmez. Yeni icat bu. Ne yapıyorlar? Eskiden yolsuzluk kişisel olaydı, bireysel, ferdi olaydı. Şimdi yolsuzluğu teşkilatlı yapıyorlar. Teşkilatla, dernekleşmiş, şirketleşmiş olarak yapıyorlar. Eskiden kanuna karşı yolsuzluk yapılırdı şimdi mevzuatla yolsuzluk yapıyorlar. Yani iktidarın himayesinde yolsuzluk yapıyorlar. Eskiden yolsuzluk yapan günah işlediğini düşünürdü. İlk fırsatta hacca gideyim, günahlarımdan kurtulayım diye içinde bir korku olurdu. Şimdi yolsuzluk yapanlar haşa Allah’ı, peygamberi, kitabı aldatmak için yolsuzluk yapıyorlar. Yani yolsuzluk yapan adam Almanya’ya gidiyor cami cami dolaşıyor. Ağzında din iman, kitap kuran, Allah peygamber başka laf yok. Bakınca haza Müslüman diyorsun, için açılıyor, güven duyuyorsun. Cami cami dolaşıyor. Ondan sonra geliyor diyor ki mübarek ramazan gün hadi bakalım diyor fitrelerinizi, zekatlarınızı verin, yardımlarınızı bize yapın. Biz gideceğiz muhtaçlara elimizi uzatacağız, açları doyuracağız, yoksulları giydireceğiz. Sizin yerinize sevabınızı sizin adınıza, sizin için biz yapacağız. Bize emanet edin diyor. O temiz Müslüman insanlarda ah ne güzel, zaten bende hayrımı ta Türkiye’ye şimdi nasıl gidip yapacağım, biz buradayız, vatan hasreti içinde bunlar yapıversin diyor veriyor buna değil m? Aynen böyle topluyor. Topladığı paraları sonra bir kuryeye veriyor. Yani bankayla göndermiyor çantayla gönderiyor. Çantaya dolduruyor, mutemet bir adamın eline veriyor, o paraları alıyor, getiriyor Türkiye’ye. Ne oluyor o para Türkiye’de? Vatandaşın hayır için fitre, zekat diye verdiği, yardımcı olunsun diye verdiği o paralar ne oluyor? Şirket kuruyorlar şirket. Sonra o şirket için sahte fatura topluyorlar. Çift defter tutuyorlar Almanya’da. Defterin biri oraya, biri Ankara’ya. Yani insanın aklı, fikri şaşıyor. Yani buradaki esnaf doğru dürüst kendi defterini tutamıyor, bunlar melanet için çift defter tutuyorlar, yolsuzluk yapıyorlar. Buraya geliyor herkes şirketini kuruyor kendi adına. Alışveriş merkezi yapıyor. Sizlerde gidip o alışveriş merkezlerinde alışveriş yapıyorsunuz. Televizyon kanalı kuruyor. Hangi parayla? Aman aç insanlar doyurulsun, yoksullar giydirilsin diyen insanın verdiği fitre parasıyla, zekat parasıyla, yardım parasıyla televizyon kuruyorlar. Televizyonda ne anlatıyorlar? Varsa yoksa Recep Tayyip Erdoğan ve AKP. AKP aşağı, AKP yukarı.
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? Bu sadece o parayı veren insanları aldatmak anlamına gelmiyor. O paranın uğrunda verildiği güzel duyguları, imanı, inancı, dini, Allah’ı, kitabı, peygamberi de aldatmaya teşebbüs etmek anlamına geliyor. Bunu yapıyorlar, ortada bunlar. Alman hükümeti bunu duyuyor hemen konuya el koyuyor, yargılıyor. Ve bize de yazı yazıyor. Diyor ki, bak ben bunları tuttum ama asıl elebaşıları sizde. İsimleri de veriyor. Sende gereğini yap diyor. Aylar geçiyor Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. Biz sorduk Almanlar mahkum etti sen niye yargılamıyorsun diye. Bize dedi ki, yazı yazdık Almanya’ya dosyayı göndereceklerde bakacağız. Arkadaş elin Alman’ı kendisi dosyasını hazırlamış. Niçin? Kendi toprağında bu suç işlendi diye. Halbuki bu suçu işleyenler bizim vatandaşımız. O suça kurban edilenler bizim vatandaşımız. O parayı taşıyanlar bizim vatandaşımız. Burada kurulan şirket bizim şirketimiz. Televizyon kanalı bizim, senin televizyon kanalın. Yani bunu Almanlar yargılıyor da koca Türkiye Cumhuriyetinin polisi yok mu, emniyeti yok mu, jandarması yok mu, savcısı yok mu, hakimi yok mu, kanunu yok mu, hukuku yok mu, vicdanı yok mu? Sen ne duruyorsun? E onlar yaptılar biz ondan kopya çekeceğiz. Bu senin işin, sen gir. Kıpırdamadı. 6 ay geçti. Dosyayı Almanya’da kaplumbağanın sırtına koysalar Türkiye’ye çoktan gelmişti. Onun üzerine ben bir arkadaşımızdan rica ettim Ali Kılıç arkadaşımızdan. Almanya’yı bilen birisi. Ya git şunu al getir dedim. Ayıp oluyor, koca Türkiye, koca devlet getirememiş. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak getirelim dedim arkadaşımız gitti, aldı getirdi dosyayı. Bende meydanda, mitinglerde çıktım dosya dosya diyordun al sana işte dosya diye dosyayı gösterdim. Başbakan diyor ki buna kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Şu pişkinliğe bakın. Sen dosyanın kırmızı kabını bırak da içindeki belgelere bak, belgelere. Orada ne var onlara bir bak. Dosya geldi güya. Aradan gene günler, haftalar geçti hiçbir şey yok. Ne duruyorsunuz diyoruz. Diyorlar ki, tercüme ediyoruz. Almanca’dan Türkçe’ye tercüme ediyorlarmış. Şuna dese ki benim gönlüm yok, kıyamıyorum bunlara. Onları korumak istiyorum desene. Sordum Başbakana tanıyor musun bunu dedim. Ik mık deyip böyle idare etmeye çalıştı. Sonra anlaşıldı ki çocukları bacanakmış.
Sevgili Kırıkkaleliler, mesela Deniz Feneri dediğimiz budur. Deniz Feneri dedik mi şöyle bir kaldır, şöyle bir silkele içinde teşkilatlı, dini imanı tanımayan bir büyük ahlaksızlık, yolsuzluk görürsün. Manzara bu. Hem de iktidarın yakınları, onlara hizmet eden insanlar. Ve bu yolsuzluğun üzerine gidemeyen bir iktidar görürsün. Tablo bu. Sadece burada değil diğerlerinde de öyle. Geçenlerde ben Tüpraş’ı anlattım mesela, Tüpraş’ın %14.75’i satılığa çıkarıldı. Yalnız satılığa çıkarıldığı ilan edilmedi. Sadece bir yabancı İsrailli işadamı, bir Musevi işadamı Ofer adında birisi o %14.75’i aldı, onun üzerine bu satış mahkemeye verildi. Başbakana sorduk sen tanıyor musun bu Ofer’i diye. Önce sabahleyin tanımıyorum dedi. Ama öğlen fotoğraflar çıktı beraber. Tanıdığı görüldü. Yani bir anlamda suçüstü oldu, tanıdığı kanıtlandı. Mahkeme bu satışın kanunsuz, yanlış olduğunu hükme bağladı. Türkiye bu işten 750 milyon dolar kaybetti. Başbakanın ve maliye bakanının özel tanıdığı birileri herkese duyurulmayan özel, gizli tutulan bir özel ihaleyle bunu alıverdi. Suç mahkemeyle tespit edilmiş. Şimdi ben bunu söylüyorum. Başbakan ne Ofer’i tanıdığından, ne Ofer’den başka kimseye haber verilmeden bu ihalenin yapılmasından, ne mahkemenin iptal kararından bahsetmiyor. Diyor ki, Deniz Baykal bir Musevi, Yahudi işadamına Türkiye’de bir Tüpraş satışı yapıldı diye kıyamet koparıyor. Olur mu böyle şey, Musevilerde insan, onlarda hak sahibi, sen niye Museviliğe karşı çıkıyorsun diye aklınca beni ihbar etmeye çalışıyor. Biz orada kanunsuzluktan şikayet ediyoruz, hukuksuzluktan şikayet ediyoruz. Musevi’ye yönelik olarak da yapılsa şikayet ederiz, Müslüman’a yönelik olarak yapılsa da. Yanlış, yanlış. Kanunsuzluk var, haksızlık var. Mahkemeyle kanıtlanmış bir yolsuzluk var. Ondan şikayet ediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu her alanda böyle. Yani telekom satışı. İzlediniz mi telekom satışını? Hiç yani o da bir ele alındığı zaman neler çıkacak. Telekomu sattık, taksitle sattık. Ödenmesi gereken taksit telekomun yıllık karının altında. Yani telekomu alan aldığı yıllık karın bir kısmıyla taksitini ödeyecek, gerisiyle de kazanç sağlayacak. Yani tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu. Telekomun karıyla telekomun satışını gerçekleştirdik. Üstelik birde ne oldu biliyor musunuz? Telekom satıldı ve %10 KDV anında indirildi. Ve böylece telekomu alanlar %10 KDV ödemediler. Yüzmilyonlarca dolar. Şimdi bu kadar parayı bu defa Lübnan’daki Hariri ailesinin cebine koyduk. Şimdi onun cebine mi koyduk, başkasının cebine mi girdi? Onlar bizim cebimize konmuş gibi gözüksün biz gereğini yaparız mı dediler? Bilemem. Ama şunu biliyorum ki bu milletin %10’luk KDV hakkı hibe edilmiştir. Ve yıllık taksitiyle yıllık karının altında bir ödeme imkanı getirilerek bu kuruluş, Türkiye’nin gözbebeği telekom satılmıştır.
Şimdi bunun içindeki yolsuzluklar bugün ortaya çıkar mı? Çıkmıyor değil mi? Ne zaman ortaya çıkar? Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bunlar ortaya çıkar. Bakın ben bunları söylüyorum Başbakan çok kızıyor ve olur olmaz şeyler söylüyor. Ben ona karşı şunu söylüyorum. Bak ben senin arkadan konuşmak istemem. Sende benim arkamdan konuşuyorsun. Dedikodu yapıyorsun yakışmaz. Gel ikimiz çıkalım televizyona, 70 milyonun önünde adam gibi konuşalım. Bana soracağın ne soru varsa sor ben cevap vereyim. Ve bırak ben sana ne soracaksam sorayım sende bir cevap ver. Yani bundan daha samimi, daha dürüst bir öneri olabilir mi? Ben gel konuşalım diyorum. Bütün dünyada iktidar muhalefet bir araya gelip konuşmuyor mu? Amerika’da konuşmadı mı, Fransa’da konuşmadı mı? 2002’de biz konuşmadık mı seçime giderken? E şimdi de gel. Şimdi dosyalar birikti. O nedenle yok. Şimdi konuşmayız. Böyle şey olur mu, böyle demokrasi olur mu? Gel konuşalım diyoruz gelmiyor. Kaçan bir Başbakan olur mu, hesap vermekten korkan bir Başbakan olur mu? Ondan sonra çıkıyor benim aleyhimde, CHP’nin aleyhinde orada, burada ağzına ne gelirse söylüyor. Yakışmıyor. Kendine güveniyorsan çık karşıma söyle cevabını al. Gene Başbakana diyorum ki, ya bu kadar iddian varsa gel mecliste 550 milletvekili var. Bu 550 milletvekilinin değil, Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2 milletvekilinin dokunulmazlığını kaldıralım her şey ortaya çıksın. Buna giriyor mu? Buna da girmiyor. E niye girmiyor? Kendine güvense kaçar mı? Verecek cevabı olsa kaçar mı? Onun cevabının olmaması ne demek? Millet gerçekleri görmesin demek. Milletten gerçekleri saklamak istediği için karşıma çıkmıyor. Milletten gerçekleri örtbas etmek istediği için dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıyor. Böyle demokrasi olur mu?
Değerli arkadaşlarım, demokraside yanlış olur. Bak bunlar yanlış yapıyor. Yolsuzlukta yapıyorlar. Milleti de adam yerine koymuyorlar, çiftçiyi de ezdiler, esnafı da perişan ettiler, milleti borca batırdılar. Olabilir. Ama demokraside iktidarlar yanlış yaparda demokraside iktidarlar yanlış yapınca millet hesap sorar. Sandıkta hesap sorar. Bakın sandık geliyor. Eğer sandıkta bu hesabı millet sormazsa o zaman bunlar çıkarlar derki bizim yaptığımız her şey bizim hakkımızmış. Millet bunu bize bağışlıyor, millet bize bu imkanı veriyor derler. Desinler mi? Aman gereğini mutlaka yapalım. Yapacak mıyız? Başbakan seçim gezisi yaparken parti otobüsüne oyuncakları dolduruyor, sonra çocuklara oyuncak dağıtıyor, arkasından çocuklar koşsunlar diye.
Şimdi değerli arkadaşlarım, sen çocuklara oyuncak dağıtacağına babalarına iş ver, iş. Senin görevin o, senin sorumluluğun o. Şimdi böyle bir manzarayla karşı karşıyayız. Başbakan vatandaşı tehdit ediyor, 13 yaşındaki çocuğun ümüğünü sıkıyor, kadının biri bunalmış AKP’nin otobüsü geçiyor. Dönüyor otobüse diyor ki, yetti artık millete biraz huzur ver diyor. Millete biraz rahat ver diyor. Yüreğinden söylüyor. Birisi yönlendirmiş değil. Yaşadıklarından dolayı içinden geliyor ve söylüyor. Hemen otobüsü durdurup üzerine yürüyorlar. 13 yaşındaki çocuk babası işsiz kalmış çıkıyor Allah senin cezanı bu seçimde verecek diyor. Bakın bu sese kulak vermek lazım. Bu masum bir çocuğun sesi. Bu yaşanan ızdırabın sesi. Bu çocuğun ve ailesinin acısının sesi. O çocuğun ümüğünü sıkarak bu sesi susturmak mümkün değildir. Bunu söylemiyor ama o duyguları paylaşan milyonlarca insan var bugün Türkiye’de.
Değerli arkadaşlarım, buna karşı sen valileri baskı altına alıp, onu bunu dağıtıp muhalefete oy verirseniz hizmet gelmez diye vatandaşı tehdit edip bunu önleyemezsin. Bu yakışmaz, bir yere varamazsın. Milleti tehdit ediyor. Ya sen kim oluyorsun? Seni oraya millet getirdi. Yarın inşallah o millet seni oradan indirecek. Sen ne hakla milleti tehdit ediyorsun.
Sevgili Kırıkkaleliler, asabı bozuk. Dediğim gibi kafaya CHP’yi ve Deniz Baykal’ı takmış. Akşam yatağa Deniz Baykal’la giriyor, sabah Deniz Baykal’la kalkıyor. Deniz Baykal’a veriyor, veriştiriyor. Kesmiyor İsmet Paşa’ya veriyor veriştiriyor. Ya İsmet Paşa’dan ne istiyorsun? Adam haysiyetli, dürüst, vatansever bir insan. Bu memleketi düşmandan kurtarmışlar, gelmişler vatanı kurmuşlar. Yani İsmet Paşaya bir insan niye dil uzatır? Efendim nüfus cüzdanının arkasında ekmek karnesi verildi diye damga varmış. Ne zaman? 85 yıl önce. Yani daha anasının karnında yokken Başbakan Türkiye devleti kurulurken 2. dünya savaşı acıları, sancıları yaşanırken millet sıkıntı çekmiş, ızdırap çekmiş doğrudur tek parti dönemi. Doğrudur. O dönem içinde namuslu, dürüst çalışmışlar, millette acı çekmiş onlarda acı çekmişler. O günlerden çıkmış bu günlere gelmişiz. Allah’a şükür, Allah razı olsun, nur içinde yatın demek varken şimdi dönüp dönüp bunlara sataşmanın hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını takdirinize bırakıyorum. Hani müflis tüccar vardır iflas etmiştir, düşünür bir yerden gelecek alacak var mıydı? Bir yerde benim bir hakkım var mıydı? Üzerimde bir tapu, bir hisse, bir senet bir yerde var mıydı düşünür, düşünür çıkmaz. Sonra getirir eski defterleri o defterlerden bir alacak var mı, bana gelecek bir şey var mı diye karıştırır ya bizimkide bu hale düştü. Bir müflis tüccar gibi İsmet Paşa döneminde ne olmuş, CHP ne yapmış? Ya bırak CHP’yi. Bak millet sana iktidar verdi 7 yıldır iktidarsın artık bırak sen kendi hesabını ver. Bugünü konuş. Deniz Baykal diyor, İsmet İnönü diyor, gözü kesse bir adım daha gidecek ama gidemiyor orada duruyor. Atatürk diyemiyor İsmet Paşada frene basıyor. Niyet belli.
Şimdi ne yapacağız bu tablo karşısında sevgili Kırıkkaleliler, bakın hepinizin üzerinde büyük vebal var, büyük sorumluluk var. Vereceğiniz oy çok kıymetli. Bütün bu olaylara en doğru cevap için elinizde bir şans var oy, onu doğru kullanacaksın. Onu doğru kullanacaksın Türkiye’nin önünü açacaksın. Onun bunun emrine, onun bunun tehdidine boyun eğmeyeceksin. Bakanmış, Başbakanmış, valiymiş, yok dağıtılan kömürmüş, dağıtılan torbaymış, buzdolabıymış, çamaşır makinesiymiş, oy senin haysiyetindir, senin şerefindir, senin namusundur, senin ırzındır! Onu en iyi şekilde kullanacağınıza inanıyorum. Siz Kırıkkaleliler iyiyi, kötüyü yaşadınız gördünüz, hayatın acısını tatlısını bilirsiniz. İnanıyorum en güzelini, en doğrusunu yaparsınız. Size güveniyorum. Aman ha bu kuru gürültüye pabuç bırakmayın. Bu bağırıp çağırışlara pabuç bırakmayın. Vicdanınıza, gönlünüze, yüreğinize, beyninize ne yatıyorsa onu tartın ve gereğini yapın. Tamam mı?
Şimdi size ben belediye başkan adaylarımızı sunmak istiyorum. Delice Belediye Başkan Adayımız Enver Çelgin. Bahşılı Belediye Başkan Adayımız İsmet Keskin. Balışeh. Belediye Başkan Adayımız Ahmet Koçoğlu. Keskin Belediye Başkan Adayımız Osman Samet Meral. Çelebi Belediye Başkan Adayımız Yahya Kayabağlı. Yahşihan Belediye Başkan Adayımız Eftal Sarısu.
Belde Belediye Başkan Adaylarımızın da isimlerini söyleyeceğim onlarda gelsinler. Çelikli Haydar Demirtaş, Büyükavşar Mahmut Ayazgün, Irmak Osman Nuri Gümüş, Kılıçlar İrfan Şengöz, Köprüköy Muzaffer Büken, Konur Şenel Mamak, Koçubaba İlhami Tuncer, Karaahmetli Uğur Karayel, Hamzalı Celal Öcal, Kulaksız Şaban Kaplan, Hasandede Veysel Güngör.
Nasıl güzel mi ekip? Hepsi Kırıkkale’nin pırıl pırıl evlatları. Hepsi pırıl pırıl memleketine hizmet aşkıyla dolu tertemiz insanlar. Hepsini kutluyorum, başarılar diliyorum, hayırlı olsun. Güzel bir ekip. İnşallah sizde destek olacaksınız onları göreve getireceksiniz. Peki takım güzelde bu takıma bir kaptan lazım değil mi? Kaptansız takım olur mu? Olmaz değil mi? Bu takımada bir kaptan, deneyimli bir kaptan, başarılı olmuş bir kaptan Sahir Koçak.
Şimdi sizden ricam şu; bir defa hepiniz nüfus cüzdanınızı bir çıkarın. Nüfus cüzdanınızda kimlik numaranız var mı, yok mu bir bakın. Eğer kimlik numaranız yoksa derhal seçimden önce kimlik numaranızı nüfus cüzdanınıza işletin. Kendiniz için yapın, ailenizdekiler için yapın, konu komşu için, çoluk çocuk için, herkes için yapın. Bunları yapın sonrada inşallah 29 Mart Pazar günü sabah erkenden kalkın, o gün saatlerde ileri alınmış olacak o karışıklığı da düşmeyin. Kalkın eşinizi, oy kullanacak olan kardeşinizi ve mutlaka ananızı, babanızı yanınıza alıp, konuyu komşuyu da ayağa kaldırıp, varsa nenenizi, dedenizi de alıp cümbür cemaat sandığa. Tamam mı? Ama sakın ha ananızı unutmayın. Çünkü ananızı merak edenler var. Ananıza deyin ki anacığım seni görmek istiyorlarmış. Gel de şu yüzünü onlara bir gösteriver. Hadi bakayım deyin ananızı alın sandığa götürün. Tamam mı? Herkese güzel bir ders verin. Herkes payını bir alsın tamam mı? Ve millet görsün bakalım el mi yaman, bey mi yaman? Bunlara meydanı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Millet neymiş bir görelim. O beni ırgalamaz, bu beni ırgalamaz. Bakalım millet seni ırgalar mı, ırgalamaz mı? 29 Martta hep beraber göreceğiz.
Sevgili Kırıkkaleliler hepinize yürekten teşekkür ediyorum, hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum. İnşallah güzel günlerde de Kırıkkale’de beraber olacağız.
Ne muhteşem manzara, ne güzel miting, ne güzel Niğde. Nasıl sesimi duyuyor musunuz? Bende sizin sesinizi duyuyorum, varlığınızı görüyorum, gücünüzü görüyorum. Ne kadar muhteşemsiniz. Hepinize yürekten teşekkür ederim. Bu muhteşem Niğde görüntüsü için, bu büyük miting için bütün Niğdelilere hiçbir siyasi parti ayrımı yapmadan hepinize içten şükranlarımı sunuyorum. Eksik olmayın, sağolun, var olun.
Sevgili Niğdeliler, bir kez daha Niğde’de sizlerle beraber olmak benim için çok büyük mutluluk. Ortalığı aydınlattınız, ışıttınız, ısıttınız eksik olmayın. Sevgili Niğdeliler, o güzel afişlere, pankartlara yürekten teşekkür ederim. Bende sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum eksik olmayın. Hepinizin selamını aldım, hepinizin mesajını aldım. Başım üstüne, gözüm üstüne, sağolun, hoşbulduk. Sizlerde hoşgeldiniz sağolun, çok teşekkür ederim. İndirelim birbirimizi engellemeyelim.
Sevgili Niğdeliler, eksik olmayın muhteşem bir miting yapmışsınız. Sizin bu büyük beraberliğinizin, Niğde’deki bu muhteşem toplantının bir anlamı vardır diye düşünüyorum. Yani siz buraya sadece dinlemeye mi geldiniz, yoksa söylemeye de mi geldiniz? Bu kadar büyük topluluğun birilerine duyurmak istediği bir mesaj vardır diye düşünüyorum değil mi? Bana öyle geliyor ki siz birilerine şunu söylüyorsunuz. Sanmayın ki Türkiye sahipsizdir. Sanmayın ki, Niğde sahipsizdir. Niğde’nin de sahibi var. Türkiye’nin de sahibi var. İşte biz varız diyorsunuz öyle değil mi? Ben öyle anladım. İyi ki varsınız. Bu mesaja ihtiyaç vardı. Bu mesajı halkımızın, milletimizin birilerine duyurmasına ihtiyaç var. Eksik olmayın bugünde Niğde’de siz en güzel şekilde bu mesajı veriyorsunuz. Hepinize yürekten teşekkür ederim.
Sevgili Niğdeliler, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, keyfiniz nasıl? İşleriniz yolundamı, gidişat iyimi? Kazancınız, masrafınız nasıl? Aldığınız sattığınız birbirini tutuyor mu? Masrafınız giderinizi karşılıyor mu? Borçlar ödeniyor mu borçlar? Çocuklar iş buluyor mu? Çiftçi nasıl hayatından memnun mu? Çiftçinin keyfi yerinde mi? Niye çiftçinin keyfi yerinde değil canım burası Niğde. Türkiye’nin en verimli toprakları burada. En bereketli toprakları burada. Çiftçiliği en iyi yapan çiftçilerimiz burada, Niğde’de. Siz bu işi iyi bilirsiniz. Niye Niğde’deki çiftçimizin boynu bükük? Yani iş hükümetle ilgili diyorsunuz öylemi? Yani hayvancılık, besicilik yapan Niğde’de çok vatandaşımız var, çok çiftçimiz var. Nasıl besicinin durumu? Sütün durumu nasıl? Kaça gidiyor süt? Yem kaça alınıyor. 400’e süt. 300 diyorsun, yapmayın. Yem ne oldu? 650’ye. Dünyanın her yerinde 2 kilo yemle 1 süt alınabilir. Sütçülük o zaman karlı iştir, ciddi iştir. Türkiye’de 2 kilo sütle neredeyse 1 kilo yem alabilir haldeyiz öylemi? İşin aslında bumu var? Besicinin durumu nasıl? Besicinin durumu da hiç farklı değil. Peki gelelim patatese. Patates nasıl yüzünüzü güldürdü mü? Türkiye’nin en önemli 3. sıradaki patates yetiştiricisi Niğde’de. Çok kaliteli patates üretilir burada. Ne oldu? Patates üreticisi hayatından memnun mu? O zaman elma yüzünüzü güldürmüştür. Elmada da mı hayat yok. O da mı yüzünüzü güldürmedi. Elmada mı satılamadı. Meyve sularına mı teslim ettiniz? Masrafı kurtarmadı, dalında çürüdü öylemi?
Şimdi sevgili Niğdeliler, bu kadar büyük ekonomik sıkıntı acaba niçin yaşanıyor. Yani siz eğer çiftçi olarak yüzünüz ne patatesten, ne elmadan gülmüyorsa, besicinin yüzü sütten gülmüyorsa, buğdaydan çiftçinin yüzü gülmüyorsa, fiyatlar tıkanmış, kalmış, girdi fiyatları mazotu, ilacı, gübresi katlanarak artıyor ise bunun sonucu nedir? Bunun sonucu çiftçinin borçlarını ödeyemez hale düşmesidir değil mi? Öylemi oldu? Borçları ödeyemiyor musunuz? O zaman burada fabrikalar açılıyor birbiri ardından o fabrikalarda çocuklar iş buluyorlar, oradan aile geçimini sağlıyor. Toprak yüzünüzü güldürmüyor ama fabrikalar yüzünüzü güldürüyor. Oda mı yok? Yani ne oldu var olan fabrikalarda mı çalışamaz hale geldi? Onlarda işçimi çıkarıyor? Yani meşhur halı fabrikanız işçimi çıkarıyor? Ditaş işçimi çıkarıyor? Bu işi nasıl yönetiyorsunuz? Kredi kartı borçlarınız var mı? Kredi kartı borçlarını nasıl yönetiyorsunuz? Bir bankaya olan borcu bir başka bankanın kartıyla döndürerek mi götürüyorsunuz? Döndürerek. 1,3,5 idare ediyorsunuz değil mi? Peki bir yerde tıkanmıyor mu? Bir yerde tıkanıyor değil mi? Bu yıl 600 bin ailenin Türkiye’de kredi kartı döndürme çabası engellendi. Döndürülemez hale geldi. Tıkandı 600 bin kişi borç ödeyemez hale geldi. 2008 sonu itibariyle. Ama 2009’da bu çok daha büyük hızla artıyor. Sadece Ocak ayında 138 bin kişi banka borcunu ödeyemedi. 1,5 milyona gidiyor bu yıl. 600 bin 1,5 olacak. 2007’de 200 bindi. 200 – 600 gidişat 1,5 milyon. Bu neyi gösteriyor değerli arkadaşlarım, bu Türkiye’nin zenginleştiğini mi gösteriyor? Bakın bana verilen bilgi arkadaşlarım çok güzel çalışmışlar. Bilgiyi verdiler. Bugün Niğde’de çiftçimizin 158 trilyon takipte borcu var. 158 trilyon borcu var. Bu borcu çiftçi ödeyemez hale gelmiş, icra başlamış, haciz başlamış. Çiftçinin traktörü, çiftçinin tarlası, çiftçinin evi haciz tehdidi altına girmiş Niğde’de. Bütün Türkiye’de öyle ama Niğde’de de böyle bir manzara var. Çiftçimiz barajlar yapılmadığı için, sulama yapılmadığı için, cazibeyle sulama yapamıyor, tarım yaparken mecburen elektrik kullanıyor. Elektrik borcuna gücü yetmiyor, çünkü fiyatlar çökmüş. Çünkü girdi maliyetleri, masrafları artmış, borcunu TEDAŞ’a ödeyemiyor onun üzerine haciz işlemi başlatılıyor.
Sevgili Niğdeliler, biliyor musunuz bugün Türkiye’deki fabrikalarda kullanılan elektrik Türkiye’de çiftçinin tarlasını sulamak için kullandığı elektrikten daha ucuzdur. Yani sanayiye teşvik veriliyor da elektrik kullanırken çiftçiye tarlasını sula diye mecburiyet yaratıyorsun, çünkü barajı yapmıyorsun o mecburen kuyudan suyu karşılamak durumunda oluyor. Onu ödeyemez hale gelince ona uyguladığın fiyat sanayiye uyguladığın fiyattan daha fazla. Bu şartlar altında tarım kalkınır mı? Tarım kalkınmadan Türkiye kalkınır mı, tarım kalkınmanın temeli değil mi, özü, kökü değil mi? İşin özü tarım değil mi, toprak değil mi? Sen yukarıda bankaları kalkındıracaksın. O bankalar sanayi varsa, sanayi arkasında ticaret varsa, ticaret arkasında çiftçi varsa, tarım varsa hepsi bir bütün ancak öyle kalkınır. İşin temelini çekersen, tarımı çekersen, tarımı öldürürsen neyin üstünde duracak ticaret, neyin üstünde duracak sanayi, neyin üstünde duracak bankacılık? Neyin üstünde duracaksın da dünya ile yarışacaksın? Dünyanın bütün ülkeleri çiftçisini kalkındırıyor. Biz sınırları açmışsınız çiftçimize rekabet yapıyoruz. ........(ses kesildi)......... dostlar alışverişte görsün. Sabah dükkanı açıyor akşam kapatıyor. Herkes zannediyor ki o esnaftır, işi vardır, kazancı yerindedir. Konuya, komşuya mahcup olmamak için, onun bunun diline düşmemek için o işine devam ediyor, dükkanı açıyor, kapıyor. Sanki işsiz değilmiş gibi gözüküyor. En büyük işsizlik o. Hazır yiyor, sermayeden yiyor, birikiminden yiyor, geçmiş kazancından yiyor. Esnaf bu, çiftçi bu.
Gençler iş bulabiliyor mu gençler? Fabrika var mı, işyeri var mı? Analar, babalar çocuklarını binbir çile mihnetle okutuyorlar, bazıları yüksek okula, üniversiteye gönderiyor. Diploma alıyor çocuk. Diploma aldıktan sonra tayin oluyor mu, iş var mı? Türkiye’de öğretmen açığı var. Çocuklarımızı okutacak öğretmen bulamıyoruz. Elinde öğretmen diploması olan kızlarımız, oğlanlarımız analarının, babalarının evinde boynu bükük, mahzun duruyorlar. Bu iyi politikamı?
Değerli arkadaşlarım, bakın bu çektiğiniz sıkıntı, bu Türkiye’deki çiftçinin yaşadığı, esnafın yaşadığı sıkıntı, vatandaşın yaşadığı sıkıntı, emeklinin yaşadığı sıkıntı. Emekli memnun mu hayatından? Emeklinin aldığı bağ-kur, SSK, emekli sandığı emekli aylıkları yetiyor mu? Çocuk zaten iş bulamamış emekli babasının eline bakıyor. Emekli babası kendisini geçindirecek, eşini geçindirecek. Hastalanıyor ilaç parası, doktor parası. Bedava dediler, yavaş yavaş dikkatinizi çekiyorum. Yavaş yavaş sağlık hizmeti de paralı hale dönüştürülüyor farkında mısınız? Böyle yavaş yavaş alıştırıyorlar. 2 milyon, 4 milyon, 10 milyon, hadi şu kadarını veriverin diye. Seçimden sonra onlar katlanarak artacak. Bu oyununda farkındasınız değil mi? Emekli hastalanıyor ilaç alacak katılım payını verecek, doktora muayene için pay verecek, kendisini geçindirecek. İşsiz çocuğunu geçindirecek. İşsiz çocuğunun yanındaki çocuğunu geçindirecek. Haberleri görüyorsunuz değil mi geçenlerde bir çocuk okuldan 2 milyon temizlik parası istemişler gelmiş babasına okuldan 2 milyon istediler yarın götüreceğim demiş. Babası cebini çıkarmış oğlum işten atıldım verecek param yok demiş. Çocuk okula dönmüş babam işten atılmış paramız yok demiş müdür yazmış eve göndermiş çocuğun 2 milyon temizlik parasını bekliyoruz diye. Babasına tekrar göndermiş.
Şimdi bu sahneler yaşanıyor. İnsan borç yükü altında utanıyor ailece intihara teşebbüs ediyor. Bazıları arabasında silahı dayıyor intihar ediyor. Yani böyle acı sahneler yaşanıyor. Türkiye’de icra daireleri hızla büyüyor. İcrada alınan malları koyacak yer bulunamıyor. 2. 3. yediemin alanları oluşturuluyor. Yeni icra daireleri açılıyor. 10 binlerce insan icrada Türkiye’de. İnsanlar borçlu, insanlar ödeyemiyor. Başbakanda dün çıkmış diyor ki, bu borçlular dürüst değildir diyor. Bu borçlarını ödeyemez hale düşmüş olan insanlar dürüst değildir diyor. Şu anlayışa bakar mısınızAllah aşkına Sayın Başbakan sen işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilir misin Allah aşkına? Evine yiyecek götürememenin ne demek olduğunu, çocuğun senden 2 milyon isteyince işten atıldığın için boynu eğik ona 2 milyon verememenin ızdırabını, acısını sen bilir misin Allah aşkına? Başbakanın işi kolay. Çocuklarını eşi dostu Amerika’da okutuyor. Ama senin elinde devletimiz Anadolu’nun en zeki, en akıllı çocuklarını dahi okullarında para almadan okutamaz hale geldi. Bu iyi bir eğitim politikası mı? Öğretmenler boynu bükük, öğrenciler perişan, gemisini kurtaran kaptan. Bulacaksın birisini, göndereceksin Amerika’ya çoluğunu çocuğunu ona okutturacaksın. Okutturduktan sonrada dükkanları ona buna açtıracaksın. Oh ne ala. Sen gel de bir Niğde’ye bir gel, Niğde’yi bir soruver. Niğde’deki vatandaşa, elma üreticisine, patates üreticisine bir soruver bakalım.
Sevgili Niğdeliler, manzara bu. Halk ızdırap içinde. Bakın yeni rakamlar açıklandı cumhuriyet tarihimizin en yüksek işsizlik oranı ilan edildi. En yüksek. Aslında onlar makyajlı. Onlar yanlış, hileli. Gerçeği çok daha fazla. Bugün insanlarımız %20’nin üzerinde işsizlik yaşıyor.
Değerli arkadaşlarım, işsizlik en ağır yüktür. Bakın seçime giderken biz CHP olarak Türkiye’ye hedef verdik. Dedik ki önce insan. Arkasından ikinciliği söyledik. Önce iş. Arkasından bir tana daha söyledik. Önce ahlak. Türkiye’nin önüne 3 tane hedef koyduk. Önce insan ne demek? Kimseyi ayırma demek. Kimseyi ayırma. Yani inancıyla ayırma, diniyle ayırma, köküyle ayırma, kökeniyle ayırma. Tarikatıyla ayırma, aşiretiyle, sülalesiyle ayırma. Herkes eşit, kardeşiz. Biriz, beraberiz, eşitiz. Önce insan dedik. Önce devlet değil. Önce insan. Yani bu Yunus Emre’nin düşüncesi. Yani bu Mevlana’nın düşüncesi. Yani bu Hacıbektaş-i Veli’nin düşüncesi. Yani bu Anadolu kültürü!
Sevgili Niğdeliler, önce insan dedik. Başka hiçbir şey değil. Devletten önce insan. Her şeyden önce insan. İnsanı vasfıyla tarif etmeyeceksin. Yani kadındı, erkekti, şu mezheptendi, bu mezheptendi, şu ırktandı, bu ırktandı. Bırak onu kardeşim insan bir. Ayrıca ne demişiz? Türkiye’nin önüne hedef koymuşuz öne iş demişiz. Bunu dediğimiz zaman bunun herkes farkında değildi. Yani biz önce iş dediğimizde ya ne olmuş iş zaten herkesin bir işi var diyordu. Bakın şimdi ne hale geldik değil mi? Önce iş. İşi olmayan insan özgür değildir. İşi olmayan insan hukukunu kullanabilir değildir. İşi olmayan insanın ailedeki yeri sağlam değildir, mahalledeki yeri sağlam değildir, kentteki yeri sağlam değildir. İş kardeşim iş. İnsanlığımızı emeğimizle, alın terimizle, üretimimizle ispat edeceğiz.
Sevgili Niğdeliler, devletten biz hakkımız olmayan hiçbir şey istemiyoruz. Buzdolabı istemiyoruz, çamaşır makinesi istemiyoruz, kanepe istemiyoruz. Başbakanın otobüsünden dağıtılan oyuncukları istemiyoruz. Biz iş istiyoruz, iş, iş, iş!!!
Bakın sevgili Niğdeliler, elimde bir çiftçiye Ziraat Bankasından yapılan tebligat var. Adı Mehmet Atay çiftçimizin. Bu kardeşimiz 4 milyar lira borç almış. Bu borcunu ödeyemeye çalışmış ama zamanında ödeyememiş temerrüde düşmüş. Temerrüt olmuş. Ama o ödeme gayreti içinde. Ana parasını ödeye ödeye 4 milyarı 878 milyona indirmiş ana parasını. Sıfırlayamamış ama bu benim için borç paradır, benim görevim bunu ödemektir diye düşünmüş, helali, haramı bilen bir insan. Haram yemek istemediği için ne yapmış yapmış ödemeye çalışmış 878’e indirmiş. Şimdi 17 Martta kendisine tebligat yapılmış geçen yıl. Diyor ki, senin kalan ana paran 878 milyon, temerrüt faizin 38 milyar 648 milyon. Anladınız mı? 38 milyar 648 milyon temerrüt faizin var diyor. Yetmedi banka, sigorta ve muamele vergisi 1.9 milyar. 2 milyara yakın vergi var diyor. İcra ve takip masrafı da 2,5 milyar diyor. Şimdi senin toplam ödemen gereken 878 milyon ana paradan borcunla birlikte ödemen gereken 43 milyar 959 milyon diyor. Tamam mı? Resmi yazı, bankanın yazısı.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olur mu? Bu sosyal devlet mi? Bu halkçı devlet mi? Bu emeğe saygı gösteren, çiftçiye saygı gösteren devlet mi?
Sevgili Niğdeliler, bakın halkımız bu kadar büyük acıyı yaşıyor, ızdırabı yaşıyor. Bu bir gerçek. Ama şunu da unutmayın. Bu hükümet gelmiş geçmiş hükümetlerin içinde en çok para kullanan, kaynak kullanan, imkan kullanan hükümet olmuştur. Nereden bulmuştur parayı? Borç almıştır. Borcu kim ödeyecek? Sen ödeyeceksin. Kimin borcu? Devletin borcu. Yarın oy vereceksiniz o çekecek gidecek. Ama borç kalacak, kalacak. Oy vererek o iktidara getirdiğiniz bu insanların oyunu keserek borcu kesmek mümkün olsa. Borcu yaptılar.
Değerli arkadaşlarım, sevgili Niğdeliler, Türkiye tarihinin 2002’deki toplam borcu; içinde Atatürk-İnönü dönemi, Celal Bayar – Menderes dönemi, içinde Süleyman Demirel dönemi, Turgut Özal dönemi, ta Erbakan dönemine kadar gel, 2002’ye kadar gel. Bütün hükümetlerin ortak borcu ne kadar biliyor musunuz? 220 milyar dolar. Bunlar bu borcu devraldılar, 80 küsur yılın borcu bu. Bütün hükümetlerin ortak borcu. Bunlar tek başlarına 7 yıl kaldılar, 7 yılda o borcu 200’e mi indirdiler, 150’yemi indirdiler? 280 milyar dolar ek harcama yaparak, ek borç yaparak 500 milyara çıkardılar. Yani cumhuriyet tarihinde harcanmış olan bütün borçların üstünde bir borcu bunlar 7 yılda yaptılar. Ayrıca ne yaptılar? Ayrıca cumhuriyet tarihinde gelmiş geçmiş hükümetlerin ortaya koydukları eserleri, fabrikaları, tesisleri, iş yerlerini birer ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden sattılar. Değil mi? Yani mirası da yediler. Kendilerine verilen, bırakılan mirası da yediler. Borç aldılar, hazırı da yediler. 300 milyar doların üzerinde bunlar kaynak harcadı. Şimdi bana söyler misiniz sevgili Niğdeliler, şu Türkiye’ye baktığınızda bu 300 milyar dolarla ne yapıldı diye bir sorup da içinizi rahatlatacak bir cevap alabilir misiniz? Bakın o geçmiş hükümetler 220 milyar dolar borçla neler yaptılar? Keban’ı yaptılar, Atatürk barajını yaptılar, bütün santralleri yaptılar, Afşin, Elbistan’ı yaptılar, A’sını yaptılar, B’sini yaptılar. Limanları yaptılar, demir-çelik fabrikalarını yaptılar, alüminyum sanayini kurdular. Seydişehir’deki, Karabük’teki, Ereğli’deki, İskenderun’daki demir-çelikleri kurdular. Petrokimya sanayilerini kurdular, rafinerileri kurdular. Türkiye’de ne varsa 2002’de tümünü yaptılar borç 220. 7 yılda bunlar ne yaptılar? Çift yol yaptılar, TOKİ yaptılar. TOKİ’yle, çift yolla bunu izah etmek imkanı var mı? Nereye gitti bu paralar?
Sevgili Niğdeliler, yolsuzluk var mı Türkiye’de? Niğde’de var mı? Niğde’de de var. Türkiye’deki yolsuzlukları izliyorsunuz değil mi? Ooo maşallah birde burada var ha göremedik eksik olmayın sağolun.
Sevgili Niğdeliler, Niğde’de Türkiye’de yaşanan yolsuzlukları izliyorsunuz biliyorum. Deniz Fenerini duydunuz. Deniz Feneri Türkiye’deki yolsuzluğun çağ atladığını, Deniz Fenerindeki yolsuzluk Türkiye’de yolsuzlukların artık çağ atladığını bize gösteriyor. Eskiden yolsuzluk kişisel, ferdi bir olaydı. Tek başına birisi eline bir fırsat geçerse yolsuzluk yapardı. Şimdi durum değişti. Şimdi artık teşkilatlı yolsuzluk yapılıyor. Şimdi artık dernekleşmiş, şirketleşmiş yolsuzluk yapılıyor. Bir kişi değil 50 kişi yapıyor yolsuzluğu. Bir araya geliyor, şirket kuruyor, dernek kuruyor, mevzuatla yolsuzluk yapılıyor. Kanunla yapılıyor. Almanya’da dernek kuruyor, Almanya’daki dernek cami cami dolaşıyor. Dolaşanların her birisinin ağzında din iman. Allah kuran. Başka bir laf yok. Haza her birisi Müslüman. Gidiyorlar dolaşıyorlar Ramazan mübarek gün. Milletin zekatını, fitresini topluyorlar, diyorlar yardım yapacağız, muhtaçları giydireceğiz, açları doyuracağız hayrınızı bize yapın diyorlar. Onlarda hayır olsun diye paraları veriyorlar bunlara. O paraları kuryeyle Türkiye’ye taşıyorlar. Taşıyanda RTÜK’ün başında şimdi. Şu duruma bakın ya. Yani Türkiye’nin Radyo Televizyon Kurumunun başında. Paraları taşıyorlar. Bankayla mı gönderiyorlar? Hayır çantayla gönderiyorlar. Paralar buraya geliyor, sonra buradaki insanlar kendi şahısları adına şirket kuruyorlar o parayla. Yani Almanya’daki Türk vatandaşının fitresiyle, zekatıyla Allah adına iyi bir Müslüman olmanın vecibesi diye verdiği parayı alıyor, alsana iyi Müslümanlığı ben göstereyim diyor. Orada kendi adına şirket kuruyor. Böylesi görülmüş müdür? Yani yolsuzluğun, hırsızlığın bile bir ahlakı vardır, bir düzeyi vardır. Milletin inancının gereği, imanının gereği, dinin gereği paralarını toplayıp da kendi şahsi çıkarı için harcamanın nerede yeri var Allah aşkına, hangi vicdanda yeri var? Yani bunlar hem vatandaşı aldatıyorlar, hem de o parayı Allah için veren, inancı için, dini için veren o insanların üstünden haşa Allah’ı, peygamberi, kuranı, kitabı da aldatmaya çalışıyorlar. Şimdi bu durumda sevap için o parayı veren insan sevap işledi mi, işlemedi mi söyle bakayım? Ne oldu, nereye gitti o para? Gittiği yer mi önemli, niyet mi önemli? O iyi niyetle veriyor. Ama para nereye gidiyor? Para helale mi gidiyor, muhtaca mı gidiyor? E ne oldu? Din ne oldu, inanç ne oldu, iman ne oldu? Olur mu öyle bir şey? Bunları yaptılar. Alman hükümeti tabi bunu öğrenince hemen konuya el koydu. Yargıladı ve mahkum etti. Sorduk bizimkilere, önce ben sordum Başbakana tanıyor musunuz bu adamı dedim. Ik mık falan derken anlaşıldı ki çocukları bacanakmış. Bak onlar mahkum etti sen ne yapıyorsun diyoruz. Diyor ki, yazı yazık Almanlara dosyayı bekliyoruz diyor. Ya kardeşim dosyayı niye bekliyorsun. O suçu işleyenler bizim vatandaşımız. Parası dolandırılanlar bizim vatandaşımız, kurye bizim vatandaşımız. Burada kurulan şirketler bizim şirketlerimiz. Birde televizyon kanalı kuruyorlar, televizyon kanalında da gece gündüz Recep Tayyip Erdoğan, AKP başka bir şey yok. Onu anlatıyorlar.
Şimdi değerli arkadaşlarım, niye takip etmiyorsun diyoruz. Yazıyı yazdık diyor. Elin Alman’ı kendi topraklarında bu suç işlendi diye gerekeni yapıyor, sen hep bizim vatandaşlarımız sen niye yapmıyorsun? E dosyayı bekliyoruz. Niye dosyayı bekliyorsun. Senin jandarman yok mu, senin emniyetin yok mu, senin savcın yok mu, senin hakimin yok mu, senin kanunun yok mu, hukukun yok mu, vicdanın yok mu senin? Almanlar yazıp göndereceklermiş onu bekliyoruz. Onun üzerine burada Ali Kılıç. Gel Ali senide bir gösterelim. Ali Kılıç arkadaşımızdan rica ettim Almanya’yı bilir. Ali bey dedim sen git şu dosyayı al bir getiriver. Eksik olmasın gitti dosyayı getirdi. Bize gelmiyor 6 ay geçti. Almanya’da kaplumbağanın sırtına o dosyayı koysalardı kaplumbağa getirirdi. Ama Ali Kılıç dosyayı getirdi. Onun üzerine bende çıktım mitinglerde dosya dosya diyordun al sana dosya dedim. Başbakan diyor ki, işi cıvıtacak. Başbakan diyor ki, bizde diyor her kırtasiyecide kırmızı kaplı dosya var diyor. Sen dosyanın kırmızı kapağını bırak da içindeki belgelere bak.
Şimdi bu dosya geldi bizimde çabalarımızla. E hala harekete geçmediler. Hadi harekete geçin dedik diyorlar ki dur. Ne olacak dedik. Tercüme yapacağız diyorlar. Ya sen incelesene, bu adamlar burada. Almanlar yazı yazdı bak bu işlerin biz burada sanıklarını tuttuk ama asıl ele başıları Ankara’da Türkiye diye isimleri verdi. Sen o isimleri bir çağırsana. Onların işyerlerine, televizyonlarına bir girsene. Oradaki evrakı çıkarsana. Bak çifte muhasebe tutmuşlar Almanya’da. Niye bir incelesene bunu. Tercüme etmeye çalışıyorlar. Açıkça çık de kardeşim ben kıyamıyorum bunlara. Kıyamıyorum de. Bunlara sahip çıkmak istiyorum de. Kıyamadığı nereden belli? Bu tezgahları çeviren insanlara bakanlar kurulu kararıyla millete yararlı dernek statüsünü verdiler. Yani millete yararlı dernekmiş bu. Ayrıca birde dediler ki, bundan vergi almayalım bunlar hayır işi yapıyorlar. Bunlardan vergi almıyorlar, Mehmetçik vakfından vergi alıyorlar. Yani bu vatanı korumak için canını esirgemeyen, mayına basıp kolunu, bacağını kaybetmiş olan şehitlerimizin, gazilerimizin kendilerine, ailelerine yardım etmek için kurulmuş bir namuslu, dürüst vakfa tanımadıkları vergi kolaylığını bunlara tanıyorlar. Olacak iş mi bu?
Şimdi yani patates üreticisi bu sıkıntıyı çekecek. Niğdeli çiftçi bu sıkıntıyı çekecek, onlar bu yolsuzluğu yapacak, sonra siz gideceksiniz seçimde AKP’ye oy vereceksiniz. Olur mu böyle bir şey?
Bakın sevgili Niğdeliler, demokratik rejimlerde hükümetler bazen yanlış yapar, hata yapar, yolsuzluk yapar, halkı ihmal eder, halkın derdini unutur. Kendi yakınlarına bakar, kendi işini götürür. Olur bunlar. Bunlar normalde bunlar olduğu zaman eğer halk, eğer millet böyle yapanlara gider oyunu verirse, desteğini verirse işte o zaman demokrasi darbe yer. Demokrasi sıkıntıya girer, demokrasi çıkmaza gider, yanlış yapılır ama yanlıştan eğer hesap sorulmazsa, görmemezlikten gelinirse, canım bana kömür dağıttılar, bana makarna dağıttılar, bana buzdolabı dağıttılar diye eğer bunlar görmemezlikten gelinirse işte asıl o zaman en büyük yanlış yapılmış olur öyle değil mi? Demokraside hükümet yaparsa çare ne? Çare millet. Millet yanlış yaparsa? Allah muhafaza. Aman ha o yanlışı yapmayalım tamam mı? Yanlış noktasına geldi. Yani destek verdiniz, bunlara kredi açtınız, fırsat tanıdınız değil mi? 7 yıl. 7 yıl yetmedi mi? Yetti değil mi? Yettiğini gösterilim ama. Demokrasi için gösterelim, kendi onurumuz için gösterelim, çiftçinin şerefi için gösterelim.
Sevgili Niğdeliler, Türkiye’nin her yerinde bu havayı görüyorum. Aslında biz görüyoruz onlarda görüyorlar. Görünce ne yapıyorlar? Görünce canları sıkılıyor önüne geleni azarlamaya başlıyorlar. Bakanları azarlıyor, kendileri azarlıyor, bazen azarlayarak, korkutarak yıldırmaya çalışıyorlar, bazen rüşvet vererek. Şimdi şu Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz?
Yani sevgili Niğdeliler, yoksullukla mücadeleye varım. Yoksullukla mücadele için destek olmaya varım. Ama elinizi vicdanınıza koyunuzda söyleyiniz bu Tunceli’de yapılanların yoksullukla mücadele anlamına gelen bir tarafı var mı? Onların ihtiyacı o mu, onların talebi o mu? Sen onu verince orada ekonomi düzelecek mi, toparlanacak mı? Yani yoksullukla mücadeleyi Tunceli’de yapıyorsun da niye Niğde’de yapmıyorsun? Niye Çamardı’nda yapmıyorsun? Niye ülkenin diğer yerlerinde yapmıyorsun? Seçime 15 gün kala Tunceli’de buzdolabı dağıtıyorlar, bulaşık makinesi dağıtıyorlar. Tazyikli su yok, elektrik yok çamaşır makinesi dağıtıyorlar. 3’lü kanepe dağıtıyorlar, çekyat dağıtıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, ne bunun altında yatan? Altında yatan hayırseverlik mi? Kimin parasıyla bunları alıyorlar? Senin paranla. Milletin parasıyla milletin oyunu almak için rüşvet dağıtıyorlar. Öyle değil mi? Bu kadar açık bir oyuna göz yumulabilir mi? YSK çıktı olmaz böyle şey dedi. Seçim adaleti sarsılıyor dedi, hukuka aykırı dedi, eşitliğe aykırı dedi. YSK beni ırgalamaz diyor. YSK ırgalamıyor, Anayasa ırgalamıyor, kanun ırgalamıyor, mahkeme ırgalamıyor. Ne ırgalıyor bu arkadaşı? Hadi bir görelim bakalım bu seçimde millet oyunu versin bakalım millet ırgalıyor mu, ırgalamıyor mu?
Sevgili Niğdeliler, bir yıl önce başbakan diyor ki, yerel seçimde İzmir’i alacağım. Çankaya’yı alacağım diyor idi değil mi? Şimdi seçime yaklaştık bakıyorum İzmir’i unuttu. İzmir’i alacağız lafı kalktı. Çankaya’yı da unuttu. Çankaya’da kim aday biliyor musunuz? Niğdeli birisi aday Bülent Tanık. Çankaya’ya Başbakanın alacağım dediği Çankaya’ya şimdi biz sizin evladınız, sizin içinizden yetişmiş, Türkiye’nin çok değerli, seçkin, önemli bir şehir plancısı, tam belediyeciliği en güzel şekilde yapacak Bülent Tanık’ı aday gösterdik. Bizde dedik ki madem o kadar almak istiyorsun al sana işte Niğdeli bir Cumhuriyet Halk Partisi Çankaya Belediye Başkan Adayı gel de alıver dedik.
Şimdi baktı ki, İzmir’de hayat yok kendisi için, Çankaya’da yok, acaba Tunceli’de alıp bunları telafi eder miyim diye düşündü. Tunceli niye ortaya çıktı derseniz. Şimdi Tunceli’den bir Kemal Kılıçdaroğlu çıktı İstanbul’da fırtına gibi esiyor. Başbakan telaşta eyvah İstanbul’da gidiyor korkusuna kapıldı. Tunceli’yle acaba cevap verir miyim diyor. Gelsin buzdolabı, gelsin bulaşık makinesi, gelsin çamaşır makinesi şimdi onun peşinde. Böyle demokrasi olur mu, böyle seçim olur mu, böyle adalet olur mu? Şimdi Başbakan panikte. Bu uygulamalardan görüyorum. Ya da eğer muhalefete oy verirseniz hizmet gelmez tehdidine başladı. Milleti tehdit ediyor, seçmeni tehdit ediyor, vatandaşı tehdit ediyor, korkutmaya çalışıyor. Sen kim oluyorsun? Seni oraya millet getirdi millet. Milleti tehdit etmek senin ne haddine?
Şimdi bu manzara karşısında Başbakan bunları da biz anlatıyoruz ya bu yolsuzlukları onun üzerine artık işi gücü bıraktı varsa yoksa Deniz Baykal, varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi. Öyle değil mi? Yani Başbakan Deniz Baykal’la yatıyor, yatağa Deniz Baykal’la giriyor akşam sabahleyin Deniz Baykal’la kalkıyor. Ya arkadaş sen işine bak. Yok Cumhuriyet Halk Partisi şöyle, yok Deniz Baykal böyle. Şimdi beni bıraktı artık 80 yıl öncesine gitti. Bizi suçlayacak, halk bize sahip çıkmaya başladı ya halkın gözünü korkutacak. Bunların diyor zamanında ekmek karneyle dağıtılırdı diyor. Daha sen ananın karnına düşmemiştin bu vatan nasıl kurtarıldı, hangi mücadelelerle, hangi çilelerle kurtarıldı, onu kurtaran insanların bak bakalım bir tane haram boğazından geçti mi? Atatürk’ün bir tane boğazından haram geçti mi? İnönü’nün boğazından geçti mi bir bak bakalım. Hani iflas etmiş tüccar, müflis tüccar böyle masanın üstüne kapanırmış, kara kara düşünürmüş acaba bir çare çıkar mı diye eski defterleri getirin deyip, onları karıştırıp oralardan bir şey çıkar mı diye bakarmış. Başbakan o hale düştü. Eski defterlerden medet umar hale geldi.
Şimdi değerli arkadaşlarım, başbakanın gündeminde Deniz Baykal var. Ne söyleyeceğini şaşırdı. İnceledi, araştırdı, soruşturdu, dişe dokunur, konuşulacak bir konu var mı diye baktı baktı hiçbir şey çıkmadı. Şimdi başladı hakaret etmeye, şimdi başladı küfretmeye.
Sevgili Niğdeliler, şimdi size bir soru soracağım bana söyler misiniz Türkiye Cumhuriyetinin gelmiş geçmiş ağzı en bozuk Başbakanı kimdir? Tereddüt var mı? Ağzı en bozuk Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı kimdir? Öyle değil mi, açık değil mi, net değil mi? Türkiye’nin ağzı en bozuk siyasi lideri kimdir? Tereddüt var mı? Yani çiftçiye ağzını bozuyor, çocuğa ağzını bozuyor, kadına ağzını bozuyor, kendi partilisine küfrediyor. Öyle değil mi? Şimdi bana bulaşmaya çalışıyor.
Bakın sevgili Niğdeliler, son günlerde Başbakan bir horoz dövüşü yaratmaya çalışıyor. Bana saldırarak, hakaret ederek tatmin bulmaya çalışıyor. Dün gene gittiği yerlerde böyle şeyler söylemiş. Aslında buna çok üzülüyorum. Böyle bir tartışmaya bende karışmak istemiyorum. Ama konuşan karşımızdaki Başbakan. Cevap verilmesi gerekince de cevabı vereceksin. Daha önce hatırlarsınız bana dedi ki, bu işsizlik karşısında ne çare biliyorsan söyle uygulamazsam siyasi hayıtımı bitiririm dedi. Kardeşim yani sana siyasi hayatını bitir diyen yok. Uygularsın uygulamazsın senin bileceğin iş. Çare soruyorsan sor söyleyeyim. Nitekim ben çareleri söyledim. Bu belki bizim çare söyleyemeyeceğimizi mi zannediyordu ne. Halbuki biz bu konularda en ciddi şekilde hazırlık yapan bir partiyiz. Bu konuda çok değerli uzmanlarımız, arkadaşlarımız Türkiye ekonomisindeki her gelişmeyi yakından izliyoruz. Her türlü tedbiri hazırlıyoruz. Bana sordu ertesi gün ben çıktım 7 tane tedbirimizi söyleyiverdim. Yani ya teşekkür et, ya da beğendiğini, beğenmediğini söyle. Çıktı hakaret etmeye başladı. Çok yakışıksız sözler. Kırk fırın ekmek ye, git ehlinden öğren, sen kim oluyorsun, ben iktidardayım sen iktidar değilsin, iktidar olamazsın böyle laflar.
Şimdi bunlara üzüldüm tabi. Ama Başbakana hak ettiği cevabı verdim. Dedim ki bakın Başbakan olmak ayrı, adam olmak ayrı. Adam oğluna huysuzluk yaparmış, yanlış işler yaparmış sen adam olmazsın dermiş çocukluğunda. Çocuk sonra büyümüş, okumuş vezir olmuş. Veziri azam olmuş. İlk yapacağı iş babasının kendisine sen adam olmazsın lafının cevabını vermek. Onun üzerine adamlarını göndermiş yaka paça evinden almışlar babayı gel seni götüreceğiz diye. Ne soran var, ne eden var, ne ne zaman gelirsin diyen var, ne davet eden var. Yaka paça almışlar. Hani 13 yaşında bir çocuk yoldan AKP otobüsü geçerken babası işten atılmış, yüreği kanıyor, otobüse bakarak demiş ya Allah senin cezanı bu seçimde verecek inşallah diye. Başbakanda hemen korumalarını göndermiş, 13 yaşındaki o çocuğu arabaya almışlar, sıkıştırmışlar, Başbakanda ümüğünü sıkmış ya biliyorsunuz. Babayı da anlaşılan öyle getirmiş sarayına vezir ve demiş ki ona bak sen bana adam olamazsın, adam olamazsın diyordun işte bak ben vezir oldum demiş. Babası da şöyle bir bakmış demiş ki, “Oğlum vezir olmuşsun ama adam olamamışsın” demiş. Şimdi bende Başbakana ben Başbakanım sen Başbakan değilsin diye konuşuyor ya, Başbakan olmak ayrı, adam olmak ayrı dedim. Ve gene ekledim. Bazıları dedim 40 fırın ekmek yese de adam olamayabilir.
Şimdi son günlerde Başbakan ağzına eşektir, semerdir bir şeyler tutturdu. Duyuyorsunuz değil mi? Yakışıyor mu Allah aşkına? Yani bir Başbakanın siyasi tartışmaya eşekti semerdi diyerek girmesi, ağzından eşeği düşürmemesi, semeri düşürmemesi uygun oluyor mu, doğru oluyor mu? Yani üzülüyorum. Sen eşeği, semeri bırak sen gel Niğde’ye gel, gel! Tarlaya bir gel, çiftçiye bir gel, esnafa bir gel, vatandaşa bir gel. O da zaten oralardan kaçmak için eşeğe, semere tutunuyor. Oralardan kaçmak için tutunuyor.
Şimdi Başbakan son zamanlarda böyle şiirler okuyor, şairlerini karıştırıyor. Diyojen’den bahsediyor Diyojen’leri karıştırıyor. İşte semeri eşeği karıştırıyor. Ben ona Ziya Paşa’dan madem bu işlere meraklı çok güzel bir şey okumak istiyorum. Bakın Ziya Paşa diyor ki, “Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma. Zerduze palan ursan eşek yine eşektir”. Yani diyor ki, bed-asla kötü benliğe, kötü kimliğe necabet mi verir hiç üniforma. İnsanın aslı kötü olursa üniforma ona iyilik getirmez diyor. Ve ekliyor. Zerduz palan ursan eşek yine eşektir. Yani altın işlemeli palan ursan eşek yine eşektir diyor.
Sevgili kardeşlerim, sevgili Niğdeliler, bizim meselemiz milletin meselesi ama ağzını bozana da hak ettiği cevabı veririz. Geçmişte verdik gene veririz. Eğer dolaşırsa, eğer devam ederse fazlasıyla cevabını alacaktır. Ama bizim derdimiz milletin derdi, çiftçinin derdi, esnafın derdi, borçlu vatandaşın derdi, işsiz gencin derdi, emeklinin derdi, ev kadınının derdi. Bunu hep beraber sahiplenmeye devam edeceğiz.
Şimdi önümüzde bir seçim var. Bu seçimde Niğde çok önemli. Niğde’nin bir temeli var, siyaset temeli var. Hepimiz çok iyi biliriz. Niğde çok bilinçli, ne zaman ne yapacağını bilir. Hiçbir zaman inadım inat demez. Duruma bakar hak doğru neyi gerektirirse onun gereğini yerine getirir değil mi? Bu defada öyle olacak değil mi? Memleketin hali ortada değil mi? Şimdi bu defa Niğde’ye bu açıdan hepimiz büyük önem veriyoruz. Niğde’ye sahip çıkmanızı istiyorum.
Bakın bugün eksik olmayın bizi çok mutlu ettiniz Niğde’de. Başbakan diyor ki ben ona ya bu kadar mesele var. Bu meseleleri bak ayrı ayrı konuşuyoruz. Bir araya gelelim konuşalım. Gel televizyona çıkalım televizyonda sen benim hakkımda ne biliyorsan bana söyle, ben senin hakkında ne biliyorsam söyleyeyim. 70 milyonda izlesin diyorum. Gel televizyona çıkalım. Amerika’da öyle olmuyor mu bu iş? Fransa’da öyle olmuyor mu, dünyada böyle olmuyor mu? Gel bizde de öyle yapalım. Gel beraber konuşalım diyoruz hayır diyor gelmiyor. Bana diyor ki meydana gel meydana. Kardeşim sen kendi meydanına gidiyorsun, ben kendi meydanıma geliyorum. Meydana gel diyor. İşte geldim meydana. İşte meydan, işte Niğde, işte Cumhuriyet Halk Partisi!!! Ne olmuş? İşte meydandayız. Ama gel bir karşı karşıya gelelim. 70 milyonda bizi beraber bir görsün. Hayır buraya gelmiyor. Başbakan bana diyor ki meydana gel istersen sana eskort vereyim diyor. Senin eskortuna benim ihtiyacım yok. Bak ben Niğde’ye eskortsuz, korumasız, askersiz, tepelerinde binaların keskin nişancılar olmadan kendi çabamla geldim. Anamın, babamın evine gelir gibi geldim. Benim korumaya falan ihtiyacım yok. Askere, polise ihtiyacım yok. Ben vatandaşımın parçasıyım niye korkacakmışım, niye korumaya ihtiyaç var. Çalmadım, çırpmadım, yalan söylemedim, haram yemedim, yetim hakkı yemedim. Başbakana gene diyorum ki televizyona çıkalım çıkmıyor. Arkadan konuşma diyorum arkadan konuşmak günah. Ağır günah. Gel beraber konuşalım gelmiyor. O zaman diyorum ki bak mecliste 550 milletvekili var. Bunların tümünü bırakalım da sadece ikisini, yani Recep Tayyip Erdoğan’la Deniz Baykal’ın dokunulmazlıklarını kaldırıverelim. Birlikte kaldırıverelim. Sende kaldır, bende kaldırayım, birlikte kalkalım. Buna ne diyorsun? Buna da hayır. Yani Başbakan kaçar mı hiç? Başbakan kaçar mı? Kaçıyor. Dokunulmazlığın arkasına saklanır mı Başbakan? Saklanıyor. Bak ben hiçbir zırhım yok, hiçbir korumam yok. Milletime güveniyorum, milletimi seviyorum, milletimin hakkını koruyorum. Benim korkum yok.
Sevgili Niğdeliler, şimdi bu seçim çok önemli. Bu seçim Türkiye’ye yeni bir yol çizecek, yol haritası verecek. İstikameti belirleyeceksiniz, gidişatın yanlış olduğunu söyleyeceksiniz. Gerekeni ortaya koyacaksınız. Niğde’nin temeli sağlam, siyasi bilinci yüksek, ne yapacağın bilir. Ve inşallah bu defada en güzelini yapacaksınız.
Şimdi biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu seçime Niğde’de çok değerli belediye başkan adaylarımızla giriyoruz. Bu adaylarımızı sizlere sunmak istiyorum. Bor Belediye Başkan Adayımız Ömer Fethi Gürer. Ulukışla Belediye Başkan Adayımız Hacı Avşar. Çamardı Belediye Başkan Adayımız Tekin Tuncer. Altunhisar Belediye Başkan Adayımız Seyfullah Öney. Çiftlik Belediye Başkan Adayımız Yusuf Öcal.
Nasıl adaylarımızı beğendiniz mi? Adaylarımız iyimi? Niğde’nin evlatları. Niğde’yi bilen, hayatı bilen, sıkıntıyı bilen pırıl pırıl insanlar değil mi? İnşallah onları seçeceğiz değil mi? Sizlere güveniyorum. Yani bunlar hem Niğde’ye en güzel hizmetleri verecek, hem de Niğde’nin sesini Türkiye’de duyuracak. Ekip güzel değil mi? Takım güzel. Bu takıma bir takım kaptanı lazım mı? Niğde Belediye Başkanları takımına bir kaptan lazım mı? Doktor Yunus Nadi Özdamar. Niğde çok değerli siyaset adamları yetiştirmiştir. Her partiden çok değerli siyaset adamları Niğde’nin içinden çıkmıştır. Bunları biliyoruz. Şimdi yeni bir siyaset adamları kuşağı devreye giriyor. İnşallah onları da siz sahipleneceksiniz. Onlarda geçmiş ağabeyleri gibi, büyükleri gibi her partiden Niğde’ye büyük hizmet vermiş değerli Niğde’li siyasetçiler gibi Niğde’ye hizmet edeceklerdir. Bu siyaset adamlarını söylemişken rahmetli Doğan Baran’ı anmadan geçmek istemiyorum. Benimde çok sevdiğim, saydığım, parlamentoda beraber hizmet verdiğim çok değerli bir Niğde’li kardeşinizdi. Allah rahmet eylesin aklı fikri Niğde idi, Niğde’ye hizmet etmeye çalışırdı. Üniversitenin kurulması için büyük emek vermiştir. Büyük gayret göstermiştir. Ama o üniversiteyi inşallah hak ettiği yere tıp fakültesiyle, en güzel örgütlenmiş şekliyle önümüzdeki bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde o eserleri hak ettiği noktaya birlikte taşıyacağız.
Başbakan bana Niğde’yi bilmek demiş. Daha Başbakan bu işlerle hiç ilgili değilken bizler Niğdelilerle buralarda, Niğde’de, ilçelerimizde, beldelerimizde siyaset yapıyorduk, beraber çalışıyorduk. Pek çok Niğdeli kardeşim, arkadaşım vardır. Hepsini saygıyla, ölenleri rahmetle anıyorum. Başbakan Niğde’ye geliyor burada miting düzenliyor. O mitinge işte katılanlar katılıyor. Nasıl katılıyor onu da bilmiyoruz. Onu bilmiyorum da ben size sormak istiyorum. Siz bu mitinge yevmiyeyle mi geldiniz? Deniz Baykal’ın Niğde’de mitingi var, daire müdürleri, amirleri, memurları mitinge katılsınlar diye yazımı yazdı? Otobüsler mi kaldırıldı Ankara’dan? Ailelerinizle gelin Pozantı’da açılış var diye Ankara’dan alkışlayıcı takım mı taşındı? Eskişehir’e yaptıkları gibi tren mi kaldırıldı? Ne oldu? İşte millet gelmiş. Yani bana Niğde’ye geliyor Niğde’yi bilmez diyor. Sen ne Türkiye’nin tarihini bilirsin, ne Niğde’nin tarihini bilirsin. Ne Deniz Baykal’ın buralarda siyaset yaptığı günleri bilirsin. Ne gezdiği, dolaştığı yerleri bilirsin. Sen şimdi çıkmışsın orada burada konuşuyorsun. Yani şöyle bir bakıyorum da burada Kayardı Cumasında, Tepe Cumasında, Sazalı da, Melendis çiftliğinde, Bağlama da beraber siyaset yaptığım arkadaşlarım. Sen Niğde’ye geliyorsun. Gel sene Bağlama’ya, gel sene Melendis çiftliğe, gel sene Tepe Cumasına bir dolaşıverelim oralarda.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bakınız ayın 29’u büyük gün. O günde ne kadar yanlış varsa bunlar yaptılar. Bir gün öncesinde saatleri ileri alıyorlar. Yani saatleri değiştirmenin tam zamanını seçimin bir gün öncesinde mi buldun bir gün bekleyiver. İşleri karıştırmaya çalışıyorlar.
Şimdi bakınız gene nüfus cüzdanında eğer sizin yeni kimlik numaranız yazılı değilse seçim günü oy kullanamayacaksınız. Yani YSK çok yanlış bir karar aldı. Ve bugün 100 binlerce insan nüfus cüzdanında kimlik numarası bulunmuyor, oy kullanamayacak. Bu zulümdür, bu haksızlıktır, bu adaletsizliktir. Aman ne olur sizden rica ediyorum kendinizin, ailenizin, konu komşunuzun nüfus cüzdanlarını kontrol ettirin. Eksik noksan varsa biran önce tamamlatın. Ankara’da ben parti yöneticisi arkadaşlarımla konuştum, onlardan rica ettim. Diğer partilerle de temas kurun dedim. O partilerle de birlikte yarın YSK Başkanını ziyaret edin dedim. Şimdi yarın CHP, AKP ve MHP parti temsilcileri YSK’ya birlikte gideceğiz. Ve YSK’dan bu anlamsız kararı değiştirin diyeceğiz. Kaldırın bu kararı, buna gerek yok. Eğer nüfus cüzdanı varsa, kütükte yazılı ise, nüfus cüzdanındaki insanın o olduğu da belliyse, adam yıllardır aynı sandıkta oy kullanıyor. Nüfus cüzdanı var, kütükte adı var. Hayır nüfus cüzdanında numaran yok oy kullanmayacaksın. Böyle bir saçmalık olur mu? Bunu kaldırın diyeceğiz. Şimdi inşallah bunu kaldırtırız. Ama siz her ihtimale karşı kaldırılmazsa diye tedbirinizi alınız. Tamam mı? Ve 29 Mart sabahı şöyle bir kalkınız çoluğunuzu, çocuğunuzu, babanızı ve bilhassa ananızı, varsa dedenizi, nenenizi, konunuzu, komşunuzu alarak sandığa gidiniz. Tamam mı? Sabahleyin kalkın ananıza da deyin ki anacağım seni görmek isteyen varmış, seni çok merak ediyormuş gel de kendini bir gösteriver deyin ananıza ve alın götürün sandığa. Sandığa götürün ve hak ettikleri dersi bunlara 29 Mart günü verin. Bir bahar temizliği yapın. Ortalığı bir tazeleyin, bir yenileyin. Şöyle bir değiştiriverin. Tamam mı? Bunu en iyi şekilde yapacağınıza ben inanıyorum. Şimdi belde belediye başkan adaylarımızda buralarda değil mi? Gelin bakalım belde belediye başkan adayı arkadaşlarımız. İsimlerini de şöyle bir okuyuvereyim. Alay Belediye Başkan Adayımız Şenol Soylu. Aktaş Belediye Başkan Adayımız Yaşar Çamur. Fertek Belediye Başkan Adayımız Ahmet Duran Soykan. Bağlama Belediye Başkan Adayımız Yaşar Uyar. Dikilitaş Belediye Başkan Adayımız Ahmet Şenol. Dündarlı Belediye Başkan Adayımız Rahmi Okumuş. Yeşilgölcük Belediye Başkan Adayımız Dede Er. Hacıabdullah Belediye Başkan Adayımız Metin Arala. Karatlı Belediye Başkan Adayımız Abdurrahman Özgün. Konaklı Belediye Başkan Adayımız Ali Bilen. Kayırlı Belediye Başkan Adayımız Galip Gallenkuş. Yıldıztepe Belediye Başkan Adayımız İsmail Solmaz. Keçikalesi Belediye Başkan Adayımız Mustafa Öztürk. Ulukışla Ali Çevikyiğit. Yakacık Recep Çay. Yeşilyurt Hakkı Taşdemir. Çömlekçi Turgut Özbek. Azatlı Durmuş Songur. Kitreli Abdullah Şener. Divarlı Muammer Öztürk. Bozköy Yalçın Tekeli. Bademdere Ramazan Yalçın. Darboğaz Mustafa Kuzun. Çiftehan İsmail Ercan. Bahçeli Oktay Çayan. Kemerhisar Bülent Ilgaz. Kızılca İbrahim Gülümser.
Nasıl güzel değil mi ekip? Oy verilir değil mi bunlara? Hadi bakalım.
Niğde Gençlik Kollarına çok teşekkür ederim, sağolun.
Çok teşekkür ederim sevgili Niğdeliler, hepinize yürekten şükranlarımı sunuyorum. Hep birlikte güzel günler göreceğiz. Hep beraber Türkiye’yi hak ettiği yere taşıyacağız.
Sevgili Karslılar, çok değerli vatandaşlarım, bu buluşma için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Eksik olmayın. Bu büyük Kars’a büyük sevgiyle, büyük coşkuyla karşıladınız. Bütün Karslılara hiçbir siyasi parti ayrımı yapmadan hepinize, tümünüze yürekten teşekkür ediyorum.
Bugün birbirimizi rahat görelim. Bu güzel pankartlar için tekrar teşekkür ederim. Bu güzel pankartları gördüm, eksik olmayın, çok güzel sözler söylemişsiniz, uyarılar yapmışsınız, duygularınızı yansıtmışsınız eksik olmayın. Şimdi bunları indirelim de şöyle Karslılarla göz göze konuşalım. Eksik olmayın çok teşekkür ederim. Size de teşekkür ederim Doğubeyazıtlılar. Şeref veriyorsunuz, onur veriyorsunuz eksik olmayın indirelim.
Sevgili Karslılar, bugün bizi gerçekten çok büyük bir buluşma olarak karşıladınız, görkemli bir toplantı yapmışsınız eksik olmayın. Hem katılımınız için, buradaki varlığınız için, hem de bu muhteşem heyecanınız, coşkunuz için hepinize yürekten teşekkür ediyorum.
Sevgili Karslılar, çok değerli kardeşlerim, bilirsiniz Türkiye’nin her yerinde yaşayan bütün insanlarımızın gönlünde Kars’ın bambaşka bir yeri vardır. Kars bütün Türkiye’de çok özel bir sevgiyle, çok özel bir saygıyla, çok özel bir şekilde değerlendirilerek gönüllerimizde yaşatılır. Kars bütün memleketin, bütün ülkenin, bütün insanların, bu topraklarda yaşayan, bu coğrafyada yaşayan herkesin gözünde bambaşka bir değer taşır, bambaşka bir anlam taşır. Yurdumuzun her yeri güzeldir, her yeri önemlidir, her yeri değerlidir. Ama Kars’ın güzelliği, Kars’ın değeri, Kars’ın önemi bir başkadır. Türkiye’de yaşayan herkesin gönlünde, gözünde Kars başkadır. Ama Cumhuriyet Halk Partisinin gözünde Kars bambaşkadır, bambaşkadır. Kars bizim için sevgidir, hasrettir, dostluktur, çiledir, ızdıraptır, bütün insani duygular Kars deyince gönlümüzde yaşar. Kars’ın yetiştirdiği büyük isimler bizim partimizin unutulmayan büyük isimleridir. Bir Sırrı Atalay denildiği zaman bizim yüreğimiz kalkar. Bir Kemal Güven denildiği zaman bambaşka duygular yaşarız. Bir Doğan Araslı denildiği zaman hiç sormayın. Benim aziz kardeşim genç yaşta kaybettik, pırıl pırıl bir insan. Yüreği tertemiz bir insan ve son zamanlarda kaybettiğimiz çok değerli Kars’ın evladı Celal Aras. Kars’a büyük hizmetler vermiş, çok değerli bir insan. Allah rahmet eylesin. Bütün bunlar bizim ruh dünyamızın, düşünce dünyamızın önemli temel taşlarıdır.
Sevgili Karslılar, bir kez daha Kars’ta sizlerle beraber olmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum, onur duyuyorum. Eksik olmayın sizde şeref verdiniz, toplantımıza katıldınız, bize güç veriyorsunuz. Hepinize yürekten bir kez daha teşekkür ederim.
E nasılsınız sevgili Karslılar? İyi misiniz, keyfiniz yerinde mi, işleriniz yolundamı, geliriniz gideriniz birbirini tutuyor mu, masrafınız, kazancınız birbirini karşılıyor mu? İşler yolundamı? Yani Kars’ta yaşan vatandaşlarım, çiftçi vatandaşlarım, besicilik yapan vatandaşlarım, köylü vatandaşlarım hayatından memnun mu? Hayvancılık şöyle canlandı mı? Besicilik canlandı mı, fiyatlar yükseldi mi? Hayvan sayısı katlanarak arttı mı? Devlet kombinalar kurdu hayvanınızı en yüksek fiyattan satın alıyor mu? Hayvan başına en yüksek prim veriliyor mu? Sütçülük canlandı mı? Yem fiyatları ucuzladı, süt fiyatları katlandı mı? Yani Kars’ta yaşayan çiftçilerimiz, Kars’ta yaşayan besicilerimiz ekonomik bakımdan daha güçlenmediler mi, daha zenginleşmediler mi? E Türkiye zenginleşiyor diyorlar. Türkiye katlanarak zenginleşiyor diyorlar. Kars’a o zenginlik geldi mi? Kars’a uğramadı, çiftçiye uğramadı, hayvancıya, besiciye uğramadı öylemi? Peki Kars’taki esnafın yüzü gülüyor mu? O hayatından memnun değil mi? Onun işleri artmadı mı, kazancı artmadı mı, çekler, senetler dönüyor mu, vergiler ödeniyor mu, pirimler ödeniyor mu? İşler çoğaldı mı, ciro arttı mı, piyasa hareketlendi mi? Emeklilerin durumu nasıl oldu bağ-kur emeklilerinin, SSK emeklilerinin? Yok artık silindi atıldı. Emeklilerin durumu da iyi değil öylemi? Peki işsiz gençlerimizin durumu nasıl? Gençlerimiz iş bulabiliyor mu? Yani onu anaları, babaları binbir çileyle, binbir mihnetle okutuyor, üniversiteye sokuyor, diplomasını aldırıyor, sonra çocuk bir tayin çıksın diye bekliyor değil mi? Öğretmen olayım diye bekliyor. Diplomayı almış değil mi? Onlar tayin edildi mi? Ana baba o kadar masraf etti, çocuk o kadar çile çekti, diploma alındı ama iş yok öylemi? Peki diploması olmayan gençlerimize ekmek kapısı olsun diye fabrikalar, işyerleri açıldı mı? Kars’a bu son dönemde yeni büyük fabrikalar, tesisler, işyerleri getirildi mi? Yeni işyerleri, fabrikalar açıldı mı? Eldeki fabrikalar ne oldu? Bildiğim kadarıyla Kars’ta sizin fabrikalarınız var. Et balık ne oldu et balık? Yani Türkiye’yi bırakın dünyada Kars deyince akla hayvancılık gelir, besicilik gelir, et gelir. Ne oldu buradaki kombine, ne oldu et balık kurumu? Et balık kurumu kapandı mı? Arsası ne oldu? Arsasına inşaat mı yapıyorlar? Öylemi? Peki süt fabrikası ne oldu? Süt fabrikası, Kars deyince süt, peynir, kaşar, gravyer, sütün en iyi şekilde değerlendirildiği yer. Sütün en kaliteli olduğu, en lezzetli olduğu yer. Süt nimet, nimet, zenginlik, insanlığın doğduğu andan öldüğü ana kadar daima muhtaç olduğu temel besin maddesi. En kıymetli olay. Ve burada alası var değil mi? Ne oldu? Süt fabrikası ne oldu? Harabemi oldu? Elinizde bir şeker fabrikası kaldı galiba değil mi? O da özelleştiriliyor mu? Özelleştirildikten sonra umut yok diyorsunuz. İşçiler çıkarılıyor değil mi?
Şimdi sevgili Karslılar, yani bu kadar cumhuriyet hükümetleri yeterince hizmet yapmadı diye biz üzülüyorduk. Elimize bir fırsat geçse de Kars’a hak ettiği tesisleri, fabrikaları, işyerlerini getirebilsek diye düşünüyorduk, özlüyorduk. Şimdi görüyoruz ki, geçmişte açılmış olan fabrikalar kapanıyor. Yeni fabrikaların açılması bir yana, yeni işyerlerinin açılması bir yana Kars’ın ekonomisi, altyapısı, zenginliği, zenginlik kaynakları elinden alınıyor. Öylemi? Peki sizin bir hatanız var herhalde, sizin bir kusurunuz var. Yani Karslı çalışkan, Karslı üretici, Karslı sabırlı, çilekeş insan. Kars’ın Serhat kentinde sınırda Türkiye’yi bekliyor. 1500 metrede hayatı sürdürüyor. 8 ay kışı taşıyor. Buradaki topraklarda geçimi sağlamak için en büyük çileyi, ızdırabı çekiyor. Şimdi bu insanlar çalışkan, büyük imkanları, zenginlikleri olan bir yer Kars. Hayvancılığı var, besiciliği var. Niye bu kadar büyük bir çöküş yaşanıyor. Eskiden Kars deyince akla doğunun Paris’i gelirdi. Medeniyet merkeziydi burası. Yani insanlar Ankara’dan yola çıkıp, İç Anadolu, Doğu Anadolu’dan geçip Kars’a geldikleri zaman ya burası neymiş böyle diye hayranlık duyarlardı. Medeniyet merkeziydi, kültür merkeziydi. Kars Türkiye’nin örnek bir kentiydi, eğitimde örnekti, ekonomide örnekti. Türkiye’nin pek çok ilinden daha zengindi. Adam başına düşen gelir Kars’a Türkiye’nin en önde gelen illeri arasında idi. Ne oldu şimdi? Kars geriledi, Kars çöktü öyle değil mi? Sizin bir hatanız olmalı, herhalde siz iktidar partisine yeterince oy vermediniz. Yeterince milletvekili seçip göndermediniz Ankara’ya. Öylemi? Ankara’ya 7 yıldır AKP milletvekili göndermeyi ihmal ettiniz herhalde öylemi? İhmal etmediniz mi? AKP’ye mi oy verdiniz? AKP milletvekillerini mi gönderdiniz? Peki o milletvekilleri orada ne yaptılar? Yani Kars’ın derdini, Kars’ın davasını, Kars’ın ızdırabını dile getirmediler mi, anlatmadılar mı? Ankara’ya öğretmediler mi? Ankara’dan buraya hizmet getiremediler mi? 7 yıl iyi süre değil mi? Yani 7 yıl iyi sabretmişsiniz, iyi destek olmuşsunuz sonuç bu değil mi?
Şimdi Kars bunu en iyi şekilde değerlendirecek mi? Kars’ın iddiasını, haklılığını, davasını, şerefini, onurunu sandıkta ortaya koyacak mı? İnanıyorum yaparsınız, inanıyorum yapacaksınız.
Şimdi Türkiye’de Kars’a büyük haksızlık yapıldığı açık. Türkiye’de ciddi kriz var, ekonomi çöküntü içinde, işyerleri kapanıyor, işsizlik patladı ama bunlar yeni yeni fark ediliyor. Nerede? Türkiye’nin genelinde. Kars’ta siz şimdi milletin kriz geldi dediği olayı yıllardır yaşıyorsunuz. İşsizlik burada zaten patlamış, çok önceden patlamış. Ekonomik gerileme burada başlamış, orada yeni başlıyor. Yani asıl sıkıntıyı siz çekmişsiniz. Şimdi paket diyorlar, tedbir paketi diyorlar. Tedbir paketi arayışına girdiler. Elbette girilecek, ekonomi çöküyor bunlar seyrediyor. Tedbir alın. Ama insanın içinden şu soruyu sormak geçiyor. Ya sizin aklınız Doğu Anadolu ve Kars çökerken neredeydi? Tedbir paketini o zaman niye düşünmediniz, niye o zaman aramadınız? Şimdi tedbir diyorlar, tedbir arıyorlar. Tedbiri nerede arıyorlar? Sanayide arıyorlar. Güzel arasınlar. Ama bu memleketin çiftçisi yok mu, bu memleketin köylüsü yok mu? Hayvancısı, besicisi yok mu? Onların tedbire ihtiyacı yok mu, onlar krizde değil mi? Bunalımda değil mi, onlara bir şey düşünmüyor musunuz? Hiç onlara düşünen yok. Ne diyorlar herhalde? Ya bunlar alıştı zaten diyorlar. Bunlar alıştı, oylarını da bizim için uygun kullanıyorlar. Ne lüzum var onlarla uğraşmaya diyorlar değil mi? Peki onlar öyle diyorlar da siz onlara bir şey söyleyecek misiniz? Bir cevabınız olacak mı? 29 Martta o cevabı telle bekliyorum, APS ile bekliyorum o cevabı!
Sevgili Karslılar, demokrasilerde iktidarlar hata yapar, yanlış yapar, ihmal eder. Toplumu ihmal eder, belli kesimleri ihmal eder. Bunlar olabilir. Ama demokrasilerde bu ihmal karşısında vatandaş, seçmen eğer gerekeni yapamazsa, o yanlışa boyun eğerse, o haksızlığı içine sindirirse bu olumsuzluğu kabul ederse işte o zaman demokrasi işlemez olur. Şimdi demokrasiyi işleteceksiniz. Demokrasiyi işletme konusunda en büyük hak sahibi hiç tartışma götürmez şekilde ortadadır Kars halkıdır. Türkiye’de ekonomik çöküntü yaşanıyor. Yeni rakamlar çıktı işsizlik her açıklamada artıyor. Çok tehlikeli düzeyde artıyor. İnsanlar işini kaybedince borçlarını ödeyemez hale geliyorlar.
Bakınız sevgili Karslılar, sizin hepinizin yaşadığı bir tabloyu elimdeki Ziraat Bankasının bu mektubuyla Karslılara göstermek istiyorum. Şimdi bir çiftçi Mehmet Atay ismi, tarımsal kredi kullanmış. 4 milyar liralık eski parayla kredi kullanmış. 4 milyar. Ödeyemeye çalışmış, tam ödeyememiş, temerrüde düşmüş, ama temerrüde düştüğü halde ben borcum borçtur borcumu ödemeliyim demiş ödeme çabalarını sürdürmüş. Şuanda bu gelen yazıda gözüküyor ki ana para borcu 828 milyona inmiş. 4 milyar 828 milyona inmiş. Bunu ana parayı yazıyor altında da diyor ki temerrüt faizi 38 milyar 648 milyon. Burada. 38 milyar 648 temerrüt faizi. Adam yani temerrüde düşmüş heyecanla aman ana parasını ödeyeyim gayret etmiş, 4’ü 3’e düşürmüş, 3’ü 2’ye düşürmüş, 2’yi 1’e düşürmüş, 1’i 828’e düşürmüş yazıyı almış. Burası da diyor ki, 828 milyonun kaldı ama senin 38 milyar 648 milyon temerrüt borcun var, ona bir banka sigorta ve muamelat vergisi 1,9 milyar ekliyorum. Buna birde icra ve takip masrafı 2,5 milyar ekliyorum. Cemanyekün senin borcun 43 milyar 959 milyondur haberin olsun arkadaş diyor. Manzara bu. Bunlar sizinde yaşadığınız olaylar. Alıyorsunuz borcu ödemeye çalışıyorsunuz, ödeyebiliyorsanız ödüyorsunuz, işler yolunda gidiyor, gitmiyor, ekonominin hali ortada. Borcunuzu ödeyemiyorsunuz, temerrüde düşüyorsunuz, Allah muhafaza temerrüde düştün mü bittin. Yakayı kaptırdın mı bittin. Manzara bu.
Değerli arkadaşlarım, şimdi bu Türkiye’nin acı gerçeği. Birde Başbakan çıkıyor işinden atılmış adam borcunu ödeyememiş, temerrüde düşmüş. Temerrütte faiz ortalama %5 aylık. Başka ülkelerde %1. Başbakana diyoruz ki, kardeşim şunlara bir tedbir getir. Tedbirin ne olduğunu, çarenin ne olduğunu da söylüyoruz. 7 tane madde söyledik. Şunları uygula diyoruz. Bize diyor ki, bu borç sahipleri dürüst insanlar değil diyor. En son açıklaması. Bu kredi borcu olan insanlar dürüst değil diyor.
Değerli arkadaşlarım, yani bu insanları bu hale düşüren sensin. Bu hale düşen insanlar borcunu ödemek için, ana para borcunu o onu düşünüyor, kanunu düşünmüyor. Helali, haramı düşünüyor. Benim borcum borç diyor. Bunu ödemem lazım diyor, onun için çırpınıyor adam. Sende çıkıp buna diyorsun ki, sen dürüst değilsin. Adam işinden atılmış, adamın oğlu okulda okuyor. Gelmiş demiş ki okula temizlik kurulu için para istiyorlar 2 milyon. Adam cebinde para yok çocuğuna cebini gösteriyor. Yok oğlum diyor veremem. Çocuk dönüyor okula söylüyor. Okuldan koluna yazı yazıyorlar temizlik parası ödenecek diye. Şimdi lisedeki çocuğunu okuldan alıyor işten atıldığı için. Bu insanlara dürüst değilsin demek yapılabilecek en büyük haksızlıktır, en büyük adaletsizliktir. Bunu söyleyen Başbakana sormak lazım sen işten atılmanın ne demek olduğunu bilir misin? Sen işsiz kalıp evine ekmek götürememenin, okuldan para istiyorlar diyen çocuğuna 2 milyon lira verememenin nasıl bir ızdırap olduğunu sen bilir misin? Sen bunu bilmezsin. Senin çocuklarını arkadaşların, eşin dostun Amerika’da okuturlar. Ama o işten atılan insanın çocuğunu Amerika’da okutacak arkadaşı yok. Devletin olması lazım devlette yok!
Sevgili Karslılar, sevgili kardeşlerim, Türkiye’de bu acıları yaşıyorsunuz, biliyorsunuz, içindesiniz. Her gün yaşıyorsunuz. Peki Türkiye’nin bu gerçeklerini biliyorsunuz da ülkemizde yapılan yolsuzlukları da biliyor musunuz? Sevgili Karslılar yolsuzlukları biliyorsunuz değil mi? Deniz Fenerini biliyor musunuz? Nelerin olduğunu, nelerin yaşandığını biliyor musunuz? Eskiden yolsuzluk kişisel yolsuzluktu, kişisel olaydı. Ahlaksız, sütü bozuk, haram helal bilmeyen birisi çıkardı elinde bir imkan varsa yolsuzluk yapardı. Şimdi olay değişti. Şimdi yolsuzluk artık teşkilatlı yolsuzluk, teşkilatlı, örgütlü yolsuzluk. Şirketleşmiş, dernekleşmiş yolsuzluk. Tek başına yapılmıyor. Cemaat halinde yapılıyor, hep beraber yapılıyor. Bir araya geliyorlar öyle yapıyorlar. Yaparken de mevzuata göre yapıyorlar. Yani kanunu, mevzuatı kullanıyorlar, bunu göz göre göre uyguluyorlar. Almanya’da çıkmışlar Ramazan mübarek gün cami cami dolaşmışlar, her yerde Allah, peygamber, din iman lafları, millete demişler ki, bu Ramazan ayında fitrenizi, zekatınızı bize verin, biz yoksulları giydireceğiz, açları doyuracağız. Bize verin yardımı biz yapalım demişler. Bizim vatandaşlarda vatan hasreti içinde elindeki avucundakini vermiş bunlara. Toplamışlar parayı. Bakın dikkat edin ne diye topluyorlar? Din iman diye topluyorlar. Yani dini vecibeni yerine getir diyor. Yani Müslümanlığın gereğini yerine getir diyor. Allah, peygamber, din, kitap, kuran diye para topluyor düşünün. Yani insan yolsuzluk yaparda insaf edin ya bu yolsuzluğa dini, imanı, Allah’ı, peygamberi alet etmek hangi vicdana sığar? Yani bunlar sadece paralarını aldıkları insanları değil, haşa Allah’ı, peygamberi, kitabı, kuranı da aldatmaya kalkıyorlar, ona da yolsuzluk yapmaya kalkıyorlar. Topluyorlar paraları birisine veriyorlar kuryeye sen bunu götür diyorlar. Bankadan göndermiyorlar. Bankadan değil nereden geliyor? Çantanın içinde. Getiriyorlar Türkiye’ye Türkiye’de şirket kuruyorlar kendi adlarına, hesaplarına. Binlerce insandan din iman diye topluyorlar kendi şahıslarına ait şirket kuruyorlar. Yetmiyor birde televizyon kanalı kuruyorlar. O televizyon kanalında ne yapıyorlar? Gece gündüz Recep Tayyip Erdoğan, AKP aşağı, AKP yukarı. Yani milletin fitresi, zekatı, yardım parası bunların siyasi reklamına harcanıyor. Olur mu böyle bir şey? Bu günahın ötesinde, haramın ötesinde, yetim hakkı yemenin ötesinde. Bunu yapıyorlar. Alman hükümeti bunu duyunca hemen el koydu hızla bunları yargıladı bir kısmını mahkum etti. Şimdi soruyoruz bunlar mahkum ettiler sen niye harekete geçmiyorsun diyoruz. Bize diyor ki, yazı yazdım. Nereye yazı yazdın? Almanya’ya, ne diyorsun? Şu mahkum ettiğin dosyayı gönderde bende bir bakayım. Adamlar bize yazı yazmışlar diyorlar ki, biz bunları yakaladık, mahkum ettik ama asıl elebaşıları sizde, Türkiye’de. Onları yakalayın diyorlar isimlerini veriyorlar.
Şimdi bu diyor ki, dosyayı yazıyla istedim. Aylar geçti dosya yok. Dedim ki, ya Almanya’da Alman hükümeti bu suçu inceliyor. Bu suçu işleyenler bizim vatandaşlarımız, aldatılanlar bizim vatandaşlarımız. Parayı Türkiye’ye taşıyanlar bizim vatandaşımız, Türkiye’de kurulan şirketler bizim şirketimiz. Televizyon kanalı bizim televizyon kanalımız. Elin Alman’ı mahkum etmiş, senin emniyetin yok mu, jandarman yok mu, savcın yok mu, hakimin yok mu, kanunun yok mu, hukukun yok mu, vicdanın yok mu? Sen ne seyrediyorsun? Yazı yazdık bekliyoruz dosya gelecek. Dosyayı o zaman Almanya’da bir kaplumbağanın sırtına koysalar Türkiye’ye çoktan ulaşmıştı. Bunu görünce biz bir arkadaşımızdan rica ettik Ali Kılıç’tan. Dedik ki sen git Almanya’ya şu dosyayı getir de gösterelim. Gitti Almanya’dan getirdi. Gittiğimiz her yerde ben mitinglerde dosya dosya diyordun işte al sana dosya. Cumhuriyet Halk Partisi getirdi dedik. Başbakan bize diyor ki, kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok diyor. Kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çokmuş. Sen dosyanın kırmızı kabını bırak da içine bak içine.
Şimdi Başbakana dedik ki, bu yolsuzluk yapan adamı sen tanıyor musun? Tanımıyorum demek ister gibi oldu ama sonra sustu. Çünkü anlaşıldı ki çocukları bacanakmış. Şimdi bu dosya ne oldu? Getirilsin, getirilsin yazı yazıldı e geldi. Ne oldu şimdi? Tercüme edilecekmiş. Dosya Almanca’ymış Almanca’dan Türkçe’ye tercüme ediliyormuş. Şimdi aylarca tercüme bekliyoruz. Desene ki gönlüm yok canım gönlüm yok. Bu yolsuzluğun üzerine yürümek istemiyorum. O yolsuzluğu yapan insanları mahkum etmek istemiyorum desene açıkça.
Şimdi bakın sevgili Karslılar, bu yolsuzluğu konuşuyoruz da bu tabi dünyada görülmemiş bir yolsuzluk olduğu için konuşuyoruz. Başka öyle yolsuzluklar var ki, mesela bir telekom satışı yapıldı Türkiye’de biliyorsunuz. Telekomun taksitlerinden fazla her yıl kazancı var. Yani telekomu alan telekomun 1 yıllık karını aldıktan sonra o yılın taksidini ödeyecek cebine de bir miktar para kalacak. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurdular. Bizim telekomun karıyla telekomu bizim elimizden aldılar. Lübnanlı Hariri ailesine sattı. Sattığı sırada birde kanun çıkardı, karar çıkardı sizin KDV’nizi %10 düşürdüm dedi. Fiyat belli olduktan sonra. %10 KDV’yi düşürdü 100 milyonlarca dolar. Bu kimin cebine gitti, sen bu parayı Türkiye’nin KDV hakkını düşürerek Hariri ailesine mi verdin, başkasına mı verdin? Hisse alındımı, alınmadı mı, ne oldu? Karışık işler. Olay bu. Tüpraş’ı sattılar İsrailli bir işadamına, Ofer’e. Tanıyor musun Ofer’i dedik. Sabah tanımıyorum dedi öğlen tanıdı. Çünkü fotoğrafları çıktı. %14.75’i 750 milyon dolar tüpraşın satışının, kanunla, mahkeme kararıyla ortaya çıktı ki yolsuzluktur. Şimdi bunların hesabı sorulmadı. Daha çok var.
Değerli arkadaşlarım, bunların hesabı sorulacak. Ne zaman sorulacak biliyor musunuz? Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olduğu zaman. Kars Cumhuriyet Halk Partisine destek olduğu zaman.
Sevgili Karslılar, peki biz bunları konuşuyoruz, biz bunları söylüyoruz. Başbakan çok kızıyor, çok sinirleniyor, ne yapacağını şaşırıyor. Halbuki bence yapacağı şey açık. Çıkarsın millete dersinki Deniz Feneri’nin aslı şudur; orada bir şey yoktur. Anlatırsın milletin aklı, sağduyusu var. Ondan sonra bende çıkıp söyleyemez olurum. Öyle değil mi? E niye söylemiyor? Buraya gelmedi gelecek. Geldiği zaman Deniz Fenerini bir sorun bakalım. Anlattı mı Deniz Fenerini? Hayvancılığın durumunu anlattı mı, Kars’ın durumunu anlattı mı, kapanan fabrikaları anlattı mı, besicinin halini anlattı mı? Ne anlatacak biliyor musunuz? Deniz Baykal diyecek gene. Deniz Baykal, Cumhuriyet Halk Partisi. Yani kızıyor bu söylediklerime, cevap ver cevap vermiyor. Ne yapıyor? Mitingini topluyor milleti aleyhimde atıyor, tutuyor. Bunun üstüne bende ona diyor ki ya bırak benim aleyhimde böyle arkamdan konuşmayı, bak dedikodu günahtır, sen dedikodu değil gıybet yapıyorsun gıybet. Şimdi günahtır yapma. Eğer benim hakkımda söyleyecek bir şeyin varsa arkamdan söyleme. Gel televizyona beraber çıkalım ne biliyorsan orada söyle 70 milyon dinlesin, bende cevabımı vereyim. Sonra ben söyleyeyim sen cevabını ver. Bak dünyanın her yerinde böyle oluyor. Amerika’da, Fransa’da böyle oldu. Sen niye çıkmıyorsun şimdi Türkiye’de milletin karşısına?
Sevgili Karslılar, Başbakan kaçar mı? Gel diyorum televizyonda konuşalım. Sen söyle, ben söyleyeyim. Hayır diyor meydana meydana gel diyor bana. İşte geldim, işte meydan, işte Kars, işte Cumhuriyet Halk Partisi! Ne oldu yani geldik. Sözlerimin cevabını alabildim mi? Sen kendi meydanında konuşuyorsun ben burada konuşuyorum. Buraya gelmiş Karslılar, Karslılar siz buraya niye geldiniz, kim getirdi sizi buraya? Yevmiye verdiler mi size yevmiye? Kumanya dağıttılar mı? Vali yazı yazdı mı Deniz Baykal’ın Kars’ta bugün mitingi vardır bütün daire amirleri, müdürleri, memurları mesai saati içinde de olsa o mitinge gidecekler diye yazı yazdı mı? Size bu mitinge gelin diye buzdolabı dağıtıldı mı, çamaşır makinesi dağıtıldı mı, kanepe dağıtıldı mı, çekyat? Dağıtılmadı mı? E siz geldiniz. Başbakan bana diyor ki, sana eskort vereyim dolaş diyor. Benim eskorta ihtiyacım yok. Bak bugün buraya koruma ordusuyla, güvenlik güçleriyle, askerle, jandarmayla, panzerle, eskortla gelmedim. Kars’a anamın, babamın evine girer gibi geldim. Eskortmuş. Benim eskorta falan ihtiyacım yok. Ben sabahın şafakla sokağa çıkarım tek başıma, yanımda bir koruma bile yok. Ben halkın içindeyim. Gece gündüz halkın içindeyim. Sabahleyin çıkarım alışverişimi kendim yaparım. Her gün ortadayım, vatandaşın arkasındayım. Hiç korumaya ihtiyacım yok. Niye korunma ihtiyacı hissedeyim. Halka yalan söylemedim, halkın parasını çalmadım, soygun yapmadım, yolsuzluk yapmadım. Doğru bildiğimi söyledim, halkın yararına olduğuna inandığım şeyi söyledim. Yıllardır halkın karşısında alnım açık, başım dik Allah’a şükür huzur içindeyim.
Şimdi sen bırak da ya gel televizyonda konuşalım. Eğer televizyonda konuşamıyorsak mecliste 550 milletvekili var. O milletvekillerinin tümünü bırakalım da sadece iki tanesinin, Deniz Baykal’la Recep Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığını kaldırıverelim. Sadece o ikisinin dokunulmazlığını kaldırıverelim. Yani bırak kanun işlesin. Dokunulmazlığın arkasına saklanarak konuşmanın bir anlamı var mı? Deniz Baykal’la yatıyor, Deniz Baykal’la kalkıyor. İşi gücü Deniz Baykal. Sen Deniz Baykal’ı bırak kendine bak kendine. Deniz Baykal ne zaman iktidar olacak diyor. Benim ne zaman iktidar olacağımı değil de sen iktidardan düştükten sonra başına neyin geleceğinin hesabını yap.
Sevgili Karslılar, memleketimizin taze bir başlangıca ihtiyacı var. Yani çok çekildi. Sizde özellikle çok çektiniz. Türkiye’de herkeste çok çekti. Demokrasi değişim demektir, yenileşme demektir. Artık değişme zamanı geldi. Bakın bahar geliyor. Bahar tazelenmenin, yenilenmenin, değişmenin zamanıdır. Yani eskiyi, karanlığı, yıpranmışlığı, acıları, ızdırapları geride bırakalım, içimizde bir yenilik, bir umut yeşeriversin. Şöyle umutla geleceğe bir bakıverelim. Çok çektik yeter artık diyelim. Taze bir başlangıçla yola çıkalım. Öyle değil mi? Bak bahar zamanı, Nevruz zamanı bunu en güzel şekilde birlikte gerçekleştirelim. Bakın Türkiye Nevruza gidiyor. Şimdi herkesin yüreğinde bir kabus eyvah ne olacak gene, kavga dövüş, lastikler yakılacak, asker, gençler, çocuklar birbirlerine girecek. Yaralanmalar olacak, belki Allah muhafaza ölümler olacak. Aman Nevruz geliyor diye millette bir gerginlik, bir telaş, bir korku. Buna ne gerek var? Nevruz bu toprağın bir geleneği değil mi? Bu coğrafyanın bir güzel günü değil mi? Baharı selamlama günü değil mi? Barış ve kardeşlik günü değil mi? Gelin bu hale getirelim. Devletle milleti Nevruzda karşı karşıya getirmekten çıkalım. Devletle milleti kucaklaştıralım Nevruzda. Yani 1000 yıldır kutlanan bir geleneği niye biz korku içinde yaşayalım. Eyvah ne olacak telaşı içinde yaşayalım. Hepimiz kardeşiz. Bu Güneydoğuda da var, Doğuda da var, Antalya’da da var, kimisi Hıdırellez diyor başka bir tarihte kutluyor. Hepsi beraber. Gelin hep beraber el ele verelim kardeşçe Nevruzu resmen kutlayalım, devletle kutlayalım.
Bunun kanun teklifini verdik. 1 Mayıs gene bir korku günü, bir telaş günü. Dünyanın her yerinde 1 Mayıs kutlanıyor. Emeğe, alın terine saygı günü, işçiye saygı günü, çiftçiye saygı günü, emeğiyle geçinen herkese saygı günü. Bunu gelin birlikte kutlayalım diyoruz. İkisini birlikte çıkaralım diye kanun teklif ettik hayır olmaz dediler.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunları aşalım gelin şöyle bir kardeşçe bir kucaklaşalım, bir el ele verelim. Her türlü ayrımcılığı ortadan kaldıralım. Birbirimizi yeniden sevelim. Bölünmeyi, parçalanmayı artık geride bırakalım. Kars’ta bakın siz farklı kültürleri, gelenekleri temsil eden insanlar her birinizin çok önemli Kafkas dünyasında kökleri olan, temelleri olan değerleriniz, kültürleriniz, gelenekleriniz var. Ve bunların hepsi Kars’ta bir zenginlik olarak bir arada. Kürt’ü var, Azeri’si var, yerlisi var, hepsi var. her inançtan, her mezhepten insan var. Ne güzel, ne güzel. Bunları birbirine düşürmeyelim. Bunları birbirinin karşısına çıkarmayalım. Bunları birbiriyle kaynaştıralım. Herkesin kimliği onun şerefidir şerefi. Onurudur. Hiçbir kimlik öbüründen üstün değildir. Her birisi saygıdeğer, her birisi güzel, her birisi değerli. Hepsi bir arada çok daha güzel. Hepsi bir arada çok daha değerli. Kars bunun örneğini vermiş.
Değerli arkadaşlarım, bundan sonrada aynı anlayışla devam edelim. Birbirimizle el ele verelim, ayrışmacılığı ortadan kaldıralım. Elbette insanlar özgürce inançlarını yaşayacaklardır, düşüncelerini dile getireceklerdir, dillerini konuşacaklardır, öğreteceklerdir, yayın yapacaklardır. Elbette öyle olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu yok. Hepimiz kardeşiz, hepimiz bir ve beraberiz. Hepimiz Türkiye cumhuriyetinin eşit vatandaşlarıyız. Ulusal bütünlüğümüzü bozdurmayacağız. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozdurmayacağız. Millet bütünlüğünü bozdurmayacağız. Kökümüz, kökenimiz ayrı dahi olsa hepimiz aynı milletin parçasıyız. 70 milyonuz. Bu ülkenin 70 milyon tapusu var, tapusu. Hepsi eşit. Hep beraberiz, kardeşiz, bütün Türkiye hepimizin. Barış içinde yarışacağız, tartışacağız, birbirimize değer vereceğiz, birbirimizi kucaklayacağız. Demokrasinin gereği bakın Başbakan hakkında söylenmesi gereken her şeyi söyledim söylemeye devam edeceğim. Valilere yazı yazacaklar, diyecekler ki, ben Niğde’ye açılışa gidiyorum otobüsleri hazırlayın, otobüslere devlet memurları eşleriyle birlikte, aileleriyle birlikte girecekler, Ankara’dan Niğde’ye otobüsler kaldırılacak. Ne o Niğde’de Başbakan açılış yapacakmış onu alkışlayacak insan lazımmış. Eskişehir’e Ankara’dan tren kaldırıyorlar. Niğde’ye otobüs. Kimi götürüyorlar? Devlet memurunu götürüyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bu milletin parasıyla reklam yapmak için siyasi rüşvet vermek üzere buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtıyorlar. Bütün bunları yaşıyoruz. Bunlara karşı tepkimi göstermeyecek miyim? Elbette gösteriyorum, göstereceğim. Bakın milletvekilleri devlet memurlarına baskı yapıyor olabilir Kars’ta. Devlet memurlarını kendi amaçlarına alet etmek istiyor olabilir. Herkes aklını başına alsın. Kimse AKP iktidarı yok falan milletvekili, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ben onlara sırtımı dayadım diye düşünmesin. Siyasette iktidarlar gelir geçer. Millet getirir, millet indirir. İnşallah bunlarında inme zamanı gelmiştir. Bunlarda gidicidir. Herkesin kulağına küpe olsun, herkes aklını başına alsın AKP ile gelenler APS ile giderler. Yani AKP ile gelenler Acele Posta Servisiyle giderler. Tamam mı? Unutmasınlar. Kalıcı olan millet, kalıcı olan hukuk. Kalıcı olan devlet, anayasa, kalıcı olan dürüstlük, kalıcı olan hukuk. Bunlara sahip çıkın. Yok Tayyip Erdoğan’mış, yok falan milletvekiliymiş, AKP’ymiş hiç güvenme. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, bunlara da kalmayacak.
Evet sevgili Karslılar çok güzel sohbet ettik sizlerle. Belediye seçiminde ne yapacağız? Şimdi sizin işiniz kolay. Çünkü hem Türkiye’de doğru yapmak için, hem de Kars’ta genel seçimde doğru yapmak için vicdanınızın parçalanması gerekmeyecek. Yani Kars’ta doğru yapmakla, Türkiye’de doğru yapmak üst üste geldi. Kars’a gönlünüzün adayını, Kars’a hizmet verecek adayı seçerken aynı zamanda Türkiye’de de hırsızlığa karşı çıkmanın, Deniz Fenerine karşı çıkmanın, ekonomik sıkıntıya karşı çıkmanın, Kars’a yapılan haksızlıklara karşı çıkmanın yolu birleşiyor. O nedenle işiniz kolay. Tamam mı?
Şimdi ben size Kars’taki Belediye Başkan Adaylarımızı sunuyorum. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisinin Arpaçay İlçesi Belediye Başkan Adayı Enver Akkaya. Digor İlçesi Belediye Başkan Adayımız Mehmet Özdinler. Kağızman İlçesi Belediye Başkan Adayımız Ahmet Toper. Sarıkamış İlçesi Belediye Başkan Adayımız Kıyasettin Koç. Susuz İlçesi Belediye Başkan Adayımız Ali Yiğit. Tamam mı? Nasıl ekip iyimi? Nasıl Kars’ın evlatları? Aslan gibi her birisi Kars’a hizmet aşkıyla dolu. Dürüst, namuslu, vatansever insanlar. Güzel mi? Şimdi bu ekibe bir de takım kaptanımı lazım? Takım iyide bir kaptan lazım diyorsun. Şimdi öyle bir kaptan olmalı ki, öyle bir başkan olmalı ki, Kars’ın adını tüm Türkiye’de ve dünyada duyurabilmeli. Kars’a nasıl hizmet edileceğini bilmeli. Kars’ın değerlerine sahip çıkmalı, Kars’ı o eski güzel günlerde olduğu gibi, kültürüyle, sanatıyla, ekonomisiyle en öne getirebilmeli. Ve bütün bunları yaparken Kars halkını da kayırmamalı, kaynaştırmalı, bütünleştirmeli. Kars’ı kucaklamalı değil mi? Bunu yapacak bir aday var mı? Naif Alibeyoğlu.
Aramızda Erzurum Belediye Başkan Adayımız Nizamettin Zengin var. Ağrı Belediye Başkan Adayımız Cesim Alptekin var. Ardahan Belediye Başkan Adayımız Yalçın Taştan var. Iğdır Belediye Başkan Adayımız Nazım Karadağ var.
Sevgili Karslılar, şimdi bakın sizden bir ricam var. seçime çok az bir zaman kaldı. Seçime kadar her biriniz önce nüfus cüzdanlarınızda yeni kimlik numarasının yer alıp almadığını kontrol edin. Kendinizi kontrol edin, ailenizin, konunuzun, komşunuzun cüzdanlarını da kontrol ettirin. Hepsi yazılı olsun. Çünkü bu seçime giderken o kadar yanlış işler yaptılar ki, yani 10 binlerce, 100 binlerce insan hala eski nüfus cüzdanını kullanıyor. Onların içinde yeni kimlik numarası yazılı değil. Ama onun o olduğu belli. Elinde kimlik cüzdanı var. Kütükte ismi var, orada yıllardır oy kullanıyor. Şimdi bakacaklar nüfus cüzdanında yeni kimlik numarası yazılı değilse sen oy kullanmayacaksın diyecekler. Yani bu ne biçim iş, bunda hak var mı, adalet var mı? Yanlış iş. Birde tuttular tam seçimin öncesinde saatleri ileri alma işini çıkardılar. Kardeşim bekle seçim geçsin ondan sonra yap. Doğuda 4’te, batıda 5’te, birde saatleri değiştir. İki ayağı bir papuca soktular. Ciddi sorun var. O nedenle sizden rica ediyorum kendinizin, konu komşunun, eşin dostun kontrolünü yaptırın ve iki hafta sonra Pazar günü, 29 Mart Pazar günü eşinizi, çoluğu çocuğunuzu, babanızı ve bilhassa ananızı da alarak, nenenizi, dedenizi de alarak, ailece, sülalece sandığa gidiyoruz değil mi? Tamam mı? Sakın ihmal etmeyin. Çünkü birileri ananızı çok merak ediyor. Onlara ananızı da alıp götürün. Hep beraber. Seni görmek isteyenler varmış de. Hastanızı, yatalağınızı, yaşlınızı, gencinizi toparlayıp sandığa gidin ve bütün Kars adına sesinizi öyle bir çıkarınki bütün dünyadan duyulsun.
Bakın sevgili Karslılar, şunu da unutmayın. Birileri diyor ki, ya hizmet alacaksan bizim partiden seçtir. Bakın bugün Türkiye’nin en başarılı belediye başkanları Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanlarıdır. Bakın İzmir’de müthiş başarılı başkanımız var. AKP İzmir’i de alacağız falan diyordu artık diyemez hale geldi. Aslan bütün İzmir’e hizmet etmeyi bilen bir başkanımız. Mersin’de hepimizin iftihar ettiği pırıl pırıl parlak bir belediye başkanımız var. Mersin’i ihya etti. Trabzon’da çok başarılı belediye başkanımız var. Edirne’de başarılı belediye başkanımız var. Çanakkale’de başarılı belediye başkanımız var. Muğla’da başarılı belediye başkanımız var. Ankara’da başarılı belediye başkanımız olacak. İstanbul’da başarılı belediye başkanımız olacak. Bu başkanlarımız kendi aralarında birbirleriyle danışıyor ve dayanışma gösteriyorlar. Yurt içindeki, yurt dışındaki kaynakları, Avrupa fonlarını, bilimi, teknolojiyi birlikte seferber ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partili belediyeler her yerde halka en güzel hizmetleri başarıyla veriyorlar.
Şimdi Naif beyin inşallah önümüzdeki döneminde de Cumhuriyet Halk Partisinin desteğiyle, gücüyle Kars’a en büyük hizmetleri yapacağına inanıyorum.
Hepinize başarılar diliyorum, inşallah güzel günler göreceğiz. Hep birlikte güzel günler göreceğiz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bütün Karslıları önümüzdeki dönemde eskiden olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisine sahip çıkmaya çağırıyorum.
Sevgili Muğlalılar, çok değerli kardeşlerim, bir kez daha Muğla’da sizlerle birlikte olmanın sevincini, mutluluğunu yaşıyorum. Yurdumuzun her yeri güzel, her yerinde yaşayan insanlarımızın bir başka değeri var. Ama benim gözümde Muğla’nın bambaşka bir yeri var. Muğla’mız sadece Türkiye’nin değil dünyanın en önemli, en güzel bir coğrafya parçası, eşi benzeri bulunmaz bir vatan parçası. Muğlalı insanlarımız, Muğlalı vatandaşlarımız ülkemizin aydınlık düşünceli, bilinçli, vatansever, Türkiye’yi en güç noktalardayken sahiplenip günümüze kadar şaşmadan Atatürk cumhuriyeti anlayışı etrafında kucaklamış olan bir halk, bir vatandaş kitlesi. Bütün Türkiye Muğla’ya bu duygularla bakar. Hepimiz Muğla deyince Muğla’nın bir başka yer olduğunu biliriz. Bu anlayış ve bu duygular içinde şimdi Muğla’da sizlerle beraberim. Ve bütün Muğlalı kardeşlerimi bu meydanda olan olmayan bütün Muğlalı kardeşlerimi hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden sevgiyle, saygıyla, şükranla selamlıyorum.
Sevgili Muğlalılar, bugün Muğla’da bu toplantıda bir aradayız. Bir belediye seçimimiz var, bir il genel meclisi seçimimiz var. Bu seçim bütün Türkiye’de büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Gördüm o pankartları, o pankartları hazırlayan bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim, eksik olmayın, sağolun. Şöyle yüz yüze gelebilelim. Çok güzel, çok teşekkür ederim, sağolun, hepsini gördüm. Çok teşekkür ederim. Kafaca belde örgütüne de, Çameli ilçe teşkilatımızı da. Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan diyen Fethiye gençlik kollarımıza da, hepsine teşekkür ederim. Bozarmut belde gençlik kollarımızı da, Dalaman ilçe başkanlığımızı da. Sağolun Ortaca’ya da tümüne. Yevmiyeyle değil yüreğimizle geldik diyen kardeşlerime de teşekkür ederim. Marmaris’e de elbette Marmaris’e de teşekkür ederim. Datça gençlik kollarımıza da. Sağolun hepsini indirelim.
Şimdi bu seçimin özel bir ilgiyle karşılandığına dikkati çekiyordum. Bütün Türkiye’de öyle, Muğla’ya geldik Muğla’da da öyle. Tabi bu seçim önemlide ama bana öyle geliyor ki siz buraya önümüzdeki 29 Martta seçilecek belediye başkanı arkadaşlarımıza sahip çıkmak için geldiniz tamamda sadece onun için gelmediniz bir duyguda var bende. Değil mi? Yani buraya gelirken sizin kafanızda belediyenin ötesinde bir takım düşüncelerde var, bekleyişlerde var. Yani buraya gelirken siz sadece belediye için değil, Türkiye için geldiniz gibi geliyor. Yani belediyeyi kim alacak diye değil, Türkiye’ye kim sahip çıkacak, var mı sahip çıkacak birisi diye görmek için geldiniz gibi geliyor bana. Öyle değil mi? Siz hem Türkiye’ye kim sahip çıkacak diye görmek için geldiniz. Ama bence hem de birilerine sakın ha yanlış hesap yapmayın, Türkiye sahipsiz değildir demek için geldiniz. Yani bizim mesajımızı dinlemek için değil, kendi mesajınızı Türkiye’ye vermek için, biz varız, Türkiye’ye sahip çıkıyoruz, dimdik ayaktayız demek için geldiniz. Öyle değil mi? Ben öyle anlıyorum. Eksik olmayın, hoş geldiniz, çok mutlu oldum, çok teşekkür ediyorum. Bizde o inançtayız. Türkiye’miz sahipsiz değildir. Türkiye’yi kurda kuşa yem etmeyeceğiz. Türkiye’mize sahip çıkacağız, hakkımıza, hukukumuza sahip çıkacağız.
Sevgili Muğlalılar nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz keyfiniz nasıldır, işleriniz yolundamıdır, keyfiniz yerinde midir, geliriniz, gideriniz birbirini karşılıyor mu? Kazancınız, masrafınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödeniyor mu, çocuklar iş bulabiliyorlar mı? Emekliler şöyle rahatça hayatlarının bu son döneminde huzur içinde, güvenlik içinde yaşayabiliyorlar mı? Esnaf ticaretinden memnun mu? Çiftçi çiftçiliğinden memnun mu? Ektiğini uygun fiyata satabiliyor mu? Masrafı, kazancı birbirini karşılıyor mu? Yani çiftçide iyi değil, esnafta iyi değil, emeklide iyi değil, ev kadını da iyi değil, öylemi? Gençlerde iş bulamıyor.
Sevgili Muğlalılar, gerçekten durum böyle. Sadece Muğla’da değil, Türkiye’nin her yerinde böyle. Bakıyorum Muğla’da bu toplantımızda köylerden gelmiş çiftçilik yapan, tarımdan geçimini sağlayan değerli Muğlalı çiftçi kardeşlerim var. Kardeşimiz diyor ki, ben çiftçiyim, yazmış kağıda “Anamda burada, babamda burada” diyor. Merak etmeyin gereken dersi seçimde 29 Martta yanına ananı da, babanı da alıp sandıkta vereceksin. Göstereceksin onlara. Çiftçinin anasını, babasını sandıkta ona göstereceksin.
Şimdi sevgili Muğlalılar, pamuk eken Muğlalılar, var değil mi aranızda? Nasıl pamuğun durumu? Pamuğun durumu iyimi? Pamuğu bu sene kaça verdiniz? 800’e. Daha bile aşağıya ama 800’e. 2002’de kaça veriyordunuz? 2002’de de gene aynı şekilde. 2002’de de 800’dü, şimdide 800. Peki gübre ne oldu, mazot ne oldu? Gübre 2002’de 15 milyondu, 2009’da 70 milyon oldu. Değil mi? 800’dü şimdi gene 800. Pamuğun tablosu bu. Zeytinyağı neydi? 3-3,5 milyon değil mi? 2002’de aşağı yukarı gene öyle. Şimdi tütünü hiç sorma. Tütün zaten bitti. Tütünü fiilen bütün Türkiye’de bitirdiler. Sigara tüketimi bittimi? Hayır sigara devam ediyor. Ama hangi tütünü içiyoruz? Dışarıdan getirilen ithal tütünü içiyoruz. Kendi çiftçimizin tütünü yasakladık, çiftçiyi mağdur ettik. Sadece tütün ekilebilecek olan o kıraç topraklardan para kazanılması şansını kaldırdık, dışarıdan tütün ithal ediyoruz, onunla sigara yapıyoruz o sigarayı vatandaşımıza satıyoruz. Pamuğu Yunanistan’dan ithal ediyoruz. Yurtdışından pamuk ithal ediyoruz, Türkiye’deki pamuk ekimini karlı olmaktan çıkardık, onu da inişe geçirdik, pamukta ekilmez hale geldi. Narenciye ne oldu? Narenciye dalında kaldı. Eken pişman, toplayan pişman. Şimdi maden özellikle Marmaris’i nasıl bozduğunu arkadaşlarımız bize hatırlatıyorlar.
Şimdi değerli arkadaşlarım, sevgili Muğlalılar, çiftçi bu toplumun temeli, topraktan geçimini sağlayan insan. Hepimizin güvencesi. Dünyada tarımda en ileri gitmiş ülkelerin arasındaydık. Kendimize yetirdik. Şimdi dışarıdan tarım ürünü ithal ederek ayakta kalabiliyoruz. Çiftçiliği cezalandırdık, çiftçiliği geri plana ittik. Türkiye ekonomisini böyle kurtaracağımızı zannettik. Türkiye mısırını da ithal ediyor, buğdayını da ithal ediyor, pamuğunu da ithal ediyor, meyvesini de ithal ediyor. Böyle bir noktaya Türkiye’nin gelmesi iyi olmuştur diyebilir miyiz? Bunun doğru bir politika olduğunu söylemek mümkün mü? Dünyada kalkınmış olan ülkeler tarımlarına destek vermiyorlar mı, sahip çıkmıyorlar mı, çiftçilerini desteklemiyorlar mı?
Değerli arkadaşlarım, bu dönemde 2002 - 2009 bu 7 yıllık dönemde hiç şüphe yok Türkiye’de tarım en büyük sıkıntıyı çeken kesimlerin başındadır. Tarımdan insanlar göçmüşlerdir, kentlere gelmişlerdir, kentlerde geçimlerini sürdüremez hale düşmüşlerdir. Sosyal sorunlar yaratılmıştır. Ekonomik sorunlar yaratılmıştır. Çiftçinin hali böyle. Esnafın hali nasıl? Esnafın işi yolundamı? Ticareti yerinde mi, kazancı yerinde mi? Düşünün burası Muğla. Türkiye’nin en gelişmiş yerlerinin başında geliyor. Turizm diye bir olay var. Siz sadece buradaki kendi vatandaşımıza değil, buraya gelmiş olan yerli yabancı bütün turistlere de mal satıyorsunuz, ticaret yapıyorsunuz. Buradaki esnafın, buradaki ticaret erbabının durumu her yerden daha farklı, daha iyi, daha çok imkanları var. Burada daha çok para dönüyor. Hem Türk parası dönüyor, hem yabancı para dönüyor. Avrupa’da kazanılan burada harcanıyor. Öyle olduğu halde buradaki esnafımıza bir sorun bakalım yanında çalışan çocuğun pirimi, stopajını ödeyebiliyor mu? Dükkanın kirasını ödeyebiliyor mu? Çeki, senedi dönüyor mu? Onlarda şikayetçi. Türkiye’de esnafta şikayetçi, sanayide, işadamı da şikayetçi. Türkiye hani kalkınmıştı? Hani Türkiye zenginleşmişti? Hani Türkiye almış, vermişti. En ileri ülke haline geliyorduk. Ne oldu? Şimdi birbiri ardından kaygı verici haberler geliyor. Türkiye’de fabrikalar kapanıyor. Şimdi fabrika açma, fabrika yapma çağı, dönemi bitti bu iktidarda şimdi Türkiye fabrika kapatma dönemine geldi. Bu iktidar fabrika satan, fabrika kapatan iktidar olarak hatırlanacaktır. Türkiye’de 500 işçinin üzerinde işçi çalıştıran 350 tane büyük fabrika var. Bunların yarısı kapandı, 350 fabrikanın yarısı kapandı, diğer yarısı da kapasiteyi düşürdü. Bugün sanayiimizde 10 tane tezgahtan 4 tanesi çalışmıyor. Tezgah kurulmuş, tezgahı kurmak için para harcanmış, borç alınmış, döviz bulunmuş, satın alınmış, getirilmiş, monte edilmiş, o fabrika çalışacak diye işçi tutulmuş, ustabaşı tutulmuş, mühendis tutulmuş, çalışıyor. Şimdi birden bire o 10 tezgahın, her sanayideki 10 tezgahın 4 tanesi kapandı. O 4 tanesinden geçimini sağlayan insan işsiz, mühendis işsiz, usta işsiz. O fabrikalara para yatırmış olan iş adamı o borcu nasıl ödeyeceğim diye kıvranıyor, faiz üzerine geliyor. O fabrikaları kurmak için diyelim 1100 liradan doları alan o işadamı şimdi 1700 liradan, 1760 liradan o borcu ödemek zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış.
Değerli arkadaşlarım, bunun doğru bir politika olduğunu söylemek mümkün mü? Kalkınan bir ülkenin durumu olarak bunu söylemek mümkün mü? Bakınız 2008 Kasımı – 2009 Kasımı 12 ayda, 1 yılda Türkiye’de 1 milyon insan işini kaybetti. Kasım itibariyle söylüyorum. Aralık yok, 2009’un Ocak’ı yok, Şubat’ı yok. Asıl ciddi sıkıntının ortaya çıkmaya başladığı günler o günler.
Değerli arkadaşlarım, işsizlik en temel sorun haline geldi. Yeni gençlerimize iş vermek bir yana işini bulmuş, fabrikasını bulmuş, işini kurmuş olan insanlar işini kaybetme noktasına geldi. Onlar işini kaybeder hale geldiler. Bunun altında ne yatıyor?
Değerli arkadaşlarım, Türkiye büyük para harcadı, çok büyük para kullandı. Gelmiş geçmiş hiçbir iktidar bunların kullandığı parayı kullanmadı. Nasıl para kullandı bunlar? Halktan vergi aldılar, halka zam yaptılar oradan aldılar onları bir kenara koyuyorum. Bunların ötesinde gelmiş geçmiş iktidarların hiçbirisinin kullanmadığı bir başka büyük kaynağı kullandılar. İki tane kaynak kullandılar. Birisi büyük borç yaptılar değerli arkadaşlarım. Büyük borç yaptılar. İki; var olan fabrikaları, tesisleri Türkiye’nin zenginliğini sattılar. Eldekini, avuçtakini, geçmiş dönemlerde yapılmış olan eserleri sattılar ve onların parasını aldılar, o parayı kullandılar kullanıyorlar.
Şimdi iki tane soru var. Bunlar Türkiye’nin kaynaklarını, çünkü borçla Türkiye’nin kaynağı. Onu ödeyecek olan millet, sizsiniz, sizin çocuklarınız, bizim çocuklarımız, millet ödeyecek o parayı. Milletin parasını hangi ölçüde aldılar bir. İki; o parayı nasıl kullandılar, nerede kullandılar. Millet bunu soracak. Şimdi bakın size rakamı veriyorum.
Sevgili Muğlalılar, 85 yıllık cumhuriyet döneminde içinde Atatürk İnönü hükümetleri var, içinde Celal Bayar, Adnan Menderes hükümetleri var, içinde Demirel hükümetleri var, içinde Turgut Özal hükümetleri var. İçinde Erbakan hükümeti dahil, diğerleri dahil tüm hükümetler var. 2002’ye kadar 1923 – 2002. 89 yıl. Bu dönem içinde Türkiye’nin gelmiş geçmiş hükümetlerinin alıp harcadığı borç 220 milyar dolar. Hepsinin, tümünün 220 milyar dolar borcu. Kaç yıl için? 89 yıl için.
Değerli arkadaşlarım, sadece bu hükümetin sadece 7 yılda sizin adınıza aldığı borç 500 milyar borç. 220 nerede, 500 milyar nerede? Bugünkü borç 500 milyar. Arada 280 milyar dolar sadece bunların kullandığı borç var.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu kadar büyük kaynak kullanmış, Türkiye’ye bu kadar yük yüklemiş Türkiye’nin sırtına, bu kadar borç yüklemiş, 80 küsur yılın kullandığı paradan daha fazlasını 220 – 280. 280 milyar dolar kullanmış iyimi? Yetmemiş elde avuçta ne varsa satmış. Elde avuçta. Cumhuriyet döneminde yapılmış ne kadar eser varsa hepsini satmış. Yani Tüpraşlar, Ereğli demir-çelikler, telekomlar hepsi satılmış.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunun üzerine de onu koy. Birde şunu düşünün. O 220 milyar dolarla o gelmiş geçmiş hükümetler neler yaptı? Türkiye’de neler yaptı bir onu düşün. Türkiye’yi teslim aldılar Türkiye’de iplik yok, dokuma yok, tekstil yok, şeker yok, çimento yok, demir yok, bir şey yok Türkiye’de. O yok Türkiye’de onlar iplik fabrikalarını kurdular, tekstil fabrikalarını, şeker fabrikalarını kurdular. O olmayan Türkiye’de Karabük demirçeliği kurdular, Ereğli demirçeliği kurdular, İskenderun demirçeliği kurdular, alüminyum fabrikalarını kurdular Seydişehir alüminyumu. Petro kimya tesislerini kurdular, petrol çıkardılar, rafineri kurdular.
Değerli arkadaşlarım, demiryoluyla Türkiye’yi döşemeye çalıştılar. Sivas’a demiryolunu uzattılar. Karayolu yaptılar, baraj yaptılar, Atatürk barajını yaptılar, Keban barajını yaptılar, termik santralleri yaptılar.
Değerli arkadaşlar, en son 220 milyar dolarla oldu. Üniversite yaptılar, ordu kurdular, hava kuvvetleri yaptılar, deniz kuvvetleri yaptılar. Gençlerimizi eğittiler, hastaneler açtılar. Değerli arkadaşlar, her şey 220 milyar dolarla. 280 milyar dolarla Allah’ını severseniz bunlar ne yaptılar? Ne yaptılar Allah aşkına? TOKİ karşılar mı bunu? Bir TOKİ’yle izah etmek imkanı var mı bunu? Ayrıca eldeki avuçtaki o fabrikaları sattılar satarken bari çık da Allah razı olsun de. Bu eseri gerçekleştiren insanlardan Allah razı olsun de. Bunlar bu tesisleri kurdular, yıllarca Türkiye’ye hizmet etti, şimdi ben bunu satıyorum, şükranla bir adını anıver. Tam tersine sanki düşmanmış gibi suçlayarak ne yaptılar bunlar diye cumhuriyet dönemine hakaret üzerine hakaret ediyor, ondan sonrada o cumhuriyet döneminin eserlerini satarak gününü gün ediyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye eğer o imkanları ekonomimizin altyapısını güçlendirmek için, yeni işyerleri açmak için, yeni sanayi tesisleri kurmak için, teknolojiyi geliştirmek için, gençlerimizi eğitmek için harcamış olsaydı bugün Türkiye bambaşka bir Türkiye olurdu. Şimdi ithalata alıştık, ithalata o paraları harcadık. Türkiye’de dışarıdan aldı her şeyi, pamuğunu da dışarıdan aldı, meyvesini de dışarıdan aldı. E borçlar arttı. Şimdi o borçları nasıl ödeyeceğiz diye Türkiye sıkışmaya başladı.
Sevgili Muğlalılar, bunun yanlış bir politika olduğu ortadadır. Bankaları sattılar, fabrikaları sattılar, ekonomi üzerindeki kontrolü kaybettiler, Türkiye’yi ayakta tutacak, Türkiye’nin üretimini arttıracak, sanayiini geliştirecek, güçlendirecek ciddi adımlara yönelmediler. Ve şimdi krediydi, borçtu, repoydu, faizdi diyerek ekonomiyi para, faiz, kredi repo diye anlayarak tarımı unutup, üretimi unutup, sanayiyi unutup Türkiye’nin gerçek zenginliğini ayağa kaldırmayı unutup rakamları şişirip onunla tatmin oluyorum diyerek günü geçirdiler. Şimdi balon sönmeye başladı, köpük çözülmeye başladı, makyaj akmaya başladı, işsizlikti, kapanan fabrikalardı, piyasanın daralmasıydı, esnafın bunalmasıydı gerçek sıkıntılar ortaya çıkmaya başladı.
Bakın bir süredir iktidara diyorum ki, bakın dünyanın her yerinde tedbir alınıyor, sizde tedbir alın seyrediyorsunuz. Bakın Türkiye’de bu sıkıntının bedelini insanlar ödüyor, borçlar ödenemez hale geldi. Bugün Türkiye’de hızla borçluluk rakamları şişiyor. Bakın Merkez Bankasının rakamlarını veriyorum size sevgili Muğlalılar, Türkiye’de ferdi kredi ve kredi kartı borçlusu olarak borcunu ödeyemez hale düşmüş insan sayısı 2007 yılında 207 bindi. 2008 yılında 686 bine çıktı. 3 katından fazla arttı. 2009 yılının Ocak ayında 138 bin kişi sadece Ocak ayında borç ödeyemez hale geldi. Onu bütün yıla yansıtacak olursak 1,5 milyonun üzerinde 2009 yılında insan kredi kartı borcunu ödeyemez hale gelecektir. Bu vahim bir manzaradır. Yani kredi kartı borcunu ödeyemeyen insanlar artık tek başlarına değil aile olarak ciddi bir mali yükün altına girmişler demektir. Onun sıkıntısını yaşayanlar bilir, onun acısını yaşayanlar bilir. Adam işinden ayrılmış, elinde banka kredi kartı var. Kredi kartıyla alışveriş yapmış, artık maaş gelmiyor, ne olacak, nasıl ödeyecek? Ödeyemiyor. Ödeyemeyince temerrüt faizi işlemeye başlıyor. Temerrüt faizi Allah muhafaza. Normal faizle ödeyemeyen insan temerrüt faiziyle ödeyebilecek mi? Ve sıkışmaya başlıyor. Böyle bir borçluluk helezonu Türkiye’yi kavramaya başladı değerli arkadaşlarım. Şimdi önümüzdeki dönemde ciddi bir sorun olarak bu çıkacak. Hükümete dedik ki, bunlara bir çare bulun, dondurun bunların borçlarını, bunlar iyi niyetli insanlar, işinden çıkarıldığı için ödeyemiyor. Dondur borcunu, takside bağla, süreye yay, ödenebilir hale gelsin. Hiç ilgilenmedi.
Geçenlerde bunları ben konuşuyorum. E biliyorsan söyle dedi. Söyle eğer söyleyemezsen konuşma, söylediğin reçeteyi de uygulamazsam ben siyasi hayatımı bitiririm dedi. Şimdi biz ona siyasi hayatını bitir falan diye bir şey söylemiyoruz. Onu millet kararlaştırır. Millet bilir o işi. Sen çareyi uygula. Ekonomi sıkıntıda tedbir al. E sen konuşuyorsun biliyorsan söyle dedi. Biliyorum dedim 7 tane madde söyledim ona 7 tane madde. Bunun üzerine bu ağzını bozdu. Yok 40 fırın ekmek ye, git ehlinden öğren de gel, sen kim oluyorsun da bunları söylüyorsun. Merak etmeyin ben ağzının payını verdim.
Şimdi aradan bir 10 – 15 gün geçti. Bugün gazetelerde var. Bizim o teklif ettiğimiz maddeleri çalışmaya başlamışlar. O istikamette çözüm arayışına girmişler. Sana biz onu zamanında söyledik. Yani orada mesela şunu söylemiştik biz hatırlatayım. Demiştik ki, ekonomiyi hareketlendirmek, talebi arttırmak lazım. Sanayiyi teşvik etmek lazım. Bunun için çalışan insanın üzerinden alınan prim ve stopajı azaltmak lazım. Türkiye’de prim ve stopaj dünyada en yüksek. Yani bu kriz döneminde bir kişiyi çalıştırana devlet diyor ki, sen onun maaşını ödüyorsun, onu istihdam etmişsin çalıştırıyorsun. Madem öyle yapıyorsun ona verdiğin paranın yarısı kadar bana da ver diyor. Kardeşim bu kriz döneminde, bu işsizlik döneminde eğer bir işadamı, bir esnaf yanına birisini alıp çalıştırıyor ise ona gidip teşekkür etmek lazım. Ona işçiye verdiğinin yarısı kadar asgari ücretin en azından yarısı kadar bir ek ödemede bana yap demeyeceksin. Senin parandan önce Türkiye’de ailenin içine girecek aylık maaş önemli. Bırak ailenin içine girecek maaşı o veriversin. Sen birde onun üstünden ek vergi alacağım diye onun tepesine binme. Yanlış politikadır bu. Bunu anlatıyoruz. Hiçbir Avrupa ülkesinde Türkiye’deki kadar yüksek çalışan insandan ek vergi alınmıyor. Bunu biraz indir dedik. Olmaz falan diye bu bağırdı, çağırdı. Şimdi onun üstünde çalışıyorlar. Öyle olacak, yapılması gereken bu. Stopajı indireceksiniz, KDV oranlarını indireceksiniz. ÖTV’yi indireceksiniz.
Bakın biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak ne diyoruz? Önümüzdeki dönem Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çiftçinin kullandığı mazottan ÖTV almayacağız, ÖTV alınmayacak çiftçinin mazotundan. Gübredeki KDV’yi %1’e indireceğiz. Bu destek politikalarını bütün dünya uyguluyor. Sende uygulayıver.
Değerli arkadaşlarım, bu artık bir kaçınılmaz ihtiyaç haline gelmiştir ve şimdi o noktaya bu iktidarında gelmek zorunda olduğunu görüyorum. Arayışa başladılar. Zamanında girsene. Sana Cumhuriyet Halk Partisi söyledi. O doğrultuda çalışmanı yap, adımları hep birlikte atalım ve Türkiye’yi rahatlatmaya çalışalım.
Değerli arkadaşlarım, ekonominin durumu ortada. Gerçekler ortaya çıkmaya başladı, makyaj döküldü, sıva dökülmeye başladı, sıkıntı her yerde hissediliyor. Gerçek görülüyor. Peki yolsuzluklarla ilgili tablo nasıl? Yolsuzluklar ne alemde? Yolsuzluklarla ilgili tartışmaları da izliyorsunuz herhalde değil mi? Ne olduğunu görüyorsunuz.
Bakın sevgili Muğlalılar, biliyorsunuz ama bir daha söyleyeyim. Bugün Türkiye’de cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış ölçekte, cumhuriyet tarihinde görülmemiş yoğunlukta ve yepyeni bir zihniyetle yolsuzluk yapılıyor. Hangi zihniyetle yolsuzluk yapılıyor? Eskiden yolsuzluk kişilerin, şahısların yaptığı yolsuzluktu. Eline fırsat geçen birisi eğer sütü bozuksa, ahlakı zayıfsa şeytana uyup yolsuzluk yapıyor idi. Şimdi durum değişti. Şimdi yolsuzluk kişiler yapmıyor, şimdi teşkilatlı yolsuzluk var. dernekleşmiş yolsuzluk var, şirketleşmiş yolsuzluk var, sistemli yolsuzluk var, mevzuata uygun yolsuzluk var. mevzuatla birlikte yapılan yolsuzluk var. Devletin himayesinde yapılan, devletin katkısıyla yapılan yolsuzluk var.
Değerli arkadaşlarım, bir Deniz Feneri olayı var. İşte bu anlayışı ortaya koyuyor Deniz Feneri. Adam gitmiş Almanya’da dernek kurmuş. Diyor ki, Türkiye’deki yoksullara yardımcı olacağım, açları doyuracağım, yoksulları giydireceğim, bana yardım verin, mübarek ramazan ayında gidiyor milletin fitresini, zekatını topluyor, parayı topluyor camilerde dolaşarak, din iman diyerek. Paraları topluyor, topladığı paraları bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye taşıyor. Türkiye’de o gelen parayla şirket kuruyorlar kendi aralarında her birisi çeşitli şirketler kuruyorlar. Yetmiyor birde televizyon kanalı kuruyorlar. Televizyon kanalında da Tayyip beyi methediyorlar, iktidarı methediyorlar, AKP’ye destek oluyorlar. Hangi parayla? Din iman diye toplanmış fitre, zekat parasıyla Almanya’daki vatandaşın helal parasıyla kendi karışık işlerini finanse ediyorlar. Şimdi bu çark ortaya çıktı. Bu iş olurken bu şirkete hükümet ne yapıyor Türk hükümeti? Olmaz böyle şey yapmamı diyor. Hayır. Bunlara diyor ki, siz hayırlı bir iş yapıyorsunuz bunlara kamuya yararlı, topluma, millete yararlı damgasını vuruyor. Devlet teşkilatında işlerini kolaylaştırsınlar diye. Bunlar devlete hizmet eden teşkilattır diyor. Bunlardan vergi kolaylığı sağlayıp vergi almama yoluna gidiyor. Mehmetçik vakfına, şehitlerimizin ailelerine, gazilere yardımcı olmak için kurulmuş, hayatını, canını bu vatan için gözden çıkarmış, mayına basmış, bacakları kaybolmuş o insanlara tanımadığı vergi bağışıklığını, vergi muafiyetini bu sahtekarlara tanıyor.
Değerli arkadaşlarım, kim yapıyor bunu? Hükümet yapıyor. Yolsuzluğu öbürü yapıyor, vergi bağışıklığını kim sağlıyor? Hükümet sağlıyor. Başbakana soruyoruz tanıyor musun bunu diyoruz. Tanımıyorum demeye çalışıyor ama arkasından tanıyorum diyor. Nasıl tanımasın oğulları bacanak.
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir olay bu Deniz Feneri. Hala gerekeni yapmıyorlar. Almanya tuttu bu işi bu suçtur dedi, bu yanlış iştir dedi takip etti, yargıladı ve cezalandırdı. Sizde harekete geçin diyoruz. Bize diyorlar ki, yazı yazdık Almanya’ya dosyayı bekliyoruz diyorlar. Kardeşim sen Almanya’daki dosyayı niye bekliyorsun? Bu soygunu yapanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, soyulan insanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, kurye yapıp buraya parayı getirenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, RTÜK’ün başında. Türkiye’de devlet teşkilatının başında. Türkiye’de kurulan şirketler bizim ticaret kanunumuza göre kurulmuş şirketler. Televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Ya sende harekete geç diyoruz Almanya’dan dosya gelsin diyor. Almanya 6 ay dosya beklendi 6 ay. Almanya’da dosyayı kaplumbağanın sırtına koysalardı Türkiye’ye çoktan gelmişti. Baktık dosya gelmiyor onun üzerine ben bir arkadaşımızı görevlendirdim Ali Kılıç arkadaşımız Almanya’yı yakından tanıyor. Git şu dosyayı al gel dedim. Gitti dosyayı aldı getirdi. Bende çıktım miting meydanlarında Başbakana dosya, dosya diyordun işte al sana dosya diye gösterdim. Şimdi Başbakan diyor ki, almış eline diyor kırmızı kaplı dosyayı onu gösteriyor diyor. Türkiye’de kırtasiyecilerde öyle kırmızı kaplı dosya çok diyor. Şimdi kırmızı kaplı dosya Türkiye’de çok da, hakkında zimmet ve kalpazanlık iddiasıyla savcıların fezleke tanzim ettiği bir Başbakan dünyanın Türkiye dışında hiçbir yerinde yok. Yani Türkiye’de Başbakan dosyalı, dosyası ortada, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak onları önleyebiliyor. Sonrada çıkıyor diyor ki, kırtasiyede dosya çok, kırmızı kaplı dosya çok. Sen kırtasiyecideki dosyanın rengini, kapanığını bırak da içine bak, içine, içinde neler var o dosyanın!
Tabi bunları ben anlatıyorum. Olay bundan ibarette değil. Türkiye’de son dönemde yaşanan olayları şöyle bir gözden geçirin her alanda yolsuzluk var. Mesela telekom satışı. Yani öyle bir satış oldu ki sevgili Muğlalılar, hatırlıyorsunuz satışın ödenmesi gereken yıllık taksitinden daha fazla yılda telekom kar getiriyor. Alanlar karın bir kısmıyla taksiti ödediler. Satış yapıldıktan sonra bunlar çıktı biliyorsunuz Lübnan’da Hariri ailesine satıldı. Satış yapıldıktan sonra bunlar çıktılar dediler ki, biz sattık bunu ama senin ödeyeceğin KDV’nin %10’unu indirdik dediler. %10 KDV indirimi yapıldı 100 milyonlarca dolar. Yani bu para Hariri ailesinin cebine mi girdi, yoksa Başbakanın uygun gördüğü bir çevreye mi gitti? Nereye gitti bilemem. Yani o %10 devletten çıktı, milletten çıktı. Milletten çıktı bir yere gitti. Ve bunun kararını bunlar aldılar. Yani niye aldınız kardeşim. Bu kıyağı niye yaptınız niye, kime yaptınız bu kıyağı? Bu ortaya çıktımı? Çıkmadı. Şimdi bütün bunlar ortaya çıkacak. Ne zaman ortaya çıkacak? Cumhuriyet Halk Partisi iktidara gelip milletvekili dokunulmazlığını kaldırdığı zaman bütün bunların içyüzü ortaya çıkacak. Şimdi biz bunları anlatıyoruz. Sadece buda değil, Tüpraş’ın %14.75’ini Ofer’e sattılar İsrailli Ofer’e. Bunun kanunsuz olduğu ortada. 750 milyon dolar Türkiye’nin zararı. Bunlar büyük rakamlar, ciddi olaylar. Bunların her birisinde önemli konu var. Yani bunları ben söylüyorum, Başbakan çok kızıyor. Buna kızıyorsan cevap ver. Çık anlat doğrusunu. Deniz Feneri’ni gel anlat. Muğla’ya geldi mi Başbakan? Gelmedi mi? Gelirse Deniz Fenerini bir anlatmasını isteyiverin. Deniz Fenerini bir anlatıversin. Şimdi bunu konuşmamızdan rahatsızsa buna cevabını verir. Bak ben sürü iddia söylüyorum.
Efendim 80 yıl önce nüfus kağıtlarında ekmek karnesi verildi diye mühür varmış. 80 yıl önce valiler Cumhuriyet Halk Partisi il başkanı da oluyormuş. Bunları anlatıyor. Şimdi ya kardeşim oradan başladı, buraya geldi. Ne bedeller ödedik diyor. Sen daha ananın karnında bile değildin bu işler olduğu zaman. O işi yapan insanlar Türkiye’yi demokrasiye taşımak için, Türkiye’yi ekonomik kalkınmaya taşımak için ne gerekiyorsa onu kendileri yaptılar. Türkiye’yi bir demokratik hukuk devleti haline dönüştürdüler. 80 yıl önce valiler Cumhuriyet Halk Partisi il başkanıdır diye sen örnek göstereceğine bugün günümüzde valileri AKP’nin il başkanı gibi kullanıyor olmanın hesabını bir ver. Bak Yüksek Seçim Kurulu çıktı böyle şey olmaz dedi. Seçimin adaleti var, hukuku var, düzeni var, böyle bir şey olamaz dedi. Beni ırgalamaz diyor. Yüksek Seçim Kurulu seni ırgalamıyorsa kim seni ırgalıyor? Sen hukuk dinlemez misin, yasa dinlemez misin? Anayasa dinlemez misin? Sen nesin ne? Ali kıran baş kesen misin sen? Yüksek Seçim Kurulu ırgalamıyor bunu. Yüksek Seçim Kurulu çaresiz kalıyor, savcıya suç duyurusu yapıyor, İçişleri Bakanına suç duyurusu yapıyor. Buda diyor ki ben valimi yedirmem. Sen valiyi yedirmem diyorsun ama işine gelmediği zaman bir ilde üç defa vali değiştiriveriyorsun.
Değerli arkadaşlarım, devlet düzenini allak bullak ettiği ortadadır. Bugün açıkça ifade ettim. Bütün devlet görevlilerine bir kez daha Muğla’dan ifade ediyorum. Herkes aklını başına alsın, iktidarlar gelir geçer. Hiçbir iktidar ebedi değildir. Hele bu iktidarın ebedi olmadığı çok açıktır. İnşallah 29 Mart’ta da gidici olduğunu herkes görecektir. 29 Martta görecektir. Bu iktidar gidicidir. Kimse bu iktidara dayanmasın. Kanuna dayansın kanuna. Hukuka dayansın, devletin düzenine dayansın. Bu iktidara sırtını dayayanlar, Recep Tayyip Erdoğan’a sırtını dayayanlar, AKP’ye sırtını dayayanlar bilsinler ki bu iş böyle gitmez. AKP’yle gelenler günün birinde ASP ile giderler. AKP’yle gelenler Acele Posta Servisiyle giderler.
Şimdi sevgili Muğlalılar, Başbakan bizim haklı ve önemli söylediklerimiz konusunda kişisel suçlama, tartışma, kavga açarak bu konuları örtbas etmek istiyor. Aslında Başbakana daha önce söyledim bir kez daha söylüyorum. Bu konularda rahatsızsa yapması gereken iş; gelip milletin önünde bu konuları derli toplu konuşmaktır. Eğer haklı olduğuna inanıyorsa, benim bu söylediklerime verecek bir cevabı varsa, ya da benim hakkımda söyleyeceği bir iddiası varsa milletin önünde, televizyonda eşit süre tanınarak Türkiye’nin saygın televizyoncuları, gazeteleri önünde bu konuyu konuşalım. Millet onu da dinlesin, beni de dinlesin. Onun benim hakkımda söylediklerini de dinlesin, benim onun hakkında söylediklerimi de dinlesin. Eğer varsa cevabı söylediklerime cevabını versin. Ben onun söylediklerine cevabımı vereyim millette takdir etsin. Millet televizyonda kim doğru söylüyor, kim yanlış söylüyor, kim samimi, kim değil, bunu görür. Ben buna güveniyorum. Gel çıkalım her şeyi orada konuşalım. Ne korkuyorsun, ne kaçıyorsun milletten! Bütün demokrasilerde uygulama bu değil mi? Seçimden önce partiler çıkıp bu konuları konuşmaz mı? Amerika’da konuşmadı mı, Fransa’da konuşmadı mı? Her yerde böyle olur. 2007’de geliyordun şimdi gene gelsene. Gelemiyor. Peki televizyonda milletin önünde konuşmuyorsun ama dilinin altında bir takım laflar var. Bak bende açıkça bir şeyler söylüyorum. O zaman gel sana gene bir çağrı yapayım. Mecliste bütün milletvekillerinin değil sadece iki kişinin Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ikisinin milletvekili dokunulmazlığını kaldırıverelim. Sende milletvekili dokunulmazlığının arkasına saklanma, bende saklanmayım. Birlik de sade vatandaş olarak hukukun karşısına, yargının karşısına, savcının karşısına, kanunun karşısına çıkıverelim. Buna da hayır diyor. Gel televizyonda konuşalım diyoruz hayır diyor. Gel diyoruz dokunulmazlıklarımızı kaldıralım hayır diyor. E ne yapıyorsun? Milleti köşeye sıkıştırarak tartışmaya yapılmadan, gerçekler ortaya çıkarılmadan bu işi bağlamak istiyor. Şu Tunceli’de olanlara bakın sevgili Muğlalılar. Olacak iş midir Allah aşkına? Seçime 3 gün kalmış buzdolabı dağıtıyorlar, çamaşır makinesi dağıtıyorlar, üçlü kanepe dağıtıyorlar. Çekyat dağıtıyorlar. Neymiş? Yoksullukla mücadele ediyorlarmış. Bak, bak, bak. Yoksullukla mücadele programı buzdolabı dağıtıp. Yoksulluk sadece Tunceli’de değil, her yerde var. Her yerde dağıt o zaman. Her yerde dağıt niye Tunceli’de dağıtıyorsun? Tunceli’yi köşeye sıkıştıracak. Tunceli’yi tutacak köşeye sıkıştıracak. Niye Tunceli?
Şimdi seçime daha epey varken hatırlarsınız Başbakan diyordu ki, bu seçime girerken İzmir’i alacağız, Çankaya’yı alacağız. Değil mi? Öyle diyordu. Şimdi seçime yaklaşınca İzmir lafı da unutuldu, Çankaya lafı da unutuldu. Onları bıraktılar artık, havlu attılar. Öyle bir iddia kalmadı. Ama anlaşılıyor yeni bir hedef koymuş, Tunceli hedefi koymuş. Tunceli hedefini niye koydu diye düşünüyorum. Herhalde İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir fırtına gibi estiğini görerek Kemal Kılıçdaroğlu’na ve onun çok sevdiği Kamer Genç’e, çok yakın dostu Kamer Genç’e haddini bildirmek için hedef diye Tunceli’yi seçmiş. Tunceli’yi şöyle ayırıp orada ne gerekirse buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, koltuk takımı ne istiyorsan verelim aman ne olur şu Tunceli’yi bize ver de millete bir ders verelim, millete çıkıp bir konuşalım demek için çırpındığını anlıyoruz. Öyle değil mi?
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle seçim olur mu, böyle demokrasi olur mu, böyle hukuk olur mu? Bunları söylüyorum Başbakan diyor ki, 400 – 500 buzdolabı dağıtmakla seçim adaleti bozulur mu diyor. 400 – 500 buzdolabı dağıtarak seçim adaleti bozulmazmış. Peki kaç adet buzdolabı dağıtarak seçim adaleti bozulur? Kaç olacak, ne zaman bozulacak? Tunceli’de 500 tane buzdolabı, Nazmiye’de 500 tane buzdolabı önemli. Yani önemli olsa ne, olmasa ne? Yanlış, yanlış. Bir zamanlar Turgut Özal hani diyordu ya Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz diye. O anlayışın uzantısı. Şimdi oraya paraysa para, buzdolabıysa buzdolabı, kömürse kömür ne gerekirse yapacağım seçim alacağım diyor idi. Şimdi bununda olmayacağını gördü. Son zamanlarda nereye geldi? Son zamanlarda diyor ki benim başkanımı seçmezseniz hizmet gelmez. Şimdi bu tehdit, şantaj noktasına geldi.
Değerli arkadaşlarım, yani eğer sen kime hizmet vereceksen onun orada seçilmesi gerekiyorsa seçimi kaldıralım sen tayin ediver belediye başkanlarını. Milleti ne yoruyorsun, milleti ne ortaya çıkarıyorsun. Tayin et o zaman. Hani tek parti diyordun, 80 küsur yıl önce diyorsun. Senin bu anlayışını 80 yıl öncekiler bile uygulamadılar. Sen ne yapıyorsun demokraside var mı böyle bir şey? Önce bakanları başladı, şimdi kendisi başladı. Bu neyi gösteriyor buluyor musunuz sevgili Muğlalılar. Bunlar yolun gözüktüğünü, Abbas yolcu, Abbas’ın yolu tuttuğunu gösteriyor. Buna eskiler asarı izmihlal derlerdi. Çöküş belirtileri, çöküş işaretleri. Yani çıkmaza girdin mi başlarsın. Önce çıkar sağlayıp değiştirmeye gayret edersin. O olmazsa tehdit etmeye başlarsın. Şimdi evvelsi günde Aydın’da yeni bir noktaya işin geldiğini gördük.
Sevgili Muğlalılar hatırlıyorsunuz Başbakan bir süre önce IMF ile ilişkiler konusunda diyordu ki IMF milletin ümüğünü sıkacak. IMF milletin ümüğünü sıkmadan sen 13 yaşındaki çocuğun ümüğünü sıkmaya başladın.
Değerli arkadaşlarım, Başbakanlığın otobüsüne, partinin otobüsüne oyuncukları dolduruyor. Bir kente gidince çocuklara oyuncak dağıtıyor. Oyuncak gören çocuklar gelsinler, ilgi göstersinler etrafında bir hareket olsun diye. Buna alışmış. Orada 13 yaşında bir çocuk, babası işini kaybetmiş, aile boynu bükük, perişan. Çocuk diyor ki Allah bu seçimde senin cezanı verecek. Otobüs geçerken. Otobüs geçerken bunu söylüyor. Bu duyuyor, otobüsü durduruyor, hemen korumalar, polis koşuyor çocuğu yaka paça alıyorlar otobüsün yanına getiriyorlar. Otobüsün üstüne çıkıyor çocuk. Bir yandan arkadaki polis onu sıkıştırıp baskı altına alırken öte yanda Başbakan elini çocuğun boynuna sarıyor, hırsla sıkıyor, parmakları, tırnakları orada iz bırakıyor, çocuğun parmak izleri var, tırnak izleri var çocuğun boynunda. Ümüğü sıkılıyor çocuğun. Daha sonra doktor rapor veriyor, fotoğraflar çekiliyor, iş yargıya düşüyor. Şimdi bu manzarayı düşünebilir misiniz değerli arkadaşlarım. Yani bu ne zihniyettir, ne anlayıştır? 13 yaşında bir çocuk babası işsiz kalmış, aile perişan. Sen o çocuğa hak vereceksin. O çocuğu ikna edeceksin. O çocuğa yardımcı olacaksın. Çocuğu tazyik altına almaya, baskı altına almaya, ümüğü sıkmaya başbakan olarak senin ne hakkın var.
Değerli arkadaşlarım, gerçekten utanç verici bir manzara. Bu olabiliyor. Bu duygularla ülke kucaklanır mı? Bu duygularla ülke sahiplenilir mi? Bir süre önce Mersin’e gitti. Mersin’e giderken çiftçinin hali ne olacak diye soran bir çiftçi vardı ya “Ulan ananı da al git” demişti Başbakan o terbiyeli üslubuyla, o nazik üslubuyla. Şimdi gene bu ortaya çıkar diye korktular adamı derhal gözaltına aldılar. Başbakanın geleceği saatte gözaltına aldılar.
Değerli arkadaşlarım, bu bir siyaset anlayışıdır, bu bir kişilik yansımasıdır ki ne demokrasiye uygundur, ne bizim örfümüze, adetimize, kültürümüze, geleneklerimize uygundur. Buna hepimiz büyük üzüntüyle tanık oluyoruz. Bu seçim döneminde insanların karakteri, kimliği, kişiliği böylece çok daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Bütün bunların gereğini seçimde hep beraber yapacağız. Sizlere güveniyoruz. Üzerinizde büyük bir sorumluluk var, büyük bir vebal var. Burada Yeşilbağcılar köyü satıldı diye köylülerimiz bizi uyarıyorlar.
Şimdi Başbakan otobüsünde çocuklara şirin gözükeyim diye oyuncak dağıtıyor. Arkasından çocuğun birisi şikayetini söyleyince ümüğünü sıkıyor. Başbakan seçim otobüsünde çocuklara oyuncak dağıtacağına o çocukların babasına iş versin iş! Yapılması gereken bu. O çocukların oyuncaktan önce işe ihtiyacı var. babalarının işine ihtiyacı var. Önce bunu yapacaksın. Başbakan seçimi meydan toplantısından ibaret zannediyor. Bana da meydana gel, meydana gel diyor. İşte meydana geldim, işte Muğla. Bu da meydan değil mi? Buradaki vatandaş değil mi? Buradaki vatandaşın hukukunda bir eksik var mı? Bu memleketin üstelik bilinçli, ne istediğini bilen, namuslu, dürüst vatansever insanları. Bana diyor ki, sana eskort verelim. Sana eskort verelim eskortla dolaş. Ben eskortla dolaşmam. Benim hiçbir zaman bir eskort talebim olmamıştır. Ben hayatın içindeyim, ben toplumun içindeyim. Sabahleyin giderim kendi alışverişimi sabahın erken saatlerinde tek başıma yanımda koruma bile olmadan kendim yaparım. Benimde, ailemin de himayeye ihtiyacı yok. Biz bu toplumun bir parçasıyız. Bu toplumun içinde yaşıyoruz. Eskorttu, koruma ordusuydu, panzerdi bizim işimiz değil. Bak dün Ankara’da çıktık, halkın içine girdik, Altındağ’da, Mamak’ta, Çankaya’da mahalle mahalle dolaştık, dükkan dükkan dolaştık vatandaşlarla hemhal olduk. İsteyen bize geldi, biz her yere girdik. Başbakan bana boyuna çağrı yapıyor. Bende buradan çağrı yapayım Başbakana gelsin Başbakan bir gün birlikte yanımıza hiçbir koruma, polis, asker, jandarma panzer almadan iki normal insan gibi çıkalım pazara gidelim pazarda filemizi doldurup alışverişi yapıp evimize bir gelelim. Birlikte bir çıkalım pazara. Benim her zaman yaptığım işi oda yapıversin, gelsin birlikte yapalım. Yani sana Allah cezanı versin diyen 13 yaşındaki çocuğu polislerine aldırtıp arabanda onun ümüğünü sıkmak marifet mi? Şöyle çık bir dolaş bakalım git pazaryerine, vatandaşları dinleyelim, pazarcıları dinleyelim, halkı dinleyelim, şöyle bir dolaşalım. Var mısın? Bana eskort tavsiye ediyor. Benim eskorta ihtiyacım yok. Eskortunu sen kendin kullan. Şu mitingde jandarma kuşatması mı var, polis kuşatması mı var? Halkın içindeyiz.
Sevgili Muğlalılar, bu gidiş iyi gidiş değil. Bu demokratik gidiş değil. Bu gidişi inşallah seçimde en güzel biçimde siz değerlendireceksiniz. Buna Türkiye’nin ihtiyacı var. bunu Muğlalılar nasıl en iyi şekilde gerçekleştireceklerini çok iyi bilirler. Bunu en güzel şekilde yapacağınıza inanıyorum. Muğla’da bizim çok güzel bir ekibimiz var. Buraya hizmet vermiş arkadaşlarımız. Bakın bizim belediye başkanlarımız muhalefet döneminin belediye başkanları. Yani Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda değil. AKP iktidarda ve onlar belediyede hizmet ediyorlar. Nasıl hizmet edilir en güzel örneğini veriyorlar. Muğla’da da veriyorlar, İzmir’de de veriyorlar, Çanakkale’de de veriyorlar, Trabzon’da da veriyorlar, her yerde en başarılı şekilde veriyorlar. Tekrar onların tümü bizim adayımızdır. O adaylarla halkın karşısına çıkıyoruz. İnşallah halkımız onları tekrar görevlendirecek. Nasıl hizmet edileceğini onlara en iyi şekilde gösterecekler. Muğla’da belediye başkanımız bu dönemde en güzel hizmetleri verdi. Kanalizasyonun %70’i tamamlandı. Arıtma tesisi tamamlanmak üzere. Muğla gibi bir yerde belediye olarak muhalefet noktasında en güzel hizmetleri yaptı. Diğer arkadaşlarımız aynı şekilde. Onlarla iftihar ediyoruz. Türkiye’nin yüz akı belediyecilik örneklerini vermiş olan arkadaşlar onlar.
Şimdi böyle bir ekiple bu hizmetleri verdik. Üstelik artık bu iktidarın gidiciliği de ortaya çıkmaya başladı. Bu işin böyle gitmeyeceği de görülmeye başlandı. Bunların artık süresi doldu, doluyor, yolu tuttular gidiyor. İnşallah seçeceğiniz belediye başkanları bugün AKP iktidarında göreve başlayacaktır 29 Martta ama Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında devam edeceklerdir. Siz bu gidişi doğru okuyan illerin başında geliyorsunuz. Muğla olarak bu gidişi ta 2002’den beri milim şaşmadan milim. Hiç şaşırmadınız siz. Bunların iç yüzünün ne olduğunu daha o günden gördünüz. Daha herkes anlamazken siz anladınız, hüküm verdiniz ve haklı olduğunuz ortaya çıktı. Muğla’nın haklılığı geride bıraktığımız 7 yıl içinde haklı çıkmıştır. Şimdi herkes Muğla’nın yanına geliyor Muğla’nın yanına. Diğer yerlerde Muğla’ya evet haklısın demeye başlıyorlar. Böyle bir gelişme başlamış. Şimdi Muğla’da biz bu başarıyı gerçekleştiren arkadaşlarımızla bir kez daha yola çıkıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, buradaki belediye başkan adaylarımı Cumhuriyet Halk Partisinin size bir kısmı geçmişte de hizmet vermiş çok değerli arkadaşlarımızı sizlere sunuyorum. Bodrum Belediye Başkan Adayımız Mazlum Ağan. Mazlum Ağan Bodrum’da Bodrum gibi herke
Sevgili Giresunlular, çok değerli kardeşlerim, hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.
Bütün Giresunluları hiçbir siyasi parti ayrımı gözetmeden, AKP’lisiyle, MHP’siyle, CHP’lisiyle, tarafsızıyla hepinizi, bütün Giresunluları sevgilerle, saygılarla selamlıyorum. Hoşgeldiniz.
Nasılsınız, iyi misiniz? Giresun’da işler yolundamı, keyfiniz yerinde mi? Nasıl borçlar ödeniyor mu? Alacağınız, vereceğiniz birbirini tutuyor mu? Masrafınız, kazancınız dengelimi? Gençler iş buluyor mu? Fındık yüzünüzü güldürdü mü? Güldürmedi mi? Yani Giresun’daki üretici, fındık üreticisi, Giresunlu kardeşlerim hayatından memnun değil mi? Çiftçi memnun değil, köylü memnun değil. Peki emekli hayatından memnun mu, gençler iş bulabiliyor mu? Bulamıyor musunuz? Okulu bitiyorsunuz, diplomayı alıyorsunuz ama tayin yok, kadro yok, iş yok. Değil mi? Ne devlet iş veriyor, ne özel sektörde hayat var öylemi? Esnafın durumu nasıl o bari biraz iyi olsaydı. Esnafında mı durumu kötü? Onlarda piyasa daraldı, iş yok mu diyorlar? Yeni yatırımlar var mı Giresun’da? Yeni devlet hizmetleri var mı? Peki borçlarınızı nasıl idare ediyorsunuz? Kredi kartı borçları var mı? Ne yapıyorsunuz? Bir bankaya olan borcu bir başka bankanın kartıyla döndürüyor musunuz? Cambazlık yapıyorsunuz yani. O bandan o bankaya, o bankadan o bankaya öylemi? Döndürüyorsunuz. Döndürürken arada boşa düştüğünüz oluyor mu? Arada patlıyor mu bu oyun, bu düzen böyle giderken bir yerde kırılıyor mu? Bakın geçen sene 2 milyon 500 bin kişininki kırıldı. 2 milyon 500 bin kişinin bu kart döndürme borçları bankadan bankaya aktararak idare etme girişimi 2,5 milyon kişinin başarısızlığa uğradı. Bu ne demektir? 2,5 milyon ailenin ciddi bir sıkıntıya, krize, aile olarak krize girmesi demektir. 5 kişiden hesap edin 12,5 milyon insan ekonomik bunalıma girdi demektir. Bakınız bir rakam daha vereyim size. Kasımdan Kasıma 1 yıl içinde, 2008 Kasım’ında Türkiye’de düzeltilmiş rakamı veriyorum, resmi rakam yalnız. Gerçek bunun çok üstündedir, makyajlanmış resmi rakamdır bu. 1 milyon insan işini kaybetti. 645 bin, 300 binde ayrıca mevsimlik ve iş aramaktan vazgeçtiği halde işsiz olup iş talep eden insan 945 bin. Onu da eklediğiniz zaman 1 milyon civarına 1 yılda işini kaybeden insan sayısı geliyor. Bugün Türkiye’de sanayide 10 makineden 4’ü stop etti, 4’ü çalışmıyor. Halbuki o 4 makineyi kurmak için iş adamı kredi buldu, döviz buldu, borç aldı, sermayesini kullandı o makineleri aldı. O makinelerde şimdi 100’lerce, 1000’lerce insan işçi olarak çalışıyor, teknisyen olarak çalışıyor, usta olarak çalışıyor, mühendis olarak çalışıyor. Onlarda bitti. Kapasite kullanımı %60’a düştü. 4 makine sanayide kapandı. Ona para yatırmış olan işadamı bunalımda. Oradan maaş almak için orada çalışmakta olan işçi ve ailesi bunalımda, işsiz kaldı. Ekonominin çarkları dönmüyor, çarklar tıkanmaya başladı değerli arkadaşlarım.
Bu ağır bir tablodur. Bakın Türkiye’de 500’ün üzerinde işçi çalıştıran 350 tane mensucat fabrikası var, tekstil fabrikası. 500’den fazla işçi çalıştıran asıl büyük fabrikalar. Bunların yarısı kapandı. Yeni rakam geldi. Bugün daha birkaç saat önce açıkladılar resmi rakam Türkiye’de sanayi Şubat ayında da 4’te 1 geriledi. Ocak’ta gerilemişti. Şimdi Şubat’ta da geriledi.
Şimdi bakın, demin verdiğim işsizlik rakamı Kasım sonu itibariyle. Asıl sıkıntının vurduğu Aralık var, Ocak var, Şubat var, Mart var, seçim sonrası var. Bir sıkıntıya doğru gidiyoruz. Çok açık. Devlet yatırım yapmaktan vazgeçmiş. Vatandaşlar, girişimciler, müteşebbisler, özel sektör kendi derdine düşmüş. Doları almış 1 milyon 100 bin liraya, şimdi dolar çıkmış 1 milyon 800 bin liraya. 700 bin lira artmış dolar. Şimdi onun ödeme zamanı gelecek. Onu ödeyecek. Neyle ödeyecek, nasıl ödeyecek, ona kefil olan banka ne durumda? Türkiye çok ciddi bir sıkıntının içinde. Asıl önemli olanı şu sevgili Giresunlular. Bu sıkıntılar yaşanıyor da bu sıkıntılar karşısında hükümetin tutumu, davranışı, olaya bakışı, asıl önemli olan bu. Yani hükümet arkadaşlar ciddi bir tabloyla karşı karşıyayız, tedbirlerimizi alıyoruz, hep beraber el ele vereceğiz, belki biraz sıkıntı çekeceğiz ama şu programı uygulayacağız, bu programı uygulayacağız ve buradan yüzümüzün akıyla çıkacağız diyor mu? Ne diyor? Kriz miriz bize dokunmaz diyor. Kriz bizi vurmadı diyor. Kriz bize teğet geçti diyor. Ne teğet geçmesi, vatandaşlar, çiftçiler söylüyorlar bana. Teğet meğet değil diyor. O dirgen vardır çiftçinin saman kaldırırken kullandığı 5’li dirgen. O 5’li dirgen diyor böğrümüzden girdi sırtımızdan çıktı diyor.
Değerli arkadaşlarım, ekonomik krizin Türkiye’yi çok ciddi şekilde vurduğu çok açık. İşsizlik ciddi bir sorun haline geldi. Niye geldi, ne var bunun arkasında derseniz. Niye Türkiye bir süre önce zenginleşiyoruz, 10 bin dolara çıktı adam başına milli gelir, Türkiye zenginleşti diye anlatırken iktidar nasıl oldu da buraya geldi. Ne oldu o 10 bin dolarlara. Hani Türkiye kurtulmuştu, kalkınmıştı, zenginleşmişti. Türkiye dünyaya örnek olmuştu. Ne oldu? Bugün dünyada işsizliğin en çok arttığı 32 ülke içinde ikinci ülkeyiz. Birinci ülke İzlanda. Hani iflas etti satılığa çıkarıldı İzlanda. İkinci ülke Türkiye değerli arkadaşlarım. Türkiye büyümüyor, küçülüyor. Bugün gelen sanayi rakamı o. Sanayi ekonominin temeli, tarımın halini siz biliyorsunuz. 4’te 1 azalmış sanayi üretimi. Türkiye küçülmeye başlamış. Neye göre? Bir önceki yıla göre.
Değerli arkadaşlarım, peki zenginleşen, büyük yatırım yapan kalkındık, refaha ulaştık denilen Türkiye bu Türkiye mi? O zaman zenginleştikte bu manzara ne? Zenginleştikse bugünkü tablo ne? Bugün işçilerimizin, işten atılan insanların kredi kartı borcunu dondurup da makul takside bağlayıp makul bir sürede ödemesi için bir kanun teklifi veriyor musun? Bak biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak verdik. Dedik ki bu ortamda insanlar aldıkları borçları ödeyemez hale geldi, işinden atıldı, işsiz kaldı. Bunun bir kötü niyeti yok. Dondur şu borçları, makul bir faize bağla, ödenebilir bir faize bağla, taksitlendir 2 yılda, 3 yılda ödemesine izin ver. Bunlarla meşgul değiller. Sanayiyi harekete geçirmek için işçi başına aldığın vergisi ve stopajı düşür. Yani işveren yanında adam çalıştırırken birde sana ayrıca vergi ve stopaj ödemek zorunda kalmasın. Bırak çalıştırıversin yanındaki adamı. O çalışırsa Türkiye ferahlar, evine ekmek gider. Sen birde ayrıca vergi alacağım diye niye üstüne çıkıyorsun bunun? Bugün Türkiye dünyada en yüksek çalışan adam başına onu çalıştırandan ek vergi alan ülke. %50’ye yakın. İngiltere’de böyle değil, Almanya’da böyle değil, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böyle değil. Yunanistan’da böyle değil, Polonya’da böyle değil. Ama Türkiye’de mademki adam çalıştırıyorsun adam çalıştırmanın vergisini de bana ver, çalıştırdığına verdiğin paranın yarısını da ayrıca bana öde diyor. Eksik olsun, senin gelirin üç kuruş azalıversin. Bırak da o insanın geliri artıversin, işçiyi atmak zorunda kalmasın, fabrikanın çarklarını döndüremez hale düşmesin. Hayır. Bu tedbirleri söyledik. Başbakan geçenlerde ben bunları konuşunca ne çare biliyorsan söyle dedi. 7 tane çare söyledim. Bir tane değil, 7 tane çare söyledim. Ne yaptı çıktı? Verdi veriştirdi bana. Söylemedik laf bırakmadı.
Şimdi değerli arkadaşlarım, siyasette belli bir seviyeyi tutturmak lazım. Ama Başbakanın bu tutumu karşısında bende ağzının payını verdim. Neyse şimdi biraz ağzını toplar gibi oldu. Dikkatle izliyorum. Gerekeni gereken zamanda yaparız. Eğer böyle giderse bizden de küçük küçük tartışmalarla, laf dokundurmalarla durumu idare ederiz. Ama ötesine geçerse ağzının payını veririz. Neydi o hatırlıyorsunuz değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi cibilliyetsiz diyor. Cumhuriyet Halk Partisi mezhepsiz diyor, tıynetsiz diyor. Kardeşim bu Cumhuriyet Halk Partisi bu vatanın bağımsızlığını sağlayan parti. Düşmanı Anadolu’dan çıkaran parti. Türkiye’nin bağımsızlığını güvence altına alan parti. Bu devleti kuran parti Cumhuriyet Halk Partisi. Nasıl olurda bir Başbakanın dili varırda Cumhuriyet Halk Partisine o sözleri kullanabilir, aklından geçirebilir, dudağından ifade edebilir. Akla mantığa sığar mı bu? E ne yapacağız bu lafların karşısında susacak mıyız? Verdik ağzının payını.
Değerli arkadaşlarım, şimdi ben bunları söylüyorum Başbakanda meydan meydan dolaşıyor. Ne söylüyor? Yani işsizlikten söz açıyor mu? Rize’ye gitmiş çayı konuşmamış. Buraya gelip fındığı konuşması lazım. İnşallah gelir konuşur. Fındığı bir anlatıverir, fındığı bir dinleriz. Ben konuşacağım birazdan. İnşallah Başbakanda gelir fındığı bir konuşur, işsizliği konuşur, yoksulluğu konuşur. Ödenmeyen banka kredilerini konuşur. Bunları konuşmuyor. Ne yapıyor? Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi, varsa yoksa Deniz Baykal. Deniz Baykal’la yatıyor, Deniz Baykal’la kalkıyor. Kardeşim sen Başbakansın işine bak, işine bak. Her şeyi bırakmış bizimle uğraşıyor. Benimle uğraşıyor yetmiyor İsmet Paşa’yla uğraşıyor. İsmet İnönü döneminde efendim ekmek karneyle dağıtılırmış. Sen İsmet Paşa döneminin ne olduğunu biliyor musun, ikinci dünya savaşını biliyor musun? Türkiye’nin nerelerden nasıl ayakta kaldığını biliyor musun? Farkında değil, konuşuyor işte. İsmet Paşa’ya konuşuyor. Neyse ki İsmet Paşa’ya gelince fren yapıyor. İçinden bir aşamaya daha ileriye gitme hevesi var ama, bir daha geriye gidecek ama oraya gidemiyor. Orada duruyor, İsmet Paşa’da duruyor. Orada dursun. Oraya da el atmasın. Ne söyleyeceği varsa benimle konuşsun, bana söylesin.
Şimdi ben bunları konuşuyorum. Başbakan bize sataşıyor. Bende Türkiye’nin sorununu, derdini anlatıyorum, anlatacağım. Birazdan da anlatacağım. Sadece bu söylediklerim değil yolsuzluklar var. yolsuzlukları da konuşacağız. Bundan rahatsız oluyor Başbakan. Meydanlarda benim aleyhimde konuşma yaparak bana cevap verdiğini zannediyor. Halbuki dünyanın her yerinde olan bellidir. Dünyanın her yerinde usul bellidir. Seçim öncesinde iktidar ve muhalefet liderleri televizyona çıkarlar. Televizyonda da onlara memleketin önde gelen televizyoncuları, gazetecileri soru sorarlar, onlarda birbirlerine soru sorarlar vatandaşta bunları dinler ne cevap veriyor. Vatandaş dinleyince anlar. Kim samimi söylüyor, kim doğru konuşuyor, kim dürüst konuşuyor, kimin kafasında başka hesap var. Bunu vatandaş hemen anlar. Televizyon ekranı saydamdır saydam, şeffaf. Adamın ruhunu görür, içini görür. Çık karşıma gel benim hakkımda ne biliyorsan sen söyle, bende senin hakkında söyleyeyim vatandaşta hükmünü versin. Hayır buraya gelmiyor, vatandaşın karşısına çıkmıyor, gazetecilerin karşısına kendi seçtikleri dışında çıkmıyor. Böyle demokrasi olmaz, böyle siyasi tartışma olmaz. Bak senin hakkında ben bir sürü şey söylüyorum. Senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşuyorsun. Olmuyor. Gel yüz yüze konuşalım. Vatandaşta görsün.
Şimdi bakınız; sen benim karşıma gelmiyorsun diye şimdi ben bu memleketin en önemli konularını bir seçim öncesinde gelmişim Giresun’a, Giresun’da vatandaşıma söylemeyecek miyim? Anlatmayacak mıyım? Bu memlekette yolsuzluk var demeyecek miyim Giresunlular? Yolsuzluk var mı, yok mu? Yolsuzluk var olmaya devam edebilir mi? Yolsuzluk var olacak, biz sesimizi çıkarmayacağız, senin ızdırabın devam edecek, gencimiz iş bulamayacak. Sen fındığının karşılığını alamayacaksın, ekonomi tıkanacak ama yolsuzluktan birileri katlanarak zengin olacak. Siyasette bunun karşısında nazik, terbiyeli ve sukut etmiş bekleyecek. Böyle şey olur mu? Böyle demokrasi olur mu? Elbette çıkacağız söyleyeceğiz.
Şimdi değerli arkadaşlarım, yolsuzluk her ülkede olabilirde bugün Türkiye’de olan yolsuzluk gibisi dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiştir. Türkiye’de cumhuriyet tarihinde görülmemiştir. Yolsuzluk artık Türkiye’de kişisel bir olay olmaktan çıktı, ferdi bir iş olmaktan çıktı. Yani ahlakı bozuk, sütü bozuk birisinin kafasını bozup yanlış yapması olayı değil yolsuzluk. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı, örgütlü, kolektif, dernekleşerek, şirketleşerek, mevzuatı kullanarak, iktidarı kullanarak yapılıyor. Örgütlü yapılıyor, teşkilatlı yapılıyor. Kimin aklına gelir adam dernek kurmuş gitmiş Almanya’ya. Almanya’da diyor ki, yoksulları doyuracağım, yetimlere sahip çıkacağım, yardımcı olacağım. Bana yardım edin diyor. Ramazan mübarek ayda milletin fitresini, zekatını topluyor, yardımlarını topluyor. O yardımları alıyor bir kurye aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyor. O yardımlar Türkiye’de o şirketi, o derneği kuranların şirketleri haline dönüşüyor, şirket kuruyorlar. Televizyon kanalı kuruyorlar sevgili Giresunlular. Evlerinize giriyorlar, sizin evlerinize. AKP satmak için, Tayyip Erdoğan satmak için evlerinize giriyorlar bu şekilde aldıkları paralarla. Almanya bunu görüyor böyle şey olmaz diyor Alman hükümeti, Alman yargısı. Hemen bunlar hakkında dava açıyor, yargılıyor mahkum ediyor. Bize de bir yazı yazıyor. Diyor ki, bakın ben burada yargıladım ama şunlar, şunlar var. Asıl ele başları onlardır. Onları da sen tut biran önce yargıla diye bize yazı yazıyor. Şimdi bekliyoruz. Haftalar geçiyor, aylar geçiyor kıpırdayan yok. Onun üzerine ben çıktım ne oluyor bu dosya dedim. Efendim yazı yazdık Almanya’dan dosyayı bekliyoruz. Almanya’dan dosyayı niye bekliyorsun? Orada bu yolsuzluğu yapanlar bizim vatandaşlarımız. Yolsuzluğa kurban edilenler bizim masum vatandaşlarımız, o parayı Türkiye’ye taşıyan kuryeler bizim vatandaşlarımız. Şimdi devletin en önemli teşkilatlarının başında. RTÜK’ün başında. Efendim bu insanların o getirdikleri parayla kurulan şirketler Türkiye’nin şirketleri. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’nin televizyon kanalı. Sen ne diyorsun? Almanya’ya yazı yazdım dosya gelsin. Almanya’dan yazı gelmese, Almanya’da dosya olmasa sen bir şey yapmayacak mısın? Bu senin suçun değil mi? Senin adaletin yok mu, senin mahkemen yok mu, senin emniyetin polisin yok mu, jandarman yok mu, kanunun yok mu? Bunlara karşı çaren yok mu? Almanya dosya gönderecek bunlarda o dosyaya bakacaklar. 6 ay oldu. Kaplumbağanın sırtına koysalar dosyayı 6 ayda gelirdi Ankara’ya. Onun üzerine biz arkadaşımızdan rica ettik, gönderdik Almanya’ya gitti. O meşhur dosyayı aldı getirdi bende çıktım mitinglerde işte sana dosya dedim, dosyayı koydum önüne.
Şimdi Başbakan diyor ki, kırtasiyelerce de kırmızı kaplı dosya çok diyor. Doğrudur kırtasiyecilerde kırmızı kaplı dosya çok da dosyalı Başbakan dünyanın başka bir ülkesinde yok. Kırtasiye çok da dosyalı Başbakan yok. Hakkında dosya var, savcılar tanzim etmiş, fezlekeyi göndermiş. Zimmetten dava açılsın diyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bakın bu Türkiye’de yaşadığımız yolsuzluklardan birisi. Ama nereye baksanız böyle yolsuzluk var. Mesela bir telekom satılışı var evlere şenlik. Yani telekomu sattık Lübnanlı Hariri ailesine sattık. O da hemen tabi kaymağı yedi başkasına sattı. O da başkasına sattı. Gideceği yere gitti telekom. Türkiye’nin dışında, Türkiye’nin en önemli, en stratejik kuruluşu. Şimdi telekomu sattık. Satın alanlar neyle ödediler telekomu? Telekomun yıllık gelirinin bir kısmıyla taksitini ödeyerek telekoma sahip oldular. Yani ceplerinden para koymalarına gerek kalmadı. Telekomun yıllık geliri öyle taksitlendirdilerki zaten o yıllık geliriyle yıllık taksitini ödedi. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurdular. Arkasından bunu böyle sattılar, böyle avanta bir satış bu çok açık. Bu satışın hemen arkasından satışlardaki KDV’yi %10 düşürdüler. Şimdi 100 milyonlarca dolar bu %10 KDV düşüşünden dolayı birilerinin cebine girdi. Kimdir o birileri? Hariri ailesi mi, yoksa Hariri ailesi birilerini aracı olarak birilerinin adına mı onu aldı. Ne oldu? Kimin aldığını bilmiyorum ama kimin verdiğini biliyorum. Giresunlu sen verdin sen! Türk milleti verdi, 70 milyon verdi o parayı. Bunlar aydınlığa kavuşturuldu mu? Daha kavuşturulmadı. Ne zaman kavuşturulacak? Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geldiği gün bunlar aydınlığa kavuşturulacak. Nereye bakarsanız. TÜPRAŞ’ın %15’ini sattılar 14.76’sını. Kime sattılar? Ofer diye İsrailli birisine. Başbakana soruldu sen tanıyor musun bu Ofer’i? Hayır tanımıyorum dedi. Öğlen yok yok tanıyorum dedi. Mahkeme karar verdi ki o satış tamamen yasalara aykırıdır. 750 milyon dolar Türkiye kaybetmiştir o satıştan. Bunların hepsi dosya, hepsi. Yığınla böyle olay.
Şimdi bunların üzerine yürümemiz gerekmiyor mu? Bu Türkiye’nin bir temel konusu değil mi? Yani bu temel konuyu dile getirmek bizim görevimiz değil mi? Başbakana ekonomik sıkıntıdan bahsediyorum bana çare söyle diyor. Çareyi söylüyorum hakaret ediyor. Bana birde yolsuzluklarla mücadelenin çaresi nedir diye sorsan da o çareyi de sana bir söyleyiversem. Niye sormuyorsun onu? Onu niye sormuyorsun? Onu sormuyor. Ama ben sorsa da, sormasa da çareyi söyleyeyim. Çare milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaktır. Çare budur. Milletvekilinin imtiyazı olmaz. Kanunların üstünde olmaz. Vatandaşın durumu neyse milletvekilinin durumu o olacak. Bir farkı olacak milletvekilinin. Nedir o? Mecliste kürsüye çıktığı zaman suçtur değildir hiç önemli değil. Doğru bildiğini vicdanından ne geliyorsa onu özgürce söyleyecek. Söz hakkı sınırsız, hırsızlık yasak. Dokunulmazlık düzeni bu olacak. Söz ve konuşma hakkı sınırsız, hırsızlık yasak, yolsuzluk yasak, sahtekarlık yasak, evrakta sahtecilik yasak, zimmet yasak, cürüm işlemek üzere teşkilat kurmak yasak, kalpazanlık yasak. Bunlar başbakanların, bakanların dosyasındaki suçlar.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’yi inşallah hem ekonomik sıkıntısından, hem yolsuzluklarından hep beraber kurtaracağız. Bunun için Cumhuriyet Halk Partisi var. Türkiye’nin hukukunu, vatandaşın hukukunu hep beraber savunacağız, sahipleneceğiz.
Şimdi sevgili arkadaşlarım, yeni bir haber dolar 1.81 olmuş, 1.81’i aşmış. Değerli arkadaşlarım, bu böyle gitmez. Türkiye’nin biran önce derlenip toparlanması lazım. Yeni bir başlangıcın Türkiye’ye mutlaka taşınması lazım. Bakın yolsuzluklar böyle gitmez. Ekonomiye sırtını dönmüş bir iktidar, sahipsiz bir ekonomi böyle gitmez. Bir çare bulmak lazım.
Bakın Mart ayının içindeyiz. Bahara giriyoruz. Bahar yeni bir başlangıç dönemidir. Her şeyin yeniden taze bir biçimde, temiz bir biçimde başlayacağı bir dönemdir. Evlerde temizlik yaparsınız bahar temizliği değil mi? Ya ne olur bu bahar temizliğini sadece evlerde yapmayalım. Gelin bu memlekette de bir bahar temizliği yapalım. 29 Mart’tan daha güzel bir gün olur mu? Gelin 29 Martta bütün Türkiye’de bir güzel bahar temizliği yapalım. Hem temizleyelim, hem taze bir başlangıç yapalım. Yeni bir başlangıç yapalım. Sorunların üzerine yeni bir güçle, yeni bir iradeyle hep beraber yürüyelim. Tamam mı?
Şimdi bu fındık işini biraz konuşalım isterseniz. Ne oluyor, fındıktaki durum ne? Dünyanın en güzel fındığını yetiştiriyorsunuz. Giresun tohumu şahane, pırıl pırıl bir fındık. 140 bin ton fındık. Ortalama kabuklu. Ne oldu? Fiskobirliğe ne oldu? Toprak mahsullerine ne oldu? Toprak mahsulleri kendi işini yapamıyor geldi buraya fındık işine sen gir dediler. Yani burada 40 yılın fiskobirliği, deneyimli kuruluşu fiskobirliği atacağım, yerine toprak mahsullerini kuracağım dediler ve yeni bir başlangıç yaptılar. Ne oldu sonucunda? Bakın size rakamları vereyim. 40 yılda fiskobirliğin görev zararı 1 milyar 800 milyon TL. Yani 1.8 katrilyon diyelim 40 yıldaki zararı. 3 yılda toprak mahsulleri ofisinin yol açtığı zarar 3 katrilyon lira. 3 katrilyonun üstünde. Toprak mahsulleri ofisi 3 katrilyonun üzerinde devlete zarar verdi. Fiskobirliğin 40 yıllık zararı 1.8 katrilyon. Bir noktaya daha dikkatinizi çekeyim. Fiskobirliğe zarar denilen şeyler üreticinin cebine girmiştir. Çoğu üreticinin cebine girmiştir. Ama toprak mahsulleri ofisinin zarar diye yazdığı o 3 katrilyon üreticinin cebine girmiş değildir. Başka yerlere gitmiştir. Öyle değil mi Giresunlu? Bu neyin sonucu? Kim çıkardı bu icadı? Toprak mahsulleri ofisi buğdayı alamıyor, mısırı alamıyor, arpayı alamıyor. Her yerde kapanıyor. Sen geleceksin 40 yıllık fiskobirliğin işini ona vereceksin. Arkanda her türlü destek diyeceksin. O destek 3 katrilyon zarara yol açacak 3 yılda. Üstelik o zarar birilerinin cebine gidecek. 40 yılın fiskobirliği vatandaşa fazla verdin, az verdin tartışmasıyla 40 yılda 1.8 katrilyon vermiş olacak.
Değerli arkadaşlarım, doğrumudur bu? Bakın hala 202 trilyon alacağınız var. 2006 yılının don parasından dolayı kanuni alacağınız. Her defasında arkadaşlarım, milletvekili arkadaşlarımız büyük mücadele veririz verin üreticinin bu parasını diye. Her türlü engeli çıkarırlar vermezler. 50 50 aldık seçim öncesi bir 50 trilyon aldık. Öyle değil mi Akif bey 50 trilyon. Şimdi 202 trilyon, 252 trilyondu alacağınız 202 trilyona indi. 202 trilyon oradan alacağınız var. Bunun ödenmesi lazım. Fiskobirliğin belli bir zararı var. Onun ödenmesi lazım. Şimdi bakın bu sene ne oldu? Arkadaşlarımdan aldığım bilgiye dayanarak söylüyorum. Giresun’da bu geride bıraktığımız dönemde fındık iki fiyattan satıldı değil mi? Toprak mahsulleri ofisi bir fiyattan aldı, özel sektör bir başka fiyattan aldı değil mi? Toprak mahsulleri 4-4,5’tan aldı. Özel sektör 2 milyondan aldı. Öyle değil mi? Yani ortalamayı söylüyorum ben. Değişik fiyatlardan olabilir ama elimizdeki resmi rakamlar özel sektörün 2 – 2,5 milyona fındığı ortalama aldığını, buna karşılık toprak mahsulleri ofisinin 4-4,5 milyondan aldığını gösteriyor. Ne olacak? Vatandaş götürüyor toprak mahsulleri ofisine rutubetlidir deniyor, yok bilmem işte kalitesi uygun değil deniliyor vs. bin dereden su getiriliyor. Öyle değil mi? Ve alınmıyor. Ama birileri aynı fındığı götürüp satabiliyor değil mi? Aynı fındığı. Vatandaşın götürdüğü ve toprak mahsulleri ofisinin reddettiği fındığı, fındığı yaş deyip reddettiği, fındığı çürük, fındığın randımanı yok diye reddettiği, çuvalı kötü diye reddettiği, kurumamış diye, şöyle böyle diye reddettiği fındığı götürüyor tüccara veriyor 2 – 2,5 milyona. Sonra onlar toplanıyor tekrar toprak mahsulleri ofisine dönüyor mu?
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu ne biçim Ali Cengiz oyunu. Bu ne biçim iş? Giresunlu bunu görüyor değil mi? Bunun farkında değil mi? Geçen seçimde de öyle diyordunuz Giresunlular. Yani gene buradaydık. Size bunları o zamanda anlattım. Gene öyle dediniz sonra gördük. Yapmayın artık şunu canım, yapmayın. Yani Türkiye’deki bütün yanlışlıkların özü budur. Biliyorsun, görüyorsun, bedelini de ödüyorsun. Ama ne oluyor bilemiyorum son anda bir bakıyoruz her şey altüst olmuş. Yani buralardan araba geçirtmediniz.
Şimdi bu işin içinde bir iş var. Bakın Tunceli’de olanlara ne diyorsunuz? Tunceli’de vali, başbakan destek veriyor, talimat veriyor. Vali buzdolabı dağıtıyor, divan dağıtıyor, üçlü divan. Çekyat, koltuk dağıtıyor. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi dağıtıyor. Şimdi elinizi vicdanınıza koyunuz. Bu ne adına yapılıyor? Yani yoksulluk var, işsizlik var, açlık var, açlığa karşı, yoksulluğa karşı mücadele ediyoruz diye mi bu buzdolapları, bu çekyatlar, bu kanepeler dağıtılıyor olabilir. Böyle bir şey düşünülebilir mi? Bunun bir mantığı var mı? Bunun vicdana sığan, akla sığan, alana yararı olacak bir tarafı var mı? Ne var bunun altında? Yani bunu dağıtıyorsun, bunu dağıtınca Yüksek Seçim Kurulu devletin bu konulardaki en yüksek teşkilatı çıkıyor diyor ki olmaz böyle şey, seçime gidiyoruz. Seçimin tarafsız olması lazım, adil olması lazım, devlet seçim öncesinde böyle dağıtımlar yapamaz diyor. Başbakan beni ırgalamaz bu diyor. Valimin arkasındayım diyor. Ve valiye devam et diyor. Valide devam ediyor. Şimdi böyle bir demokrasi olabilir mi, böyle bir hukuk devleti olabilir mi? Bunun doğru, uygun, yararlı, vatandaşa hizmet anlamına geldiği düşünülebilir mi? Tunceli’ye gidiyor bu yardım. Niye Tunceli’ye gidiyor? Giresun’da da var aynı durumda aynı durumda insan. Burada da dağıtsana buzdolabını, çamaşır makinesini. Buraya niye dağıtmıyorsun da oraya götürüyorsun?
Şimdi bir küçük hatırlatma yapayım size. Başbakan seçime giderken hatırlayın diyordu ki, bu seçime giderken İzmir’i istiyorum, Çankaya’yı istiyorum diyordu değil mi? Şimdi artık İzmir’i, Çankaya’yı unuttu. Hiç orada bir bekleyişi kalmadı. Ama anlaşılıyor kafasında yeni bir hedef koymuş. Milleti şaşırtacak Tunceli’yi alacağım diyor. Tunceli niye, nereden çıktı Tunceli? İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu çıktı bir fırtına gibi esiyor İstanbul’da. Kemal Kılıçdaroğlu korkulu rüyası. Başbakanın korkulu rüyası. Birde zaten Kamer Genç biliyorsunuz. Birde Kamer Genç var. O da Başbakanın yakın dostu. Şunlara bir ders vereyim dedi galiba. Devlet kesesinden şimdi buzdolabı dağıtarak, kanepe dağıtarak orada seçim almaya çalışıyor. Bunu yaparken hukuk çiğneniyor, kanun çiğneniyor. Yüksek Seçim Kurulu gibi saygın bir kurum etkisiz, işlevsiz, söylediği sözün hiçbir değeri yok, hiçbir anlamı yok bir kuruluş haline geliyor. Yüksek Seçim Kurulu çaresizlik içinde. Savcıları ve İçişleri Bakanını göreve çağırıyor. Ama Başbakan çıkıyor ben diyor Valimi Deniz Baykal’a yedirmem.
Değerli arkadaşlarım, başka yerlerde söyledim burada da söyleyeyim. Benim vali yemek gibi bir alışkanlığım yok. Yani bir şey yemek gerekse Giresun fındığı dururken bana ne validen. Büyük tepki aldı. Yani hukuk kalmamış, demokrasi kalmamış. Derebeylik mi Türkiye? Ben dinlemem yaparım. Sen kimsin ya Ali Kıran baş kesen misin sen? Sen kimsin? Hukuk varsa onun gereği yapılır. Yapsana.
Şimdi dünde çıkmış Mersin’de. Orada da ilginç bir şey var. Mersin’e gidecek Başbakan daha önce bu çiftçinin hali ne olacak diye soran bir çiftçi vardı ya ona ulan ananı da al git demişti ya Başbakan o nezih üslubuyla, o güzel üslubuyla öyle demişti ya. O terbiyeli üslubuyla öyle demişti ya. Şimdi o adam gene çiftçinin halini sorar diye korkmuşlar, 3 gün evinin kapısında polis bekletmişler. Başbakan oraya geleceği zamanda gözaltına almışlar çiftçiyi.
Şimdi böyle demokrasi olur mu, böyle hukuk olur mu, böyle düzen olur mu? Başbakan bu manzara karşısında dün işte Mersin’e gitmiş Mersin’de diyor ki, 400 – 500 buzdolabı dağıtıldı diye seçim etkilenir miymiş diyor. Seçimin etkilenmesi için kaç adet buzdolabı dağıtılması lazım? 400 – 500 buzdolabı dağıtmakla seçim etkilenmezmiş. Kaç tane acaba dağıtılırsa etkilenir? Ya Tunceli’de dağıtıyorsun, Nazimiye’de dağıtıyorsun. Yani etkilenmez olur mu? E canım bir Tunceli etkileniversin. Hani aklıma rahmetli Turgut Özal’ın anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz lafı vardı ya, bütün yanlışlıklarda oradan çıkmaya başlamıştı ya, ipin ucu oralarda kaçmıştı ya hatırlıyorsunuz. Şimdi diyor ki, 400 – 500 buzdolabı dağıtmakla bir şey olmaz. Kaç tane dağıtırsan bir şey olur. Yani Tunceli’de seçim adaletsizliği olursa canım o Tunceli’ye kalır. Ne olacak? Yani herkesin kanunsuzluk yapma konusunda kotası mı var? Hukuksuzluk yapma konusunda kotası mı var? Yani sen Başbakan olarak kanunsuzluk, hukuksuzluk yapacaksın bir şey olmaz diyeceksin. E ne olacak vatandaşa da bir kişiyi öldürme hakkı var, kotası var, bir kişi soyma hakkı var, bir bankayı soyma hakkı var. Bunumu tanıyacaksın? Bu gidiş nereye? Önce sen örnek olacaksın sen!!! Valimi yedirmem diyor. Aslında valiyi maliyi düşündüğü yok kendisini düşünüyor. Kendisini korumaya çalışıyor. Çünkü biliyor ki, asıl bu işin sorumlusu kendisidir, hesabın sorulacağı insanda bizzat kendisidir.
Değerli arkadaşlarım, bu olay vesilesiyle söylüyorum. Giresun’da da söylemek istiyorum. Herkes aklını başına alsın. Bütün devlet yetkilileri, bütün devlet görevlileri. Siyaset sürekli değişir. Bugünkü tablo yarını tutmaz. Milletin ne yapacağı belli olmaz. Keser döner, sap döner, devir hesap döner. Kimse unutmasın. Valilere söylüyorum sakın unutmasınlar. AKP’yle gelen APS’yle gider. AKP ile gelen Acele Posta Servisiyle gider. Bu dünya kimseye kalmamıştır. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştır. Bu dünya Tayyip Erdoğan’a da kalmaz, sana da kalmaz. Herkes hesabını ona göre yapsın.
Sevgili Giresunlular, yani kimseye kalmak diyoruz. Saltanat diyoruz. Geçenlerde Başbakana son Osmanlı padişahı diye pankart açtılar. Değerli arkadaşlarım, o pankartı açanlar dikkatli olsunlar son Osmanlı padişahı İngiliz savaş gemisine binerek kaçıp Türkiye’yi terk etmiş insandır. Yani şimdi sen Başbakana son Osmanlı padişahı dersen insanın aklına başka şeyler gelir. Hepimizin hatırladığı son Osmanlı padişahından İngiliz kurvazierine binip Türkiye’den kaçıp gitmiş olmasıdır. O nedenle yani saltanat deyin, hanedanlık deyin bunlar yakışıyor. Bunlar uygun. Ama son padişah dersen o tam olmuyor. Yani daha uygun bir şey bulsunlar. Saltanat uygun, hanedanda uygun. Yani hanedan biliyorsunuz ailenin, çoluk çocuğun, eşin dostun sözünün geçmesi, etkili olması, ülkeyi yönetmesi değil mi? Hanedan söylenebilir. Ankara’ya Başbakana bakarak da söylenebilir. Bana verilen bilgiye göre Giresun’a bakarak da söylenebilir. Öylemi? Giresun’da da var mı bir hanedan? Tamam.
Şimdi hanedan konuşalım, saltanat konuşalım. Başbakan adam atmaktan söz ediyor Ali Dibo bu partiye hakim oldu, yolsuzluklar yapılıyor diye somut dosyasıyla, belgesiyle ortaya koyan milletvekilini yolsuzlukları ifşa etti diye partiden atan adam bizzat Başbakandır. Bütün Türkiye’nin gözünün önünde Hatay milletvekilini bu konuları dile getirdiği için partiden atan insandır. Yani Başbakanın eline fırsat geçse, imkan bulsa her şeyi yapmayı göze aldığını biliyoruz. Ama neyse ki Türkiye’de hala bir hukuk devleti, yarım yamalak da olsa bir demokrasi anlayışı ve milletimizin de bütün bunların üzerinde olayları sorumlulukla izleyen sabırlı duruşu var. Aman milletimiz bu dikkatini eksik etmesin. Her işin başı sizin elinizdedir. Türkiye’ye sahip çıkacak olan sizlersiniz. Hep beraber Türkiye’mize sahip çıkacağız. Türkiye’yi onun bunun kapıp götürmesine kesinlikle izin vermeyeceğiz.
Sevgili Giresunlular bunu birlikte başarmak durumundayız. Sevgili kardeşlerim, bugün sizinle bir tatlı sohbet yaptık. Eksik olmayın bu yağışlı havada, yağıyor yağmıyor manzarası içinde eksik olmayın ilginize çok teşekkür ediyorum, sağolunuz. Başbakan biran önce Türkiye’deki ekonomik krizi kavrasın, onun önemini görsün. İşi seçim öncesinde bir seçim olayı gibi görmekten vazgeçsin. Bakın mitinglere giderken yolda, otobüste oyuncakları dolduruyor çocuklara oyuncak dağıtıyor. Çocuklara oyuncak dağıtacağına babalarına iş ver, iş. İş ver babalarına. O oyuncağı babası alır. Bırak babası alabilsin o oyuncağı çocuğa. Sen babasını çocuğuna oyuncak alabilir hale getir. Senin işin o. Senin işin sadaka vermek değil, iş vermek iş. Ekmek kapısı açmak senin işin.
Sevgili Giresunlular, yapılması gereken iş biran önce olayın ciddiyetini kavramak, gereğini yerine getirmektir. Onun için ekonomiye sahip çıkmak lazımdır. Üreticiye sahip çıkmak lazımdır. Türkiye’nin üzerindeki yükleri biran önce kaldırmak lazımdır. Borçları azaltmak lazımdır, üretimi arttırmak lazımdır, çiftçiye sahip çıkmak lazımdır, yatırımları desteklemek lazımdır. Yapılması gereken iş budur. Yoksa milletin oyunu alacağım diye cambazlık yapmak, Ali’nin külahını Veli’ye, Veli’nin külahını Ali’ye bindirerek durumu idare etmeye çalışmak göz boyamak değil. Bakınız bu çekilen acılardan dolayı her gün hepimizi acılara gark eden haberler izliyoruz. Her gün böyle olaylar. Daha kısa bir süre önce bir çocuğumuz okulu, öğretmeni demiş ki, 2 milyon lira getir yavrum temizlik kolu, temizlik parası 2 milyon. Çocuk gitmiş babasına söylemiş. Babası kim bilir hangi acıyı, hangi ızdırabı yaşayarak maalesef param yok çocuğum demiş. Ceplerini açmış göstermiş. Çocuk dönmüş param yok diyor babam diye öğretmene. Öğretmende çocuğun koluna temizlik parası diye TEM PAR yazmış. Çocuğu damgalayarak, koluna yazarak evine göndermiş.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bir memlekette babalar işsiz kalacak, işsiz kalan babaların çocukları okulda istenen paraları ödeyemeyecek. Bu acının o çocuğun yüreğinde hangi ızdırapları yarattığını, hangi çöküntülere yol açtığını, geleceğini nasıl etkilediğini düşünmek bile istemiyorum. Bir yandan bu manzaralar. Öbür tarafta Başbakan oyuncak dağıtacak. Devletin parasıyla oyuncak dağıtacak. Sen oyuncak dağıtacağına o çocukların okullarına ailesinden temizlik parası istemeyi gereksiz bırakacak desteği ver, yardımı ver, okuluna sahip çık. Arabasında intihar eden insanlar, çıldırıp soyunup ortalığa çıkan insanlar.
Değerli arkadaşlarım, bu manzaralar iyi manzaralar değil. Bunun altında ne var biliyor musunuz? Bunun altında bu gidişin iyi olmadığını bildiği halde şu nedenle, bu nedenle deyip oy verenler var. Bunu yapmayalım. Ne olur yapmayalım. Gidiş iyi değil sevgili Giresunlular. Yani fındığın durumunu bana siz anlatıyorsunuz, ben size anlatıyorum. Bunun gereğini yapalım. Bunun gereğini millet yapmazsa milletin hatasını siyasetçi kapatamaz. Hepimizin görevi var, hepimizin sorumluluğu var. siyasetçinin de sorumluluğu var, muhalefetteki siyasetçinin de var, iktidardaki siyasetçinin de var, milletin kendisinin de sorumluluğu var. inşallah bu seçimde gerekeni yapacağız. Öylemi? Giresun’da bu konuda bir kararlılığın olduğunu biliyorum, duyuyorum. Bugünde gördüm eksik olmayın. İnşallah ne olur Giresunlular, bu defa işi sağlam tutalım.
Bakın şimdi izin verirseniz ben size Giresun’daki belediye başkan adaylarımızı tanıtmak istiyorum. Önce Bulancak Belediye Başkan Adayımız Fatma Cevahir Karaibrahim Canik. Tirebolu Belediye Başkan Adayımız Burhan Takır. Görele Belediye Başkan Adayımız Selahattin Karaahmetoğlu. Dereli Belediye Başkan Adayımız Muzaffer Karakayalı. Güce Belediye Başkan Adayımız Osman Karabatak. Espiye Belediye Başkan Adayımız Adnan Şahan. Keşap Belediye Başkan Adayımız Ahmet Külekçi. Eynesil Belediye Başkan Adayımız Mustafa Yaşar Kelleci. Şebinkarahisar Belediye Başkan Adayımız İsmail Şenyuva. Piraziz Belediye Başkan Adayımız Hüseyin Görgülü. Yağlıdere Belediye Başkan Adayımız Mehmet Kılınç. Doğankent Belediye Başkan Adayımız Hamza Alim. Çamoluk Belediye Başkan Adayımız Mustafa Tatar. Nasıl çok güzel bir kadro değil mi? Pırıl pırıl. Hepsi Giresun’un evlatları, Giresun’un dertlerini bilen, o dertlerin içinde yaşamış, dürüst, ahlaklı, halkını, milletini seven başarılı olacak insanlar. Ne güzel. Kadınıyla, erkeğiyle hep bir arada. Gerçekten muhteşem bir kadro. Kendilerini yürekten kutluyorum, sizlere hayırlı olmasını diliyorum.
Takım çok güzel değil mi? Memnun musunuz adaylarımızdan? Peki bu takıma bir kaptan lazım ama değil mi? Bir takım kaptanı lazım. Var mı öyle bir takım kaptanı? Var mı? Kerim Aksu.
Sevgili Giresunlular, bugün Kerim beyin doğum günüymüş. 30’lu yaşlarını bitirmek üzere. Tam belediye başkanlığı yapacak çağa geldi yani. Enerjisiyle, birikimiyle, o sıcaklığı ile, halkla kaynaşmasıyla, yetenekleriyle, geçmişteki tecrübesiyle Giresun’a en büyük hizmetleri verecek noktada. Parlak bir geleceği de var. Kendisini sahipleneceğinize inanıyorum. Ve sizlerden Giresunlular, Kerim Aksu’yu vermenizi bana, Cumhuriyet Halk Partisine, Türkiye’ye, Giresun’a vermenizi istiyorum. İnşallah Kerim Aksu’yu Belediye Başkanı olarak burada göreceğiz hep beraber. Güzel hizmetlerine katılacağız. Nasıl Trabzon’da bir Volkan Canalioğlu var. İşte o da burada. Volkan sende gel. Şapkanla gel şapkanla. Nasıl Trabzon’da Volkan böyle seçim üstüne inşallah seçim kazanacak. Bütün Trabzonlunun gönlüne girdi. Şimdi Giresun’da da böyle bir insana ihtiyaç var. Kapısı açık, gönlü açık bir anlayışa ihtiyaç var değil mi? Güler yüzlü, tatlı dilli bir anlayışa. Böyle halka eskortsuz gidecek, güvenlik ordusuyla kuşatılmadan halkla içli dışlı olabilecek değil mi? Olacak mısın? İnşallah güveniyoruz. Hayırlı olsun, başarılar diliyoruz.
Sevgili Burdurlular, çok sevgili hemşehrilerim, sevgili kardeşlerim, Burdur’da sizlerle bir arada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Hepinize hoşgeldiniz diyorum.
Burdur’da bu güzel toplantıda, Çivril’i de selam, eksik olmayın. Hepinize, ilginize, desteğinize, güzel sözlerinize, hepsinden önemlisi buradaki varlığınıza yürekten teşekkür ediyorum, sağolun. Şimdi o pankartları artık indirelim mi? Kapatılan belediyeler dolayısıyla o pankartı açan Kozağaç belde örgütümüze yürekten teşekkür ediyorum. Eksik olmayın, görevimizi yaptık. Hepsini biliyorum, merak etmeyin sağolun. Kozluca’ya da teşekkür ederim, sağolun. Onu da gördüm çok teşekkür ederim. “Cennet toprakları satılan Türkiye. Uyan Türkiye kurtulmaya bak” demiş 83 yaşında bu yazıyı yazan dede bütün Türkiye’yi uyarıyor. Sağolsun teşekkür ederiz.
Sevgili Burdurlular, çok değerli kardeşlerim, nasılsınız iyi misiniz? İşleriniz yolundamı, keyfiniz yerinde mi? Değil yani öylemi? İşler yolunda değil mi, keyfiniz yerinde değil mi? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, gideriniz birbirini tutuyor mu? Yani açığa çalışıyorsunuz öylemi? Borçlar ödeniyor mu? Ne yapıyorsunuz? Kredi kartlarını bir bankadan alıp öbür bankaya döndüre döndüre idare ediyoruz diyorsun. Patlayıncaya kadar. Arada patlıyor değil mi? Yani şöyle bir bakıyorum Burdur bizim bu bölgemizin çalışkan insanlarının, dürüst insanlarının, üretici insanlarının yaşadığı bir yer. Çiftçi kardeşlerimi görüyorum. Çok değişik yerlerden gelmiş, Burdur’un Yeşilova’sından gelmiş, Çavdır’ından gelmiş çiftçi kardeşlerimi görüyorum. İşçi arkadaşlarımı görüyorum. Esnaf aranızda, emekliler var, gençler var, kadınlar var. Hep beraberiz, hep bir aradayız. Şimdi kimin işi iyi değil, çiftçinin işimi iyi değil? Çiftçinin işi iyi değil mi? İşçinin iş nasıl? İşçinin işi iyimi? Gençler iş bulabiliyor mu? Bulamıyor. Emeklilerin yüzü gülüyor mu? Emeklilerinde işi yolunda değil. Ev kadınları mutfağı idare edebiliyor mu? Harcamayla gelir birbirini tutmuyor mu? Bağ-kurluların yüzü gülmüyor mu? SSK’lıların gülmüyor mu? Niye böyle değerli kardeşlerim. Hani iktidardakileri dinlerseniz Türkiye kalkınmış, almış vermiş. Büyük bir zenginlik patlaması yaşıyor Türkiye. Milli gelir katlanarak artmış, Türkiye çok zenginleşmiş, refah yükselmiş, ekonomi yoluna girmiş, borçlar ödenmiş. Doğru değil mi bunlar? E öyle söylüyorlar. Duyuyorsunuz değil mi? Güzel masallar anlatıyorlar. Ama gerçek o değil diyorsunuz öylemi?
Şimdi daha bir yakından bakalım. Yani çiftçinin durumu gerçekten her şey bir yana çiftçinin durumu hiç tartışma götürmez ki bu iktidar döneminde zaten iyi değildi, şimdi beter oldu. Öyle değil mi? Yani burada pancar eker Burdur’da bizim hemşehrilerimiz. Ne oldu pancar işi? Bitti. Bucak’ta tütün eker. Ne oldu tütün işi? Virjinya tütünü? Bitti yasaklandı tütünde yok. Pancar işi battı değil mi? Buğday ekenlerin yüzü güldü mü? Buğdayı 85’e veriyorlardı şimdi 55’e düştü değil mi? İlaç ne oldu, gübre ne oldu, mazot ne oldu? Onlar katlanarak arttı ama çiftçinin ürettiği ürün bırakınız kazancı masrafı dahi karşılayamaz hale geldi. Öyle değil mi? Borçlar ödenemez hale geldi ilk kez çiftçinin kapısına icra memurları dayanmaya başladı. Haciz uygulaması yapılmaya başlandı. Milletvekili arkadaşlarımız Ramazan Kerim Özkan, Ardahan Milletvekilimiz Ensar Öğüt daha yeni ya ayıp oluyor, çiftçiyi perişan ettiniz, bu halde haciz memuru göndermek yakışık almıyor. Şunları bir donduralım, bir nefes aldıralım diye bir kanun teklifi verdi. Bir süre önce görüşüldü ve reddedildi. AKP reddetti.
Değerli arkadaşlarım, çiftçinin durumu bu. Sizin şeker fabrikasının durumu nasıl? Ne oluyor şeker fabrikasını satmaya çalışıyorlar değil mi? Özelleştirmeye çalışıyorlar. Özelleştirmeye çalıştıkları bu fabrika eğer özelleştirse artık Burdur için orası da bir umut kapısı olmaktan büyük ölçüde çıkacak. Öyle değil mi? Peki besicilik yapan Burdurlu çiftçilerimizin durumu nasıl? Yani sütün durumu nasıl, etin durumu nasıl? Hayvancılık ne durumda? 65 kuruşa satılan süt şimdi 48 kuruşa düştü. Örgütsüz olan yerlerde daha da düşük. 38 kuruşa değil mi? Buna karşılık yem iki katın üstüne çıktı. Her türlü masraf arttı. Yani kim bunlara sahip çıkacak?
-Biz!!!
İnşallah, onu anlatmaya çalışıyoruz herkese, durumu görelim diyoruz.
Bakınız Türkiye’de bu iktidarın izlediği politika çiftçiye yönelik devletin desteklerini çekti aldı. Çiftçiden desteği çekti. Şimdi bu çiftçinin topraklarına karşılık gelir desteği vardı, gelir desteği de seneye artık tümüyle kalkıyor. O gelir desteği de verilmeyecek. Ayrıca çiftçiye verilen destekler indirildi, indirildi. 4 kuruş bir prim vardı, bir destek vardı sütte onu bile çok gördüler. 3.6 kuruşa indirdiler. Yani dünyanın her yerinde bunun çok daha fazlası veriliyor. Türkiye’de arttırmak lazım. Ama bunların çiftçinin yüzünü gördüğü yok, çiftçinin derdine sahip çıktığı yok. Gerçek ortadadır, göz göre göre çiftçi AKP’nin 7 yıllık iktidarı döneminde perişan edilmiştir. İzlenen politikayla perişan edilmiştir.
Şimdi boş sözün anlamı yok. Yapılması gereken iş çok açık. Türkiye’nin ortak zenginliğini, GSMH’sının %1’ini bile çiftçiye destek olarak bunlar vermiyor. %1’i dahi değil, 0.75.
Şimdi ben bakın Burdur’da huzurunuzda söz veriyorum bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çiftçiye verilen destek tümü hayvancılığa, süte, ete dahil olmak üzere bütün tarımdan geçimini sağlayan insanlara verilen destek bizim milli gelirimizin içinde bugünkü düzeyin üç katına çıkarılacaktır. 0.75 destek veriyor bunlar. Biz %2’sinin üzerine bunu çıkaracağız. Bu bizim hedefimiz. Eğer bunu koyarsak ona göre neyi desteklememiz gerekiyorsa onu destekleriz. Sütse süt, hayvancılıksa hayvancılık. Pamuksa pamuk, buğdaysa buğday, anasonsa anason, tütünse tütün, neyse o. Devletin yararı, Türkiye’nin menfaati neyi gerektiriyorsa oturup hesabını yapacağız ve ona göre o desteği bugünkünün 3 katı desteği oraya yönelteceğiz. Çiftçiye verilecek olan mazottan özel tüketim vergisi alınmayacaktır, ucuz mazot çiftçiye kullandırılacaktır bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında. Gübreden alınan KDV %1’e indirilecektir. KDV tümüyle kalkmayacaktır. Çünkü kontrol açısından buna ihtiyaç vardır. Ama %1’e indirelecektir. Bunlar bizim politikamız. Biz bunların hesabını, kitabını yaparak açıkça ilan ettik, ortaya koyduk. Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında yapacağımız ilk işlerin başında çiftçiye sahip çıkmak geliyor. Niye çiftçiye sahip çıkmak istiyoruz? Ekonomik kalkınma tabanda sağlamsa, kalkınmanın temeli sağlamsa Türkiye’deki kalkınma binası o kadar yüksek olabilir. Önce taban, önce temel, önce işin özü, toprağı sağlam tutacak.
Değerli arkadaşlarım, dünyanın bütün kalkınmış ekonomilerinde toprağa, çiftçiye sahip çıkmak esastır. Avrupa’da sahip çıkıyor, Amerika’da sahip çıkıyor, Japonya’da sahip çıkıyor. Sahip çıkmayan yok. Bir biz sahip çıkmıyoruz. Bir bizimkiler kalkınmayı çiftçinin dışındı, tarımın dışında mümkün zannediyor. Gökdelen dikerek, otoyol yaparak kalkındık zannediyor. Eğer çiftçinin boynu bükükse, eğer topraktan sen üretim alamıyorsan, vatandaşın yoksullaşmaya başlamışsa o diktiğin gökdelenlerin kimsenin refahına hizmet etmesi mümkün değildir.
Değerli arkadaşlarım, önce bu temel felsefe. Bunu oturtmak lazım. Çiftçinin durumu bu. Çiftçinin durumu bu olunca, esnafın durumu iyi olur mu? Esnafın işi yolundamı? Esnaf vergisini ödeyebiliyor mu, stopajını ödeyebiliyor mu? Yanındaki çocuğa harçlığını verebiliyor mu? Kendisi gidip bir kahveye oturup eşini dostunu çağırıp çay kahve ikram edebiliyor mu?
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de çiftçinin de boynu bükük, esnafında boynu bükük. Emekli hiç sorma zaten. Emekli unutulmuş, yok sayılmış. Hayatının son döneminde çoluğu çocuğuyla onların yanında, onlara 3-5 kuruş yardımcı olarak huzur içinde yaşaması gereken insan eline verilen parayla ne yazık ki kendisini maalesef çoluğun çocuğun yanında bir sığıntı gibi hissetmek durumunda kalıyor. Onları ayakları üstünde bir müstakil yaşam imkanını maalesef sağlayamadık. Büyük üzüntü verici bir tablo. Emeklide defterden silinmiştir. Gençlere iş bulunabiliyor mu gençlere? Niye? Yatırım yapılmıyor. Niye yatırım yapılmıyor? Çünkü ithalat kapıları açıldı. Dışarıdan hazır getiriyoruz. Dışarıdan hazır gelince içerde üretmeye gerek yok. İçerdeki fabrikayı kapatıyoruz çiftçiye diyoruz ki sen üretme. Hangi çiftçiye diyoruz? Tütün üreticisi çiftçiye dahi diyoruz. Amerika’dan tütün getirtiyoruz, Bucak’taki Virjinya tütünü üretenleri susturuyoruz, kapatıyoruz. Yunanistan’dan pamuk ithal ediyoruz. Bizim Serik’teki pamuk üreticisine sen pamuk üretme diyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bunun sonu ne? Bunun sonu borç, borç bunun sonu. Bunun sonu ekonomik çöküntü. Kasım kasım kasılıyorlardı ne oldu bunlar? Ne oldu bütçe, ne oldu ekonomi? Fabrikalar kapanıyor fabrikalar. Fabrika kapatılarak halkın refahı arttırılır mı? Kalkınma fabrika kapatılarak olur mu? Sen var olan fabrikaların yanına yeni fabrikalar yapması gereken bir iktidarsın. Türkiye kalkınacak. Bizim daha çok fabrikaya, daha çok tesise ihtiyacımız var. Ne oldu bunlar yaptılar mı? Eldekini avuçtakini sattılar, daha önce yapmış olan insanlara bir şükran ifadesini, bir takdir ifadesini, Allah razı olsun onlar yaptılar demeyi çok gördüler, ama ucuzdur, pahalıdır demeden sattılar. Şimdi milletin kendisinin açtığı fabrikaları da çalıştıramıyorlar. Onlarda kapanmaya başladı. Böyle ekonomi olur mu?
Değerli arkadaşlarım, bütün dünyada başbakanlar, hükümetler aman ne yapacağız diye tedbir arıyor, bir araya geliyor çareler, politikalar oluşturuyorlar. Şimdi Türkiye’de uzun süreden beri kıyamet kopuyor. Biz ısrarla bu gidiş iyi gidiş değil tedbir alın buna dedik. Derhal hazırlık yapın, biz katkı verelim dedik. Bilen insanları çağırın dedik. Örgütlü toplum kesimlerine sorun dedik. Hiçbirisinden sadre şifa olacak bir şey talep etmediler. Sahipsiz ekonomi serbest düşüşte. İşçi uyarıyor, işveren uyarıyor, sanayici uyarıyor, muhalefet olarak biz uyarıyoruz ama hiçbir şeye ihtiyaç yok diyor. Seyrediyor. Neyi seyrediyor? Kapanan fabrikaları seyrediyor, işsiz kalan insanları seyrediyor, tarımdaki sıkıntıyı seyrediyor, yükselen doları seyrediyor, artan, ödenemez hale gelen borçları seyrediyor.
Değerli arkadaşlarım, bir yılda 2008 yılının Kasımı itibariyle söylüyorum. 1 yılda, önceki bir yılda 645 bin kişi işini kaybetti. Resmi rakama göre sevgili Burdurlular. Gerçeği bu değil. Gerçek çok daha fazla. Ama resmi rakama göre bu makyajlanmış, ayarlanmış rakama göre 645 bin kişi. Onlarda itiraf ediyorlar. 645 bin kişi işini kaybetti. Bu ne demektir biliyor musunuz? 4 kişi olsa 2,5 milyonluk bir aile toplumun evine ekmek götürecek insan işinden atıldı demektir. 2,5 milyon insan boynu bükük hale geldi demektir.
Değerli arkadaşlarım, Kasım’daki tabloyu söylüyorum. Asıl sıkıntı Aralıkta, Ocakta, Şubatta yaşanmaya başladı. Maalesef daha da yaşanacak. Bunlar o rakama yansımadı. Önümüzdeki aylarda o rakamlarda çıkacak ortaya. Türkiye’de sanayi düşmüş, büyüme bitmiş, küçülme başlamış. Ama ara ki Başbakanı bulasın. Başbakan nerede? Meydanda. E meydanda ol. Meydanda ne konuşuyor vatandaşın karşısına çıkıp da? İşsizliği konuşuyor mu, çiftçinin derdini konuşuyor mu, esnafın derdini konuşuyor mu, emeklinin sorununu konuşuyor mu? Ne konuşuyor? Ona buna bağırıp çağırıyor. Ona buna hakaret ediyor. Boş laf, anlamsız söylem. Zannediyor ki, böyle bir kavga tahrik ederse ekonomik sıkıntıyı unuttururum. Yani o bizimle kayıkçı kavgası yapacak, bağıracak, çağıracak asıl meseleler unutulacak. Öyle yağma yok. Biz kavga için burada değiliz. Biz burada milletin derdini dile getirmek için buradayız. Ona çözüm talep etmek için buradayız. Türkiye’de siyasetin amacı külah kapma yarışı değildir. Siyaset koltuk kavgası değildir. Siyaset vatandaşın yüzünü güldürme sanatıdır, onun derdine çare bulma sanatıdır. Şimdi vatandaşın derdi ortada ama derde sahip çıkan bir iktidar Türkiye’de gözükmüyor.
Değerli arkadaşlarım, bu konunun üzerine hep beraber yürüyeceğiz. Bu sadece bizim işimiz değil sizinde işiniz. Bu konuyu siz takip edeceksiniz. Birlikte takip edeceğiz. Başbakanın bu konuları konuşmak istememesi karşısında ısrarla bu konuları ortaya getireceğiz. Birlikte takip edeceğiz. Bana diyor ki, meydana çık meydanda konuş. Meydanda konuşuyorum. Sende gidip kendi meydanında konuşuyorsun. Meydanda konuşmayı bırak da gel şöyle birlikte milletin karşısına bir çıkalım televizyonda. Bağırıp çağırmadan, güzel güzel sen benim hakkımda ne biliyorsan söyle. Ben senin hakkında ne biliyorsam söyleyeyim. Milletin dertleri için ne gerekiyor onu birlikte konuşalım. Birlikte bir tartışalım. Dünyada böyle olmuyor mu? Amerika seçime giderken bunu yapmadı mı? Fransa seçime giderken bunu yapmadı mı? Biz niye yapmıyoruz? Yani milletin sorunlarını muhalefetle konuşmaktan korkan, çekinen bir başbakan olabilir mi?
Şimdi dün demiş ki buna ben demiş bana maganda üslubuyla konuşuyor diyen birisinin karşısına niye çıkıyım.
Değerli arkadaşlarım, Başbakanın bu şikayetini konuşmak istiyorum. Diyor ki, ben seninle konuşmak isterim ama sen bana maganda üslubuyla konuşuyor dedin. Böyle diyen bir insanla ben ne konuşayım diyor. Peki sen bana, partime, Cumhuriyet Halk Partisine tıynetsiz dedin, mezhepsiz dedin. Bakın ben bunları anlayamadım. Çünkü benim tıynetimden de mezhebimden de kuşkum yok. Senin bu laflarının beni üzmesi için bir neden yok. O konuda bir kompleksim yok, bir ezikliğim yok. Bir tıynet problemim yok, bir mezhep problemim yok. Sen öyle desen ne olur, böyle desen ne olur? Sen kendini tarif edersin beni değil. O nedenle sen öyle dedin diye ben sana ben Başbakanla konuşmam demiyorum. Bak ben sana ne dedim? Maganda üslubudur bu dedim. Yani haksız mıyım? Muhalefet partisine mezhepsiz diyen, tıynetsiz diyen bir üslup maganda üslubu değil midir? Yani kendisine ne olacak bu çiftçinin hali diyen bir vatandaşa, bir çiftçiye ulan ananı da al git diyen bir üslup maganda üslubu değil midir? Başbakan diyor ki, benim aile terbiyem, benim tahsilim, terbiyem bu anlayışa müsaade etmez. Peki senin aile terbiyen, tahsilin Cumhuriyet Halk Partisine, Atatürk’ün kurduğu partiye, devleti kurmuş olan partiye, vatanı kurtarmış olan partiye mezhepsiz demeye, tıynetsiz demeye müsait mi? Sana o terbiyeyi kimler verdi? Öğretmediler mi sana? Bunun söylenemeyeceğini sana öğretmediler mi? Bunu söylüyor. Peki daha düne kadar bu maganda lafı yokken niye çıkmıyordun benim karşıma? O zaman niye çıkmıyordun? Yani maganda lafı daha yeni çıktı. Ben sana aylardır gel karşıma çık konuşalım diyorum. O zaman hiçbir şey söylemiyordun şimdi maganda lafının arkasına saklanmaya çalışıyorsun. E üsluba diyoruz sana demedik canım. Sana ben demiyorum. Diyen der ama ben demiyorum. Ben üslubunu yakışıksız buluyorum. Başbakanlığa yakışmaz diye buluyorum. Sana yakışmaz diye buluyorum. Doğru değildir bu üslup diyorum, ayıptır böyle konuşma diyorum. Terbiyeli ol, nazik ol, kibar ol, saygılı ol diyorum.
Şimdi tabi Başbakanın sıkıntısı bir; ekonomik güçlükler karşısında söyleyecek bir sözü olmamasından kaynaklanmıştır. Bir bu. İki; ister istemez karşı karşıya gelince yolsuzluklar konusu gündeme geliyor. Yolsuzluklar gündeme geldi mi? Başbakanın asabı bozuluyor. Yolsuzlukların konuşulmasını da istemiyor. Peki şimdi ben size soruyorum sevgili Burdurlular, Türkiye’de yolsuzluk var mı, yok mu? Çok açık değil mi? Peki yolsuzlukların olduğu bir ülkede seçime gidersen iktidar muhalefet yolsuzluklar konusunu konuşmak durumunda değil mi? Bu bizim görevimiz, mecburiyetimiz değil mi? Bak sen her zaman konuşuyorsun yok çetelerle mafyalarla uğraşıyorum, temiz eller operasyonu yapıyorum diyorsun. Sen temiz eller operasyonu yaparken önce bir kendi elini temizleyiver ondan sonra operasyonu yap. Senin yaptığın işin temiz eller işi olduğuna inanmak mümkün mü? Önce sen kendi elini temizle gel. Şimdi Türkiye’de yolsuzluklar olacak, seçime giderken biz bunu konuşmayacağız. Öyle şey olabilir mi? Türkiye’de yolsuzluklar var hem de iktidar himayesinde var. Her toplumda yolsuzluk olabilir. Ama o yolsuzluğun üzerine iktidar yürürse, mücadele ederse gereken yapılır. Şimdi Türkiye’de yolsuzluklarla bu iktidar mücadele ediyor diyebilir miyiz? Şu Deniz Feneri konusunda üzerine düşeni yaptı diyebilir miyiz? Deniz Feneri Almanya’da olmuş. Almanya’da olmuş ama Deniz Feneri yolsuzluğunun arkasındakiler bizim vatandaşlarımız. Deniz Fenerinde parasını kaptıran insanlar bizim vatandaşımız. Onları teşkilatlandıran, şirketleştiren gene bizim vatandaşlar, o paraları bir Türk vatandaşı kurye olarak Ankara’ya taşımış, Ankara’da o parayla şirketler kurulmuş, televizyon kanalları kurulmuş, iktidara destek vermeye başlamış. Hepsi göz göre göre oluyor. Bunu yapanlara bugünkü iktidar destek olmuş ve kamuya yararlı dernek diye Bakanlar Kurulu kararı olarak himaye vermiş, kol kanat germiş, vergi muafiyeti getirmiş bu yolsuzluğu yapanlara, vergi bağışıklığı getirmiş. Mehmetçik Vakfına vermedikleri bağışıklığını, yani bu vatanı korumak için canını vermiş olan, kimisi mayına basmış gazi, kimisi şehit, insanlara yardım etmek üzere kurulmuş olan bir vakfa tanımadığı vergi muafiyetini bu yolsuzluk yapanlara tanımış.
Değerli arkadaşlarım, şimdi bunu konuşmayacakmışız. Konuşursak ayıp oluyormuş. Bende bu konuları konuşuyor olmaktan büyük üzüntü duyuyorum. Ama bu konuyu konuşmamamızı önlemenin yolu bu konunun üzerine yürümekten geçer. Bu ayıbı ortadan kaldırmaktan geçer.
Geçenlerde Başbakan bana Mardin’de dedi ki, ekonomik sıkıntıları çözmek için ne biliyorsan söyle. Uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Bende al sana 7 tane madde dedim koydum. Bu 7 tane maddeyi ekonomiden anlayan, bu işi bilen her çevre çok önemli, çok doğru bulduğunu söyledi. Bu ciddi dediler. Bunu konuşmak lazım dediler. Başbakan ağzını bozdu bize hakaret etmeye başladı. Şimdi bize ekonomiden çıkışın reçetesini sordu cevabını verdik, uygulamadı. Ama dikkatinizi çekerim yolsuzluklardan kurtulmanın reçetesini bize sormuyor. Sen bize birde onu sor. Yani şu yolsuzluklardan Türkiye’yi nasıl kurtarırız diye sor. Sana onunda bir çaresini söyleyeyim. Sormuyor. Niye sormuyor? Eğer sen yolsuzlukla mücadele etmekte samimiysen çareyi sor söyleyeyim birlikte el ele verelim mücadele edelim. Yok.
Değerli arkadaşlarım, Burdur meydanında bir kez daha söylüyorum. Türkiye’de yolsuzluklar çığırından çıkmıştır. İktidar yolsuzluklarla mücadele etmeyi bırakmış, yolsuzlukları himayesine almıştır. Yolsuzluktan yararlananların önemli bir kısmı bunların yakınlarıdır, yandaşlarıdır, çevresidir. Türkiye’deki asıl sorun budur. Bu sorunu çözmek için ne gerektiği açıktır. Bunu yolu milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaktan geçer. İlk iş bu. Önce siyasetçi hesabını vermeye hazır olduğunu ortaya koyacak. Önce çıkacak diyecek ki kardeşim kim yolsuzluk yapmışsa sonuna kadar gidelim. Kim gitsin. Devletin savcısı gitsin, emniyeti gitsin, polisi gitsin, jandarması gitsin, hakimi gitsin, Yargıtay’ı gitsin. Bir korkum yok benim. Yapanın yakasına birlikte yapışalım diyecek. İktidar bunu derse bu iş olur değil mi? Bugün bu denebiliyor mu? Bunu demeden yolsuzluklarla mücadele olur mu? Şöyle bir bakın neler oldu, neler bitti ve neler oluyor hala. Her gün yeni yeni olaylar. Özelleştirme uygulaması bir bakıyorsun içinde bir bit yeniği. Bir karışık iş. %14.75’i Tüpraş’ın Ofer’e satılmış. Kim bu Ofer, nereden çıktı, tanıyor musun diyoruz Başbakana. Önce tanımıyorum diyor. Öğleden sonra tanıyorum, tanıyorum diye açıklama yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu Deniz Feneri yolsuzluğunu yapanları tanıyor musun diye soruldu. Tanımıyorum demek ister gibi oldu arkasından ortaya çıktı ki çocukları bacanak.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin bir gerçeği bu yolsuzluk. Bir gerçeği de ekonomik bunalım, ekonomik sıkıntı. Yani ekonomi sıkıntıya girdi Başbakan yok bir şey canım, yok canım önemli değil, gelip geçici, teğet geçti dedi. Ama şimdi hep birlikte gördük ki teğet geçmemiş bizim Burdurlu çiftçilerimizin söylediği gibi 5’li birgen böğründen girip çıkmış. Teğet geçmiş. Ne teğeti? Böğründen girdi ve çıktı.
Değerli arkadaşlarım, şimdi boş lafı bırakmak bu meselelere gelmek lazım. Yapılması gereken iş budur. Hep beraber bunu konuşmak durumundayız. Bakın geçen seçime giderken biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir şey söyledik. Dedik ki, bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak politikamız önce insan. Arkasından bir şey ekledik. Önce iş, önce ahlak. Üç öncemiz var dedik. İnsan; insan kim? Burdur’daki çifti, Burdur’daki esnaf, Burdur’daki emekli, Burdur’daki işsiz, genç kardeşim. Burdur’daki ev kadını. Burdur’daki açtığı fabrikayı çalıştıramayan, organize sanayideki fabrikasını kapatmak zorunda kalan iş adamı, insan, önce insan. Lafı bırak, önce insan. İki; insana nasıl hizmet edersin? Boş lafla değil, işle hizmet edersin. İnsana iş vereceksin.
Değerli arkadaşlarım, insana yapılacak en büyük katkı onun emeğini, alın terini, becerisini, içindeki gücü ortaya koyabileceği, kendisini ifade edebileceği, kendisini ve ailesini mutlu edebileceği bir çalışma fırsatına, bir iş olanağına kavuşturmaktır. İlk iş bu. İş arkasından bir öncelik daha ne? Ahlak, ahlak. Yani gücü yeten gücü yetene değil. Ezen ezene değil. Yolsuzluk yapan bırak yapıversin değil. Her işin bir doğrusu var, bir helali var, bir haramı var, bir uygunu var, uygun olmayanı var, doğrusu var, yanlışı var, kabul edilebiliri var. Sen gideceksin Almanya’da Ramazan mübarek gün milletin fitresini, zekatını toplayacaksın, sonra burada televizyon kurup AKP propagandası yapacaksın. Olur mu böyle bir şey? Yani sen helali haramı bilmezsen, yetim hakkını bilmezsen, kalkınmanın, işin, ekonominin bir anlamı olur mu? Hepsi beraber. Bakın bu günden öngörmüşüz. İş diyoruz bugün iş en kıymetli şey. Ahlak diyoruz, yolsuzluk diyoruz. Çare ne ahlak. İşte onu söylemişiz. Ve hedef demişiz insan kardeşim insan. Yani tahsili ne olursa olsun, işi ne olursa olsun ister köyde, ister kasabada, ister kentte. Mesleği ne olursa olsun, cinsiyeti ne olursa olsun, mezhebi ne olursa olsun, insan oğlu insan. Memleketi ne olursa olsun. Bizim insanımız, insanımız, Allah’ın yarattığı insan. Odur her şeyin hedefi, özü, temeli. Şimdi bu noktaya geldik. Tunceli’de bir şeyler oluyor. Ne oluyor? Tunceli’de buzdolabı dağıtıyorlar, kanepe dağıtıyorlar kanepe.
Değerli arkadaşlarım, yani Türkiye’de bu sorunlar yaşanıyor, ekonomi sahipsiz, dolar almış başını gidiyor, borçlar ödenemez hale gelmiş, Türkiye tıkanmış, iş yerleri kapanıyor, fabrikalar kapanıyor, insanlar işinden atılıyor. Böyle bir ortamda seçim öncesinde vali aracılığıyla Tunceli’de buzdolabı, çamaşır makinesi ve kanepe dağıtılıyor. Ne o? Halka sahip çıkmak. İnsaf ediniz, rica ederiz olacak iş mi bu? Böyle bir şey düşünülebilir mi? Benim valim bunu böyle yapacak diyor. Şimdi ortaya çıktı. YSK karar aldı. Bu seçiminin adalet ve tarafsızlık anlayışını bozuyor dedi. Böyle seçim olmaz dedi. YSK söyledi. Başbakan valimin arkasındayım diye demeç veriyor. Hukuk ne oldu, kanun ne oldu? Yani sen aklından her geçeni Türkiye’nin, devletin imkanlarıyla izlediğin siyasi amaca yönelik olarak kullanacaksın. Türkiye’de bu hukuku ihlal edecek. Demokrasiyi ihlal edecek, eşitliği ihlal edecek, kimse bir şey yapamaz falan diyeceksin. Beni ırgalamaz diyor.
Değerli arkadaşlarım, bakınız bunlar iyi işaretler değil. Bunlar iyi gidiş değil. Bir yandan bunlar oluyor. Bir yandan bir hafiye teşkilatı kurdu Başbakan. Bir teşkilat, başında sadece kendisinin atadığı birisi. Ne Cumhurbaşkanı, ne bir başka bakan. Kimseye sormadan tek başına bir kişiyi atıyor ve o bütün vatandaşların telefonlarını dinleme imkanına sahip. Sonra o dinledikleri şantaj olsun diye, tehdit olsun diye kullanılıyor. Oraya, buraya gazetelere veriliyor. Yani padişahlık zamanında, mutlakiyet döneminde hafiye teşkilatı vardı. Büyükler anlatır bilirsiniz. Hafiye teşkilatı falan falanla şöyle konuştu diye ihbar yapar ve karşılığında da bir para alırdı o zamanlar. Şimdi iş teknolojiyle oluyor artık. Modern teknolojiyle, aletlerle dinleniyor. Vatandaşın özgürlüğü nerede kaldı, mahremiyeti nerde kaldı? İnsan karısıyla doğru dürüst konuşamaz hale geldi. Arkadaşıyla doğru dürüst konuşamaz hale geldi. İçini boşaltmaz hale geldi. Devletleri şikayet edemez hale geldi. Yani bu demokrasi. Özel hayatında istediğini söyler sana ne? İsterse açar telefonu iktidarına da küfreder, istediği hakareti de söyler. O ikisi arasındaki arasında laf sana ne? Şöyle ağız tadıyla bir küfür etme imkanını bile ortadan kaldırdılar. Medyayı, basını, televizyonları baskı altına alacağız diye her türlü tehdit, şantaj harekete geçirildi. Kanun yetmezse maliye memuru kapıda. Maliye memurunun baskısıyla, raporuyla en ağır suçlamalar, bir korku ortamı yaratma çabası.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olur mu? Geçen gün çıkmış bana diyor ki, dün, daha dur bakalım o Ergenekon’da diyor bekle daha neler çıkacak diyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, çıkan çıkar da, çıkacağını sen Başbakan olarak nereden biliyorsun? Yani sen Başbakansın. Sen mi soruşturma yapıyorsun? Bu olayın savcısı sen misin? Nelerin çıkacağını sen mi biliyorsun? Sen mi kararlaştırıyorsun? Senin vizenden mi geçiyor, senin onayından mı geçiyor? Seninle istişare ederek mi bu işler oluşturuluyor? Nasıl oluyor bu işler? Daha dur neler olacak diyor. Gerçekten bugün baktık sizin hemşehriniz, evladınız Mustafa Balbay’ı hemen aldılar.
Değerli arkadaşlarım, hepimizin yargıya saygısı var. Ama yargının da kendisine saygısı olmalıdır. Hepimizin birbirimize saygısı olmalıdır. Yani şimdi Mustafa Balbay ömür boyu hapis cezasıyla yargılanıyor. Eğer ölüm cezası kaldırılmamış olsaydı ölümle yargılanacaktı. Şimdi ömür boyu hapis cezasıyla yargılanıyor. Memleketin bir yazarı, bir gazetecisi eğer bir ülkede değerli arkadaşlarım bir memleketin değerli gazetecileri, düşünürleri, bir memleketin değerli insanları eğer öylesine gece yarıları alınıp müebbet hapisle, ömür boyu hapisle yargılanıyorlarsa o ülkede demokrasinin, hukuk devleti anlayışının sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Normal değildir. Hiçbir normal demokraside, hiçbir normal hukuk devletinde böyle bir şey olmaz. 40 yılda bir olur. Ama bizde her an yaşanan olaylar.
Değerli arkadaşlarım, bu doğru değil. Yani gariptir bir tutuklananların içinde bir tane AKP’ye yandaş kimse yok. Allah Allah, AKP’den ne kadar şikayetçi varsa hepsi gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, davanın hedefi haline geliyor. Canım suç işlediyse ortaya koy. 1 yılı geçti hala, 2 yıla yaklaşıyor hala ne olduğu belli olmadan içerde tutulan insanlar var. 1 yıldır içerdeyim neyle suçlandığımı bilmiyorum diyen insanlar var. Böyle bir hukuk ölçüsü olur mu?
Değerli arkadaşlarım, şimdi bunlar iyi işaretler değil onun için söylüyorum. Bu gidiş iyi değil. Bundan kimseye yarar çıkmaz. Başbakana da yarar çıkmaz. Birbirimize saygı göstereceğiz. İktidarı herkes beğenmek zorunda değil. Eleştirmek özgür, eleştirmek hak, eleştirmek demokrasinin gereği. Beğenir beğenmez ve yarın sende gideceksin oradan. Sende gideceksin. Millet getirdi, milletin elini kolunu bağlamaya da çalışsan, buzdolabıydı, koltuktu diye önüne geçmeye de çalışsan, kömürde desen, bu millet bir yolunu bulur, iğne deliğinin içinden deveyi geçirir seni gene oradan indirir. Sen kendine güvenme bir. İkincisi de herkeste sana güvenmesin. Yani arkamda bu iktidar var, Tayyip Erdoğan var diye kimse hesap yapmasın. Bu günler gelir, geçer.
Bakın, devletin valisine YSK suç isnadı yapıyor. Başbakan ben sahip çıkıyorum diyor. Şu manzara bak. Ne olacak bu? Hukuk mu gidecek, valimi kalacak? Vali kimin valisi? Devletin valisi mi, Tayyip Erdoğan’ın valisi mi? Bakın, kamu görevlileri ve sırtını AKP’ye dayayan, Tayyip Erdoğan’a dayayanlar için söylüyorum. AKP ile gelenler APS’yle giderler. AKP ile gelmişlerdir ama Acele Posta Servisiyle, APS’yle giderler. Bu böyle olur bu işler. Bunlar hesabını yapsınlar. Ve hiçbir kimse bulunduğu yerde ebedi değildir. Hiç kimse. Ne başbakanlıkta, ne valilikte, ne savcılıkta, ne devlet memurluğunda, hiçbir yerde kimse ebedi değildir. İyi günüde, kötü günüde dikkate alacaksın, hepsinin hesabını yapacaksın, doğrudan şaşmayacaksın. Doğru lafla belli olmaz. Yani bak ağzından di, iman lafı düşmeyenler milletin fitresine, zekatına göz dikiyorlar. Yani doğru şimdi onların dediği doğrumu?
Şimdi değerli arkadaşlarım, Başbakan bu yolsuzluklarla ilgili biz iddialarımızı anlatıyoruz. Almanya’dan dosyayı getirmemişlerdi. Dosyayı da biz getirdik. O getirdiğimiz dosyayı da gösteriyorduk. Şimdi Başbakan diyor ki geçenlerde çıkmış diyor Baykal millete dosya gösteriyor diyor. Kırmızı bir dosya diyor. Kırmızı dosyayı gösteriyor diyor. Şimdi kırtasiyecilerde dosya çok diyor. Doğrudur kırtasiyecilerde dosya çokta dünyada hakkında senin gibi fezlekesi olan, dosyası olan Başbakan yok. Dosya çok. Ama dünyada senin gibi zimmetten ve evrakta sahtecilik yapmaktan, cürüm işlemek için teşkilat oluşturmaktan fezleke tanzim edilmiş, dosya oluşturulmuş Başbakan yok. Kırtasiyecide dosya çokta içi boş. Ama bir dosya var ki içi dolu, içi dolu. Sen onun hesabını bir ver. O nedenle bak hiç kaçma. Bir dokunulmazlığı kaldır. Canım milletvekillerinin dokunulmazlığı kalkmasın diyorsan hadi o kalkmasın. Seninkiyle benimki kalksın. İkimizinkini kaldıralım. Yani Recep Tayyip Erdoğan’la Deniz Baykal’ın dokunulmazlığı kalksın. Bak dilinin altında da baklalar var, Ergenekon mergenekon konuşuyorsun. Ergenekon falan lafları var ağzında. Ben onları bilerek diyorum. Gel senin ve benim dokunulmazlığımız birlikte kaldırılsın. Şimdi bu kaçma değil mi arkadaşlar? Bunun cevabı olur mu? Bu kaçma değil mi? Gel televizyonda konuşalım diyorum televizyona çıkmıyor. Uzun süre gerekçe söylemiyordu şimdi işte bana sen maganda üslubuyla konuşuyor dedin ben çıkmam. Bahane arıyor ya. Ya kardeşim sen bana tıynetsiz demişsin, sen bana bilmem mezhepsiz demişsin. Partime, Cumhuriyet Halk Partisine, Atatürk’ün kurduğu partiye ben onları ciddiye almıyorum gene gel konuşalım diyorum. Sen niye gelmiyorsun? Bahane arama. Eğer düşünüyorsan ki, bir araya geldiğimizde yolsuzlukları konuşuruz. Sana söz veriyorum yolsuzlukları da konuşmayacağım. Yani senin ilgili yolsuzlukları da konuşmayacağım, çocuklarının işte kuyumcu dükkanlarını, pırlantadan KDV’yi kaldırdığını da konuşmayacağım. Çocuklarına aldığın gemiyi de konuşmayacağım. Deniz Feneri’ni de konuşmayacağım. Gel şu milletin işsizliğini konuşalım, çiftçinin derdini konuşalım. Ona gel. Bak iki tane çağrı sana. Dokunulmazlıklarımızı kaldıralım birlikte. İki; gel televizyonda bunları konuşmayalım. Oğlanların meselelerini, senin meselelerini konuşmayalım, çiftçinin meselesini, esnafın meselesini, ekonomik krizi konuşalım. Bundan daha doğal ne var? e buna da evet diyemezse ey Burdurlu senin içine nasıl sinecekte gidip de onun partisine oy vereceksin? Çünkü senin vereceğin oyunda vebali var. Onunda bir sorumluluğu var değil mi? Yani o işi gürültüye getirip, laf kargaşasına getirip, karşılıklı bağırıp çağırmaya getirip bu işi kapatabilirse yarın o yolda devam etmek isteyecek. Ve de çıkıp diyecek ki, millet bana izin verdi arkadaş. Söyledin söylediğini bak gene de yapmaya devam et dedi yapıyorum diyecek. Bunu bilin şimdiden.
Sevgili Burdurlular, bugün Atatürk’ün Burdur’a gelişinin 79. yıldönümü. Atatürk nur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin gerçekten her an önemini, değerini tekrar tekra yüreğimizde hissettiğimiz bir insan. Ne mutlu ki, Mustafa Kemal Atatürk hem bu memleketi bağımsızlığına kavuşturmuş, Anadolu’yu yabancı işgalinden kurtarmış, hem de çağdaş bir devletin temellerini atmış, bizi bugünlere getiren altyapıyı, temel önemli dönüşümleri, adımları, devrimleri gerçekleştirmiş. Gerçekten bugün eğer bütün bu çalkantılara, sarsıntılara rağmen hala ayakta duruyorsak işin temelinde onun attığı o sağlam temel vardır. Onun kardığı o maya vardır maya. Sağlam maya karmış, sağlam. Sağlam temel atmış Allah razı olsun.
Şimdi Atatürk Türkiye için bir yeni istikamet çizdi o istikamette ilerliyoruz. Ama bir süreden beri çok ciddi sorunlarımız, sıkıntılarımız var. geçenlerde Başbakanı karşılayan birileri son Osmanlı Padişahı Recep Tayyip Erdoğan diye bir pankart açtılar hatırlarsınız. Şimdi yani bunca yıl sonra Türkiye’deki Atatürk Cumhuriyetinin bir Başbakanına Osmanlı Padişahı özentisinin, son Osmanlı Padişahı, yani Vahdettin değil, Recep Tayyip Erdoğan son Osmanlı Padişahı diye düşünmenin arkasında ne yatıyor olabilir? Hangi duygular, hangi düşünceler, hangi özlemler, hangi tohumlar atılmış ki, insanlar bunları söyler hale gelmeye başlamışlar. Geçenlerdede bir genç kız çıkmıştı hatırlayın televizyona. Demişti ki, ben Atatürk’ü sevmiyorum, ben Humeyni’yi seviyorum demişti.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bir genç kız yetişmiş bu dönemde Atatürk’ü sevmiyor Humeyni’yi seviyor. Yani bunun arkasındaki anlayışı, bu duruma kimlerin sebep olduğunu, kimlerin cesaret verdiğini, güç verdiğini, bu anlayışın nerelerden kök aldığını dikkate almak durumunda değil miyiz? Türkiye nereye gidiyor diyorlar.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye kaygı duyanlar var. Cumhuriyet çizgisi kırılıyor diyenler var. Türkiye nereye gidiyor diye kaygıyla soranlar var. Türkiye iyiye gidecek hiç kuşku yok. Atatürk’ün eserine hep beraber sahip çıkacağız. Türkiye’nin bağımsızlığına, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, Türkiye’nin barışına, laik demokratik cumhuriyetine hep beraber sahip çıkacağız. Ama bu sanmayın ki sadece bizim işimizdir. Bu sizin ve bizim ortak işimizdir. O nedenle Türkiye’nin nereye gideceğine siz karar vereceksiniz. Türkiye’ye sahip çıkın Burdurlular, Cumhuriyete sahip çıkın, Atatürk Cumhuriyetine sahip çıkın, Burdur’a sahip çıkın, emeğinize, toprağınıza, ürününüze, pancarınıza, fabrikanıza sahip çıkın sevgili Burdurlular. Sizlerle dayanışma içinde olmaktan gurur duyuyorum. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.
Sevgili Burdurlular, şimdi belediye başkan adaylarımızı sizlere sunmak istiyorum. Önce belde belediye başkan adaylarımızı sunayım. Bir kadın belediye başkan adayımız var. Salda Belediye Başkan Adayımız Sayın Emine Erdoğan. Kozluca Belediye Başkan Adayımız Sayın Rahmi Çetin. Hasanpaşa Belediye Başkan Adayımız Bayram Yıldız. Kozağaç Belediye Başkan Adayımız Hasan Erden. İbecik Belediye Başkan Adayımız Rasih Konuk. Ürkütlü Belediye Başkan Adayımız İbrahim Keskin. Kızılkaya Belediye Başkan Adayımız Naci Aktaş. Çamlık Belediye Başkan Adayımız Recep Acar. Bayır Belediye Başkan Adayımız Mustafa Yücel. Güney Belediye Başkan Adayımız Cemal Altay.
Şimdi İlçe Belediye Başkan Adaylarımızı sunuyorum. Bucak Belediye Başkan Adayımız Osman Dilek. Gölhisar Belediye Başkan Adayımız Necla Atasagun. Yeşilova Belediye Başkan Adayımız Nuri Özbek. Karamanlı Belediye Başkan Adayımız Mehmet Özger. Tefenni Belediye Başkan Adayımız Hüseyin Erdem. Çavdır Belediye Başkan Adayımız Ömer Akın. Çeltikçi Belediye Başkan Adayımız Ramazan Aydın.
Hepsi Burdur’un dürüst, namuslu, memleketini seven, memleketine hizmet aşkıyla dolu evlatları. Hayırlı olsun, başarılar diliyorum.
Şimdi bu takıma bir kaptan lazım değil mi? Bu takıma bir kaptan lazım. Burdur’a Merkez ilçeye, Burdur Merkezine bir belediye başkanı lazım. Cumhuriyet Halk Partisinin Burdur Belediye Başkan Adayı Şevket Aksöz.
“Hepinize çok teşekkür ediyorum. Sağolun. Sağolun Sevgili Adıyamanlılar. Adıyamanlığı çok özledim. Çok teşekkürler.
Bir kez daha Adıyaman’da sizlerle bir arada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Eksik olmayın, sağolun, varolun, sizi daima böyle kendine güvenen, güçlü, umutlu, iddialı, dimdik ayakta, hakkına sahip çıkmaya hazır Adıyamanlılar olarak görmek istiyorum.
Sevgili Adıyamanlılar, nasılsınız, iyi misiniz? Haliniz, durumunuz nasıl? İyi mi? Keyfiniz yerinde mi? Durumunuz iyi mi? İşler yolunda mı? Masrafınız, kazancınız birbirini karşılıyor mu? Gelir-gider birbirini tutuyor mu? İşler yolunda mı? Bakıyorum aranızda çiftçilik yapan, köyden gelmiş, topraktan gelmiş değerli arkadaşlarım var, sevgili Adıyamanlılar var. Siz çiftçi kardeşlerim, nasıl durumlar? Tarlada durum nasıl? Toprakta durum nasıl? Keyfiniz yerinde değil mi? Yani çiftçi olarak yaptığınız masrafı, harcamayı, elde ettiğiniz ürünü satarak karşılayamıyor musunuz? Zarara çalışıyorsunuz yani. Hazırdan yiyorsunuz yani. Sermayeden yiyorsunuz yani.
Peki esnaf kardeşlerim var. Esnaflar nasıl? Onların ileri yolunda mı? Esnaf, sanatkar, zanaatkar, usta, ustabaşı, dükkan sahibi, işyeri sahibi, nasıl işler yolunda mı? Piyasa iyi mi? Borçlar ödeniyor mu? Vergiler, primler, stopajlar yatırılabiliyor mu? Yanınızda çalışan çocuğun aylığını ödeyebiliyor musunuz? Bir dükkanın yerine ikinci bir dükkan açabiliyor musunuz? Dükkanın kirasını ödemek bile güç mü oluyor?
Ne oldu Adıyaman’a? Bu bildiğimiz Adıyaman’a ne oldu? O güzel Adıyaman’a, o bereketli topraklara ne oldu? Niye böyle bu işler? Medeniyetlerin merkezi, uygarlığın merkezi, bereket dolu Adıyaman toprağı, Türkiye’nin en büyük su varlığının yer aldığı Adıyaman, yer altı zengin, yerüstü Adıyaman, madeni, petrolü her şeyi olan Adıyaman, ne oldu? Afet mi geldi, kıran mı girdi, ne oldu?
Sevgili Adıyamanlılar, Adıyaman Türkiye’nin çok özel bir yeridir. Benim gözümde de daima öyle olmuştur. Adıyaman’a bakarken şu duyguyu yaşarım. Eğer Türkiye’de varlık içinde yokluk çeken bir yer göster deseler hiç kuşku yok hemen Adıyaman’ı gösteririm. Adıyaman gerçekten varlık içinde yokluk çekmek ne demek bunu en güzel şekilde gösteren yerdir. Her şeyi zengin Adıyaman. Yer altı zengin, yerüstü zengin, petrolü var, suyu var. Türkiye’nin en büyük su varlığı Adıyaman’da. Dünya çapında su varlığı. Su dünyanın geleceği bakımından en önemli olan unsur. Petrolden daha önemli olacak belki. Su zengini Adıyaman.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Adıyaman’ın suyu var. Her yerde su yoktur, toprak vardır. Adıyaman’ın toprağı da var. Adıyaman’da 300 bin hektar sulanabilir arazi var. Bunun 50 bini sulanıyor. Yani sulanabilecek muazzam bir arazi var. Arazinin sulanması Adıyaman’da yaşayan insanın cebine para girmesi, yüzünün gülmesi, zenginleşmesi, kendini güvende hissetmesi demek. Bunu yapamıyoruz. Bakın GAP projesi uygulandı. GAP projesi Adıyaman’ın bir ilçesinin 70 köyünün sular altında kalmasına yol açtı. GAP’in bedelini ödeyen Adıyaman’dır. GAP Türkiye’nin gücüdür, dünyanın gücüdür. En büyük fedakarlığı Adıyaman yapmış. 11 tane sulama projesi ilan edildi. 10 tane baraj, birde Besni sulama projesi. Ne oldu? Bir tanesi yapılabildi gerisi unutuldu. Unutulan baraj değildir, unutulan Adıyamanlıdır, Adıyamanlı!
Değerli arkadaşlarım, Adıyaman dertli yer, Adıyaman sorunlu yer, Adıyaman haklı olan, davası kazanılabilecek olan yer. Adıyaman’ın neye ihtiyacı var biliyor musunuz? Adıyaman’ın önce kendi davasını savunacak bir avukatı ihtiyacı var. Benim adımda son zamanlarda avukata çıktı. Ben buraya Adıyaman’ın avukatlığına talip olduğumu söylemeye geldim. Adıyaman’ın davası güzel dava, haklı dava, büyük dava. Onu savunacak inançlı bir temsilciye ihtiyaç var. Sizden Adıyaman’ın vekaletini istiyorum. İnşallah bu seçimde, belediye başkanlığı seçiminde bize vekaleti vereceksiniz, Adıyaman’a nasıl sahip çıkılırmış, Adıyaman’ın hakkı nasıl korunurmuş hep beraber göstereceğiz.
Değerli arkadaşlarım, sizin bir tütününüz vardı değil mi? Dünya çapında meşhur bir tütünü vardı Adıyaman tütünü. O tütün Adıyaman halkının da en önemli gelir kaynağıydı. İşte görmeyenlere gösterelim. Adıyaman’ın tütünü. Adıyaman’ın en önemli geçim kaynağı, en önemli geçim kapısı. Öyle değil mi? Adıyaman’da 55 bin aile tütünden geçimini sağlıyordu. Ne oldu? İndi, indi, şimdi 20 bine indi. 2010 yılında da yasak değil mi? Tütünü yasaklıyoruz.
Şimdi değerli arkadaşlarım, tütünü niye yasaklıyoruz. İnsanlar sigara içmekten vaz mı geçtiler. Yani sigara yaygın bir tüketim maddesi. Dünyanın her yerinde. Türkiye’de de öyle. Türkiye’de eğer sigara içilecekse o sigaranın tütününün Adıyaman’da yetişmesini önlemenin anlamı ne? Niye Adıyaman’da tütün yetiştirilmesini önlüyorsunuz, niçin? Ne yarar bekliyorsunuz. Yani Marlboro tütünü içeceğiz, sigarası içeceğiz. Yabancı sigara içeceğiz. Dünyanın en önemli sigara pazarlarının başında Türkiye. Senin gücün o sigara firmalarına Adıyaman’ın tütününü kullanmak zorundasın demeye yetmiyorsa orada sen niye duruyorsun.
Değerli arkadaşlarım, bu tütün konusu önemli. Bakınız; 2004 seçimine girerken Başbakan buraya gelip 200 kiloya indirilen, inşallah sizin alacağınız kararla onu sağlayacağız merak etmeyin. 400 kilo olan kota 200’e indirildi, bunu tekrar 400 kiloya çıkaracağız dedi mi demedi mi? Dedi değil mi? Ne oldu? O kota 200’den 400’e çıktımı? Ne oldu? 200’de yasak haline gelmeye başladı değil mi? Yasak oldu değil mi? 2010’da yasak. Böyle bir şey olabilir mi? Yani Adıyaman’ın tütün yetiştiricisinin ekonomik durumu, geçimi bakımından bir ilin en önemli geçim kaynağının kurutulmasına nasıl sessiz kalınabilir. Bunun haklı hangi gerekçesi olabilir. Bunu anlamak mümkün mü? Adıyaman’da tütün ekmek yasak olacakmış, tütün ekilmeyecekmiş.
Değerli arkadaşlarım, bakın burada açıkça size söz veriyorum. Ben çok söz veren bir insan değilim. İnandığım bir dava oldu mu açıkça söylerim. Şimdi o duygular içinde Adıyaman’da söz veriyorum. Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında tütüne alternatif tarım faaliyetinin sağlanabilmesi için gerekli sulama projeleri tamamlanıp yürürlüğe girinceye kadar o kırsal alanlarınız sulanabilir oluncaya kadar Adıyaman’da tütün ekmek serbest olacaktır! Adıyaman’da tütün ekimini sulama projeleri tamamlanıncaya kadar serbest bırakmayı Cumhuriyet Halk Partisi Deniz Baykal sözü olarak Adıyaman’da size ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, nedir bunların tütünle alıp veremediği. Çelikhan’ın dağ köylerinde kendine özgü kıyılmış tütün var. Yani bunu neredeyse yasaklamaya vardıracak tedbirlere ne gerek var. 5 milyar ceza ile, ağır para cezasıyla bunu cezalandırmanın ne anlamı var. Esrar mı yetiştiriliyor, eroin mi yetiştiriliyor orada?
Değerli arkadaşlarım, hatırlayacaksınız biz Afyon’da Türkiye’ye yapılan uluslararası baskılar sonucu haşhaş ekimi yasaklandığı zaman gene söz vermiştik. Demiştik ki, Afyon’da haşhaş ekimini serbest bırakacağız. Bıraktırdık. Şimdi de Adıyaman’da tütün ekimini serbest bıraktıracağız.
Sevgili Adıyamanlılar, tütün öyle bir şey ki sadece çiftçi bakımından değil, tütün işleme faaliyetinde çalışan işçiler bakımından da büyük önem taşıyor. Tekel tütün işleme fabrikası ne durumda? Kapanmak üzere değil mi? 1500 işçi 700’e indirildi. Şimdi 700 işçide 4C diye her türlü sosyal haklarından arındırılarak, tütün eken çiftçi geçim kaynağı kurutularak, tütünde çalışan işçide sosyal haklarından mahrum bırakılarak 4C statüsünün içine sokulacak ve bir süre sonrada kapının önüne bırakılacak. 700 işçi. Eğer bu hükümette şu kadar insaf varsa buradan göreve çağırıyorum derhal o 700 işçiyi 4C statüsüne geçirmeden 29 Mart’a kadar başka kurumlara transfer etmelidir ve onların haklarını, hukukunu güvence altına almalıdır.
Değerli arkadaşlarım, buraya gelip insanlara yeşil kart dağıttık diye övünmesi değil, insanları işinden, aşından mahrum edip yoksullaştırıp ortada bıraktıktan sonra yeşil kart veriyoruz diye övünmek bir iktidarın hakkı değildir. iktidarın görevi vatandaşına iş vermektir iş. Geçim kapısı vermektir.
Sevgili Adıyamanlılar, 1 yılda Türkiye’de 645 bin kişi işsiz kaldı. 645 bin kişi işsiz konumda 1 yılda. Kasım ayı itibariyle. Aralık’ta, Ocak’ta, Şubat’ta ekonomi daha sıkıştı. Yatırımlar bitti, büyüme küçülmeye döndü, fabrikalar kapanmaya, işçi çıkarmaya başladı. Böyle bir noktada şimdi Türkiye’de önümüzdeki günlerde işsizlik daha büyük dert olacaktır. İşsiz kalmak bir ailenin başına gelebilecek en büyük felakettir.
Değerli arkadaşlarım, 645 bin aileyi konuşuyoruz. 3 milyon insan demek bütün insanlara bakarken. 3 milyon vatandaşımız 1 yılda geçim kaynağından yoksun bırakıldı. Bu büyük konu, bununla uğraşmak lazım, buna çare bulmak lazım. Bunu anlatmaya çalışıyoruz iktidara. Başbakan geziyor, dolaşıyor. Geziyor, dolaşıyor ne yapıyor, ne anlatıyor? Çiftçinin derdini konuşuyor mu? İşsizin işsizliğini konuşuyor mu? Esnafın sıkıntısını konuşuyor mu? Emeklinin derdini konuşuyor mu? Onlara çare olacak bir söz söyleyebiliyor mu? Yok. Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi, varsa yoksa basın, medya, tutturmuş bizlerle uğraşıyor. Sen işine bak işine. Senin görevin Türkiye’yi yönetmek. Milletin sorunlarına, sıkıntılarına çare bulmak. Benimle bir derdin varsa kendi düzenlediğin mitingde arkamdan atıp tutma. Benimle bir derdin varsa, bana yönelik bir suçlaman varsa, bir şikayetin varsa meydanlarda miting toplayıp, devletin bütün güvenlik gücünü ortaya yığıp binaların tepesine de keskin nişancıları yerleştirip, askerle, polisle buraya taşıdığın kalabalıklarının önünde benim aleyhimde konuşma. Kendine güveniyorsan çık karşıma televizyonda konuşalım. Kendine güveniyorsan televizyona çık milletin önünde, 70 milyonun önünde konuşalım. Bak buraya geldiğin zaman beni meydanlara çağırmıştı koştum geldim işte Adıyaman’dayım, meydandayım. İşte Adıyaman, işte Cumhuriyet Halk Partisi!
Sevgili Adıyamanlılar, öyle değil mi, haklı değil miyim? Yani benim aleyhimde söyleyecek bir lafın varsa karşıma çık da söyle. Dünyanın her yerinde bunun usulü var. Televizyona birlikte çıkarız. Tarafsız gazetecilerde dizilir, 70 milyonda televizyonu açar ve izler. Varsa söyleyecek bir şeyin söyle. Ben cevap vereyim. Sonra bırak ben senin hakkında söyleyeyim. Sende bir onları dile birde sen cevap ver. İnandırabiliyorsan milleti inandır. Başbakan kaçıyor. Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı kaçar mı? Kaçıyor. Meydana çağırıyor. İşte meydan geldik ne olmuş. Sen kendi meydanında konuşuyorsun, bende kendi meydanımda. Böyle bir şey olmaz. Gel birlikte çıkalım. Birlikte çıkalım televizyonun önünde, millet izlesin. Bizim hakkımızda birbirimize ne söylenecekse herkes söylesin. Biz birbirimize söyleyelim. Vatandaşta görsün hükmünü versin. Ben razıyım. Sende razı mısın?
Şimdi sevgili Adıyamanlılar, Başbakan Adıyaman’a verdiği sözleri tuttu mu? Yani önce bir defa kotayı kaldıracağım dedi. Bitirdi değil mi? Peki nizibi köprüsünü kuracağım dedi mi, demedi mi? Buraya geldiğinde demiş miydi, dememiş miydi? Demişti. Ama aradan geçen 3 – 4 yıl sonra şimdi unuttu galiba değil mi? Haberim yok dedi değil mi bu son gelişinde. Değil mi, aynen öyle oldu değil mi? Buraya geldi köprüyü kuracağız dedi. 4 yıl sonra bu seçimde geldiğinde dedi ki ne köprüsü benim haberim yok bundan. Kardeşim 4 tane milletvekili gönderdi Adıyaman oraya. O 4 milletvekilinin işi ne Allah aşkına? Oy veren insanın bu kadar derdi var. O derdini Başbakana söylemedikleri anlaşılıyor. Geçen seçime girerken vaat et diye söylemişler o da söylemiş. Söylemiş ama dudağıyla söylemiş yüreğiyle değil, beyniyle değil, dudağıyla söylemiş dudağıyla! Şimdi hatırlatınca a hatırlamıyorum öylemiymiş bilmiyorum diyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, iktidarın manzarası bu. Bu manzara en iyi Adıyaman’dan gözüküyor. İktidarın tablosu, manzarası Adıyaman’dan baktın mı en güzel şekilde görünüyor.
Sevgili Adıyamanlılar, seçimler niçin yapılıyor Allah aşkına? Bu seçimin anlamı ne? Niçin seçim var? Yani kuru gürültü yapmak için, karşılıklı suçlamaları birbirine yöneltmek için mi var? Benim gözümde seçim vatandaşın derdini dile getirmek için var. Vatandaşın sorununu anlatmak için var. Ben onun için buradayım. Adıyaman’ı hatırlatmak için buradayım. Adıyaman’ı konuşmak için buradayım. Adıyaman’a verilip de tutulmayan sözleri takip etmek için buradayım. Eksik olmayın sizde bize destek vermek için söyle bunları, anlat onlara demek için buradasınız.
Şimdi seçimin bir anlam taşıması bu meydanda söylenen sözlerin boşta kalmamasıyla mümkündür. Meydanın kutsiyeti var demokraside, şerefi var. Ona buna çamur atmak için meydan toplanmaz. Meydan vatandaşa söz vermek için toplanır. Verdiği sözü tuttuğunu göstermek için toplanır.
Sevgili Adıyamanlılar, şimdi Türkiye’nin bu seçime giderkenki manzarası nasıl? Şöyle elinizi vicdanınıza koyun bir bakın. Nasıl bir Türkiye tablosu var. Yani vatandaşın ekonomik durumu ortada, çiftçininki ortada, esnafınki ortada, emeklinin ortada. Herkesin durumu ortada, işsiz kalan gencin durumu ortada. Bu sorunlar konuşuluyor mu burada? Başbakan bir çare biliyorsan söyle dedi bana. Ben bir değil 7 tane çare söyledim, 7 tane. Dedi ki, çare söyle uygulamazsam siyaseti bırakacağım. Bak, bak, bak. Çare söyle uygulamazsam siyaseti bırakacağım dedi. Onun üzerine bende çıktım 7 tane çare söyledim. 1 değil, 7 tane çare. Doğru dürüst ağzını açıp bir değerlendirme yaptı mı? Bize meydan okumaya çalıştı cevabını verdik. Şimdi o cevabı tekrar etmek istemiyorum. Ama o cevap geçerli olmaya devam ediyor. Bir davet yaptı, o davete ben cevap verdim gereğini yapmadı. Gereğini derken siyaseti bırakmasını kastetmiyorum. Gereğini derken o 7 çarenin uygulanmasını kastediyorum. Uygula da milletin şu ekonomik sıkıntısına biraz çare bul. Bak dünyadaki ülkelerin içinde ekonomisine çare aramayan, tedbir aramayan bir Türkiye kaldı. Bütün ülkeler, Amerika’sı, Almanya’sı, Fransa’sı, İtalya’sı tümü tedbir paketlerini açıkladı. Vatandaşa bir şeyler veriyor. Bu sıkıntıyı vatandaşını ezdirmeden taşıtabilmek için herkes bir çözüm yolu arıyor. Çözüm yolu yok derken al dedik 7 tane çözüm yolu gösterdik. Ama Başbakanın kılı kıpırdamadı.
Değerli arkadaşlarım, ekonomide sıkıntı var Türkiye’de. Çok açık. Ekonomi küçülmeye başlamış, insanlar işinden çıkarılıyor, senetler ödenmiyor, çekler ödenmiyor, haciz gelmeye başlamış, çiftçiye haciz geliyor. Çiftçinin sulama için kullandığı elektrik parası ödenebilir gibi değil. Ne oluyor sonuçta? Haciz uygulanmaya başlıyor. Tarlasına, toprağına, traktörüne haciz gelmeye başlıyor. Sanayiye teşvikli ucuz elektrik veriyorsun. Ama Adıyaman’ın suyunu baraja toplamışsın, Adıyaman’ın toprağını işgal etmişsin. Söz verdiğin sulama projelerini, barajları uygulamamışsın. Sen uygulamadığın için vatandaş elektrik enerjisiyle toprağını suluyor. Ona sattığı elektriği de sanayiciye sattığından daha pahalıya satıyorsun. Bunda insaf var mı? Bunda çiftçi dostu olmak var mı? Köylüye sahip çıkmak var mı? E ne olacak bunları konuşacağız, konuşacağız ortada kalacak mı bu laflar? Gereğini yapacak mıyız? Ne zaman yapacağız? 29 Martta inşallah, hep birlikte. Yaparsanız buralarda boş söz konuşulmaz olur. Ama yapmazsanız her gelen bir şey söyler gider, oyları alır ve ondan sonrada bu lafların bir anlamı kalmaz. Demokrasinin anlam kazanması vatandaşın haksızlığa karşı çıkmasıyla, hakkına sahip çıkmasıyla, hesap sormasıyla mümkündür.
Değerli arkadaşlarım, bakınız bugün Türkiye’de benim gözümde iki önemli konu var. Birisi ekonomik sıkıntı. Yani işsizlik. Yani ekonomik daralma. Yani insanların hayat pahalılığı, geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kalması. Birinci ana temel konu bu. İkinci temel konu şu değerli arkadaşlarım hepimizi yakından ilgilendiren. Nedir o? Yolsuzluklar. Türkiye’de yolsuzluk var mı? Adıyaman’da yolsuzluk var mı? Adıyaman’da da mı var? Türkiye’de yolsuzluk cumhuriyet tarihinin en yüksek düzeyinde var. Gelmiş geçmiş hiçbir hükümet döneminde yaşanmamış yolsuzluklar var Türkiye’de.
Değerli arkadaşlarım, her ülkede yolsuzluk olabilir. Ama bu yolsuzluklarla iktidar mücadele eder. Türkiye’de yolsuzluk var. Hem de nasıl var. Fakat Türkiye’deki yolsuzlukla hükümet mücadele etmiyor. Sorun bu. İktidar yolsuzlukları mücadeleyi bırakın kolu kanadı altına almış, himaye ediyor. Bakın bir Deniz Feneri yolsuzluğu var. Biliyorsunuz değil mi? Deniz Feneri yolsuzluğu yolsuzluğun tarifini değiştirdi. Eskiden yolsuzluk deyince insanın aklına eline fırsat geçmiş sütü bozuk birisi devletin imkanlarını alıp götürür diye bilirdik değil mi? Eskiden öyleydi. Şimdi öyle değil. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk, örgütlü yolsuzluk, dernekleşmiş yolsuzluk, şirketleşmiş yolsuzluk, hep birlikte yapılıyor. Yolsuzluk yapmak için şirket kuruluyor, dernek kuruluyor, derneğin genel müdürü var, yardımcısı var, muhasibi var, kuryesi var, personeli var. Ne için? Yolsuzluk için. Eskiden bir şirkette birisi yolsuzluk yapardı, gerisi bunu fark edince onun üzerine giderdi mahkemeye verilirdi. Şimdi? Şimdi olay o değil. Şimdi yolsuzluk için teşkilat kuruluyor. Şimdiki yolsuzluklar aldı verdi artık. Şimdiki yolsuzluklar teşkilatlı yolsuzluk, örgütlü yolsuzluk, mevzuata uygun yolsuzluk. Mevzuatı kullanıyor, kanunu kullanıyor.
Değerli arkadaşlarım, sevgili Adıyamanlılar insaf ediniz adam dernek kurmuş gitmiş Almanya’ya. Almanya’da Ramazan mübarek gün. Milletin fitresine, zekatına göz dikmiş. Diyor ki, yardım edin ben açları doyuracağım, yoksullara bakacağım, kimsesizleri himaye edeceğim. Paraları bana verin diyor. Vatan hasreti içinde Almanya’daki insanlarda bunu destekliyorlar, paralarını, pullarını veriyorlar. Bunlar topluyor paraları sonra özel kurye aracılığıyla parayı Türkiye’ye gönderiyor. Türkiye’ye gelen para ne oluyor? Gene o insanların şirketlerine dönüşüyor. Şirket kuruyorlar, televizyon kuruyorlar. O televizyonda siyaset yapıyorlar. Hangi siyaseti yapıyorlar? Sosyal demokrat siyaseti mi yapıyorlar? Ne siyaseti yapıyorlar? AKP siyaseti yapıyorlar. Deniz Baykal’ı mı met ediyorlar orada? Kimi met ediyorlar? Tayyip Erdoğan’ı met ediyorlar. AKP yöneticilerini met ediyorlar. Yolsuzlukla paraları alıyorlar AKP siyasetini destekliyorlar değil mi? Bu ortaya çıktımı? Bunu ortaya kim çıkardı? Türk emniyet güçlerimi, polisimiz mi, güvenlik kadrolarımız mı, bizim savcılarımız mı, bizim hakimlerimiz mi, kim çıkardı? Almanya’nın güvenlik güçleri, Almanya’nın savcıları, Almanya’nın yargıçları çıkardı. Öyle değil mi? Ne yaptı? Kısa bir süre içinde tümünü topladı, iddianameyi hazırlardı, yargıladı, suçluların bir kısmını cezaevine koydu, sonra bize bir yazı yazdı. Suçluların hepsi burada değil, bir kısmı Türkiye’de, isimleri de şunlardır dedi. Tamam mı? Ne oldu sonra? Şimdi bunu soruyoruz bizim hükümete bu dosyayı ne yaptınız diye. Diyorlar ki Almanya’ya yazı yazdık, Almanya bize cevap verecek, dosyayı gönderecek, bizde öğreneceğiz konuyu. Bu konunun suçlusu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Mağduru Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Çalanda bizim, çaldıranda bizim. Onları alıp Türkiye’ye taşıyanda bizim. Şimdi RTÜK’ün başında Başbakanın yakın dostu. Bütün televizyonlara yön verecek kuruluşun başında kuryelik yapan kişi. Kurulan şirketler, o haram parayla kurulan şirketler Türkiye’deki şirketler. Kurulan televizyon kanalı Türkiye’de. E sen niye Almanya’dan yazı bekliyorsun, dosya bekliyorsun. Senin savcın yok mu, senin emniyet müdürün yok mu, senin güvenlik teşkilatın, polisin yok mu, senin mahkemen yok mu, senin kanunun yok mu, senin devletin yok mu?!! Almanya’dan dosya gelecekmiş de bunu takip edeceklermiş. Onun üzerine bir arkadaşımızı gönderdik dosyayı alıp getirdi. Meydan meydan gösterdim işte sana dosya diye. Ondan sonra geldi. Şimdi diyorlar ki, dosyayı tercüme etmemiz lazım. Dosya Almanca diyorlar.
Şimdi bu yolsuzları yapanları sen tanıyor musun diye Başbakan sordum. Başbakan önce tanımıyorum demeye çalıştı. Ama tam diyemedi, ık mık, sonra tanıdığı ortaya çıktı. Geçen günde diyor ki, canım tanıyor olabilirim tanımanın ne kabahati var. Tanıma değil, çok yakın ilişki içindeler. Hısım akrabalık ilişkilerine kadar gidiyor. Olabilir. Adam diyor kavun değil ki, dibine bakasın da koklayasın. Ne yapalım diyor öyle çıkmış diyor. Ben sen bir suçluyu tanıyorsun diye seni suçlamıyorum. O suçlunun suçunun cezasını vermek için kılını bile kıpırdatmıyorsun, himaye ediyorsun diye seni suçluyorum. Bu Deniz Feneri. Başka şöyle bir düşünün Türkiye’de Sabah ve ATV iki önemli medya kuruluşu değil mi? Ne oldu? Satıldı. Kim aldı, nasıl aldı? Başbakanın damadının başında bulunduğu şirket aldı değil mi? Nasıl aldı, başka almak isteyen yok muydu? Almak isteyenler yavaş yavaş kenara çekildi. Bir baktık bir tek kişi kalmış, bir tek talip. Başka talip yok. Bir kişi istiyor. E ne yapalım dediler başka birisi istemediğine göre buna verelim verdiler. Kim o? Başbakanın damadının başında bulunduğu şirket. Peki parayı nasıl verdi o şirket? Kendi cebinden mi çıkardı verdi? Ziraat Bankasından, Halk Bankasından. Yani çiftçiye destek olması gereken, haciz memuru gönderdiği çiftçiye destek olması gereken Ziraat Bankası çiftçiye değil, Başbakanın damadının başında bulunduğu şirkete televizyon ve gazete kazandırmak için kredi verdi. Halk Bankası esnafa kredi vermesi gereken Halk Bankası bunu yaptı. Çok özel koşullarda. Şimdi versin de görelim bakalım. Bu ekonomik krizde onun ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. 750 milyon dolar verildi. 750 milyon dolar ve şirket alındı. Şimdi 750 milyon dolar ödeniyor mu, ödenecek mi? Ne zaman ödenecek? Burada yolsuzluk yok mu değerli arkadaşlarım? Böyle bir olay bir Avrupa ülkesinde olsa yer yerinden oynamaz mı? Başbakan kendi damadına devletin bankasından kredi verip, teminatsız kredi verip böyle bir alışverişi yaptırabilir mi? Yaptıramaz. Yaptırdı. Bunların hepsi yolsuzluk.
Değerli arkadaşlarım, gene hatırlatayım bir Tüpraş satışı vardı. %14,76’sı birisine el altından konuldu. Tanıyor musun dediler Başbakana? Önce tanıyorum dedi, daha sonra tanıdığı ortaya çıktı. 14.76, 750 milyon dolar mahkeme kararıyla tespit edilmiş. Gitti. Bir telekom satışı oldu. Telekomun karıyla satışın parası ödeniyor. Öyle şartlar yaratmışlar ki telekomun yıllık karıyla taksitleri ödeniyor. Ve tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurdular. Kim vurdu? Yabancılar. Hariri ailesi, Lübnanlılar. Kim sattı? Bu iktidar sattı.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunların hepsi kuşkulu işler. Bunların hepsi incelenecek. Ama bu dönemde incelenemiyor. Bunların incelenmesi gerek mi yor mu? Bunlar incelenmeden Türkiye’de gerçekler ortaya çıkarılabilir mi? Türkiye’deki kirliliğin, yolsuzlukların özü, temeli bu konuların üzerine gidersek çözülür. Başbakan bana ekonomiye çaren ne dedi 7 tane çare söyledim sustu. Ağzını bıçak açmıyor. Niye bana yolsuzlukların çaresi ne diye sormuyor? Yolsuzlukların çaresi ne diye sorsun o çareyi de söyleyeyim. Nedir o çare? O çare şu; önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la Deniz Baykal’ın dokunulmazlıklarını kaldıracaksın. İlk çare bu. Kaldır. Bana sormuyor, çare ne demiyor. Sor da söyleyeyim bende çareyi. Çare bu işte. Gel senin ve benim dokunulmazlıklarım kaldırılsın, mahkemeler serbestçe bizi soruştursun. Sen ne biliyorsan git ver savcıya.
Şimdi biz şikayet ediyoruz. Bize diyor ki, ne şikayet ediyorsun millete git savcıya ver. Arkadaş savcıya vereceğizde senin dokunulmazlığın var. Kaldır dokunulmazlığını savcıya verelim. Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ilk yapılacak işlerden biri bu milletvekilliği dokunulmazlığı imtiyazını, zırhını, kalkanını ortadan kaldırmak, milletvekilinin de sade bir vatandaş gibi olmasını sağlamak. İlk işlerden birisi bu. Türkiye öyle temizlenir. Önce eşitlenelim. Bugün milletvekiline emniyet dokunamıyor, savcı soru soramıyor, hakim yargılayamıyor, sorgu hakimi ifadesini alamıyor. Böyle şey olur mu? O da neler yapıyor, neler yapıyor? Milletin sırtından bütün bunlarda. Milletvekili dokunulmazlığı niçin verilmiştir? Kürsüde özgürce herkesin düşüncesini ifade edebilmesi için. O var olmaya devam edecek, kürsünün dokunulmazlığı olacak. Kürsüde konuşulan lafın sorumlusu olacak, suç olmayacak. Milletvekili çıkacak neyi doğru biliyorsa suç olsa dahi o kürsüde, o kutsal kürsüde konuşacak. Dokunulmazlık bu. Yoksa dokunulmazlık hostes tokatlamak, ev sahibini yumruklamak, çeki senedi ödememek, olunca kavga çıkarmak, yolsuzluk tezgahı kurmak, sahtekarlık yapmak değildir.
Bugün 1 Mart 2009. 6 yıl önce bugün TBMM’de tarihi bir oturum yaşandı. Bu hükümet ve Recep Tayyip Erdoğan ve bütün AKP yönetimi meclise geldi dedi ki, Irak’a müdahale yapılacak, bu müdahaleye biz topraklarımızı açalım, Irak’ı işgal edecek olan güçler gelsinler Türkiye’ye yerleşsinler. Ne zaman çıkacakları konusu da belli değil. Türkiye’yi bir üs gibi kullanıp Irak’a saldırsınlar, Irak’ı işgal etsinler. Bunun iznini istiyoruz, tezkeresini istiyoruz diye meclise geldiler. Hatırlıyorsunuz değil mi? Eğer o tezkere kabul edilmiş olsaydı bugün Türkiye’nin Adıyaman’ına kadar uzanan bölgesinde, Güneydoğu Anadolu’sunda, Şanlıurfa’sında, Diyarbakır’ında, Antep’inde 70 bin Amerikan askeri helikopterler, uçaklar, üsler kurulmuş olacaktı. Ve hala oralar o güçlerin bulunduğu, barındığı yer olacaktı. Ve oradan Irak’a yönelik askeri harekat yapılacaktı. Bunu nasıl önledi Türkiye? Bunu önleyen, buna karşı mücadele eden temel güç neydi? Bakın bugün 6 yıl geçti. Bunu ilk ortaya çıktığı zaman Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz çok kararlı bir şekilde reddettik. Biz topraklarımızda yabancı asker, yabancı ordu istemiyoruz dedik. Türkiye’yi komşu bir ülkeye Irak’a saldırının üssü olarak kullandırtmayız dedik. Buna izin vermeyiz dedik. Buna kimsenin hakkı yoktur dedik, büyük bir mücadele verdik. O kadar etkili, o kadar haklı, o kadar vicdanlara hitap eden bir mücadeleydi ki, AKP milletvekillerinin bir kısmı da bize destek verdi. Bizimle beraber davrandı ve Türkiye Cumhuriyetini tarihi bir vebalden, tarihi bir sorumluluktan kurtaran o muhteşem kararı TBMM’de CHP’nin öncülüğünde 6 yıl önce hep birlikte aldık.
Bakın, bugün Başbakan Gazze’deki İsrail saldırısı dolayısıyla orada hayatını kaybeden 1300 kişi için büyük üzüntü duyduğunu ifade ediyor ve bunun mücadelesini veriyor. Bu mücadeleyi anlıyoruz. Gazze’deki 1300 kişinin zalimce öldürülmesine en büyük tepkiyi hep birlikte gösteriyoruz. Ama insaf etmez misiniz Gazze’deki 1300 kişinin ölümüne karşı çıkanlar Irak’ta 1 milyon Müslüman öldürülürken ne yapıyorlardı? Irak’ta 1 milyon Müslüman hayatını kaybetti. Eğer biz 1 Martta o kararı almamış olsaydık Türkiye’de bugün o sorumluluğun bir parçasıydı.
Bakın şimdi Amerika’da bir seçim yapıldı. Yeni bir Cumhurbaşkanı seçildi Barack Obama. İlk aldığı karar bu askerleri geri çekeceğim dedi. Bakın o askerleri geri çekeceğim dedi. Amerika diyor Amerika. Biz o zaman buna karşı çıkarken oraya asker gönderilmesi Türkiye’nin aleyhinedir. Sadece Türkiye’nin değil Amerika’nın da aleyhinedir diyor idik. Ama o zamanki Bush yönetimi onun farkında değildi. Ama şimdi yeni bir yönetim geldi o işin yanlış olduğunu gördü. CHP’nin noktasına onlarda geldiler. Şimdi soktukları askerlerini geri çekmeye çalışıyorlar. Yanlıştan dönmeye çalışıyorlar. Amerika yanlıştan dönmeye çalışıyor, bizi de o yanlışa sürükleyeceklerdi. Türkiye’nin o yanlışa sürüklenmesine engel olan temel güç Cumhuriyet Halk Partisidir. Sümerbankı, sütü, hepsini biliyoruz. Kapatılan fabrikaları biliyoruz. Yani bu iktidarın ne getirdiğini, ne götürdüğünü hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Türkiye’de de biliyorsunuz, burada da. Bakın bu iktidar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin 220 milyar dolar borcu vardı. 220 milyar dolar borç. Kimin borcu? 80 küsur yıllık Türkiye Cumhuriyetinin borcu. İçinde Atatürk-İnönü’den, Celal Bayar – Adnan Menderes’ten, Süleyman Demirel’den, Turgut Özal’a kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin borcu var. Hangi tarih itibariyle? 2002. 1923-2002. Türkiye’nin toplam borcu 220 milyar dolar. Bunlar işbaşına geldiler, 7 yıldır işbaşındalar. Bu 7 yıllık dönemde bu borç azaldı mı? 220’den 200’e düştü mü, 150’ye düştü mü? Hayır. Ne oldu? 220 milyar dolar borç yükseldi, yükseldi, yükseldi. Nereye kadar yükseldi? 500 milyar dolara kadar yükseldi. 500 milyar dolar. Yani 80 yılın borcunu 2 katına katlamıştır bu iktidar 7 yılda. Ayrıca ne yapmıştır? Gelmiş geçmiş hükümetlerin yaptığı, yani cumhuriyet döneminin, Atatürk-İnönü döneminin, Bayar – Menderes döneminin, Demirel döneminin, Özal döneminin eserlerini, tesislerini, fabrikalarını, işletmelerini ucuz pahalı demeden, yerli yabancı demeden satmıştır. Öyle değil mi? Yani Türkiye’nin bilançosu çıkarılırken Türkiye’nin borcu nerden nereye geldi. Elindeki avucundaki ne oldu? Bunları düşünmek gerekmez mi? Yani bir aileyi düşün, ailenin ekonomik durumuna el koymuş birisi, gelmiş demiş ki ben toparlayacağım sizi ailenin borcu 3 ken 7 olmuş. Ananın elindeki, kolundaki altınlar, beşibiryerdeler alınmış, götürülmüş satılmış, evin ne kadar varlığı varsa elden çıkarılmış. Bu arada deniliyor ki, bak size sıkıntı çektirmedik. Rahatça harcama yaptınız, bir güçlük çekmediniz deniliyor. Şimdi ne oldu? Onun sonuna gelindi. Şimdi sıkıntı kendisini hissettirmeye başladı. Fabrikalar kapanıyor, işyerleri kapanıyor, insanlar işini kaybediyor. Adıyaman’da da aynısı olmadı mı? Değil mi? Sümerbanklarda gitti, süt tesisleri de gitti, tarımsal tesislerde gitti. Şimdi de tekel gidiyor değil mi?
Şimdi sevgili Adıyamanlılar, bütün bunların değerlendirmesini en iyi şekilde sizin yapacağınıza ben inanıyorum. Adıyaman bu seçimi bir fırsat olarak kullanmalıdır. İktidara bir uyarı yapmalıdır. Buna ihtiyacı var iktidarın. Yani bunlara büyük oy verildi. Sizde verdiniz. Öyle değil mi? Şimdi o oyları bunlar hak ettiler mi? O oyların hakkını verdiler mi? O oyların gerektirdiği hizmeti ortaya koyabildiler mi? Ne yaptılar? Oyla şımardılar. Yanlarına yaklaşılmaz oldu. Ne de olsa millet bize oy veriyor diye hiç kimsenin lafını, sözünü dinlemez oldular. Çok oyu taşımak iktidarlar için kolay değildir. Çok parada insanı bozar, çok oyda bazen partileri bozar. Yani birisi hiç aklına gelmeden bir yerden, spor lotodan, milli piyangodan büyük bir para bulursa şaşırabilir, dengesi bozulur, aile düzeni bozulur, çoluğu çocuğuyla ilişkisi bozulur. Vay ben ne oldum der gider İstanbul’da bir yer tutar. Kumara, zevki sefaya kaptırır kendisini. Üç gün sonra elde avuçta bir şey kalmaz. Sonra süklüm püklüm döner geri değil mi? Bu arada da hastalanır, tedavi olur, ruh sağlığı gider değil mi? Allah muhafaza. Bazı partilerde hak etmeden birdenbire büyük oy sahibi olunca ne oldum başlarlar, ona çatarlar, buna çatarlar, ortalığı karıştırırlar, millete hükmetmeye başlarlar. Seçime giderken çıkarlar mesela millete derler ki, oyunu bana vereceksin ha. Bana vermezsen sana gösteririm hizmet vermem derler. Milleti tehdit etmeye, millete şantaj yapmaya başlarlar. Değil mi? Yani sen milleti ne hakla tehdit ediyorsun, sen kim oluyorsun da millete hükmetmeye kalkıyorsun. Seçim niye yapılıyor, seçim yapmanın anlamı ne? Seçimi yapacaksın, millet kimi isterse onu getirecek. Bak şimdi işbaşında bir iktidar, bir belediye. Bu belediye aynı anlayışta bir iktidar var diye büyük hizmet verdimi?
Şimdi değerli arkadaşlarım, bakın belediyeyi getirdiniz, Adıyaman’ın temel sorunları çözüldü mü? Su sorununuz çözüldü mü? Çözülecek diye söz verildi mi? Daha önce verildi değil mi? Peki söz verildi sorun çözüldü mü? Ne oldu? Bizim bir sürü belediyemiz var. CHP’li belediye. Öyle bir hizmet veriyorlar ki o belediyeler. Şimdi hepsi yeniden adayımız, inşallah yeniden seçilecekler. Hepsi bölgelerinin sevgilisi. En büyük hizmeti vermeyi başarmışlar. Yani aynı partiyi belediyeye teslim ettin diye hizmet mi geliyor? Nerede geliyor? İşte Adıyaman’ın hali ortada.
Değerli arkadaşlarım, hizmet erbabı tarafından getirilir. Bu işi de bizim belediyelerimiz en iyi şekilde bilip uygularlar. Türkiye’deki gidişatta zaten bir iktidar değişimine doğru yelken açmış durumunda. İnşallah önümüzdeki dönemde yeni bir Türkiye ortaya çıkacak, yeni bir Adıyaman, yeni bir hükümet, yeni bir Türkiye hep beraber yola koyulacağız.
Şimdi size Adıyaman’daki Belediye Başkanı Adayı arkadaşlarımı sunmak istiyorum. Önce Adıyaman Belediye Başkan Adayımız Zeynel Aslan. Zeynel Aslan pırıl pırıl bir Adıyamanlı evladınız, kardeşiniz, ağabeyiniz. İnşallah onu seçeceksiniz. Hep beraber destek olacağız. Adıyaman’ın kaderini değiştireceğiz. Hep birlikte her şeye yeniden başlayacağız. Besni Belediye Başkan Adayımız Fahri Serter. Besni Belediye Başkan Adayımız Fahri Serter bana Kemal Tabak’ı hatırlattı. Kemal Tabak çok değerli bir arkadaşımdı, kardeşimdi, yiğit bir insandı. Kendini halka adamış, millete adamış bir insandı. Örnek bir şahsiyetti. Şimdiki siyasetçiler gibi karışık işlerle ilgisi yoktu, para, pul peşinde değildi. İhale peşinde değildi, çıkar peşinde değildi, derdi günü Adıyaman’dı, derdi günü Besni’ydi. İnşallah o güzel insanların siyaset dönemini Türkiye’mize yeniden taşırız. Gene inşallah, o anlayışı, o ahlakı, o memleket sevgisini, o fedakarlığı Türkiye siyasetine hep beraber taşırız. Başkanımızı yürekten kutluyorum, başarılar diliyorum.
Gölbaşı Belediye Başkan Adayımız Necati Kurupınar. Tut Belediye Başkan Adayımız Cemal Avcı. Gerger Belediye Başkan Adayımız Erdal Özdemir. Çelikhan Belediye Başkan Adayımız Abdurrahman Yolcu. Kahta Belediye Başkan Adayımız Mehmet Gürses.
“Sevgili Sinoplular, çok değerli kardeşlerim, bir kez daha Sinop’ta sizlerle beraber olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu toplantıya hoşgeldiniz, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Boyabat’a selam.
Sevgili Sinoplular, bir kez daha bir seçim öncesinde bir aradayız. Bakıyorum sizde çok büyük bir heyecan, coşku ve umut içinde gözüküyorsunuz. Bu hava koştunuz geldiniz, Sinop’ta bu muhteşem toplantıyı gerçekleştirdiniz. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Şeref verdiniz, hoşgeldiniz.
Ama aklımdan geçiyor bu Sinoplular acaba bu toplantıya Sinop belediye seçimleri şöyle mi olacak, böyle mi olacak sorusuyla mı geliyorlar? Yoksa kafalarında Sinop’un ötesinde Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bazı bekleyişler, bazı sorular, bazı kaygılarda mı var? Öyle değil mi? Yani bakıyorum aranızda çiftçi kardeşlerim var. Topraktan geçimini sağlayan insanlar var. Sinoplu köylülerimiz, çiftçilerimiz var. Belki orman köylülerimiz var. Bakıyorum aranızda esnaf kardeşlerim var, emeklilerimiz var, gençlerimiz var, ev kadınlarımız var. Toplumun her kesiminden insan aramızda. İşçilerimiz var. Gözlerine bakınca anlıyorum işsizlerimiz var. Öyle değil mi? Böyle bir topluluğuz. Elbette yerel seçim önemli, seçime yönelik bekleyişimiz var, iddiamız var. Sinop’u hak ettiği dürüst, hak ettiği başarılı, hak ettiği güzellikte bir belediyeyi gerçekleştirmek durumundayız. Elbette öyle. 5 yıldır bir belediye başkanını bekliyorsunuz. Seçtiniz kaydı gitti, 5 yıldır bekliyorsunuz inşallah seçeceksiniz.
Ama bana öyle geliyor ki, sizin bu heyecanınız, bu coşkunuz, bu büyük beraberliğiniz, bu buluşmanız başka bazı bekleyişleri de, başka bazı özlemleri de bize hatırlatıyor. Buraya siz ne olacak bu memleketin hali demek için gelmişsiniz gibi geliyor bana. Öylemi? Ne olacak bu memleketin hali demek için buraya gelmişsiniz gibi geliyor bana. Ne olacak bu çiftçinin hali, ne olacak bu emeklinin hali, ne olacak bu piyasanın hali, esnafın hali ne olacak, bu işsizlik ne olacak, bu yoksulluk ne olacak, bu yolsuzluklar ne olacak demek için gelmişsiniz gibi geliyor bana. Öylemi? Bunlar değil mi sizin kafanızda? Şunu bilin benimde kafamda tam bunlar işte. Tam bunlar! Beni seçimden çok daha fazla işte bunlar ilgilendiriyor. Seçim bahane, seçim bir fırsat, seçim bir araç. Neyin aracı? Milletin dertlerinin çözülmesinin aracı. Milletin şikayetlerinin çaresinin bulunmasının aracı, milletin ekonomisinin düzelmesinin, çiftçinin halinin düzelmesinin, dürüst, namuslu insanların, namerde muhtaç olmadan bu memleketlerde başları dik, onurla yaşayabilmelerinin mücadelesi. Bunun için siyaset, bunun için seçim.
Sevgili Sinoplular, bizim için seçim bir külah kapma yarışı değil. Bir iktidar bulma yarışı değil. Bizim için seçim; ya bizde iktidara gelelim bal tutar parmağını yalar, bizde arkadaşlarımızla sebeplenelim, bizde çevremize rant dağıtalım, bizimde çocuklarımıza ballı işler bulsunlar, fırsatlar yaratsınlar arayışı değil. Hiçbir zaman olmadı, şimdide değil, bundan sonrada olmayacak sevgili kardeşlerim olmayacak! Bizim için seçim milletin derdinin çözülmesi.
Şimdi buradasınız soruyorum size. Nasıl haliniz, durumunuz iyimi, işleriniz yolundamı, geçiminiz yolundamı, aldığınız, sattığınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, masrafınız birbirini tutuyor mu? Borçlar ödendi mi? Kredi kartı borçlarını ödeyebiliyor musunuz? Sinop’ta da var değil mi? Ne oldu gençler iş bulabiliyor mu? Esnafın durumu düzeldi mi, alışveriş canlandı mı? Sattığının yerine fazlasını koyabiliyor, satıyor kazanıyor mu? Yoksa hazırdan mı yiyor, yoksa sermayeden mi yiyor, yoksa dostlar alışverişte görsün kabilinden dükkanı sabah besmeleyle açıyor, akşam Allah’a şükür diye kapatıyor ama sermaye gidiyor mu? Öyle mi? Öyle değil mi? Çiftçiler, topraktan geçimini sağlayanlar nasıl yüzü gülüyor mu, rahatladılar mı? Ne oldu buğdayın fiyatı, gübrenin fiyatı birbirini tutuyor mu? Yemin fiyatı, sütün fiyatı birbirini tutuyor mu? Mazotun fiyatı, ürünün fiyatı birbirini tutuyor mu? Ne oldu çeltik ekenlerin yüzü gülüyor mu? Genişledi mi çeltik alanları? Daha mı çok üretiyorsunuz, daha mı az? Daha mı çok kazanıyorsunuz daha mı az? Borçlar azaldı mı? Bir dükkanın yanına bir dükkan daha kondu mu? Dünyada öyle oluyor değerli kardeşlerim. Dünyada gerçek bu. Her ülke öyle yapıyor. Bizde de böyle olabildi mi?
Şimdi ekonomide bu sıkıntı yaşanıyor. Sinop’ta haciz uygulamaları başladı mı? İcra var mı? Esnafa icra geliyor mu, çiftçiye icra geliyor mu? İcranın el koyduğu arabalar için yediemin yeni arsalar mı kiraladı Sinop’ta? Öyle oldu değil mi? Genişleyen alan o değil mi? Vatandaşa yönelik takibat genişliyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, peki sizin işleriniz iyi değil, Türkiye’nin işleri iyimi? Devletin işleri sağlam mı? Devlet daha rahat mı, ayağını sağlam basıyor mu? Devletin borçları azaldı mı? Devletin borçları bunlar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin borcu 220 milyar dolardı. Hangi Türkiye’nin borcu? 80 yıllık Türkiye’nin borcu. Çok teşekkür ederim, başarılar diliyoruz bizde inanıyoruz. Sinop’ta kazanacağımıza inanıyoruz, güveniyoruz. Çok teşekkür ederim. Onu kapatalım. Tamam mı arkadaşlar, arkayı kapatmayalım. Türkiye’nin borcu değerli arkadaşlarım, 220 milyar dolardı. 80 yıllık Türkiye’nin borcu. İçinde Atatürk-İnönü dönemi var. Celal Bayar – Adnan Menderes dönemi var. Süleyman Demirel dönemi var, Turgut Özal dönemi var. Diğer başbakanların dönemi var. Tümünün ortak birikmiş borcu 220 milyar dolar. Bunlar işbaşına geldi. 7 yılda o borç, 80 yıldaki borç 1 kattan fazla. Bugün Türkiye’nin borcu 500 milyar dolar.
Değerli arkadaşlarım, 220 milyar dolarlık borç 500 milyara çıkmış. Elde avuçta ne varsa geçmiş dönemlerin yaptığı eserler, fabrikalar, tesisler, santraller, petro-kimya tesisleri, demir-çelik tesisleri tümü satılmış. Oradan da büyük para kazanılmış, borç yapılmış. Bu kadar birikimle 80 yılda Türkiye’de harcanan paradan çok daha fazla iki katından fazla bu 7 yılda bunların eline geçmiş, harcamışlar. Sonuçta eğer Sinop’ta benim çiftçi kardeşim diyorsa ki, vallahi biz bu işten bir şey anlamadık, elde avuçta ne varsa elden çıkıyor, bende çiftçiliği bırakmak zorunda kalıyorum, çoluğum, çocuğum ne yapacak diyor ise, esnaf ne olacak bu işin sonu artık ticarette bize hayır kalmadı, yer kalmadı diyor ise, gençler girecek iş bulamıyorum, yatırım yok, fabrika yok, tesis yok, bizi işe alan yok, okuyoruz, diplomayı alıyoruz tayin eden yok, memlekette öğretmen açığı var ben öğretmenlik diplomamı aldım ama aylardır bekliyorum hala tayin edilmiyorum diye eğer boynu bükük dolaşıyorsa bunun sebebini sormak hepimizin görevidir değerli arkadaşlarım. Bu kadar para, bu kadar zenginlik, bu kadar imkan Türkiye’nin elinden geçiyor, borca giriyoruz, eldekini avuçtakini satıyoruz ama vatandaşın hayatına yansıyan, onu mutlu eden, onu rahatlatan bir sonuç yok. Bu doğal mı değerli arkadaşlarım. Bunu böyle kabul edebilir miyiz? Bunun bir çaresini bulmak lazım. Öyle değil mi? Türkiye’nin ekonomisi iyi gidiyor diyebilir miyiz? Bu konuyu şikayet ediyoruz, işsizlik işsizlik diye biz anlatıyoruz. Bizden başka bunu konuşan yok. Başbakan meydanlarda. Sinop’a da geldi. İşsizlikten bahsetti mi, çiftçinin durumundan bahsetti mi, esnafın derdinden bahsetti mi? Türkiye artık kalkınamıyor, büyüyemiyor, küçülüyor, bunun çaresini şöyle şöyle bulacağız dedi mi? Ne konuştu burada? Varsa yoksa Cumhuriyet Halk Partisi, varsa yoksa medya televizyonlar, basın, gazeteciler, o dedi, bu dedi. Dedikodunun ötesinde sadrişifa, vatandaşın derdine çare olacak söylediği hayırlı bir laf var mı? Koca kampanya. Bağırıyor, çağırıyor gittiği her yerde. Önüne geleni azarlıyor, önüne gelene hakaret ediyor. Niye? Bir sıkıntısı var Başbakanın. Başbakanın sıkıntısı var. Milletinde sıkıntısı var. Milletin sıkıntısına çare bul, görevini yap.
Değerli arkadaşlarım, Başbakan çıkıyor diyor ki, ben geziyorum, dolaşıyorum. İyi arkadaş gez dolaş. Senin gezmene, dolaşmana bir şey söylemiyoruz. Gez dolaş da, ama aynı zamanda görevini de yap. Senin görevin şimdi mesela bu ekonomik sıkıntı karşısında bir tedbir paketi hazırlayıp ilan etmektir. O tedbir paketini uygulamaktır. İşsizliğe çare aramaktır, yoksulluğa çare aramaktır. Yolsuzlukla mücadele etmektir. Bunları yapıyor musun? Hayır bunları yapmıyor. Geliyor buralarda ben geziyorum, dolaşıyorum bu CHP şöyle, bu medya böyle. Kardeşim CHP’yle uğraşacağına sen işini yap. Vatandaş sen işini yaptığın zaman seni takdir eder, senin hakkını verir. Sen bırak onunla, bununla uğraşmayı görevini yap sen görevini. Çiftçiye karşı görevini yap, esnafa karşı görevini yap, emekliye karşı görevini yap.
Sevgili kardeşlerim, geçenlerde Başbakan ben böyle işsizlikten falan konuşuyorum. Bir yerde çıktı dedi ki, bir çaresi varsa söylesin dedi. Bir çaresi varsa söylesin, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm dedi. Bende çıktım dedim ki, senin siyasi hayatını bitirmeni istemiyorum, çare bulmanı istiyorum. Sordun çareyi sana söylüyorum dedim. Bende bu konuda uygulanabilir, gerçekçi, ipe un sermeyen, ayağı yerde 7 tane teklif yaptım. 7 tane teklif. Bu teklifi ekonomiyle ilgili çevreler, iş dünyası, esnaf kuruluşları, sendikalar, iktisatçılar, her birisi ya çok önemli, çok doğru, işte bunları yapın diye karşıladı. Olumlu karşıladı herkes. Bende merakla bekliyorum Başbakan ne söyleyecek acaba. Çıkmış demiş ki, çare söyle, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm. Bir defa çare talep ederken siyasi hayatımı bitiririm demek ne anlama geliyor. Senden bunu isteyen yok. Bu ne biçim laf? İçinde bir gerilim var, içinde bir sıkıntı var, içinde bir kavga etme ihtiyacı var, meydan okuma ihtiyacı var. En normal konuyu konuşurken dahi, işsizliğe çare nedir konusunu konuşurken dahi çareyi söyle, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm diyor. Garip. Bunu duymamazlıktan geldik çareyi söyledik. Bekledik iki gün çıksın bir şey söylesin. Bu işle ilgili herkes çok doğru, işte yapılması gereken budur diyor. Dünyada krize tedbir almayan bir tek Türkiye kaldı. Türkiye dışındaki bütün ülkeler tedbir aldılar. Sadece Türkiye’de Başbakan meydan meydan dolaşmakla öğünüyor. Ama dünyadaki bütün başbakanların yaptığını yapmıyor. Amerika yaptı, Fransa yaptı, Almanya yaptı, İtalya yaptı, her yer yapıyor. Sende yap, ilan et. İşsizlikten kırılıyor insanlar. Aileler intihar etmeye başladı. Toplu intiharlar yaşanıyor.
Değerli arkadaşlarım, bakınız 1 yılda Kasım sonu itibariyle işinden ayrılan insan sayısı 645 bin. Resmi rakama göre. Gerçeği daha fazla. Ama resmi rakama göre söylüyorum 645 bin resmi rakama göre kendileri kabul ediyor insan işinden ayrılmak zorunda kaldı.
Değerli arkadaşlarım, işsiz olmakla işten çıkarılmayı birbirinden ayırmak lazım. İşsiz olanların bir kısmı gizli işsizdir. Uzun süreden beri işsizlik durumu devam ediyordur. Ama birden bire çalışırken bir aile, bir insan işinden uzaklaştırıldığı zaman o başka bir olaydır. O büyük bir şoktur. Bu konuştuğum 645 bin o işinden çıkarılmış insan sayısı. İşi varken işi yok olmuş, işinden atılmış, akşam eve ekmek götüremez hale birden düşmüş insan sayısı. Bu büyük olay. Bu acı bir olay. Türkiye’nin ana meselesi bu. Bunu anlatıyoruz Başbakana. Çare söyle dedi peki dedik 7 tane çare. Sonra çıktı dedi ki, hadi sen işine bak. Benim işim milletin derdi. Ben milletin derdiyle ilgili çare düşüneceğim, çare söyleyeceğim. Hadi sen işine bak, bu millet seni iktidara getirmiyor, 40 fırın ekmek yesen de iktidara gelemezsin. Bu neyin cevabı? İşsizliğe çare demiş, bende çaremi söylemişim. Çareye karşı söylediği laflar bunlar.
Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir üslup değil. Bu üslup maganda üslubu. Bu üslup Başbakan üslubu değil. Biz Türkiye’de böyle Başbakanlara alışık değiliz. Biz Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Adnan Menderes’in üsluplarına alışığız. Zarafete, terbiyeye, nezakete, saygıya alışığız. Ne söylediğini bilmeye alışığız. Devlet sorumluluğu taşımaya alışığız. Bu külhan beyi üslubu, bu maganda üslubu. Ona yakışıyor olabilir. Ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına yakışmıyor. Banadiyor ki, 40 fırın ekmek ye iktidara gel.
Değerli arkadaşlarım, sevgili Sinoplular, içimden geçen şu; bak sen iktidar olmuşsun ama adam olamamışsın. Sen iktidar olmuşsun, ama adam olamamışsın. Bana öyle geliyor ki, 40 fırın ekmek yesen de adam olamazsın. Çünkü sen ne söylediğinin farkında değilsin. Bir gün bir şey söylüyorsun, ertesi gün bambaşka bir şey. Söylediğini takip etmiyorsun, kendin davet ediyorsun söylenen lafı anlamamazlıktan geliyorsun.
Değerli arkadaşlarım, Başbakanlık ahlakıyla, siyasetiyle, bilgisiyle, kültürüyle belli bir seviyeyi gerektirir. Herkesin bu konuda bir sorumluluk taşımaya ihtiyacı vardır. Ne konuştuğunu bilmeye ihtiyacı vardır. Başbakan asabını kontrol edemiyor, ne zaman ne söyleyeceğini tam bilemiyor. Aynadan okuyarak konuştuğunda mesele yokta aynadan çıktığı zaman ortalık karışıyor. Ama üslubuna dikkat etsin. Geçenlerde her kuşun başından kavurma olmaz demiş. Kuş ve baş laflarını da çok fazla ağzına almasın. Bir; her kuşun etin yenmez unutmasın bir. İki; kuş ve baş lafları onun ağzına pek yakışmıyor. İnsanın aklına o başın içinde ne var, kuşun nesi var sorusu geliyor. O nedenle Başbakan bu konuları bıraksın. Bildiği konulara girsin, onları konuşsun, onları tartışalım.
Şimdi değerli arkadaşlarım, Başbakan sıkıntılıda bu sıkıntının kaynağında ne var? Bizden şikayetçi, birde basından ve televizyonlardan şikayetçi. Niye şikayetçi? Bizden şikayetçi olması için bir neden yok. Biz ona siyasi hayatını takip edebilmesi için haksız yasaklarını kaldırmak için gayret göstermişiz. Millet oy vermiş ona, %34,5 oy vermiş, o oyu alan bir partinin Genel Başkanı iktidar olmalıdır, demokrasinin icabı budur. Benim milletin oyuna saygım var, milletin kullandığı oya değer veriyorum, olay sen değilsin, milletin iradesi, elbette bunun gereği yapılmalıdır demişiz, önünü açmışız. Bizim bir sorunumuz yok, bir sıkıntımız yok onunla. Gerektiği zaman her zaman elimizi uzatmışız, destek olmuşuz. Türkiye’nin sorunları için gerektiğinde anayasa değişikliklerine destek vermişiz, yasal düzenlemelere destek vermişiz, Türkiye’nin hukukunu dışarıya karşı bütün gücümüzle savunmuşuz. Bizim onunla problemimiz yok. Şimdi sen niye durup durup Cumhuriyet Halk Partisi diyorsun. Benimle uğraşıyor yetmiyor İsmet Paşa’yla uğraşıyor. İsmet Paşa’yla uğraşıyor ama Atatürk’le uğraşmaya cesaret edemiyor. Yani dilinin altında bakla varda işte 80 yıl, meksen yıl diye verip veriştiriyor, anlayan anlıyor. Ama İsmet Paşaymış, Deniz Baykal’mış bizlerle uğraşıyor. Şimdi birde medyayla uğraşıyor. Niye uğraşıyor? Bak bizim sana karşı bir husumetimiz yok. Bu şikayetçi olduğun medyada sana en büyük desteği veren medya, seni iktidarda tutan medya. Sana bugüne kadar en büyük omuz vermiş olan medya o. Şimdi niye şikayetçi oraya gelmek istiyorum. Niye şikayetçi şimdi? Şimdi bizimde Cumhuriyet Halk Partisi olarak medyanın da üstünde durduğu bazı konular bunu rahatsız etmeye başladı. Birden bire rahatsız olmaya başladı. Nedir onlar? Yolsuzluklar. Evet başta Deniz Feneri. Deniz Feneri çıktı Başbakanın kimyası, fiziği, her şeyi bozuluverdi. Dengesi bozuluverdi Başbakanın. Niye öyle oluyor, nedir bu Deniz Fenerinin önemi? Deniz Fenerinin anlamı ne? Deniz Fenerinin değeri ne? Neyi ortaya koyuyor Deniz Feneri? Deniz Feneri Türkiye’deki yolsuzluğun artık kişisel, bireysel yolsuzluk olmaktan çıktığını, yolsuzluğun artık bir insanın ahlakının bozuk olmasından, sütünün bozuk olmasından kaynaklanmadığını, yolsuzluğun artık teşkilatlı, örgütlü, dernekleşmiş, şirketleşmiş, mevzuatı yönlendiren, mevzuatı kullanan, kanunu kullanan, devleti kullanan, iktidarı kullanan bir yolsuzluk haline dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu Deniz Feneri bunu ispatladı. Bir yolsuzluk ki evlere şenlik. Tam tersi hayırsevermiş gibi kendilerini takdim ediyorlar, hayır için para toplayacağız diyorlar. Parayı topluyorlar Almanya’da vatandaştan yardım yapacağız diye kuryeler vasıtasıyla buraya taşıyorlar topladıkları parayı. O parayı kendi hesaplarına şirketlerde değerlendiriyorlar, televizyon kanalı kuruyorlar, televizyon kanalında AKP’ye destek oluyorlar ve bu çarkı döndürüyorlar. Onlar bu çarkı yaparken hükümet bunları himaye ediyor. Ne yapıyor? Başbakan ve Bakanlar Kurulu karar alıyor. Diyor ki, bu millete hayırlı bir teşkilattır. Bu halka, topluma yararlı bir teşkilattır diyor. Karar çıkarıyor. Bu karar çıkınca bütün kapılar açılıyor onların önünde. Arkasından bir karar daha çıkarıyor diyor ki, buna vergi kolaylığı getirmek lazım. Vergi almamak lazım, vergiden muaf yapmak lazım. Türkiye’nin barışı, huzuru, bütünlüğü için, cephede, sınırda hayatını tehlikeye atmış, gazi olmuş, şehit olmuş insanların ailelerine, insanlara yardımcı olmak için kurulmuş olan Mehmetçik Vakfına tanınmayan vergi bağışıklığını bu sahtekarlara tanıyor. Kim tanıyor? Bu iktidar tanıyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu ortaya çıktı. Kim ortaya çıkardı? Bunu Alman mahkemesi ortaya çıkardı. Alman mahkemesi konuya el koydu, böyle bir sahtekarlığa ben izin veremem dedi. Konuyu inceledi, soruşturdu ve hükme bağladı. Konu net. Şimdi Almanya’da karara bağlanmış bu yolsuzluğu yapanlar bizim vatandaşlarımız. Paraları toplanan insanlar bizim vatandaşlarımız, paraları buraya taşıyanlar gene Türk vatandaşları. Burada kurulan şirketler Türk şirketleri, televizyon Türk televizyonu. Almanlar mahkum ediyor, bizim hükümetin çıtı çıkmıyor bu ana kadar. Kimse meşgul değil. Ya bu bizim işimiz, bizim kanunları ilgilendiren bir mesele. El atın bu işe diyoruz. Diyorlar ki, Almanya’da mahkemeye yazı yazdık, mahkeme dosyayı göndersin bakarız. O dosya olmasa sen bakmayacak mısın bu işe? Bu Türkiye’deki bir kanun ihlali. Türkiye’deki bir yolsuzluk. Türklerle ilgili bir yolsuzluk. Almanya’dan dosya bekleniyordu. 5 ay beklediler, 6 ay beklediler dosyayı. Cumhuriyet Halk Partisi olarak gittik, o dosyayı aldık Türkiye’ye getirdik. Şimdi geldi diyorlar. Şimdi ne bekleniyor? Tercüme edilmesi bekleniyormuş. Türkçe’ye tercüme edilecek ve öğrenecek bizimki kanunsuzluğu. Ya kanunsuzluğu yapan vatandaşlarımız. Bizim vatandaşlarımızda senin arkadaşların ya. Senin arkadaşların, yakınların, eşin, dostun. Tanıyor musun onları dedik. Önce tanımıyorum demeye çalıştı, sonra fotoğraflar, belgeler ortaya çıktı. Şimdi diyor ki dün konuşmuş bir yerde insanın diyor arkadaşı suç işlemiş olabilir diyor. Belki seninde arkadaşın suç işlemiştir diyor. İnsanlar kavun değil ki dibine bakıp anlayasın diyor. Bozuksa diyor. Kim hakkında diyor? Fener yolsuzluğunu yapanlar hakkında. Onlar bunun yakınları, eşi, dostu, gitti zaman beraber olduğu insanlar. Olabilir ben sana sen onları niye tanıyorsun diye eleştiri yöneltmiyorum, seni bundan dolayı suçlamıyorum. Seni ben bu yolsuzluk ortada olduğu halde Başbakan olarak yetkilerini kullanıp bunlar hakkında gereken işlemi yapmadığın için suçluyorum. Niye yapmıyorsun, niye? Niye bu konuyu aydınlığa kavuşturmadın, niye bu yolsuzluğun üzerine gitmedin niye? Canım yakınım olabilir kabahat değil diyor. Canım yakının olabilir kabahat değil ama sen takip etmiyorsun o suç, suç. Takip etmiyor olman suç, sen onun hesabını ver.
Şimdi bunlar yazılıyor ya arkasından başka bazı hikayelerde çıktı, eşin, dostun, çoluk çocuğun durumları. Maşallah çocuklar eşin dostun katkısıyla okudular. Şimdi eşin dostun katkısıyla ballı börekli iş sahibi oldular kısa bir süre içinde. Bu imkanı sağlayanlar Başbakanın yakınları, dostları. Bu tabi Türkiye’yi rahatsız ediyor. Dünyanın herhangi bir demokrasisinde böyle bir şey olamaz. Olduğu zaman kıyamet kopar, bunun hesabı sorulur. Şimdi bunlar yazıldıkça Başbakan rahatsız oluyor, söylendikçe rahatsız oluyor. Yazanlara yöneliyor, söyleyenlere yöneliyor. Asabı bozuluyor meydanlarda esiyor, savuruyor.
Şimdi bunu bir kenara bırakmasını sağlamak lazım. İşimize bakacağız, işimiz Türkiye, Türkiye’nin ekonomisi, milletin derdi, halkın sorunları. Bunların çözülmesi lazım. Yolsuzlukların önlenmesi lazım. Bakın şimdi ben Başbakana diyorum sen gezip dolaşıyorsun iyide niye benimle tartışmıyorsun diyorum. Dünyanın her yerinde iktidar ve muhalefet seçim öncelerinde bir araya gelir ve tartışırlar. Bak gene seçime gidiyoruz niye tartışmıyoruz seninle diyorum. Meydana gel, meydana gel diyor. Ben meydana geldiğim zaman sen yoksun. Ben meydanda olduğum zaman sen yoksun. Yani o iş ayrı, bu iş ayrı. Meydan işi ayrı, tartışma işi ayrı. Meydana gelelim. Meydanda sen kendi kalabalığını toplamışsın, devletin güvenlik güçlerini de yerleştirmişsin, keskin nişancıları da zirvelere koymuşsun, ellerine de vermişsin silahları. Ondan sonra meydana gel, meydana gel. Meydanı bırak sen karşıma çık karşıma. Karşıma çık. Bak ben senin arkandan konuşmak istemiyorum. Sende benim arkamdan konuşma. Sen benim hakkımda ne söyleyeceksen çık karşıma söyle. Bende senin hakkında ne söyleyeceksem yüzüne söyleyeyim yüzüne. Gel karşılıklı konuşalım. Orada burada kendi kalabalıklarının önünde nutuk atarak bize saldırma. Bende böyle saldırmak istemiyorum. Zaten saldırmak istemiyorum. Çık tartışalım, tartışalım. Ne biliyorsan ortaya koy, bende koyacağım! Bak sen Başbakansın, elinde bütün devlet gücü. Bizim hakkımızda ne biliyorsan ortaya koy. Dilinin altında gevelediğin bir şeyler var. Çık karşıma söyle. Cevabını al. Bende sana söyleyebilmek istiyorum. Niye bana senin hakkında burada söylediklerimi yüzüne söylememe izin vermiyorsun? Millette izlesin, televizyonda izlesin herkeste bunu. Niye bunu istemiyorsun? Neden kaçıyorsun, neden? Başbakana kaçmak yakışır mı? Demokrasi kaçağı olmak Başbakana yakışır mı? Meydan meydan geziyorum diye demokrasi kaçağı olduğunu kamufle edemezsin, örtbas edemezsin. O iş ayrı, bu iş ayrı. Meydanlarda gez, sonrada gel karşıma sorularıma cevap ver, sen bana sor bende onlara cevap vereyim. Niye kaçıyorsun bundan? Olay bu değerli arkadaşlarım.
Sevgili Sinoplular, olay bu. Başbakanın her şeyi şeffaf, saydam, açık, net. Milletin önünde konuşmaya hazır olmadığını görüyoruz. Niye hazır değil, ne eksik var, ne yanlış var. Bunları da hep beraber ortaya koyarız, koyuyoruz. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Bilin ki, bize verip veriştiriyorsa ya da medyaya verip veriştiriyorsa arkasında bir şeyi örtbas etme, kapatma ihtiyacı var.
Şimdi sevgili Sinoplular, memleketin durumu ortada. Bu diyordu ki iktidara gelirken 3Y formülü diyordu. Yoksulluğu ortadan kaldıracağım diyordu. Kalktı mı değerli arkadaşlarım? Yoksulluk kalktı mı? Sinop’ta yoksulluk kalktı mı? Yoksulluğu kaldıracağım dedi. Yolsuzluğu kaldıracağım dedi. Yolsuzluk kalktı mı? Yoksa katlandı mı? Yolsuzluklarda kalkmadı. Üçüncü Y de yasaklardı yasakları kaldıracağım dedi. Yasaklar kalktı mı? Yani cep telefonuyla konuşurken bile yüreğinizde bir korku var değil mi? Acaba bizi dinleyen var mı diye? İnsan eşiyle, dostuyla, karısıyla, kocasıyla, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla şöyle yüreğini aça aça dertleşemiyor, konuşamıyor, şikayet edemiyor öyle değil mi? Bir teşkilat kurmuş mutlakıyet dönemlerindeki padişahların kurduğu teşkilat gibi. Hafiye teşkilatı kuruyordu onlar. Buda böyle bir telefon dinleme teşkilatı kurmuş. Herkesin telefonunu dinleyip oradan kimisini mahkemeye, kimisini şantaja tabi tutarak amaçlarına ulaşmaya çalışıyor. Medya daha özgür mü, basın daha özgür mü değerli arkadaşlarım? Bugün basın iktidara mesela daha önce Turgut Özal’a yaptığı gibi yapabiliyor mu? Demirel’e yaptığı gibi yapabiliyor mu? Ecevit’e yaptığı gibi yapabiliyor mu? Hiçbirisi mümkün değil. Basını kontrolüne almış, televizyonları satın almış, üçte ikisi kendisinin kontrolünde. Öbürlerini de susturacağım diye her türlü şantaj, tehdit, baskı. Öyle değil mi? Ne oldu yasaklar kalktı mı? Yoksulluk kalkmadı, yolsuzluk kalkmadı, yasaklar kalkmadı öyle değil mi?
Şimdi diyor ki, bizim işimiz hizmet gücümüz millet diyor. Şimdiki son lafı bu. Ben onu sana söyleyeyim. Senin işin hizmet, gücünde millet değil. Senin işin talan, gücün yalan, dolan, adında Recep Tayyip Erdoğan.
Şimdi olay bu değerli arkadaşlarım. Bu iş böyle gitmez. Hiçbir iktidar ebedi değildir. Şimdi bunlar bütün güçleriyle bu seçimde oylarını arttırmaya çalışıyorlar, korumaya çalışıyorlar. Niçin? Bu yaptıklarını milletin şikayet etmediğini söyleyebilmek için. Yani bütün amaçları bak işte biz yaptık. Yolsuzluk diyorsun yaptık, gittin şikayet ettin. Ekonomiyi, vatandaşın derdini unuttun dedin unuttuk. Çiftçiyi, köylüyü bir kenara bıraktın dedin bıraktık. Esnafı perişan ettin dedin ettik. Ama millette bize oy veriyor diyebilmek için kanepe dağıtıyorlar, dolap dağıtıyorlar. Dağıtmadıkları kalmadı. Sırf bunu diyebilmek için.
Şimdi sevgili Sinoplular, bakın bu seçime giderken bu konuda üzerinize bir büyük görev düştüğünü, milli ve manevi bir görevin, bir vebalinde üzerinize düştüğünü unutmamalısınız. Vereceğiniz oylarla bu yanlışlara destek olmuş duruma düşmemelisiniz. Yanlış olur. Türkiye’ye yanlış istikamet verirsiniz, kötü olur, şikayet ederiz. Onlar içinde kötü olur. Bakın bunlar oylarını arttırdılar bu son seçimde iyi oldu mu onlar için? Şımardılar. Fazla oyu taşımak kolay değildir. Fazla parayı taşımakta kolay değildir. Yani birisine totodan, lotodan, piyangodan bir büyük para çıkar, adamın ne aile huzuru kalır, ne vicdanı huzuru kalır, hayatı allak bullak olur, şaşırır kalır. Eşi, dostu, karısı çocukları, ailesi, arkadaşları, hepsi neymiş bu ya diye şikayet etmeye başlarlar. Bir süre sonrada eldeki avuçtaki gider, perişan olur döner sonra. Öyle değil mi? Bunu taşımak kolay değildir. Bunlarda bu oyu taşıyamadılar. Bu yüksek oyu taşıyamadılar. O yüksek bunları şımarttı, ne oldum demeye başladılar. Yapmadıkları yok. Vatandaşa da, millete de, devlete de en büyük sorunları, sıkıntıları yarattılar. Şimdi bu seçimde ne olur bu fırsatı vermeyin. Bu fırsatı vermeyin, bunların eteğinden şöyle bir çekiverin. Frene bir basıverin. Bu gidişe bir dur diyiverin. Bu milletin hayrınadır, milletin yararınadır.
Şimdi bunun fırsatı bu seçim. Bunu bu açıdan da en iyi şekilde kullanacağınıza inanıyoruz.
Evet sevgili Sinoplular, sizin işiniz kolay. Çünkü memleketin hali bunlara hayır demenizi gerektiriyor. Çünkü Sinop’ta belediye başkanlığı seçimi de gene Cumhuriyet Halk Partili Baki Ergül’e oy vermenizi gerektiriyor. Öyle değil mi? İşiniz kolay. Baki beye oyu verdiniz mi vicdanda rahat. Görevde yapılmış olacak. En güzeli. Yani hangi ilin eline böyle fırsat geçer. Baki bey gibi iyi yetişmiş, deneyimli, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü yapmış, yatırımı bilir, hizmeti bilir, ekonomiyi bilir, para kullanmayı bilir, ne yapacağını bilen bir insan. Üstelik dürüst bir insan. Üstelik Sinop çocuğu, ada çocuğu ada.
Şimdi böyle bir evladınız önünüze aday olarak gelmiş. Herhalde onu en iyi şekilde değerlendireceksiniz öyle değil mi? Geçen defa zaten bir şanssızlık, bir talihsizlik oldu. Artık yeter 5 yıl geçti. İnşallah bu defa en güzel şekilde yapacağız. Öylemi? Baki Ergül gibi bir adayım olduğu için ben mutluyum, göğsüm kabarıyor. Sizde böyle bir belediye başkan adayınız olduğu için eminim mutlusunuz ve gereğini de yapacaksınız. Hayırlı olsun, hayırlı olsun Baki Ergül. Baki bey en güzel hizmetleri yapacak. Sinop’un neye ihtiyacı varsa o. Hastane şehrin dışına çıktı burada bir sağlık merkezi lazım. Hemen gereğini yapacağına inanıyorum. Sinop’un içine bir sağlık merkezi. Vatandaşın gecesi var, gündüzü var, aniden çıkacak ihtiyacı var. Hemen ulaşabileceği bir sağlık merkezini mutlaka gerçekleştirecek. Mezbaha işini halledecek. Değil mi? İşsizliği halletmeye çalışacak. Yapacak, yapacak. Bir tereddüt yok onları zaten söylüyor.
Şimdi Baki bey Sinop’a da yakışıyor, Sinop’ta bu hizmetleri talep ediyor. Bunun en iyisini yapacağınıza inanıyorum.
Şimdi bakın bizim belediye başkanlarımız var. Onlar bulundukları yerde çok güzel hizmetler yaptılar. Yaptıkları için bu defa gene büyük bir destekle inşallah kazanacaklar. Hepsi bizim belediye başkanlarımız, iftihar ediyoruz. Her birisi tutuğunu koparan, yöresine büyük hizmetler vermiş değerli başkanlarımız olarak ortaya çıktı. Şimdi bakıyorum hükümet bugüne kadar söylemediği bir şeyi şimdi söylemeye başlıyor. Hükümet bugüne kadar aman ha muhalefet partisine oy vermeyin, hizmet gelmez falan demiyordu. Bugüne kadar hiç demiyordu. Şimdi ilk kez bunu söylemeye başladı. Bu genellikle bir siyasi parti batışa geçince, tökezlemeye başlayınca, işler çıkmaza girince akla gelir. Sermaye tükenmiştir, vatandaşa söyleyecek bir söz kalmamıştır, vaat edilecek bir hizmet kalmamıştır. Olumludan değil, olumsuzdan, tehditten, şantajdan yola çıkarak vatandaşın oyunu etkileme mecburiyeti içine düşmüştür. İkinci dönemde olur bu genellikle ve o zaman bu yola başvururlar. Şimdi bu iktidarda bunu söylemeye başladı. Önce birisi, sonra baktım öbürü, bir başkası. Yani ağırbaşlı, sağduyulu bir insan diyebilirdik. Kastamonulu hemşehrimiz oda başladı maalesef. Yani üzüntüyle görüyorum AKP’lilerin eli ayağı koyvermiş. Şimdi ne yapmaya çalışıyorlar? Tehdit etmeye çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, tehdidi kim kime yapar? İnsan sevdiği, yararını istediği, hayrını istediği birisini tehdit eder mi? Tehdit kime yapılır? Hasma yapılır, düşmana yapılır. Seçmene tehdit yapan bir iktidar milletin dostu sayılır mı, milleti seviyor diye düşünülür mü? Kimi tehdit ediyor? Milleti tehdit ediyor. İktidar milleti tehdit ediyor. Sen bu hale düşmüşsen ölmüşsünde ağlayanın yok demektir. Gitmişsin sen zaten. Yani daha öncede bu denendi hatırlayın. Bunu Özal zamanında ikinci dönemde denerler hep. İkinci dönemde denediler. 89 öncesinde bunu söylediler. Bu millet şantaja gelmez. Bu millet kendisine hükmetmeye kalkan iktidarlardan hoşlanmaz. Efelik yapmaya, külhanbeylik yapmaya gelmez. Millete saygı göstereceksin. Seçim niye yapılıyor? Millet kimi isterse o gelecek hizmet edecek. Bizim belediyelerimiz var. Her birisi müthiş başarılı, pırıl pırıl. Önümüzdeki seçimde inşallah göreceksiniz oylarını arttırarak gelecekler. Hizmeti yapmış. Eğer sen muhalefete oy vermeyi cezalandırmak istiyorsan o zaman niye seçim yapıyorsun? Seçim yapma o zaman tayin yap. Millete ne soruyorsun. Milleti aldatmaya mı çalışıyorsun? Millete soruyor gibi gözüküp tehdit ederek kendi tercihini dayatmaya kalkıyorsun. Böyle bir demokrasi olur mu? Bunlar yanlış işler. Bak Trabzon’da da bir belediye başkanımız var aslan gibi gayet başarılı. Şimdi bilen bilmeyen herkes görüyor ki aslanlar gibi gelecek alacak. Hiç kuşku yok. Oradan tut İzmir’ine, Mersin’ine kadar her yerde. Her birisi hizmet etmenin yolunu bulmuş. Baki beyde hem seçilecek, hem Sinop’un dediği olacak, bakanların dediği değil, Sinop’un dediği olacak. Hem de Sinop en güzel hizmeti alacak.
Bu seçimde sadece Baki Ergül’ü seçmekle kalmayın. Şu iktidara çok ihtiyaç duyduğu bir demokrasi dersini de veriverin. Demokrasi neymiş bir gösteriverin, bir öğretiverin. Bu lafların Sinop’ta işlemeyeceğini, Sinoplunun bu laflara pabuç bırakmayacağını bir gösteriverin.
Şimdi Sinop İlçe Belediye Başkan Adaylarımızı da buraya çağırıyorum. Ayancık İlçe Belediye Başkan Adayımız Taylan Mithat Övet. Boyabat İlçe Belediye Başkan Adayımız Hüseyin Atıkara. Dikmen İlçe Belediye Başkan Adayımız Alaattin Özdemir. Durağan İlçe Belediye Başkan Adayımız Emin Adıgüzel. Erfelek İlçe Belediye Başkan Adayımız Muzaffer Şimşek. Gerze İlçe Belediye Başkan Adayımız Osman Belovacıklı. Türkeli İlçe Belediye Başkan Adayımız Hasan Erden Özden. Yenikent İlçe Belediye Başkan Adayımız Şenol Şensoy.
Buraya siz belediye başkanlığı seçimi için mi koşup geldiniz. Bunun ötesinde bir düşünceniz var gibi geliyor. Sizin aklınızdan bir şeyler geçiyor. Sizin bir niyetiniz var, sizin bir düşünceniz var, bir hesabınız var. Boşuna böyle ayağa kalkmazsınız. Bunun anlamı olmak gerekir.
Sevgili Çorumlular, birileri bana meydana gel, meydana gel diyor. İşte meydan, işte Çorum, işte millet! Yani bu meydanda bulunan sizler millet değil misiniz? Milletin bir parçası değil misiniz? Şimdi bu meydanda muhteşem bir toplantı, Çorum ayağa kalkmış, koşmuş gelmiş. Hepsi ilgiyle, coşkuyla Cumhuriyet Halk Partisine kulak vermiş. Ne olmuş yani? Ne demek istiyorsun? Buraya gelenler millet değil mi? Buraya gelenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil mi? Buraya gelenler senin meydanına gelenlerden bir eksiği olan insanlar mı, bir noksanlığı olan insanlar mı? Buraya gelen insanlar buraya yevmiyeyle geldiler yevmiyeyle mi? Bunlara bir şey vaad edildi de mi geldiler? Buraya gelen insanlar vatan sevgisiyle geldiler, millet sevgisiyle geldiler.
Sevgili Çorumlular, her zamankinden daha biraz farklısınız. Daha değişik bir nabız atıyor Çorum’da. Bir değişik durum var görüyorum. Acaba neden? Bunun altında ne yatıyor? Sizin bir bekleyişiniz var, sizin bir şikayetiniz var, sizin bir talebiniz var, siz bir şeyler söylemek istiyorsunuz. Bir şey arıyorsunuz siz, arayışınız var. Bu olmadı diyorsunuz. Daha iyisini istiyoruz diyorsunuz. Daha iyisi mümkündür diyorsunuz. Daha iyisini biz yaparız diyorsunuz. Öyle değil mi? Biz bu yaşadıklarımızı hak etmiyoruz diyorsunuz. Bana öyle geliyor. Öylemi? Çorumlular ben sizi çok severim. Siz Anadolu’nun en çalışkan, en bilinçli, en ekonomik kabiliyeti yüksek, dürüst, ahlaklı ama ticaretin gereğini en başarılı yapan insanların arasındasınız. Çorum Türkiye’nin yüz akıdır. Kendi emeğinizle, kendi çabanızla kalkınmak için çok büyük adımlar attınız. Devletin fazla bir katkısı olmadı. Fazla bir desteği olmadı. Çorumlu göbeğini kendi kesti. Çiftçiliği, tarımı en iyi şekilde yapar. Ticareti en güzel şekilde yapar, sanayiye en önce giren yerdir. İhracat yapar Çorum ihracat. Anadolu’nun göbeğindedir ama 100 milyon doların üzerinde Çorum’un ihracatı var.
Değerli arkadaşlarım, siz iş bilen insanlarsınız, hesabını bilen ahlaklı, dürüst iş yapan insanlarsınız. Çorum’a ne zaman gelsem ülkemin geleceğine olan güvenim artar. Medeniyetin merkezidir burası. İnsanlık tarihinin merkezidir. Tarih boyunca böyle olmuştur.
Şimdi Çorum ne noktada? Böylesine büyük başarıları ortaya koymuş olan Çorumlular şimdi hayatından memnun mu? İşleriniz yolundamı? Aldığınız sattığınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, gideriniz birbirini tutuyor mu? Masrafınızı kazancınız karşılıyor mu? Çiftçi hayatından memnun mu? Esnaf memnun mu? Genç iş bulabiliyor mu? Emekli hayatının bu son döneminde namerde muhtaç olmadan çoluğuna, çocuğuna da yardımcı olarak huzur içinde yaşayabiliyor mu? Yüzü gülüyor mu emeklinin? Türkiye kalkınıyor diyorlar, Türkiye zenginleşti diyorlar. Türkiye zenginleşti, Türkiye kalkındı peki Çorum kalkınmadı mı? Çorum kalkınmayı bilmiyor mu, ekonomiyi bilmiyor mu, iş yapmayı bilmiyor mu, ticareti bilmiyor mu, üretimi bilmiyor mu, çiftçiliği bilmiyor mu? Niye kalkınmıyor niye? Kim kalkındı ki kim? Neyle kalkındı?
Değerli arkadaşlarım, siz en güç dönemlerde toprak sanayiini burada geliştirdiniz. Toprak sanayiinin merkezi. Ne oldu şimdi toprak sanayi? 40 tane tesis geçen sene stoka çalıştı, bu sene yarısı fırınları kapattı, yarısı da 2 ay çalışmayı planlıyor. 120 işçi var o 40 tesisin her birinde 5 bine yakın insan var orada çalışan. Ne oldu onlar? Organize sanayideki iş yerleri yeni yeni tesisler kuruyorlar, yeni yeni işçiler alıyorlar mı? İşyerleri kapanıyor, işçiler çıkarılıyor. Öyle değil mi?
Değerli arkadaşlarım, niye böyle oluyor, niye? Hani ekonomi yolundaydı, ülke kalkınıyordu, zenginleşiyordu, Türkiye büyüyordu. Ne oldu? Türkiye kalkınıyorsa Türkiye’nin borçları ödeniyor mu? Bu iktidar işbaşına geldiği zaman 220 milyar dolar borcu vardı Türkiye’nin. Gelmiş, geçmiş bütün hükümetlerin ortak borcu. Atatürk – İnönü’den, Celal Bayar – Menderes’ten, Süleyman Demirel’den, Turgut Özal’dan daha sonraki hükümetlere kadar tümünün borcu 220 milyar dolardı 2002’de. Bunlar geldiler 6 yıldır işbaşındalar. Şimdi Türkiye’nin borcu azaldı mı? Madem Türkiye zenginleşti, bu borçları ödeyecek. Ödedi mi bu borçları? 220 200’e indimi, 150’ye indimi? Hayır. Ne oldu? 220 500 oldu, 500 milyar dolar.
Değerli arkadaşlarım, 6 yıllık Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye’nin borçları 500 milyar dolara çıktı. 80 yıllık Türkiye Cumhuriyetinde bütün o gelmiş geçmiş Başbakanlar döneminin tümünde 220 milyar dolar olmuş, sadece Tayyip Erdoğan döneminde 2 katın üzerinde artmış 500 milyara. Sadece bumu? Bu daha önceki Başbakanlar Türkiye’ye fabrikalar açtılar, tesisler kurdular. Tümü yaptı. Bu ne yaptı? Var olan tesisleri sattı, kapattı, özelleştirdi, ucuz pahalı, yerli, yabancı demeden ne bulursa ona buna sattı. Öyle değil mi? 500 milyar dolara borcu çıkar. Elde avuçta ne varsa Ereğli demir-çeliğinden Tüpraş’ından Petkim’ine kadar Türkiye’nin ne kadar geçmiş iktidar dönemlerinde yapılmış, her birisinin alın teriyle oluşturulmuş, Demirel’iyle, Özal’ıyla, İnönü’süyle, Menderes’iyle, Bayar’ıyla, tümünün emeğiyle oluşmuş tesisleri, tümünü elden çıkar. E sonra ne var? O dönem içinde bu borç alınırken, bu hazırdakiler satılırken aman ne güzel refaha kavuştuk, zenginleştik, her şey rahatladı diye milleti oyala, ama kısa bir süre sonra gerçek ortaya çıksın, arabanın benzini bitti, yedek parçası bitti, araba yolda tıkandı kaldı ne yapalım diye elin böğründe şimdi meydan meydan dolaş bakalım.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin 1 yılda işini kaybetmiş insan sayısı 1 yılda, 2008 Kasım’ına göre söylüyorum. İşini kaybetmiş insan sayısı 645 bin. 645 bin kişi çalışırken işini kaybetti. Yani bunlar eski alışılmış, kronik, gizli işsizler değil. İşi varken birden arkadaş teşekkür ederiz, artık sana iş veremeyeceğiz diyerek kapının önüne konulmuş olan insan sayısı 645 bin. Bu ne demektir biliyor musunuz? 645 bin aile demektir. 645 bin aile işsiz kaldı demektir. Hangi işsiz? Canım işsizlikte düşüp kalkan insan değil, taze işsiz taze, çiçeği burnunda, damat. 2 aylık çocuğu var, 2 yaşında çocuğu var, 3 yıllık evle, 5 yıllık evli, yuva kurmuş. Tam hayatı kazanacağım, ayağımı yere basıyorum derken patır patır işten atılıyorlar. 645 bin insan işini kaybetti. Ve bunlar Kasım sonu itibariyle. Daha Aralık var. Ekonomik krizin asıl acısını hissettirdiği Aralık var, Ocak var, Şubat var, önümüzdeki aylar var. Allah muhafaza bu ciddi dert değerli arkadaşlarım. Bu en büyük dert. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Meydan meydan ben seçim kavgası yapmıyorum. Siyasi propaganda peşinde değilim. Milletin derdine bir çare bulunması için feryat ediyorum.
Başbakan çıkıyor bize hakaret ediyor, medyaya hakaret ediyor, ona buna laf çarpmaya çalışıyor. Diyojenlerden bahsediyor, diyojenleri karıştırıyor. Ziya Paşa’dan laf çarpmaya çalışıyor. Yüzüne, gözüne bulaştırıyor. Eşeği, semeri, eseri birbirine karıştırıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu meydanda milletin karşısına çıktında hiç olmazsa milletin derdine şifa verecek, sadre şifa olacak bir şey söyle, bir umut ver. Onun dertlerini nasıl çözeceğini çık da bir söyle. 7 yıldır Başbakansın millet karnını doyuramıyor. palavrayla milletin karnını doyurma dönemi bitti.
Değerli arkadaşlarım, dünde buraya gelmiş galiba inden, cinden bahsetmiş. Alaaddin’in lambasından bahsetmiş. Masal anlatıyor. Masal anlatma zamanı değil. Yani gel sen şu Çorum’a bir gel Çorum’a. Çorum’da kapanan işyerlerine gel. Çorum’da işsiz kalan insanlara gel, esnafın derdine gel, kapanan fabrikalara gel. Çık bunların bir hesabını ver. Bunları bir anlat bakalım. Yok. Geçen gün bir meydanda dedi ki, işsizlikten bahsediyor Baykal, çıksın çaresini söylesin. Eğer söylediklerini yapmazsam siyasi hayatımı bitireceğim dedi. Aynen söyledi.
Şimdi biz onun siyasi hayatını bitirmesini istemiyoruz. Onun hükmünü millet verir. Onun siyasi hayatının bitip bitmeyeceğine millet karar verir. Millet ne karar verirse bizim başımızla beraber. Biz onun milletin derdine çare bulmasını istiyoruz. Bana işsizlikten şikayet ediyorsun, nasıl bu yenilir, senin kafanda ne çözüm var söyle uygulayacağım. Uygulamazsam bırakırım dedi. Bende dün çıktım kendisine işsizliği yenmek için yapılması gereken 7 tane teklif söyledim. Bunların hepsi iyi düşünülmüş, ciddi, biz iktidarda olsak uygulayacağımız, hazırlığını yaptığımız politikalar. Dünyayı inceledik. Amerika’yı biliyoruz, Fransa’yı biliyoruz, Avrupa’yı biliyoruz, ne yapıyorlar görüyoruz. Ne yapılması lazım biliyoruz. Yüreğimizde işsizlik yanıyor, çaresini bulmayı ahdettik, çarelerini de dün söyledik.
Şimdi Başbakan çıksın ya desin ki, bunlar çare değildir tartışalım öyle midir, değil midir? Ya da öyleyse uygulasın. Eğer onları uygulamak için bir yardıma ihtiyacı varsa biz hazırız. Bizim derdimiz işsizliğin yenilmesi. Bu önerilerimizi hayata geçirmek istiyor ise bize haber versin, derhal biz uzmanlarımızı, arkadaşlarımızı görevlendirelim. Bir araya gelsinler hükümetin adamlarıyla, birlikte çalışsınlar, tedbirleri kararlaştırsınlar, ilan etsinler. Kanun çıkarılacaksa birlikte çıkaralım. Yönetmelik hazırlanacaksa birlikte hazırlayalım. Ne yapılacaksa hep beraber yapalım yeter ki şu milletin işsizlik derdine bir şifa olalım, bir çare bulalım, bir merhem sürelim.
Arkadaşlar, çareleri söyledik. Şimdi burada sizi onunla meşgul etmek istemem ama birkaç öneriye dikkatinizi çekmek istiyorum. Mesela dedik ki, kardeşim bazı sanayi kuruluşlarında o sanayi ürünleriyle ilgili olarak KDV’yi belli bir süre için kaldırıver, indiriver belli bir süre için. Süreyi de söyle. 6 ay için indir mesela. O ürünler, o otomotiv ürünleri, o dayanıklı tüketim malları üretimleri eğer piyasada daha ucuza indiği için satılır ise yan sanayiiyle birlikte oralarda ekmek yiyen, oralara malzeme üreten, nakliyecilik yapan, orada çalışan herkes bundan yararlanır, ekonominin çarkı döner. O insanlar ceplerine girecek parayı piyasaya akıtırlar. Piyasa canlanır, esnaf canlanır, ekonominin çarkları döner. KDV’nin şuanda belli yerli üretim alanlarında indirilmesi ekonomiyi harekete geçirir dedik. Yapın bunu. Dünyanın her yerinde uygulanıyor. Türkiye’de işçi başına kesilen stopaj ve vergi dünya rekoru. En yüksek vergi bizde işçi üstünden alınıyor. Yani adam çalıştırmak cezalandırılıyor Türkiye’de. Bütün dünyada kolaylaştırılıyor, Türkiye’de cezalandırılıyor. İndirin bunu, 10 puan indirin dedik. 10 puan indirin bunu. Maliye Bakanı toplayacağı paradan biraz azalmayı göze alsın, merak etmesin bu çarkı çevirir, o çevrilen çarktan çok daha fazla kazanç sağlanır. Bunu yapın dedik. İndirin. Bankalar kredi vermiyor vatandaşa. Kredi garanti fonu kuralım dedik. Kredi garanti fonu kurarsak bankalar daha rahat kredi verirler. Bunları uygulayalım dedik. 7 tane öneri yaptık. Şimdi bu önerilere Başbakanın cevabını bekliyorum. Eğer ciddi ise bütün dünyada uygulanan tedbirlere benzeyen bu önerileri müzakere etmeye başlar, birlikte çalışırız, bir çare buluruz. O tabi öyle bize çağrı yaparken bir çare aradığı için değil de aklınca muhalefete meydan okuyacağı, bunlar konuşuyorlar çareleri yok demek için öyle konuştu. Ama çaremiz var, politikamız var, hazırlığımız var, niyeti samimi ise gelsin bunu birlikte uygulayalım. Çorum’dan bu çağrıyı bir kez daha yapıyorum. Başbakan bu sese kulak versin. İşsizlik ve ekonomik kriz çığ gibi geliyor. Buna karşı el ele hep birlikte bir çare bulmamız lazım. Biz bu çare arayışı içinde muhalefet partisi olarak iyi niyetle, vatanseverce duygularla her türlü hazırlığı, işbirliğini gerçekleştirmeye hazırız. Çorum’dan bunu ilan ediyorum. Çorum’un sesine kulak versin o Başbakan.
Sevgili Çorumlular, Türkiye’nin sorunlarını tasnif etsek bir yerde ekonomik sorunlar var. Ki işsizlik en acı şekilde yansımasıdır. Üretimsizlik, yatırımsızlık, işsizlik, gelir kaybı, yoksullaşma. Bütün bunlar ekonomiden kaynaklanan ana sorunlar. Ama o sorunların yanında bir başka sorun türü daha var. Nedir o? Türkiye’de hem ekonomik sıkıntı ve işsizlik var, hem de yolsuzluk var. Öyle değil mi? Çorum’da da yolsuzluk var mı? Türkiye’de var. Çorum’da da mı var? Nerede var belediyede de mi var? Yok canım. Çorum belediyesinde de yolsuzluk var. Nasıl halledecek misiniz bu işi? İnşallah.
Şimdi yolsuzluk her zaman her yerde olur. Ama artık değişik bir durum var. Şimdi Türkiye’deki yolsuzluk artık eski bildiğimiz sütü bozukların, haramzadelerin, ahlak, kanun, din iman dinlemez birilerinin yaptığı kişisel yolsuzluk olmaktan çıktı. Şimdi yolsuzluk teşkilatlı yolsuzluk, örgütlü yolsuzluk, kolektif yolsuzluk. Şimdiki yolsuzluk öyle bir kişinin kalbini bozmasıyla yaptığı yolsuzluk değil. Yolsuzluk için teşkilat kuruluyor, düzen kuruluyor, dernek kuruluyor dernek. Derneğin başkanı var, yöneticisi var, muhasebecisi var. Hepsi birlikte yolsuzluğun içinde. Şirkette bir kişi yolsuzluk yapar. Bu öyle değil. Bu yolsuzluk şirketi. Böyle kuruluyor.
Şimdi Türkiye bunu gördü kısa bir süre önce. Adamlar gitmişler Almanya’da bir dernek kurmuşlar yardımsever derneği. Yoksula, muhtaca yardımcı olacak güya. Koca bir teşkilat para topluyor herkesten. Ramazan mübarek gün, millet vatan hasreti içinde Almanya’da. Ona gidiyor diyorlar ki, sen burada kazancın yolunda ama Türkiye’de insanlar aç muhtaç hadi bakalım yardımcı ol. Onlarda büyük bir samimiyetle yardımcı oluyor, fitresini veriyor, zekatını veriyor. Onlara emanet ediyor. Alıyorlar, topluyorlar bu parayı kuryelerle Ankara’ya taşıyorlar. Ankara’ya gelen para ne oluyor? Ankara’da şirket kuruyorlar. Televizyon kanalı kuruyorlar, televizyon kanalı. Televizyon kanalı hangi siyaseti destekliyor? AKP siyasetini destekliyor. AKP’ye hizmet etmek üzere televizyon kuruyorlar, şirket kuruyorlar, para kazanıyorlar. Peki bunu nasıl yapabiliyor bunlar? Devletin haberi yok mu? Ülkeyi yönetenlerin bilgisi yok mu? Bundan haberdar mı değil mi? Bunu yapanları tanıyor mu, tanımıyor mu? Beraber olmuşlukları var mı, yok mu? Yoksa hısım akrabalık bile mi var?
Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir iş olur mu? Yani böyle bir şey tasavvur edilebilir mi? Şeytanın aklına gelmez. Milletin fitresini, zekatını toplayacaksın, buraya getirip şirket kuracaksın, yolsuzluk yapacaksın, televizyon kuracaksın, kendi siyasetini destekleyeceksin. Bu insanlarda buna son vermesi gerekenlerin yakınları olacak, eşi dostu olacak, arkadaşı olacak, bunu yapan insanları devletin en önemli yerlerinin başına geçireceksin kuryelerini, para taşıyan adamları. Kanun çıkaracaksın bunlar için. Ne diye kanun çıkarıyorlar? Bu diyorlar bu kuruluş millete yararlı bir kuruluştur, milletin hayrına çalışan bir kuruluştur diye bakanlar kurulu kararıyla karar çıkarıyorlar, önünü açıyorlar devletin her kapısından geçsin, her işi yapılsın, önü açılsın diye. Yetmiyor birde diyorlar ki, herkes vergi verecek ama bunların vergi vermesine gerek yok. Bunlar çünkü hayır işi yapıyorlar. Bunlar vergiden muaf diyorlar. Mehmetçik vakfına tanımadığı, Mehmetçik vakfına vermediği vergi muafiyetini bunlara veriyor. Bu sahtekarlara veriyor. Kim veriyor? Tayyip Erdoğan, arkadaşları, bakanlar kurulu, AKP. Niye veriyor? Yararlı olacağı, iyi olacağı, hayırlı olacağı için mi veriyor? Niye veriyor niye? Samimiyet nerede, dürüstlük nerede Allah aşkına nerede? Hangi vicdan buna razı olabilir? Bu melanete kim göz yumabilir Allah aşkına?
Şimdi bunu Alman hükümeti fark etti, derhal konuyu inceledi, polisi inceledi, emniyeti inceledi, savcısı dosyayı iddianameyi hazırladı. Hakimi bunları yargıladı ve mahkum etti, ceza evine koydu 3 tanesini. Şimdi kim, hangi mahkeme yapıyor bunu? Alman mahkemesi. Bu suçu işleyenler kim? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Parasını kaybedenler kim? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. O parayı buraya taşıyanlar kim? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. O paralarla burada kurulan şirketler hangi ülkenin şirketleri? Türkiye’nin şirketleri. Kurulan televizyon kanalı hangi ülkenin televizyon kanalı? Türkiye’nin televizyon kanalı. Suç bizi ilgilendiren suç. Bizim vatandaşımızın işlediği suç. Mağdur? Bizim vatandaşımız. İlan edilen kanun bizim kanunumuz. Şimdi ben aylardır dilimde tüy bitti Türkiye’nin yargısı yok mu, Türkiye’nin emniyeti yok mu, Türkiye’nin savcısı yok mu niye bu davayı açmıyorsunuz diyorum. Bana diyorlar ki, dosyayı istedik Almanya’dan dosya gelsin. Hay o dosya başınıza düşsün. O dosya gelmese, o dosya hiç olmasa, Almanlar bu işi soruşturmasa sen ne yapacaksın? Seni ilgilendiren bir tarafı yok mu? Almanlar pekala diyebilirler ki bana ne? Almanya’da işlenmiş ama Türkleri ilgilendiren suç deseler, ilgilenmeseler sen ne yapacaksın? Dosya bekliyoruz. Dosya nihayet geldi. 6 ayda güç geldi. Kaplumbağanın sırtına koysalar dosya çoktan gelirdi buraya. Dosya geldi, şimdi dosyayı tercüme edeceklermiş. Sen Alman’dan bu konuyu öğrenmek için bilgiye mi ihtiyaç duyuyorsun Allah aşkına. Sen bilmiyor musun? Bak o diyor ki, falan falan kişi bununla ilgili. Bir çağır bir ifadesini alıver bakalım. O televizyonun başındakilerin bir ifadesini alıver. O kuryeleri bir çağırıver, bir ifadesini alıver. Bak bu kadar şikayetçi insan var hepsi Türk vatandaşı bir dinleyiver. Nerede? Tercüme edeceklermiş. Koca Türk adaletini bu hale düşürenler utansın, utansın. Niye böyle oluyor? Çünkü o bizim yolsuzluk yapan arkadaşlarımız. O yolsuzluk yapanlar bize hizmet ediyor, bize destek veriyor. Böyle düşünülebilir mi? Böyle düşünülürse memleketin işleri yoluna girebilir mi? Yani yolsuzluk yapanı senin yolsuzluk yapanın, benim yolsuzluk yapanım diye ayırabilir misin? Canım bu yolsuzluk işini de mübala etme, olabilir, yapıyor işte, idare ediverelim mi diyorsun? Sadece Deniz Feneri değil, bu Sabah – ATV’nin satışı. Biliyorsunuz değil mi? Türkiye’nin en önemli medya kuruluşu. Şimdi medyaya atıp tutuyor Başbakan. Medyayla bu iş olmaz, medyayla siyaset yapılmaz. Peki dünyayı dar ettin herkese o medyayı kapacağım diye. Sabah’ı – ATV’yi almak için yapmadığın şey kalmadı. TMSF satışa çıkardı Sabah – ATV’yi, almak isteyen bir sürü talip var. Her birisi caydırıldı, her birisi vazgeçti. Tek bir talip kaldı. Kim o? Başbakanın damadının başında bulunduğu şirket. Bizim Çalık grubu Başbakanın ifadesiyle.
Değerli arkadaşlarım, böyle siyaset olur mu, böyle dürüst siyaset olur mu? Siyaset bu hale gelmişse, siyasetle ticaret iç içe girmişse senin damat bu işlerin içinde olacaksa nasıl rekabet edecek diğerleri onunla. Bak damat aldı para yok. Parayı nereden bulacağız? Ziraat Bankası gelsin, Halk Bankası gelsin. Hangi Ziraat Bankası? Çiftçinin derdine merhem olması gereken Ziraat Bankası. Bak bu sene çiftçi tarlaya gübre atamadı, gübre aldı başını gitti. Gübre atamayan çiftçiye yardımcı olması gereken Ziraat Bankası Başbakanın damadının şirketine Sabah gazetesiyle ATV televizyonunu satın alsın diye 750 milyon dolar Halk Bankasıyla birlikte kredi verdi. Hangi Halk Bankası? Dükkanı kapanmak üzere olan esnafa kredi açması gereken, destek vermesi gereken Halk Bankası. İş yeri kapanan fabrikaya destek olması gereken Halk Bankası. Onların hiçbirisine elini uzatamaz halde. Ama şimdi bunlara destek oluyor. Kime? Gazete alsın, medya alsın diye.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? Bu konular soruşturulması gereken konular değil mi? Yani siz geçmişteki devlet adamlarının böyle bir şey yaptığına tanık oldunuz mu? Bunca insan geldi geçti birisi böyle bir şeye tenezzül etti mi? Bunlar böyle. Milletin işi çıkmaza girmiş, dükkanı kapatma tehlikesiyle karşı karşıya. Bir bakıyoruz Bakanlar Kurulundaki Bakanların çocuklarının tümü maşallah aldı, verdiler. Dükkanlar açtılar, işyerleri açtılar, yatırımlar yapıyorlar. Türkiye krizde. Onlar en rahat dönemlerini yaşıyorlar. Yakışıyor mu bu tablo Türkiye’ye? Üstelik bunu yapan insanların din, iman, ahlak demeye hakları var mı? Yetim hakkı yenmiyor mu, haram yenmiyor mu? Dürüst olmak, Müslüman olmak önce yetim hakkına saygı duymak değil mi? Önce haramı, helalı bilmek değil mi? Haramı, helali bilmeyenlerin inancına, imanına, dinine saygı göstermek nasıl mümkün olur.
Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk işi aldı başını gitti. Nereye baksanız yolsuzluk. Çorum’dakileri siz benden iyi biliyorsunuz. Ama her yerde öyle olduğunu biliyoruz.
Şimdi sevgili Çorumlular, Başbakan ekonomik krizle ilgili bana reçete sordu söyledim. Türkiye’nin yolsuzluk derdi de var. Yolsuzlukla ilgili olarak da bana reçete sorsa ya Başbakan. Bana dese ya Deniz Baykal yolsuzluklardan şikayet ediyorsun peki nasıl ortadan kaldıracağız bir çare biliyorsan söyle de uygulayalım dese ya. Diyor mu? Niye demiyor? Çaremiz var. Her yerde söyledim bir kez de Çorum’da söyleyeyim.
Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk işbirliğiyle yapılıyor. 3 tane ayağı var yolsuzluğun. Bir tane bir haramzade işadamı, haramı helali unutmuş, para olsunda nereden gelirse gelsin diyen bir işadamı bir. İki; ona yol gösterecek bir devlet memuru, bir bürokrat. Usul erkan bilen, kanun nizamname bilen, neyin nasıl yapılacağını ona söyleyecek bir bürokrat, bir memur, devlet memuru iki. Üç; bunlara sahip çıkacak, bunları himaye edecek bir sahtekar siyasetçi. Dürüstlükten uzak bir siyasetçi. Öyle değil mi? Bu üçü bir araya geldi mi yolsuzluk çarkı döner. Şimdi bunu ortadan kaldırmanın yolu nedir, bu zincirin en zayıf halkası nedir? Siyasetçiden yakalayacaksın. Siyasetçiyi yakalamanın yolu da milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaktır. Milletvekili dokunulmazlığını kaldırıvereceksin. Yani milletvekili bana savcı soru soramaz, emniyet ifademi alamaz, hakim beni yargılayamaz dediği sürece bu yolsuzluk çarkı döner, dönüyor. Dünyanın her yerinde bu konu çözüldü. Türkiye’deki gibi milletvekilini asilzade yerine koyan imtiyazlı bir konuma çeken, kanunların üstünde bir duruma taşıyan bir başka ülke yok. Amerika’da yok, İngiltere’de yok, Fransa’da yok, Yunanistan’da yok. Orada herkes hesabını veriyor. Yakasından tutuyorlar hesabı soruyorlar. Türkiye’de? Türkiye’de hiçbir şey olmuyor. Bunu değiştirelim arkadaşlar. Demokrasi, demokrasi diyorsunuz. Demokrasi 4 yıldan 4 yıla sandığa gidip oy vermek değil. Demokrasi; suç işlediği zaman yakasına tutulabildiği rejim. Yolsuzlukla mücadele için buna ihtiyaç var.
Şimdi Başbakan kendisini emniyete almak için nerede tehlike varsa üzerine yürümeye çalışıyor. Şimdi biz bu yolsuzlukları anlatıyoruz. Yolsuzlukları vatandaşa kim ulaştırıyor? Televizyonlar, gazeteler. Yazacak tabi vatandaş merak ediyor. Bizde söylüyoruz. Doğru belgeler ortada, dosya ortada. Yazdığı zaman Başbakan sinirleniyor. Şimdi bunları susturmak için akla havsalaya sığmaz tedbirler uygulamaya başladı. Önce gazetelerini almayın diye kampanya yaptı. O yetmedi şimdi mali kuşatma altına alıp, mali baskı altına alıp çökertmeye çalışıyor. Bunun için akla mantığa, hukuka sığmaz uygulamalar yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, bakın Başbakanla aramda benim bir tartışma var. O bana avukat der, bende ona savcı derim. Avukatlık yapıyor der. Elbette avukatlık yapıyorum. Avukatlık yapmaktan da onur duyuyorum. Ben milletin avukatıyım milletin. Hakkı yenenlerin avukatıyım. Mağdur edilenlerin avukatıyım. Yanlışlığa maruz kalanların avukatıyım. 70 milyonuz. Köşesinde kim haksızlığa uğruyorsa ben onun sahibi olmak zorundayım. İşim bu benim, mesleğim bu benim. Ben Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanıyım. Ben vicdan sahibi bir siyasetçiyim. Elbette haksızlığa isyan ederim. Sen adamı alacaksın, 13 ay içerde tutacaksın. Niye tuttuğunu söylemeyeceksin. Adam niye tutuklandığını bile bilmeyecek. Ondan sonra delil yetersizliği deyip bırakıvereceksin. Buna vicdan sığar mı, buna hak verilir mi? Adamı alacaksın bu kasa diyeceksin, para bunun elinde diyeceksin, adamı aylarca içerde tedavi olamaz durumda tutacaksın. İçerde ölecek adam. Sonra adamın cenazesini bizim Edirne Belediyesi kaldıracak. Adamın parası yok, pulu yok, ailesine bakacak mecali yok, perişan edeceksin orada o insanı. Görmemezlikten geliver. Gözleri var görmezler diyor. Aç gözünü de bu haksızlıklara bir bak bakalım görecek misin, görmeyecek misin?
Değerli arkadaşlarım, kime haksızlık yapılırsa karşı çıkarız. Yoksula da sahip çıkarız, zengine de sahip çıkarız. Bizimle ilişkisine de bakmayız. Bizim sahip çıktığımız insanlar bize haksızlık yapmış olabilir. Bize çok yanlış yapmış olabilir hiç önemli değil. Bizim görevimiz hakkı tutup kaldırmaktır. Hak yerde, yerde! Ona sahip çıkacak kolu bekliyor. O kol bizim kolumuzdur elbette kaldırırız. Benim avukat olmam çok doğal. Zaten mesleğimde avukat. Yani hem siyasetim, hem mesleğim onu gerektiriyor. Ama Başbakanın savcı olması mümkün değil. Çünkü Başbakanlıkla savcılık ayrı. Kanunlar, kuvvetler ayrımı diye anayasamızın bir temeli var. Yürütme ayrı, icra, başbakanlık ayrı, yargı ayrı. İkisini iç içe geçiremezsin. Başbakan sıfatıyla ne savcı olabilirsin, ne de hakim olabilirsin. Onlar bağımsız.
Bakın İspanya’da Adalet Bakanı bir Yüksek Yargıçla ava gitmiş. O Yüksek Yargıçta bir siyasi davaya bakıyormuş. Adalet Bakanının böyle bir siyasi davaya bakan bir hakimle birlikte ava gittiği öğrenilince bakan çıktı özür diledi ve istifa etti. Bakın demokrasi ne? Benim hakimle böyle ilişki içine girmem olmaz diyor. Bir araya gelmemem lazımdı, hata ettim diyor. Av seviyordum, o da seviyordu gittik. Kendim hakkında cezamı veriyorum diyor.
Şimdi ona bakınız. Birde bizimkinin savcılığına bakınız. Başbakan savcılığa kalkıyor. Mahkemenin alacağı kararı önce o söylüyor. İddianamenin ne zaman yayınlanacağını o söylüyor. Hukuku siyasete alet etmiş. Ben buna işaret etmek için dedim ki, ben avukat olabilirim haksızlığa maruz kalan herkesin avukatıyım. Ama sen savcılık yapamazsın. Sen savcılık yapıyorsun dedim. Bu da savcıysam savcıyım dedi. Sen savcıysan savcıyım dediğin zaman ne hukuk kaldı, ne anayasa kaldı farkında bile değil.
Şimdi değerli arkadaşlarım, savcı olamazda, pek çok nedeni var, pek çok neden dolayı savcı olması mümkün değil. Sadece birini söyleyeyim, o savcı savcı dediği kişi aslında Cumhuriyet Savcısıdır. Başında Cumhuriyet yazar onun. Yani o Cumhuriyetin savcısıdır. Şimdi Başbakan savcılığı bıraktı son zamanlarda defterdarlığa başladı. Maliyeciliğe başladı, mali zabıta oldu. Vergi kaçağı arıyor.
Değerli arkadaşlarım, Deli Dumrul’un hikayesini biliyorsunuz. Köprünün başına geçmiş Deli Dumrul, köprüden geçenden 1 akçe, geçmeyenden 5 akçe alıyormuş. Şimdi bizimkide defterdarlığa kalkıştı vergi rekortmeninden vergi kaçakçısı çıkarıyor. Vergi kaçakçısından da bakan çıkarıyor. Yani ölçü, endaze kalmadı. Her şey allak bullak oldu artık.
Böyle bir tablonun içindeyiz. Böyle gitmez değerli arkadaşlarım. Bu yolsuzluk böyle devam etmez. Bu sıkıntı böyle devam etmez. İnşallah en yakın zamanda, en kısa vadede her şey değişmeye başlayacaktır. Türkiye’nin ufku açılacaktır, önü açılacaktır, kader değişecektir, milletinde yüzü gülmeye başlayacaktır. Hepimiz bu temenni içindeyiz, bu arayış içindeyiz.
Şimdi Türkiye’de bu önümüzdeki yerel seçim çok büyük ilgi çekiyor. Ve anladığım kadarıyla bu ilginin altında bütün bu sıkıntıların aşılması umudu var. Sadece bir belediye başkanı seçmeyi değil, insanlarımız Türkiye’nin kaderini değiştirmeyi amaçlıyorlar. Bu yaşadıklarımız bizim kaderimiz değildir. Bizimde yüzümüz gülmelidir. Biz bu memleketin dürüst, namuslu insanlarıyız. Çalışıyoruz, çabalıyoruz ama elde avuçta yok. Her birisi geliyor, geçiyor. Bunu değiştirecek bir müdahaleye ihtiyaç var. Yiğidin birisi çıksın, namuslu, dürüst bir parti çıksın Türkiye’nin bu gidişine el koysun, Türkiye’ye el koysun diye istiyor.
İnşallah hep beraber bunu başaracağız. Bunun ilk adımı da önümüzdeki seçimlerde. Önümüzdeki seçimlerde Türkiye’nin ufkunu inşallah sizler açacaksınız. Bunu şimdiden görüyorum. Bunu birlikte başaracağımıza da inanıyorum. Çorum bunu yapar.
Bakın Çorum’a şöyle bir bakıyorum bunca yıldır Çorum’da şöyle bir Çorum’un çehresini değiştirecek, Çorum’un hak ettiği modernleşmeyi, yenileşmeyi, hak ettiği ilerlemeyi ortaya koyacak bir belediyecilik uygulamasına, sosyal bir belediyecilik uygulamasına maalesef hala tanık olamamanın acısını yaşıyorum. Bunu en çok hak eden yerlerden birisidir Çorum. Ve kolayca gerçekleştirilebilir. Ama ne yazık ki, yıllarca burada sorumluluk üstlenenler kendilerini düşündüler, bu işlerle ilgilenmediler. Artık bunu değiştirmenin zamanı geldi. Çorum’da bu eski Allah rahmet eylesin Turan beyin zamanında tanık olduğumuz o belediyecilik anlayışını yeniden Çorum’da iktidara geçirmenin zamanı geldi. Turan Kılıçcıoğlu’nu rahmetle, hasretle anıyoruz. Garip bir şey var. Böyle başarılı belediye başkanlarının böyle isimlerinde hep kılıç geçiyor. İstanbul’da bir Kılıçdaroğlu var. İnşallah o da çok başarılı bir belediyeciliği gerçekleştirecek. Burada da biz Turan beyin belediyeciliğini inşallah canlandıracağız. Yeni, güzel bir belediyeciliği hep beraber hayata geçireceğiz. Bu defa bunu Çorum’da görüyorum. Bundan da çok büyük mutluluk duyuyorum.
Şimdi belediye başkan adaylarımızı sizlere tanıtmama izin verir misiniz? Önce Çorum İl Belediye Başkan Adayımız Sayın Sait Börekçi. Belediye başkanlığını hak ediyor maşallah çakı gibi. Kendisini yürekten kutluyorum, başarılar diliyorum. İnşallah Çorumlunun bu bekleyişine layık olacaktır. Hepimizi mutlu edecektir. Kendisine gösterilen bu ilgiyi hak ettiğini ortaya koyacaktır.
Şimdi izin verirseniz komşu illerden bu mitingimiz için buraya gelmiş olan belediye başkan adayı arkadaşlarımı da sizlerle tanıştırmak isterim. Amasya Belediye Başkan Adayımız Sayın Orhan Şahin. Kırıkkale Belediye Başkan Adayımız Sayın Sahir Koçak. Tokat Belediye Başkan Adayımız Sayın Halil İbrahim Bozdemir ve Yozgat Belediye Başkan Adayımız Sayın Kadim Doğan. Maşallah her birisi pırıl pırıl, çok iyi yetişmiş, çok değerli arkadaşlarımız. Artık belediyeciliğe yeni bir atılım kazandırmanın zamanıdır. Türkiye’de bir dönüm noktasına geldiğimiz anlaşılıyor. Sadece Çorum’daki manzaraya bakarak söylemiyorum. Ankara’daki manzaraya bakarak, İstanbul’daki manzaraya bakarak, İzmir’deki manzaraya bakarak, Karadeniz’e, İç Anadolu’ya, Güney Anadolu’ya, her yere bakarak bunu görüyorum. Bir yeni nabız var, yeni bir bekleyiş var, yeni bir umut var, yeni bir coşku var, yeni bir dönem geliyor Çorumlular. Yeni bir dönem geliyor.
İlçe Belediye Başkan Adaylarımı sizlere sunuyorum. Osmancık Belediye Başkan Adayımız Cennet Yücel. Kargı Belediye Başkan Adayımız Recep Akyıldız. Alaca Belediye Başkan Adayımız Aşır Dönç. Bayat Belediye Başkan Adayımız Yağız Tatar. İskilip Belediye Başkan Adayımız Cevat Kaygusuz. Laçin Belediye Başkan Adayımız Mehmet Çınar. Mecitözü Belediye Başkan Adayımız Selçuk Aksoy. Oğuzlar Belediye Başkan Adayımız Orhan Ateş. Ortaköy Belediye Başkan Adayımız Hacı Ömer Atak. Sungurlu Belediye Başkan Adayımız Nedim Tunçkılıç.
Bu kadroya destek olmaya var mısınız? Çorum için ve Türkiye için yeni bir dönemi açmaya var mısınız? Seçim gününe kadar bu doğrultuda hep beraber çalışmaya devam edeceğiz. Türkiye’ye sahip çıkacağız, sandıkları boş bırakmayacağız. Gerçekleri anlatacağız, haksızlığa karşı çıkacağız, dürüstlüğü sahipleneceğiz, hakkı yükselteceğiz. Tamam mı? Milletin yüzünü hep beraber güldüreceğiz.
Teşekkür ederim, sağolun, eksik olmayın, çok teşekkürler. Bu pankartları biraz indirebiliriz. Gördüm, çok teşekkür ediyorum. Pankartlardaki sözler için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Onları indirebiliriz. İndirelim. Ha şöyle birbirimizi görelim. Özlemiştim. İzmit’i, Kocaeli’yi çok özlemiştim.
Sevgili İzmitliler, sevgili Kocaelililer, önce bu muhteşem toplantı için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Eksik olmayın. Hoşgeldiniz, sefa verdiniz, bize güç kattınız. Sefa verdiniz diyorum. İnşallah seçimde de bir sefa vereceksiniz. Her seçim Kocaeli’de heyecanlıdır, canlıdır. Ama bu seçim biraz daha heyecanlı, biraz daha canlı, biraz daha coşkulu. Kocaeli ayağa kalkmış, Kocaeli Türkiye’ye sahip çıkma, Kocaeli’ye, İzmit’e sahip çıkma kararını almış. Bunu görüyorum. Bu kararınızdan dolayı da hepinizi yürekten kutluyorum. Size bu yakışır.
Kocaeli spor, Antalya spor iki kardeş takım. Çok teşekkür ederim, eksik olmayın. Bu akşamki maç içinde başarılar diliyorum.
Şimdi değerli arkadaşlarım, belli büyük heyecan var, büyük coşku var. Millet ayakta. Genellikle yerel seçimlerde böyle olmaz. Ama bu defa bir başka heyecan var. Acaba bunun altında ne yatıyor? Niçin acaba insanlarımız bu seçime bu kadar büyük coşkuyla, heyecanla, umutla katılıyorlar. Niçin? Bana öyle geliyor ki sizin amacınız elbette Kocaeli’nde, Büyükşehirde Sefa Sirmen’i Büyükşehir Belediye Başkanı yapmaktır. Elbette Kocaeli’ndeki belediyelere Cumhuriyet Halk Partili başkanları geçirmektir. Bunu görüyorum. Ama öyle bir hissiyatım var ki sanki bu size yetmeyecek gibi geliyor. Öyle bir ayağa kalkmışsınız ki, sizi belediye başkanlığı kesmeyecek. Daha daha diyeceksiniz. Sadece kent yönetimi değil, Türkiye yönetimi de değişsin diyeceksiniz. Öylemi? Yani siz buraya Kocaeli için geldiniz elbette ama Türkiye içindemi geldiniz? Türkiye içindemi buradasınız? Bence de öyle. Kocaeli bu meseleyi çok doğru kavramış. Yürekten kutluyorum. Sizlerle iftihar ediyorum. İyi ki varsınız, iyi ki siz buradasınız sevgili Kocaelililer.
Sevgili kardeşlerim, nasılsınız iyi misiniz? Siyaset bir yana durumlar nasıl durumlar? Siyaseti, seçimi bırakalım şimdi. İşler yolundamı? Geçiminiz yolundamı? Kazancınız, masrafınız birbirini karşılıyor mu? Geliriniz, gideriniz birbirini tutuyor mu? Kredi kartı borçları ödeniyor mu? Konut kredileri, araba kredileri, banka kredileri, tüketici kredileri ödeniyor mu?
Şimdi değerli arkadaşlarım, gerçekten elinizi vicdanınıza koyunuzda bir değerlendirme yapınız. Durumunuz nasıl, ekonomi, gelir gider tablosu nasıl gözüküyor ev içinde, aile içinde? Yani çalışıyorsunuz, işsizseniz iş arıyorsunuz, işiniz varsa bütün gücünüzle çalışıyorsunuz, emekliyseniz bunca yılın karşılığı olarak devletin verdiği emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyorsunuz, çocuğunuza yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. İşsiz kalmışsa onun yarasına merhem olmaya çalışıyorsunuz. Nasıl gidiyor, oluyor mu? Kalkınma var mı kalkınma? Büyüme var mı? Güçlenme var mı ekonomik olarak? Niye böyle? Yani çiftçiyseniz çiftçinin kazancı artmadı mı? Yani mazot fiyatları, gübre fiyatları çok mu yükseldi? Bu sene gübre fiyatları dolayısıyla çiftçi tarlasına gübremi atamadı. Öylemi oldu? Sattığıyla masrafı birbirini tutmuyor mu? Banka borçları ödenemiyor mu? İcra takibatı başladı mı köylerde? Yani ziraat bankası, diğer bankalar alacaklarını tahsil etmek için çiftçinin malına, mülküne, evine haciz memuru göndermeye başladı mı? Öyle değil mi? Kocaeli’de icra dairesinin sayısı hızla artıyor mu katlanarak? İcraya düşenlerin sayısı 10 binleri katlanarak aşmaya başladı mı? Esnaf ne halde esnaf? İşler yolundamı, alışveriş yolundamı? Kazanıyor mu? Sermayeyi koruyor mu esnaf? Kazancını arttırabiliyor mu? Niye değerli arkadaşlarım, bu iş niye böyle oldu? Hani Türkiye kalkınıyordu? Hani Türkiye zenginleşmişti. Hani adam başına 10 bin dolar yıllık kazanç vardı? Yani 15 milyar dolar. 4 kişilik bir ailede 60 milyar dolar. 4 kişilik bir ailede 60 milyar dolar kazancı olan kimse bu miting meydanında yok mu? Burada yok. Nerede onlar? Nerede?
Değerli arkadaşlarım, Türkiye kalkınıyor, zenginleşiyorsa bu zenginlik nereye gidiyor? Çiftçiye gidiyor mu, esnafa gidiyor mu, emekliye gidiyor mu emekliye? Memura gidiyor mu, işçiye gidiyor mu?
Değerli arkadaşlarım, burası Kocaeli, burası İzmit. Türkiye’de sanayiinin başkenti. Kalkınmanın, sanayiinin motoru burası. Otomotiv sanayi burada. Türkiye’nin en güçlü sanayi tesisleri burada. Siz Türkiye’nin kalkınmasının amiral gemisisiniz. Türkiye sizin arkanızdan kalkınacak. Nasıl İzmit şimdi kalkınmaya devam ediyor mu? Fabrikalar açılıyor mu? Kapanıyor mu? Üretim artıyor mu? Azalıyor mu üretim? Yarı yarıya inmeye başladı mı? İşsiz sayısı katlanarak artıyor mu? 30 bin kişi sadece İzmit’te bir yılda işsiz kaldı mı değerli arkadaşlarım? Kaldı mı? İşsiz kalmak ne demektir Türkiye’yi yönetenler bunu biliyorlar mı? İşsiz kalmak sadece bir insanın meşgalesini, işini kaybetmesi anlamına gelmez. İşsiz kalmak bir insanın ailedeki, mahalledeki, toplumdaki yerini kaybetmesi anlamına gelir. Siz çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan bir babanın ızdırabının ne demek olduğunu bilir misiniz? Eşinin ihtiyacına cevap veremeyen bir aile reisinin ne demek olduğunu bilir misiniz? 30 bin kişi işte burada o durumda şimdi. 1 yılda sizin yüzünüzden.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de 1 yılda Kasım ayı itibariyle 1 yılda işini kaybeden insanların sayısı 635 bin. 1 yılda Türkiye’de Kasım ayı itibariyle işini kaybeden insan sayısı 635 bin. 300 bin kişide işsiz olup da ne de olsa bana iş veren yok diye iş aramayan insan. Toplam 935 bin kişi. Türkiye’nin ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sayısı 700 bin. 700 bin askerimiz var. İşsizler ordusuna 1 yılda katılan vatandaş sayısı 935 bin. Bu iyi bir tablomu arkadaşlarım? Dünyada yani 200 ülkenin olduğu BM’ye mensup ülkelerin arasında işsizlik oranında Türkiye 4. ülke. Dünyada işsizlik oranı en çok yüksek olan ve yükselmekte olan ülke Türkiye.
Değerli arkadaşlarım, bu güzel bir Türkiye mi? Bunun arkasında ne var? Bunun arkasında kalkınmayı, yatırım yapmak, sanayi tesisi kurmak, üretim yapmak olarak görmeyen, kalkınmayı banka, kredi, faiz, repo işi zanneden, ithalatla zenginleşeceğini zanneden, devletin parasını, dövizini, birikimini, sermayesini ithalata dayayıp yapay bir refah ortamı yaratarak kalkınmayı gerçekleştirdiğini zanneden yanlış zihniyet var. Üretim yapmayan, yatırım yapmayan, fabrika açmayan, tam tersine fabrika satan zihniyet var. Bunun arkasında özelleştireceğim diye Türkiye’nin en güçlü kuruluşu, telekomu 2 yıllık, 3 yıllık kazancına karşılık karıyla ödeyecek taksitlere bağlayıp, kim olduğunu bilmediğimiz, arkasında kimin olduğundan haberdar olmadığımız, iktidarla ilişkisi netleşmemiş karışık bir uygulama var. Özelleştirme uygulaması var.
Şimdi sen o telekomları sattın, rekor karlar etti diye gazetelerde haberleri okuyorsunuz. E ne olurdu onu satmasaydın da bu devletin insanına hizmet ederek, bu devletin insanını çalıştırarak, bu ülkenin zenginliğine katkı vererek Türkiye’de çalıştırabilseydin onu. Verdik gitti.
Değerli arkadaşlarım, bu bu ülkeye hizmet vermiş, Atatürk’ten, İnönü’den, Celal Bayar’dan, Adnan Menderes’ten, Süleyman Demirel’den, Turgut Özal’a kadar kimlerin eserleri varsa, kimlerin hizmetleri varsa, kimlerin ortaya koyduğu tesisler varsa ne yazık ki bunlar bu geride bıraktığımız 6 – 7 yılda bir bir ucuz demeden, pahalı demeden elden çıkarıldı, satıldı, savıldı ve o paralarla zenginleştik diye hava basıldı. Lüks harcamalar yapıldı. Gümrük kapıları kaldırıldı, ithalat serbest bırakıldı. Zenginleştik denildi ama 3 gün sonra acı gerçek ortaya çıktı. Şimdi artık büyüme dönemi bitti, küçülme dönemi başladı. Şimdi borç ödeme dönemi başladı. Bunlar iktidar oldukları zaman 220 milyar dolar Türkiye’nin borcu vardı. Bütün Türkiye’nin. Yani Atatürk döneminden başlayarak 80 yılın borcu 220 milyar dolar. 6 yılda 500 milyar dolara çıkardılar. Bu borç senin borcun kardeşim senin borcun. Senin borcun, milletin borcu, halkın borcu. 500 milyar dolar borç oldu. Geçmişte yapılmış ne kadar eser varsa hepsi satıldı. Tüpraşlar, Ereğli Demir-çelikler, Telekomlar, SEKA’lar ne varsa hepsi satıldı. Satıldı savıldı ne oldu? Elde yok, avuçta yok, sen işsiz, ben işsiz ne olacak halimiz diye kara kara düşünen bir Türkiye tablosu yaratıldı.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin ekonomide durumu dünyadaki benzer ülkelerin tümünden farklıdır. En büyük sıkıntıyı yaşayan ülke Türkiye. Büyük açıklarımız var, büyük borçlarımız var, büyük işsizliğimiz var, fabrikalar kapanıyor. Türkiye gerçekten sıkıntılı bir noktada duruyor şuanda. Buraya da yıllardan beri izlenen bu politikayla geldik.
Şimdi bu tabloyu kimlerin ortaya koyduğu açık. Türkiye bu kadar büyük sorunlarla karşı karşıyayken bana söyler misiniz bu seçim döneminde Başbakan gittiği yerlerden vatandaşlara bu konuyu fark ettiğini gördüğünü, bu konunun nereden kaynaklandığını ve bu konuyu nasıl çözeceğini söyleme ihtiyacını hissediyor mu? Gittiği yerlerde vatandaşın bu derdinden söz ediyor mu? Başbakana bakarsanız Türkiye’nin siyasetinde sanki ekonomik sıkıntı yok, işsizlik yok, kapanan fabrikalar yok, kapanan işyerleri yok, esnafın sıkıntısı yok. 1,5 milyon insan kredi kartı borcunu ödeyemediği için takipte. 1,5 milyon insan. 500 bin insan banka kredisini, konut kredisini ödemediği için sıkıntıda. Bir çare arıyor musun? Dünyada bu tabloya çare aramayan bir tane ülke var sevgili İzmitliler. Bir tane ülke var Türkiye. Her ülke iyi kötü çare, tedbir söyledi. Biz 1,5 aydır bu hükümete bu konuda alması gereken tedbirleri anlatmaya çalışıyoruz.
Bakın, bunu önlemek için yapılması gereken şey açıktır. Bütün dünya onu yapıyor. Vatandaşın alım gücünü takviye edeceksin. İşsiz vatandaşın, emekli vatandaşın, dar gelirli vatandaşın alım gücünü takviye edeceksin. Ona destek olacaksın, o piyasaya çıkacak. Onun piyasada ortaya koyacağı talep ekonominin çarklarını döndürecek, fabrikaları çalıştıracak. Yarım çalışan fabrikalar tam çalışacak. Yatırımı, üretimi, sanayii kolaylaştıracaksın. İşçi başına aldığın primi, aldığın sigorta ödeneğini, stopajı düşüreceksin. Bugünkü düzeyde pirim ve stopaj keserek işçi çalıştırılması mümkün değildir. Dünyada işçi çalıştırmayı en çok vergiyle ağırlaştıran ülkelerin başında Türkiye var. İşsizliğin en çok olduğu yer Türkiye. Kalkınması gereken yer Türkiye. Ama sanki işçi çalıştırmak, istihdam etmek suçmuş gibi vergi üzerine vergi bindiriliyor.
Değerli arkadaşlarım, yanlıştır indirin o primleri. İndirin o stopajları. Efendim maliyenin şu kadar geliri azalırmış. Bak indirmiyorsun fabrika kapanıyor fabrika. Onun kaybının sen farkında mısın?
Değerli arkadaşlarım, bakın daha dün basına yansıdı. Fransa’da Sarkozi, Amerika’da Obama aynen bu tedbirleri uyguluyor. Sarkozi düşük gelirlilere destek olmak için 4,5 milyar euro kaynak ayırdı. 4,5 milyar euroyu halka, tabana, topluma, millete aktaracağım diyor. Seçim kazanmak için değil, buzdolabı dağıtmak için değil, kömür dağıtmak için değil, milleti kalkındırmak için.
Aynı şekilde Obama Amerika’da benzer bir program ortaya koyuyor. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Bunu söylüyoruz uzun bir süreden beri. Kimsenin aldırdığı yok, herkes kulağının üstüne yatmış bu da geçer diye bekliyorlar. Yok teğet geçermiş, yok dibini görmüşüz. Sen dibini görünceye kadar milletin hayatı kayıyor hayatı.
Sevgili Kocaelililer, bakın ekonomik ciddi sorunlarla karşı karşıyayız ama hükümet bununla meşgul değil. Ne tedbir alıyor, ne meydanda vatandaşa bu konuyu açıklayabiliyor. Düşüncesini söylüyor, sahip çıkıyor. Ne yapıyor? Sanki bu konular hiç yokmuş gibi kayıkçı kavgası. Onu suçluyor, bununla kavga ediyor. Ona hakaret ediyor. Olmadık laflar. Yok bilmem işte tarihten örnek vermeye kalkıyor. Diyojenleri karıştırıyor. Ziya paşadan deyişler söylemeye kalkıyor yüzüne gözüne bulaştırıyor. Semerleri, eşekleri birbirine karıştırıyor. Sen bırak bunları, sen bırak sadede gel. Gel Türkiye’nin gerçek sorunlarına, gerçek derdine. Ne düşünüyorsun, ne yapacaksın onu bir anlat. Onunla meşgul değil. Kavga çıkaracak, onu bunu suçlayacak, buradan milleti meşgul edip durumu idare etmeye çalışacak. Bu tuzağa düşmeyin sevgili İzmitliler. Bunu çok iyi gördüğünüzü biliyorum. Ben İzmitli vatandaşlarımın aklına, fikrine, zekasına, bilincine inanıyorum. Bunlara hak ettiği dersi inşallah ayın 29’unda vereceksiniz.
Değerli arkadaşlarım, millet sıkıntı içinde de, milletin çocukları sıkıntı içinde de bunların çocukları nasıl? Yani eğer Türkiye sıkıntı yaşayacaksa o sıkıntıyı hep beraber yaşarız. Harp olur, darp olur. İyi gün var, kötü gün var. Eğer milletçe bir acıyı paylaşacaksak hep beraber paylaşırız. İkinci dünya savaşı sırasında bunu paylaştık. Milli mücadele zamanında bunu paylaştık. Bu millet o acıyı, o ızdırabı yaşadı. Milli mücadele döneminde milletten toplanan paralarla zenginleşen insan lafı var mıydı ortalıkta? Atatürk’ün bir yolsuzluğu var mı? İnönü’nün bir yolsuzluğu var mı? Fevzi Çakmak Paşanın bir yolsuzluğu var mı? Kazım Karabekir Paşanın bir yolsuzluğu vr mı? Hepsi şerefleriyle yaşadılar.
Değerli arkadaşlarım, ne oldu? Ne oldu şimdi? Milletin çoluğu çocuğu okula gidemiyor, okula gittiyse diplomayı aldıktan sonra tayin olamıyor, bir iş bulamıyor. Sermaye yok bir yatırım yapamıyor. Bir iş yeri açamıyor, bir dükkan açamıyor. Açılmış olan dükkanlar zaten kapanıyor. Kapatmayanlarda namus belasına bu işi devam ettiriyor gibi gözüküp dostlar alışverişte görsün, sabahleyin besmeleyle açıyor, akşam şükrederek kapanıyor. Durumu idare ediyor, sermayeden yiyor, hazırdan yiyor. Türkiye’nin hali bu değil mi? Çiftçinin yaptığı da bu değil mi? Gelecek yıl inşallah, gelecek yıl inşallah diyerek sabırla dayanıyor değil mi? Peki bunların çocukları ne yapıyor? Yakışıyor mu değerli arkadaşlarım? Yakışıyor mu? Yani bunun insanlıkta yeri var mı, vicdanda yeri var mı? Dinde imanda yeri var mı? Orada da yok değil mi? Yani komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir demiş peygamberimiz değil mi? Bunlar ne yapıyorlar? Bunların iç yüzü ortaya çıktı değerli arkadaşlarım. Bunların iç yüzü görüldü. Niyeti görüldü.
Bakınız; Türkiye’de şimdi büyük ekonomik sıkıntı var. Ama cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzlukları da bu dönemde yaşanıyor. En büyük yolsuzluklar. Böyle bir yolsuzluk furyası cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde yoktu. Şimdi var. Şimdi yolsuzluk artık bir kişisel olay olmaktan çıktı. Yolsuzluk artık teşkilatlı yolsuzluk olmaya başladı. Yolsuzluk artık şirketle yapılıyor, dernekle yapılıyor. Birlikte yapılıyor, kolektif yapılıyor. El ele yapılıyor. Yolsuzluk artık bir kişinin ahlaki bozulmasının, paraya dayanamamasının, sütü bozuk olmasının, haramzade olmasının sonucu değil. Şimdi yolsuzluk akılla yapılıyor, fikirle yapılıyor, planla yapılıyor, mevzuatla yapılıyor, teşkilatla yapılıyor, dernekle yapılıyor. Öyle değil mi? Adam gidiyor Almanya’da milletin en temiz duygularını kullanmak için dernek kuruyor. Neymiş? Yoksullara yardım edecek, açları doyuracak, mazlumların yarasına merhem olacak. Onlar için çalışacak. Dolaşıyor camileri, dolaşıyor mahalleleri Almanya’da. Ramazan mübarek günler fitrenizi, zekatınızı buraya verin diyor. Fitreyi, zekatı topluyor, yardımı topluyor. Bak burada siz iyi kazanıyorsunuz ama Anadolu’da insanlar ızdırap içinde. Bu kazancının karşılığı ver birazda gidip onlara da bakalım diyor. Oda çıkarıyor veriyor. Topluyor değil mi? Sonra ne oluyor? Hep beraber topluyorlar dernek olarak. Bir kuryeye veriyorlar o kurye Türkiye’ye taşıyor. Bankayla değil. Banka yoluyla değil, kuryeyle çantada taşıyorlar. Türkiye’ye geliyor. Türkiye’de ne oluyor bu paralar? Şirket oluyor, şirket. Arsa oluyor. Bunlar Türkiye’de yatırım oluyor. Bu paralar televizyon kanalı oluyor. Kanal kuruluyor. O televizyon ne yapıyor. Ne anlatıyor vatandaşı aydınlatıyor. Vatandaşın ufkunu açıyor, memleket gerçeklerini söylüyor. İnsanlara hizmet ediyor değil mi? Ne yapıyor? AKP’ye hizmet ediyor. AKP’ye destek oluyor. Bunun için kuruluyor değil mi o televizyon.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu iş ortaya çıktı. Nerede ortaya çıktı? Kim ortaya çıkardı? Almanlar. Biz söylüyoruz buralarda ama dinleyen yok. Almanya’da Alman adliyesi el koydu, soruşturdu, aydınlattı, yargıladı, mahkum etti davayı bitirdi. Tamam mı? Şimdi Türkiye’de de bunun uzantıları var. Alman mahkemesi diyor ki, kuryelik yapan adam sizin TRT’nizin başındadır diyor. Sizin RTÜK’ünüzün, Radyo Televizyon Üst Kurulunuzun başındadır o diyor. Başbakanın arkadaşı, yakını, onu oraya koymuş. Bu kuryelik yapan kişi. Bu televizyonu kuran falan kişi diyor. Başbakana soruyoruz tanıyor musun bu kişiyi? Başbakan ık mık tanımıyorum demeye kalkıyor ama fotoğraflar çıkıyor gerçek gösteriyor ki akrabası, dünürü, bir şeyleri işte.
Şimdi kim bunlar? Başbakan bunları tanıyor mu? İktidar bunları tanıyor mu? Peki Başbakan, iktidar bunlara destek oldu mu? Bunları himaye etti mi? Bu işi yapan derneğe sen vatana, millete hayırlı bir derneksin diyorlar. Sana devletin bütün kapıları açık olmalıdır diyorlar karar alıyorlar. Ve gene buna diyorlar ki senin vergi vermemen gerekir. Vergiden muafsın sen diyorlar. Bunu bu yolsuzluk yapan derneğe diyorlar ama Mehmetçik vakfına, yani bu vatan için, bu millet için sınırda, ülkede mayına basmış, şehit olmuş, bu memleket için en büyük fedakarlığı yapmış insanlara yardımcı olmak için kurulmuş Mehmetçik vakfına o vergi kolaylığını vermiyorlar.
Şimdi bu tesadüfen mi oluyor arkadaşlar? Bu hazırlıklı, planlı, bilinçli bir oluşum değil mi? Bunun arkasında ne yaptığını bilen birileri yok mu? Onun için bu dava soruşturulmuyor. Almanya’da soruşturuldu Türkiye’de hala kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bende bunu anlayamıyorum. Yolsuzluğu yapanlar bizim vatandaşlarımız. Yolsuzlukla paraları ceplerinden alınanlar bizim vatandaşlarımız. Onları Türkiye’ye taşıyan kuryeler bizim vatandaşlarımız. O paralar Türkiye’de şirkete dönüştürülüyor, dönüştürenler bizim vatandaşlarımız. Televizyona dönüştürülüyor dönüştürülen televizyon bizim televizyonumuz. Her bakımdan bizimle ilgili. Peki nerede Türkiye’de dava? Nerede Türkiye’de soruşturma? Diyor ki Adalet Bakanı müracaat ettik dosyayı bekliyoruz. Almanya’dan dosyayı bekliyorlarmış. Kaplumbağanın sırtına koysalardı o dosyayı bugüne çoktan gelmişti. Dosya gelmiyor bir türlü. Ya sen niye dosyayı bekliyorsun Alman dosyasını? Bu vatandaş senin vatandaşın, suç senin vatandaşınla ilgili. Senin polisin yok mu, senin emniyet güvenlik güçlerin yok mu, senin savcın yok mu, senin hakimin yok mu, kanunun yok mu, hukukun yok mu? Niye sen gidemiyorsun da Almanya’dan dosya gelsin, dosya gelsin diye bekliyorsun? Dosya istiyorsan işte al sana dosya. Dosya istiyorsan al dosya. Dosya burada.
Değerli arkadaşlarım, koca Türkiye Cumhuriyeti dosyayı hala getiremedi. İnşallah yarın gelecek. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bu dosyayı getirdi. İşte burada dosya. Bunların ihtiyacı dosya falan değil. Bunların ihtiyacı Almanya’dan gelecek olan bilgi değil. Bunların eksiği başka. Bunlar siyasi iradeden yoksun. Bu işi takip etme kararından yoksun. Bu işin üzerine yürüme anlayışından yoksun. Sorun o. Bütün bu konular çözülecektir değerli arkadaşlarım. Bütün bunlar çözülecektir inanıyorum. Buralarda konuşuyoruz yarın işte bakıldı edildi diyecekler. Bunlarla bir yere varacaklarına inanmıyorum. İnşallah bu Deniz Feneri ve onun arkasındaki ilişkilerin sırrını Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında biz çözeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, Deniz Feneri bu iktidarın fotoğrafı. Deniz Feneri bu iktidarın röntgeni, emarı. Baktın mı tamam diyorsun. Ne olduğu belli, niçin yapıldığı belli. Yani böyle bir olay her yerde kolay yakalanmaz. Burada ortaya çıktı. Her gün benzer bir sürü olay var. Hiç şüphe yok. Yani dünyanın neresinde değerli arkadaşlarım bir maliye bakanı kendisi hakkında 5 defa af yasası çıkartır? Dünyanın neresinde Allah aşkına? Bunlara alıştık gülüp geçiyoruz. Evet öyle yapıyor falan diyoruz. Allah şifa versin ameliyat oldu Amerika’da. Allah sağlık versin. Ama dünyanın neresinde 5 defa bir maliye bakanı için af yasası çıkar. Çıktı. Ama öte yandan Türk halkının sevgilisi, hepimizin gönlünde taht kurmuş olan Gazanfer Özcan 50 milyar borcu 500 milyara çıktı ödenemez hale geldi. Adam kaybettik, öldü gitti. Bu Türkiye tablosu.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Gazanfer Özcan’ına sahip çıkabilmelidir. Türkiye bu sahtekarlara teslim olmamalıdır. Kendi değerlerine sahip çıkabilmelidir.
Şimdi ne oyunlar, arsa oyunları, imar oyunları, çoluk çocuğa ortaklıklar. Yakışmıyor, yakışmıyor, Türkiye’ye yakışmıyor bunlar. Ama manzara bu.
Şimdi bu tablo karşısında hepimiz gerekeni yapacak mıyız, yapmayacak mıyız? Bakın önemli konu budur. Türkiye’de ekonomi kötü bir gidiş içinde. Ama ciddi tedbir arayışı yok, ciddi bir politika yok. Hükümet bir bütçe yaptı. Yaptığı bütçenin gerçeklerle hiçbir ilgisi yok. Türkiye büyük kalkınma yapacak, %4 kalkınacak diye rakamları koydular. Sanki o kalkınmayla ilgili vergiler toplanacakmış gibi harcamalar plandılar. Harcamaları yapıyorlar, gelirler yok, bütçe büyük açık veriyor. Kimsede sesini çıkarmıyor. Niye? Seçime kadar bu iş böyle gitsin. Seçime kadar gidelim. Sen seçime kadar harcama yapmalısın ama harcamayı kendi seçim masraflarını karşılamak için değil, işsiz kalmış olan vatandaşın, geliri azalmış olan dar gelirlinin, emeklinin ihtiyacına cevap vermek için harcamalısın. Ama onu bırakmış Tunceli’ye buzdolabı götürüyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, yani elbette biz kendi ülkemizde ihtiyacı olan vatandaşa yardımcı olmalıyız. Yardımcı olmak doğaldır. Ama elinizi vicdanınıza koyunuz Tunceli’deki vatandaşa buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtmak yardımcı olmak anlayışıyla mı ilgilidir yoksa başka hesaplarla mı ilgilidir? Yani yardımcı olmak istiyorsan yapman gereken iş açık. Her ailede bir kişiye iş ver, iş, iş, iş!!! Türkiye’nin ihtiyacı iş. Her ailede bir kişi iş sahibi olsun. Sağlık sigortası kapsamı içine giriversin ailesi, anası, babası, çoluğu, çocuğu. Bunu sok bunu. Bir kişiye iş ver. Buzdolabı dağıtacağım diye şov yapmayı, seçim rüşveti vermeyi, hovardalık yapmayı, gösteriş yapmayı bırak vatandaşın derdine çare ol, iş ver!
Değerli arkadaşlarım, bakın biz yıllardır bir şeyi söylüyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Dedik ki, önce insan. Arkasından dedik ki, önce iş. Arkasından dedik ki, önce ahlak. Bakın önce insan, önce iş, önce ahlak. Bu Cumhuriyet Halk Partisinin ta yıllar öncesinden beri söylediği temel düşünce. Önce insan ne demek? Önce rant değil demek. Önce kazanç değil, önce insan. İnsanı düşüneceksin. İnsan işin esasıdır, siyasetin esasıdır demek. İki; insanın en temel ihtiyacı iştir demektir. İnsana iş vereceksin. Ama işi de verdikten sonra çalıp çırpmayacaksın. Çaldırtıp çırptırmayacaksın. Onun için önce ahlak.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’deki yolsuzluk çarkının nasıl döndüğünü biliyorsunuz. Önce haramzade bir bürokrat olacak. Kanunu, mevzuatı bilen, yolsuzluk çarkı nasıl döndürülür, nerede boşluk var bilen bir memur olacak değil mi? Yüksek bir memur. Ondan sonra uyanık bir iş adamı olacak. Haram helal bilmeyen, nereden gelirse gelsin paraya kendini kaptırmış bir işadamı olacak. Birde sahtekar bir siyasetçi olacak. Üçü el ele verecek, üçü birlikte bir çark oluşturacak yolsuzluk çarkı öyle dönecek öyle değil mi? Şimdi bu yolsuzluk çarkının ön hassas ayağı siyasetçi ayağıdır. O siyasetçi ayağını kırmak lazımdır. Nasıl kıracağız? Milletvekili dokunulmazlığını kaldırarak kıracağız. Milletvekili dokunulmazlığı kalkacak. Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geldiği zaman ilk yapılacak işlerin başında bütün milletvekillerine sizin bir vatandaştan hiçbir imtiyazınız yok demek olacak. Dokunulmazlık zırh olmaktan çıkacak. Türkiye böyle ayağa kalkar. Yolsuzluklar böyle ortadan kaldırılır. Hep beraber bunu başaracağız.
Sevgili vatandaşlarım, sevgili Kocaelililer, bakın şimdi bir yerel seçime gidiyoruz ama bu seçime giderken dikkatinizi çekerim ekonominin gidişi iyi değil. Peki siyasetin gidişi iyi mi? Şimdi size bazı sorular soracağım. Bana söyler misiniz Türkiye 6-7 yıl öncesine göre bugün daha özgür, daha serbest, iktidara daha kolayca muhalefet edebilen bir medyaya, basın ve televizyon düzenine sahip midir? 6 – 7 yıl öncesine göre Türkiye’nin medyası daha özgür müdür, daha serbest midir? O alanda demokrasi daha gelişti mi? Hükümet daha kolay denetlenebiliyor mu? Yanlışı söylenebiliyor mu? Peki bir başka soru daha soracağım. Elinizi vicdanınıza koyunuzda söyleyiniz Türkiye 6 – 7 yıl öncesine göre adalet sistemi, yargı sistemi daha bağımsız, daha tarafsız, siyasi etkiden uzak bir noktada bulunuyor mu? Adalet ve yargı daha bağımsız mı, daha özgür mü? Son 7 yılda bu konuda olumlu bir gelişme oldu mu? Kim söyleyebilir? Bir soru daha size. Son 7 yılın içinde Türkiye yolsuzlukları daha denetlenen, takip edilen, sonuçlandırılan, yolsuzlukları ortadan kaldırılan bir ülke haline geldi mi, gelmedi mi? Yolsuzluklar arttı mı, artmadı mı? Yolsuzluk arttı. Medya özgürlüğü daraldı, adalet, yargı bağımsızlığını 7 yıla göre kaybetti. Peki insanlar, kişiler, kadınlar kendilerini daha özgür hissediyorlar mı? Mahalle baskısı, araştırmaların söyledikleri. Ne oluyor, nereye gidiyor Türkiye siyaseti. Yani Türkiye daha bağımsız, daha özgür olmayacak mı? Daha demokrat olmayacak mı? Ne oluyor? Birileri Türkiye’nin iplerini eline geçiriyor, Türkiye’nin kontrolünü eline geçiriyor, Türkiye’nin demokrasisi, adaleti, dürüstlüğü bu arada tahrip oluyor. Böyle bir süreç var değerli arkadaşlarım. Bu süreç böyle giderek topluma kendisini dayatıyor. Buna biran önce son vermek lazımdır. Bu iyi bir gidiş değil. Ekonomide sıkıntı, siyasette sıkıntı, ahlakta sıkıntı. Hepsi bir arada gidiyor. Bunları önümüzdeki yerel seçimlerde hep beraber etkisiz kılmak zorundayız. Bu üzerimize düşen tarihi bir görevdir, büyük bir görevdir.
Yani eskiden istimdat dönemlerinde jurnalcilik vardı. Şimdi telefonlar dinleniyor. Vatandaşlar telefonlarının dinlendiğinden kaygı içinde hısım akraba, eş dost kendi arasında dedikodu yapamaz hale geldiler. Birbirlerinden şikayet edemez hale geldiler. Şöyle içinden geldiği gibi iktidara bir küfredemez hale geldiler.
Değerli arkadaşlarım, bunlarla bu gidişat önlenemez. Bakın en son olarak da kendisine muhalefet eden basını susturmak için para cezası yöntemine başvurduğu görüldü. Gerçekten bu artık gidişin emaresidir, işaretidir. Bu işi sürdüremeyeceğinin kanıtıdır. Artık umutsuzluk onlara da hakim olmaya başlamıştır. Bu gidişi inşallah hep beraber sonuçlandıracağız.